Anayasa tartışmaları sürerken aklıma yıllar önce okuduğum bir yazı geldi. Yazının sahibi Cüneyt Koryürek’ti. Konusu da Japonya Anayasası’nın hazırlanışıydı.Olayı kaba hatlarıyla biliyordum, ama hem tam emin olmak hem de eksik bilgi bırakmamak için Koryürek’i aradım. Yazıyı elbette hemen hatırladı sonra da arşivinden bulup çıkardı.Bakın 1947 yılından beri yürürlükte olan ve değiştirilmesine hiç gerek duyulmayan Japonya Anayasası nasıl hazırlanmış;Amerikalılar, II. Dünya Savaşı sonunda yenik düşen Almanya ve Japonya’nın, komünizme karşı ayakta durabilmeleri için demokratik bir sisteme de sahip olmalarını isterler. Japonya’da, “Tek Adam” olarak, tüm kararları alıp uygulayabilen Amerikan İşgal Kuvvetleri Komutanı General MacArthur, 2 Şubat 1946 günü, kurmay başkanını çağırır ve Japonlar için bir anayasa yapılmasını emreder. MacArthur’un yeni Japon Anayasası için verdiği süre ise sadece altı gündür! Ama, emir emirdir ve MacArthur’dan gelmektedir. Büyükelçilikten ve işgal kuvvetlerinden 25 kişi hemen bir araya getirilir. Bunların arasında anayasa konusunu sadece derste görmüş bazı hukukçular, subaylar, diplomatlar, araştırmacılar ve bir de tercüman vardır.Bu “acemi anayasacılar” her şeyden evvel, Japon Anayasası’ndaki “Fukoku Kyohei” diye bilinen “zengin ülke, kuvvetli asker” prensibine takılırlar. Aslında, 1889’da Bismarck Prusyası’nın anayasasını, Japonya’ya getiren devlet adamı Ito Hirobumi (bu nedenle Japon parlamentosunun adı Almanca ‘Diet’ olarak kalmıştır), yeni anayasa ile iktidarı imparatorun eline bırakmaması yanında, gerçek demokrasinin de ülkesinde yerleşmemesine dikkat etmiştir. Buna göre, tüm kararlar, imparatorun arkasındaki kuvvetli hükümet başkanları ve asker tarafından verilir. MacArthur tarafından görevlendirilen bu 25 kişilik deneyimsiz fakat demokrasiye inanmış insanlar, Japonya’yı, MacArthur’un istediği gibi, “Asya’nın İsviçre’si” yapma yolunda çalışmaya başlarlar.Bırakın anayasayı, Japonya’yı dahi bilmeyen bu grup, bu kadar kısa süre içinde sadece kendi insancıl duyguları ve Amerikan Anayasası’nın onlara verdiği hür düşünce kavramları ile araştırmalarını sürdürürler. Diğer ülkelerin anayasalarını, Tokyo’daki büyükelçiliklerden temin ederler. MacArthur’un bu gruptan istediği unsurlar sadece imparatorun yerinde kalması, savaş ilan edilmesinin yasaklanması ve bütçenin İngiliz sistemi olmasıdır. Grup, Japonya için Amerikan başkanlık sistemi yerine parlamenter bir yönetim ve imparator yerine Diet’e sorumlu bir iktidar önerir.Grup içindeki Japonca konuşan tek kişi olan 22 yaşındaki Beate Sirota Gordon, anayasadaki kadın hakları ve akademik bağımsızlık konularının mimarı olarak tarihte yerini alır. MacArthur’un emrinden dokuz gün sonra, Amerikalı yetkililer, hazırlanan yeni anayasayı Japon hükümetine sunar. Yeni Japon Anayasası, 3 Kasım 1946’da kabul edilir ve 3 Mayıs 1947’de de yürürlüğe girer. Yeni anayasa, yetkileri imparatordan ve etrafındaki danışmanlardan almış ve iktidarı sadece Diet’e değil, kadınlara, aydınlara ve işçi sendikalarına dağıtmıştır.Kıssa’dan HisseJapon Anayasası’nın hazırlanış biçimini elbette bize de örnek olsun diye hatırlayıp yazmadım. Ama birkaç yazımda da belirtmeye çalıştığım gibi anayasalar büyük savaşlardan, iç savaşlardan, devrimlerden ya da darbelerden sonra yazılır. Anayasa toplumun yaşam biçimini belirler ve çok uzun süreli olur.İkide bir anayasa değişikliği yapılmaz. Ve en önemlisi normal zamanlarda, seçilmiş siyasi iktidarların anayasa yapması da sakıncalıdır. Çünkü anayasaya tüm toplumun değil seçilmiş iktidarın siyasi görüşleri siner.Oysa siyasi iktidarlar kendi görüş ve fikirlerini, zaten kabul edilmiş olan anayasanın ruhuna uygun olarak hazırlayacakları yasalara koyarlar.O yasalar istendiğinde yine değiştirilebilir. Ama her seferinde anayasa ile oynanmaz.Dediğim gibi Japon Anayasası elbette bizim için örnek olamaz, ama anayasaların ruhunu anlatmak açısından önemli gördüm. *** Yine FenerbahçeBir Fenerbahçe yazdık bin tepki aldık. Neden? Çünkü yeni sistemi tam bilmeden yazınca başına bu geliveriyor. Uzun aradan sonra Inter maçını seyredip sahada sadece iki Türk futbolcu görünce “Fenerbahçe yabancıların tümünü oynatınca başarılı oluyor, ligde de formül bulmalı” demiştim. Meğer Fenerbahçe’nin iki yabancısı da Türk olmuş. Sonra 5 değil 6 yabancı oynayabiliyormuş. Bilemedik işte, ama tabii bilmeyip yazmak da hata. Özür dilerim.Ama ne derseniz deyin “Türk takımı” deyip de neredeyse tamamı yabancılardan oluşan bir takım da bana acayip geliyor. Ayrıca Bursa maçında bu kadar dökülmeyi de anlamış değilim. Biz Fenerbahçe’ye her zaman Inter nereden bulacağız iyi oynaması için?Bu arada düzeltme mesajları için de teşekkürler. Ama bazıları öfkenin de tadını kaçırmamalı. Ayda 80’in üzerinde yazı yazıyorum. Birini örnek alıp “Vay cahil, Uğur Mumcu’dan bir şey öğrenmedin mi?” türü mesajlar kırıcı ve ayıp oluyor. *** Artık bir karar verinGazetelerde ve televizyonlarda günlerdir yeni anayasa taslakları tartışılıyor. Başta türban konusu olmak üzere devletin en tepe yönetiminin yeniden şekilleneceği, yetki ve sorumlulukların yeniden düzenleneceği söyleniyor.Ancak bir bakıyorsunuz AKP yetkililerinden biri çıkıyor ve “Şu ana kadar söylenenler taslak bile değil, henüz hiçbir karar verilmedi” deyiveriyor. Hatta “Bunlar taslağın taslağı bile değil” diyen AKP’liler bile var.Elbette anayasa maddeleri üzerinde geniş bir katılım ve tartışma ortamı oluşturulmalı.Ancak bu iktidar böyle bir ortamı sadece kendi adımlarını düzenlemek amacıyla kullanıyor. Tartışmalardan olumlu bir sonuç çıkarmak, buna göre yeniden düzenlemeler yapmak ihtiyacı yok gibi görünüyor. İktidar kendi anayasasını oluşacak tepkilere göre “alıştıra alıştıra” hayata geçirmenin formüllerini arıyor.Hafta sonu konuştuğum bir eski siyasetçi “Hükümetin anayasa konusunu nasıl bu kadar kötü yönettiğine akıl erdiremiyorum, demek ki aslında çok ciddi bir hazırlıkları yokmuş” dedi.Haksız değildi. Çünkü kendine güvenen bir iktidar bu tür oyunlarla sonuca gitmek yerine geniş bir katılım ortamı yaratarak toplumsal uzlaşı arar. Oysa bu iktidar sadece kendi görüşünü ortaya koyup bunlardan hangilerini kabul ettireceğini test etme çabasında. Göreceksiniz bir süre sonra iktidardan çok ciddi geri adımlar gelecektir.
Kendi kendimizi zora sokmakta üstümüze yok. Zaten bu konuda ünlü bir sözümüz de vardır. “Bir deli kuyuya taş atar, kırk akıllı çıkaramaz”diye.Şimdi üstünde pek durulmayan ama bir süre sonra yine çok tartışmalara neden olacak yeni bir konumuz doğdu.Aslında konumuz zaten süregeliyordu, sadece biraz unutulmuştu. Yine hatırlandı, bir süre daha unutulacak, ardından çok ciddi biçimde tekrar patlayacak.Konumuz Nokta Dergisi’nde seçim öncesi yayınlanan “darbe günlükleri” ile ilgili.Uzun bir aradan sonra birden ortaya çıkan Nokta adlı dergi üst üste askerin bir darbe hazırlığı içinde olduğu yolunda haberler yapıp sonra kapanmıştı.Ancak eski Deniz Kuvvetleri Komutanı emekli Oramiral Özden Örnek Nokta Dergisi aleyhine dava açmıştı. Çünkü dergi bu komutanın günlük tuttuğunu ve günlüklerde darbe hazırlıklarını ayrıntılarıyla yazdığını iddia etmişti. Geçtiğimiz perşembe günü bu davanın ilk duruşması yapıldı. Savunmaya gelen Nokta’nın o dönemki Genel Yayın Müdürü Alper Görmüş konudan Başbakanlığın da haberi olduğunu ileri sürdü. Görmüş, dönemin Başbakanı Tayyip Erdoğan, Başbakan Yardımcısı Abdullah Gül ile Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök’ün de tanık olarak dinlenmesini istedi.Görmüş bununla da kalmadı, Hasan Cemal, Enis Berberoğlu, Murat Yetkin ve Aslı Aydıntaşbaş gibi gazetecilerin de konunun tanığı olduklarını söyledi.Buraya kadar olanları zaten olayın sıcak günlerinde de biliyorduk.Şimdi gelelim “içinden zor çıkılacak” noktaya. Mahkeme bu açıklamalardan sonra “günlüklerin Başbakanlık’ta olup olmadığının öğrenilmesi için” Başbakanlığa bir yazı yazdı.Başbakanlık mahkemeye cevap verecek ve belki de diyecek ki “Evet söz konusu günlükler bizde de vardı.” Tabii tersini söylemesi de mümkün.Ancak şimdi ortaya çok ilginç bir durum çıkıyor. Eğer gerçekten Görmüş’ün dediği gibi günlükler Başbakanlık’ta da vardıysa, bu nasıl iştir ki ülkede bir darbe hazırlığı yapılıyor ve iktidar kılını bile kıpırdatmıyor?Askerler darbe hazırlığı içinde, hükümet bunu biliyor, Genelkurmay Başkanı da belki biliyor. Ama hiçbir şey yapılmıyor, iş perde gerisinde kalıyor. Sonra bir gün sırf bu iddialar ortaya çıksın diye neredeyse kapalı devre yayın yapan bir dergi yayın hayatına sokuluyor, iddiaları ardı ardına yayınlıyor ve sonra da kapanıyor. Şimdi Başbakanlık çok zorda. “Bilgiler bizde de vardı” dese bir kepazelik yaşanacak. “Hayır bizde yoktu” dese bu kez Nokta Dergisi’nin karanlık güçler tarafından nasıl kullanıldığı ortaya çıkacak.Devletin en tepesinden de kaynaklansa ülkede huzuru bozacak bu tür tezgâhlar günün birinde mutlaka ortaya çıkar.Aktörleri bir kılıfını bulup belki kendilerini kurtarır, ama figüranlar arada kaynayıp gider.*****Basit bir örnekAyvalık’ta yapılan Cumhuriyet Okurları toplantısında bir kadının anlattıkları bana çok ibret verici geldi. Yeni dönemin Türkiye’deki yaşam biçimine “mahalle baskısı” yöntemiyle nasıl müdahale ettiğinin tipik bir örneği bu çünkü.İsterseniz olayı anlatan kişinin ağzından aynen siz de okuyun: Markette, 8-9 yaşlarındaki bir kız çocuğu yanıma yaklaşıp “Yenge, gözlerini niye maviş boyadın? Başını niye örtmüyorsun? Cehenneme gideceksin. Açıkta görünen saç tellerin bir bir yılan olacak, boynuna sarılacak, başın yılanlarla dolacak” dedi. Şaşırdım, kim bunun annesi diye bakınırken, çağdaş giyimli bir bayan “Ah sormayın. Kızı bu yaz Kuran kursuna gönderdik. Bunları öğrenmiş. Ne yapacağız bilemiyorum” dedi. Niye gönderdiniz diye sormadan “Mahallede herkes Kuran kursuna gidince, mahalleli sen niye göndermiyorsun, Müslüman değil misin diye baskı yaptı. Kursta da bunları öğrenmiş. Herkese bunu yapıyor. Çok pişmanız.” Bu çocuk nasıl bir mücadele içindedir, geceleri nasıl rüyalar görüyordur düşünebiliyor musunuz? Şaka gibi değil mi? CHP’ye yüzde 46 oy çıkan Ayvalık’ta durum böyleyse, AKP’ye yüzde 46-65 çıkan yerler ne alemde tahmin edebiliyor musunuz? Kuran kursları vasıtasıyla irticanın eriştiği boyuta bakın.“Tehlikenin farkında mısınız?” değil. “Tehlikenin içindeyiz.” *****Örümceğin salgıladığı uyuşturucu sıvıAnayasa tartışmalarıyla birlikte demokrasiye AKP penceresinden bakan kimi aydın ve akademisyenlerin “bilimsel değeri fazla olmayan” buna karşın tartışmayı halk önünde yaptıkları için insanların zihinlerini bulandıran ve şaşırtan yorumlar yaptıklarını görüyoruz.Bu kesim inançla fikir arasındaki derin ayırımı yapmadan, ikisini de demokrasi potasında eritmeye kalkarak müthiş bir düşünce kirliğine yol açıyorlar. Cumhuriyet Gazetesi’nde geçen hafta Ergin Yıldızoğlu’nun yazdığı yazı bunu ortaya koyması açısından bana göre çok önemliydi. Yıldızoğlu, Hürriyet Gazetesi yazarı Ayşe Arman’ın Profesör Şerif Mardin’le yaptığı söyleşiyi bu açıdan değerlendirerek ilginç saptamalarda bulunuyor. Size bu yazıdan kısa bir kesit sunmak istiyorum:(Şerif) Mardin, (Ayşe) Arman’ın “Hayat tarzımız değişebilir mi? Malezya olur muyuz? Kadınların gerçeği?.. Takıyye mi yapıyorlar? İstediğim gibi giyinemeyecek, Boğaz’da içki içemeyeceksem ne yapacağım? AKP’ye merkez sağ demek doğru mu? AKP konusunda yanılmış olabilir miyiz?” olarak özetleyebileceğimiz sorularına, “Korkularınız yersiz olmayabilir. Bilemeyiz, bekleyip görmek gerekir” gibisinden cevaplar veriyor.Böylece söyleşi, iki işi birden “başarmış” oluyor. Birincisi, AKP’den huzursuz olanların, haz temelli, “maddiyatçı” ve “dekadan” yaşam tarzlarını (ayrıcalıklarını) kaybetmekten korkan, halkının maddi ve manevi sorunlarına yabancı ve ilgisiz bir seçkinlerden oluştuğuna ilişkin “fanteziyi” bir kez daha pekiştiriyor. İkincisi, Mardin, bu söyleşide, hem bu kaygılara “anlayışla” yaklaşarak Arman gibi düşünenleri, siyasal İslamın “pasif karşı devrim” sürecine yabancılaştırmıyor. Hem de, “belki de değildir” (Ah! Aziz Nesin), “bekleyip görelim” diyerek, liberal entelijansiyayı, siyasal İslama bağlayan “değişti-değişmedi” tartışmasına sadık kalarak, pratikte AKP’ye “pasif karşıdevrimi” (restorasyon) tamamlaması için gerekli süreyi tanımakla eşanlamlı bir tutum öneriyor. Bu arada, demokrasi adına, “konuşacaksınız”, “söyleyeceksiniz” gibi, özgürlükçü ve akılcı (inanca değil bilgiye dayalı) bir tartışma ortamı yoksa, pratikte hiçbir etkisi olmayan önerileri sıralıyor.Mardin’in sözleri, bana, örümceklerin avlarının bedenine enjekte ettikleri uyuşturucu ve protein eritici sıvıyı anımsattı. Demokrasinin biçimselliğine/ritüellerine kanarak, bu bekle gör tutumunu benimseyenler, hem siyasal İslamın toplumsal ilişkilerinin, yasal kazanımlarının yaşam tarzlarını (bedenlerini) gittikçe daha çok sardığını hem de saflarının (kaslarının) gittikçe eridiğini (transformismo), tepki gösterme kapasitelerini yitirdiklerini görecekler. *****Enflasyon yokAKP’nin seçimleri kazanmasındaki en önemli etkenlerden biri döviz fiyatlarının yükselmemesi ve düşük enflasyon oldu. Vatandaş bu ortamın AKP iktidarı ile daha da süreceğine inandı.Rakamlara bakınca enflasyon çok düşük görünüyor.Ama sonra bir bakıyorsunuz Enerji Bakanlığı elektriğe zam yapılması gerektiğini açıklayıveriyor. Oranı da yüzde 15. Peki, bu ne anlama geliyor. Enflasyon yüzde 10’un altında diyeceksiniz, sonra elektriğe yüzde 15 zam yapacaksınız. “Tamam da 4.5 yıldır zam yapmadık” diyorlar. İyi de o zaman da bu halkı kandırdığınız anlamına gelmiyor mu? 4.5 yıl fiyatları sübvanse etmişsiniz demek ki. 4.5 yıl halkı popülist politikalarla halkı oyalayacaksınız, sonra gücü elinize geçirince gerçeğe döneceksiniz. Ne ayıp şey.
Haydi bu Pazar günü dünya nüfusunun nasıl dağıldığını görelim. Yaklaşık 6 milyar insanın yaşadığı dünyada kim nedir, nasıl yaşar, ne kazanır sorularına cevap bulalım.Bakın dünya nüfusunun;Yüzde 57’si Asyalı,Yüzde 21’i Avrupalı,Yüzde 14’ü Amerikalı (Kuzey,Orta,Güney)Yüzde 8’i Afrikalı.Bunların yüzde 52’si kadın, yüzde 48’i erkek.Dünya nüfusunun yüzde 30’u beyaz, geri kalanları da beyaz olmayanlar. Kızılderili, sarı ırk, siyah ve melezler.Nüfusun yüzde 30’u Hıristiyan, bir o kadarı da müslüman yüzde 40 ise pek çok dine mensup.Nüfusun yüzde 11’i homoseksüel.Yüzde 6 dünyadaki tüm servetin yüzde 59’una sahip.Nüfusun yüzde 80’i kötü evlerde yaşıyor.Gariptir ama dünyada okuma yazma bilmeyenler yüzde 40’lık bir dev kitle oluşturuyor.Dünyada her saniye biri doğarken biri de ölüyor.Şaşırmayın bilgisayar sahibi olanların nüfusa oranı yüzde 1. Yine dünyada üniversite mezunlarının oranı da sadece yüzde 1.Şimdi şunları göz önünde bulundurunNüfusla ilgili ilginç bilgileri aldığınıza göre kimbilir belki daha mutlu ve huzurlu hissetmek için aşağıdaki konuları göz önünde bulundurun. İyi gelecektir.- Eğer bu sabah hastalıklı değil de sağlıklı uyanmış iseniz, 1 hafta sonrasını göremeyecek olan 1 milyon insandan daha şanslısınız.- Eğer harp tehlikesi ile, işkence görmek ihtimali ile, aç kalma korkusu ile karşı karşıya değilseniz, 500 milyon insandan daha iyisiniz.- Tutuklanmaktan, işkence görmekten yahut öldürülmekten korkmadan ibadethaneye gidebiliyorsanız 3 milyar kişiden daha iyi bir sansa sahipsiniz.- Buzdolabınızda yiyeceğiniz, üzerinizde elbiseniz ve başınızı sokup uyuyabileceğiniz bir eviniz varsa, dünyadaki insanların yüzde 80’inden daha zenginsiniz.- Bankada ve cüzdanınızda para varsa, dünyanın en imtiyazlı yüzde 8’i arasındasınız.- Anneniz, babanız sağ ise, siz bu dünyada nâdir kişilerden birisiniz.- Bu yazıyı okuyabiliyorsanız okuma yazma bilmeyen 2 milyar kişiden biri değilsiniz.Bu listeyi dilediğiniz kadar uzatabilirsiniz. Ama son olarak şöyle bir uyarı ve öneride bulunmak istiyorum:Paraya ihtiyacın yokmuş gibi çalış, kimse seni üzememiş gibi sev, kimse seni seyretmiyormuş gibi danset, kimse seni dinlemiyormuş gibi şarkı söyleBunları yaparken de gülümsemeyi ihmal etme.Veya...Veya sen gene her zaman yaptığın gibi; nereye olduğunu bilmeden, kan ter içinde koşmaya ve hayattan şikayet etmeye devam et ! *** Katlanan kağıtGeçen hafta ilginç bilgiler içinde şöyle bir şey vardı: Bir kağıt parçası en çok 7 defa katlanabilir.Sanıyorum pek çok kişi eline bir dosya kağıdı alıp katlamaya çalıştı. Ve büyük ihtimalle daha 6’ncı katlamada pes etti. Çünkü ben de denedim ve 7’e ulaşamadım bile.Ama hafta içinde minik bir okurum mesaj attı. Diyor ki “ Bir televizyonda gördüm. Futbol sahası kadar büyüklükteki bir kağıdı tam 8 kez katlamayı başardılar. Sizin yazdığınız 7 katlama demek ki doğru değil.” Haklı tabii. Ama futbol sahası büyüklüğünde kağıt yapıp da bunu katlamaya kalkmak hiç aklıma gelmemişti.Diyeceksiniz ki “ Kardeşim başka işin mi yok?” Orası öyle. Ama dünya bizim sandığımızın dışında dönüyor işte ve bu dünyanın bir yerindeki insanlar böyle lüzumsuz ama gülümseten iddiaları denemek ve kanıtlamak için çeşitli yollar buluyorlar. Siz de keyfini çıkarın, yaşam güzel. *** Kıssadan hisseİlginç bir öykü anlatmak istiyorum. Herkes bundan istediği dersi çıkarabilir tabii.Adamın dört oğlu vardı. Adam oğullarının bir şey gördüklerinde veya yasadıklarında çok çabuk yargılamadan onları anlamalarını isterdi.Her bir oğlunu bir araştırmaya göndermeye karar verdi ve uzaklarda bulunan bir armut ağacına gidip bakmalarını istedi.Birinci oğul ağacı görmeye kış mevsiminde gitti, ikincisi ilkbaharda, üçüncüsü yazın ve dördüncüsü de sonbaharda.Hepsi geri döndüklerinde baba onları çağırdı ve ne gördüklerini anlatmalarını istedi.Birinci oğul ağacın çirkin olduğunu, seklinin bozuk, bükülmüş ve kıvrılmış olduğunu söyledi.İkinci oğul “ hayır, ağaç yeşil tomurcuklarla kaplıydı ve umut vadediyordu.” dedi.Üçüncü oğul itiraz etti; ağacın çok güzel kokan ve çok güzel görünen çiçeklerle dolu olduğunu söyledi. Gördüğü şey hayatında gördüğü en zarif, en hoş şeydi.Sonuncu oğul hiç birisine katılmadı. Ağacın olgunlaşmış olduğunu ve meyvelerden eğildiğini, meyvelerin da hayat dolu olduklarını söyledi.Adam oğullarına her birisinin haklı olduğunu, çünkü her birinin ağacın hayatındaki sadece bir mevsimi gördüğünü söyledi. Sonra da ” Bir ağacı veya bir insani sadece bir mevsimle yargılayamazsınız ve kim olduğunuzun esası ve hayattan gelen zevk, sevinç ve sevgi sadece en sonunda, tüm mevsimler geçtiğinde ölçülebilir.” Dedi. *** Bu da bana gülümseten eleştiriİki haftadır Mustafa Aslaner’in çeşitli kaynaklardan toplayıp derlediği bazı ilginç bilgileri sizlerle paylaşıyorum. Tabii bunların kesin doğru olduğunu kanıtlamam mümkün değil. Ama bir Pazar günü hepbirlikte biraz gülümseyelim istedim.Hafta içinde Profesör Doktor Tarık Minkari’den bir mesaj aldım. Çok hoş mesaj benimle de biraz dalga geçiyordu. Bu mektubu aynen sizlerle paylaşıp biraz daha gülümsemek iyi gelir diyorum.Sayın Can Ataklı Beyefendi,Önce benim kurgu filmime sütunlarınızda yer verdiğiniz için teşekkür ederim. (Büyükanıt’la ilgili) Bakalım zaman ne gösterecek.Pazar günkü yazınızda, sayın Mustafa Aslaner’in bir TV programında sunduğu ilginç “ komprime” bilgilerden bir demet sunmuşsunuz. Doğrusu bazıları o kadar kılçıklı idi ki, fakir yutamadı.İzninizle birkaç örnek vereyim:Fil zıplamayan tek memelidir.Gergedan ve hipopotam (su aygırı) zıplar mı?Yetişkin bir ayı bir at kadar hızlı koşabilir.İyi de kaç metre ya da kaç dakika koşabilir?Aslan bir günde 50 kez çiftleşir.Doğru ama senede kaç gün?(Kopya vereyim: Sadece üç gün.) Peki sonra ne yapar?İşte bunu söylemem.Yataktan düşerek ölme olasılığı iki milyonda bir.Bu istatistiki bilgi hangi yaşa göre?90 yaşındaki 100 hastayı yataktan düşürürseniz ölü sayısı say say bitmez.Günümüzde evlenenlerin yarısı boşanmaktadır.Araştırıcı amma kötü grup seçmiş.Her 25 kişiden biri astım hastasıdır.Sakın bu her 25 göğüs hastasından biri astmatiktir olmasın?Peru’da umumi tuvalet yoktur.Köyde mi, yoksa LİMA’da mı?Develerin üç tane kaşı vardır.Üçüncü kaşı nerededir?Zürafalar yüzemez.İlahi dostum. Bu güne kadar kimse zürafayı yüzebileceği kadar derin suyun içine götürdü mü ki....Teşekkür ederim. Dostlukla
Türkiye’nin öncelikli gündem maddesi anayasa değil. 1982’de askeri darbe sonrası yeniden yazılan anayasa o günden bu yana pek çok değişikliğe uğramıştı. Özellikle Avrupa Birliği uyum yasaları nedeniyle anayasanın bazı maddeleri değiştirilmişti.Şu anda ise anayasanın tamamının yeniden yazılması için yoğun çaba harcanıyor.Oysa Türkiye’nin özellikle demokratikleşmesi açısından öncelikle siyasi partiler ve Seçim Kanunları’nın değiştirilmesi hatta belki de yeniden yazılması gerekir.Ama AKP iktidarı seçimden aldığı güçle, oluşturmak istediği yeni toplumsal yapıyı alel acele yazacağı bir anayasa ile hayata geçirmek istiyor. Bunun toplumun çeşitli kesimlerinden ciddi tepki alacağı, gerginliğin artacağı tahmini zor olmayan bir gerçek.Nitekim anayasa ile ilgili taslaklar tartışılmaya başlandıkça tepkiler de ortaya çıktı. Tepkilerin giderek artacağı da kesin. Gerçi AKP nasıl olsa istediğini yapacak, buna karşın bazı uyarılarda bulunmamız da elbette kaçınılmazdır.AKP kurmayları anayasa taslağının aşağı yukarı hazır olduğunu bildirdikten sonra “Bazı konularda kararı Başbakan Erdoğan’a bıraktıklarını” söylüyorlar. Örneğin türban yasağı ile ilgili anayasa maddesinin akıbetini bizzat Tayyip Bey belirleyecek.İşte demokrasinin ve anayasanın ruhuna aykırı durum budur. Hiçbir anayasa bir kişinin yetki ve kararına emanet edilemez. Anayasaların seçilmiş parlamentolar tarafından bile yapılması demokrasiye uymazken bunun üstüne bir de bir tek kişinin kararına boyun eğilmesi kabul edilecek şey değildir.AKP seçim zaferinin verdiği sarhoşlukla “madem bizi halk seçti istediğimizi yaparız” zihniyetinde olsa bile bugün gelinen noktadan sonra Türkiye’nin önünün karanlık olacağını söylemekten kendimi alamıyorum.Umuyorum ve diliyorum ki Tayyip Erdoğan da bu demokrasi ve hukuka aykırı durumu içine sindiremeyecek ve toplumsal uzlaşmanın koşullarını yerine getirecektir.*** Fenerbahçeİnter maçını yüreğim daralarak izledim. Hele ikinci yarıda kaçan goller insana kriz geçirtecek cinstendi. Aslında yazık oldu. İlk kez bir Türk takımı bir İtalyan takımını hezimete uğratacak noktaya kadar gelmişti. Ama olmadı.İnter karşısında Fenerbahçe’yi izleyenlerin çoğu “ ligde niye bu kadar iyi değilsiniz?” diye sormaktan kendini alamadı.Ancak pek çok kişi kadroya bakmadan konuşuyor gibi geliyor bana. İnter maçında sahada tam 9 yabancı futbolcu vardı. Kaleci Volkan ve gerideki Önder’in dışında bir de Semih maçın sonuna doğru sahaya girdi. Geri kalanların tamamı yabancıydı. Oysa lig maçlarında sahaya 9 yabancı birden süremiyorsunuz.Demek ki Fenerbahçe yabancılardan kurulu olunca daha yi oynuyor ve gol pozisyonu yakalayabiliyor. Şimdi Zico’ya düşen sadece 5 yabancı oynatabildiği lig maçlarında da aynı performansı yakalamasıdır. *** Tüpten çıkan macunHep verdiğim bir örnek vardır. Eğer tüpü biraz sıkıp da diş macununu biraz dışarı çıkarırsanız, bunu bir daha geri sokmanın imkanı yoktur.Bu örnek şimdi nereden aklıma takıldı diye sorarsanız, “kurucu meclis lafları dolaşıyor ortada” diye cevap veririm.367 konusunda da böyle olmuştu. Kimsenin konuyu ciddiye almadığı günlerde yine aynı benzetmeyi yaparak “367’yi yabana atmayın, nisan ayı gelince bu çok büyük sorun olacak” diye yazmıştım.Sonucu biliyorsunuz. AKP o sırada cumhurbaşkanını seçemedi. Ama yılmadı, karşısındaki güçlerin uygulanan propaganda yöntemleri karşısında zayıf ve çaresiz kalmasından yararlanarak daha sonra muradına erdi.Şimdi benzer bir durum anayasa hazırlığında yaşanıyor. Daha önce 367 konusunu ortaya atan başta Sabih Kanadoğlu olmak üzere bazı çevreler şimdi de “kurucu meclis” kavramını tartışmaya açtı. Geçenlerde yazdım, teknik olarak bir “kurucu meclis” oluşturmak çok zor. Bunun şartları şimdilik yok. Ancak tıpkı tüpten çıkan macun gibi bu konu da sanki bir şey yokmuş gibi eski haline getirilemez gibi geliyor bana.Burada kafama takılan başka şey ise “AKP böyle bir durumla karşılaşırsa bunu hangi yöntemle aşacaktır” sorusu olur. *** Hiç değişmeyen üslupTayyip Bey siyasi yaşamı boyunca çok önemli bir şey öğrendi. Eleştiri ve uyarılara kulak tıkayarak istediğini yaptırabileceğini gördü.Demokrasinin belki de en aksayan yönü bu. Aklı başında insanların anlatamadığı şey de bu. Çünkü “sayısal güce dayanarak dilediğini yapma” alışkanlığı ile demokrasi burada çakışıyor. Siz bir uygulamaya karşı çıktığınızda size “ama halkın iradesi bu” diye savunma yapanlara o anda söyleyecek söz bulamıyorsunuz. Bulduğunuzda da hakkınızda “anti demokrat” ya da “darbeci, askerci” gibi yakıştırmalar yapılıyor. Siz bunlardan kurtulmak için çabaladığınızda bu kez asıl konudan uzaklaşıyorsunuz.Rektörler çok haklı biçimde yeni anayasa çalışmalarına karşı çıktılar. Çünkü anayasa seçilmiş meclislerin ya da iktidarı sayısal güçle elinde tutanların değil, konunun tarafsız uzmanları tarafından hazırlanır.Oysa bugünkü iktidar tamamen kendi fikir ve görüşlerini hayata geçirmek amacıyla böyle bir anayasa yazmaya soyunmaktadır. Rektörlerin bu uyarısına Başbakan’ın verdiği cevap ise her zamanki gibi üslup sorununu da beraberinde taşımaktadır.Tayyip Bey rektörlere “Kusura bakmasınlar ama anayasa meclisin işidir, onlar kendi işlerine baksınlar” demiştir. Tayyip Bey’in kabul etmediği gerçek, aslında rektörlerin kendi işlerini yapmalarıdır. Dünyanın her demokratik çağdaş ülkesinde anayasa, hukuk, teknoloji, toplumsal yaşam konularında üniversiteler daima en önde olmuştur. İktidarlar bu konularda en çok üniversitelere kulak verirler.Bugün AKP’nin çok özendiği Amerikan demokrasisinde Başkanlar için en saygın isimler önemli üniversitelerin rektörleridir.Siz hiçbir çağdaş ülkede iktidarların üniversitelerle kavga ettiğini gördünüz mü? Göremezsiniz.
Birkaç gündür İstanbul’da henüz deneme çalışmaları yapılan ve halk arasında “Metrobüs” olarak tanınan toplu taşıma sistemi konuşuluyor.Ancak ne gariptir ki dünyada ilk kez uygulanan bir teknoloji belediyenin yanlış halkla ilişkiler politikası nedeniyle adeta alaya alınıyor.Bunun yanısıra bu yatırımın aslında ne kadar lüzumsuz olduğu bile söyleniyor.Son birkaç aydır eski E-5 yolundan geçtiğimde gördüğüm yol bölünme çalışmalarını merak ederdim. Bunun özel bir otobüs yolu olduğunu öğrendiğimde açıkçası şaşırmış ve “Yine eskisi gibi otobüs yolu mu yapılıyor, bunun yanlışlığı daha önce görülmemiş miydi?” diye kendi kendime sormuştum.Şimdi proje neredeyse bitti. Ben de kısaca “Metrobüs” olarak adlandırılan sistemle ilgili ayrıntılı bilgiler aldım ilgililerden.Bir kere temel yanlış şu; Otobüslerin adı metrobüs değil. Metrobüs, sistemin adı. Metropollerde toplu taşımacılığın en ucuz, çevreye en az zararlı ve en verimli biçimde yapılması sistemine “Metrobüs” deniliyor.İstanbul’daki sistem bir ilk. Bu otobüsler “hibrit” teknolojisi ile çalışıyor. Yani küçük bir mazotlu motor elektrik üretip bataryaları şarj ediyor ve otobüsler bu enerji ile hareket ediyor. Sessiz ve çevreci yani.Otobüsler kompozit teknolojisi ile yapılmış. Yani temel madde kum. Otobüslerde şase yok. Kaporta çok hafif ve sağlam. Bu teknoloji önce gemilerde sonra uçaklarda kullanılmaya başlandı.Otobüslerin bütün hareketleri bilgisayarla programlanıyor. Bu nedenle otobüslerde aslında şoför bile bulunması gerekmiyor. Otobüsler her birinde ayrı bir motor olan 8 tekerlek sayesinde orta boy bir otomobil kadar rahat manevra yapabiliyor. Bu da sisteme zaman kazandırıyor.Otobüslerde olağanüstü bir güvenlik sistemi var. Uçaklarda kullanılan bu sistem dünyada ilk kez İstanbul’da deneniyor.Sistem tam kapasite çalıştığında 24 metre boyundaki 50 otobüs hizmet verecek. Duraklardan her üç dakikada bir otobüs geçecek.Peki bu kadar özelliğe rağmen Metrobüs neden eleştirildi? Çünkü anladığım kadarıyla belediye sadece deneme amacıyla ve aslında bu hatta çalışmayacak iki otobüsle ortaya çıktı. Oysa henüz dönüş rampaları ve durak bağlantıları bitmemişti. Deneme seferi okulların açıldığı güne denk getirilince sistemden umutlanan yüz binlerce kişi bir anda hayal kırıklığına uğradı.Oysa bu sistem gözlediğim kadarıyla gerçekten çok mükemmel ve İstanbul’da trafiği önemli ölçüde rahatlatacak bir çözüm. Üstelik bu teknoloji dünya metropolleri arasında ilk kez İstanbul’da kullanılıyor. Bunun ayrıcalığı bile İstanbul’a gurur vermeli.*****İyi de nereye kadar?Sessiz bir oyun oynuyoruz. Kimse kimseye karışmıyor, sanki önceden planlanmış bir senaryo aynen uygulanıyor.Söylediğim, Cumhurbaşkanı Gül’ün eşinin durumu. Gül eşini ilk kez Kıbrıs’a giderken yanına aldı. Ama Bayan Gül yanında olduğu için karşılamada askeri tören havaalanında yapılmadı. Dönüşte ise Bayan Gül önce uçağa binip oturdu, askeri tören daha sonra Abdullah Gül tek başınayken yapıldı.Akşam verilen resepsiyona da Bayan Gül katıldığı için askerler katılmadı.Bütün bunlar tüm Türkiye’nin gözü önünde gerçekleşiyor.Ama işin muhataplarına baktığımızda, bundan kimsenin rahatsız olmadığını görüyoruz. Görünmeyen bir ittifak sağlanmış durumda.Bayan Gül protokolün içindeyse askerler ortada yok. Ya da tam tersi.İyi güzel de bununla nereye kadar gideceğiz?Bu oyun bir gün bir yerlerde çatlamayacak mı? O zaman ne olacak?Geçenlerde “Gül eşini ortaya çıkarmalı” diye yazdığımda bazı kuşkucular çok öfkelenmişti. Ama durum böyle de devam edemez.Tabii işin başka bir cephesi de var. Bayan Gül askerin bulunduğu yerde protokole giremiyor ama bu durum yeni bir “mağduriyet” yaratıyor. Yeni anayasa taslağında türbanla ilgili yapılması öngörülen düzenlemelerde bu mağduriyet kullanılıyor ve hatta “haklı” bir konum bile elde ediliyor.Yarın anayasa değiştiğinde (tabii olursa) türban serbest bırakılırsa, bugün oynadığımız oyun devam edebilecek mi? Asıl gerginlik o zaman daha da sertliğe dönüşmeyecek mi?*****Ertuğrul Özkök olmasa Clinton’ın aklına Türkiye hiç gelmeyecekmişHürriyet Gazetesi’nin dünkü manşeti çok ilginçti. Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök Amerika başkanlık yarışında Demokrat Parti’den aday adayı olan Hillary Clinton’ın bağış toplamak için düzenlediği yemekli davete katılmış.Clinton yemekte yaptığı konuşmada “Amerika’nın dünyadaki saygınlığının azaldığını, Başkan seçilmesi halinde Irak’taki savaşı hemen bitireceğini, bu savaş yüzünden bazı ülkeleri kaybettiklerini” anlatmış.Hillary Clinton “kaybettikleri ülkeleri” sayarken özellikle İsrail ve Ürdün’ün adını söylemiş. Ama Türkiye’den söz etmemiş.Toplantıdan sonra Ertuğrul Özkök Bayan Clinton’la sohbet ederken Türkiye’nin adını geçirmediğini hatırlatmış. Hillary Clinton ancak bu uyarıdan sonra Türkiye’nin de hem savaştan zarar gördüğünü hem de Amerika ile ilişkilerinin bozulduğunu belirterek “Biz dünyayı kaybettik. Şimdi bu toplumları yeniden kazanma zamanı geldi. Başkan olur olmaz şahsen dünyayı gezeceğim. Onlara (kovboy diplomasisi bitti) diyeceğim” demiş.Buradan şu çıkıyor. Bazen kendimizi çok önemli hissediyoruz. Sanıyoruz ki dünyanın merkezinde biz varız ve bütün dünya da bu gerçeği biliyor.Oysa durum bu değil. Her ülkenin kendine göre bir önemi ve değeri var.Amerika İsrail ve Ürdün’ü kaybettiği konusunda kuşkuya düşerken Türkiye’yi belli ki kayıp olarak değil de “iyi yönetilememiş” sınıfına sokuyor.Nitekim Bayan Clinton bunları söylerken Amerikan dışişlerinin üç numaralı adamı Nicholas Burns Türkiye’ye geliyor ve İran konusunda endişelerini aktarıyor. Burns Türkiye’nin İran’la olan yakınlaşmasının şu anda yanlış olduğunu, Ankara’nın durumu yeniden gözden geçirmesi gerektiğini iletiyor.Bu açıdan bakınca Hillary Clinton ile Burns arasında fark yok. Türkiye kaybedilmiş ülke değil. Sanki talimat verilen ülke...*****21 EkimRektörler yeni anayasa çalışmalarının 21 Ekim’de yapılacak referanduma kadar askıya alınmasını istedi. Bu arada türbanla ilgili yasakların kalkamayacağı da belirtildi. Gerçi yeni anayasa hazırlanırsa türban yasağı belki kalkabilir, ama bu kez de Türkiye’nin önüne Avrupa Birliği çıkacak. Çünkü İnsan Hakları Mahkemesi türban aleyhine karar almıştı. AB kuralları gereği bu mahkemenin aldığı karar anayasanın da üzerine çıkabiliyor.Burada merak ettiğim, rektörlerin neden 21 Ekim’in beklenmesini tavsiye ettikleri. Demek ki bu referandumun çok ciddi hukuksal bir kargaşaya neden olacağını düşünüyorlar. Haksız değiller elbette. Türkiye şu anda sessiz sedasız böyle bir gerginliğe doğru yürüyor. Gerçi 1 Ekim’den itibaren Meclis’in bu konuda bir karar almak üzere harekete geçeceğini zannediyorum.Rektörlerin daha sert açıklama yapacağını bekleyenler bu öneri karşısında şaşırmış olmalılar.
Dünyanın en ünlü İslamcı rock şarkıcısı Sami Yusuf’un Feshane’deki konserini yazmıştım dün. Türbanlı kızların bu konserde çılgınca eğlenmelerinin de bana çok tuhaf geldiğini belirtmiştim.Bu yazıyla ilgili pek çok kişiyle sohbet ettim daha sonra. Hemen herkes konunun tuhaflığını dile getirdi. Ancak bu sohbetlerden bazı ortak görüşler de ortaya çıktı.Örneğin Ramazan ayıyla birlikte şiddetini daha da artıran bir “İslam şovu”na tanık oluyoruz. Oruç tutup tutmadıkları bilinmeyen kimi ünlüler iftardan iftara koşuyor, bazı büyük camilerin avluları kara çarşaflılar tarafından hıncahınç dolduruluyor, şalvar ve hatta sarık takan erkeklerin sayısında gözle görünür bir artış oluyor.Türkiye’nin bazı gelenekleri vardır. Yüzde 99’u Müslüman olan bu ülkede insanlar gerek dini vecibelerini gerekse normal yaşamlarını bugüne kadar bir ahenk içinde yürüttü.İsteyen başını örttü, isteyen 5 vakit namazını kıldı, Cuma’ya gitti, Bayram Namazı’na koştu. Orucunu tutana kimse “niye” demedi.Bir saat önce dekolte kıyafetle bir davete katılan kadınlar, ardından gittikleri bir mevlitte dekoltelerini kapatıp başlarını örterken bir tedirginlik duymadıkları gibi bunu doğru olduğuna inanarak yaptılar.Karısı kızları bikinileriyle plajda güneşlenen adam, tatiline kısa bir ara verip Cuma namazına gittikten sonra deniz kıyısında kurduğu çilingir sofrasında keyfini çıkarttı ılık yaz akşamının. Bunlar Türkiye’nin rengiydi, ahengiydi, güzelliğiydi.Oysa son zamanlarda garip değişiklikler olmaya başladı.Tıpkı Sami Yusuf konserinde gördüğümüz manzara gibi. Ya da yıllardır hiç aksatmadan her Ramazan gittiğim Eyüp Sultan Camii’nin avlusundaki İran’ı bile aratan görüntü gibi.Sanki sihirli bir ağız kadınlara “Canınız ne istiyorsa yapın, ama başınız örtülü olsun” diyor. Peki neden? Bundan ne umuluyor, ne bekleniyor?Çok basit; az önce dediğim gibi Türkiye’nin gelenekleri var. Türkiye’deki insanların İslam inancı, iddia ediyorum ki güya şeriatla yönetilen İslam devletlerinden çok daha derin, çok daha güçlü ve anlamlı.Laik cumhuriyetin sağladığı özgür ortama alışmış insanları bir anda dini kuralların egemen olduğu bir sisteme geçirmek mümkün değildir. Bunun tepkisi çok sert ve hızlı olur.Oysa şu anda bir balans yapılıyor. Toplumun özellikle genç kesimi dünyevi zevklerden mahrum bırakılmadan, ama en azından dini sembolleri de üzerinde taşıyarak yeni yaşam biçimine alıştırılıyor.Gençler önce bu sembollere alıştırılır. Ama dünyevi zevkleri devam eder. Ama asıl dalga birkaç yıl sonra gelir.Dini sembollere alışmış genç nesil, yapılacak propagandalarla din kurallarını da tıpkı dünyevi zevkler gibi benimsemeye başlar. Derken bir bakarsınız Türkiye başka bir yaşam biçimine geçirvermiş.İran mı olur? Hayır olmaz. Ama Malezya veya Mısır olur. Malezya ve Mısır nasıl mı, olanağı olan bu ülkelere giderse ne dediğimi anlar.*****Tatsız deneyim Birkaç gündür sizlerden çeşitli mesajlar alıyorum. Business Channel’da neden görünmediğimi soruyorsunuz. Çünkü bu televizyondan kopartıldım. Nedenleri üzerinde asla durmak ve bu konuyu konuşmak bile istemiyorum. Çünkü tatsız bir deneyim oldu benim için.Buradan çıkan bir ders var tabii. Medya son derece ciddi bir iş ve sorumluluğu çok ağır. Medyayı hiç bilmeyen, tesadüfler sonucu ya da “bu yolla kendimi savunurum” zihniyetiyle bu sektöre heves edenlerin ortaya çıkmasından beri bazı yanlışlıklar yaşanıyor. Bundan en büyük zararı da dürüst, namuslu, düzgün gazeteci ve televizyoncular görüyor. Bir ideal uğruna başlayan bu tür denemeler kimi gerçeklerin yavaş yavaş ortaya çıkmasıyla derin bir hüsrana ve üzüntüye neden oluyor. Daha da önemlisi, her seferinde “bu kez ihanetlerden ders alacağım” dediğiniz halde bunu başaramıyorsunuz ve genel güvensizlik duygunuz giderek artıyor.***** Bu kadar öfkelenme İsmail Türüt İsmail Türüt başarılı bir türkücü. Karadeniz şivesiyle söylediği türküler dillerde. Üstelik çok da matrak bir tarafı var. Karadenizli olduğunu yaptığı esprilerle her fırsatta gösteriyor.Şimdi böyle halka mal olmuş bir sanatçının hem politik içerikli üstelik hem de sadece belli bir kesimin görüşünü yansıtan ve sert bir mesaj içeren sözleri türkü yapmasının hiçbir anlamı yok.Türüt, türküsüne yapılan klibi bilmediğini söylüyor. Doğru olabilir. Ama türküsünü savunurken söylediği sözleri kabullenmek mümkün değil. Hele işin içine gazetecileri karıştırıp onları tehdit etmesi, ağır hakaretlerde bulunması sadece kendisine zarar verir. Kimi aşırıların verdiği coşkuyla heyecana kapılan Türüt’ün bu çevrelerde göreceği ilgi kendi egosunu tatmin edebilir tabii. Ama halkın büyük kesiminin hayranı olduğu sanatına darbe vuracaktır bu.Bir de şunu hatırlatmak isterim İsmail Türüt’e. Medyaya bu kadar saldırmasın. Çünkü Türk medyası magazine aldığı konularda müthiş bir dayanışma içine girer. Türüt daha da üzülür. Üzüldükçe öfkelenir. Öfkelendikçe ağzından çıkanı kulağı duymaz hale gelir. Sonuçta yok olup gider. Küçük bir grup dışında kimsenin ilgilenmediği bir “dayanışma geceleri yıldızı” olarak kalır.*****İsmail Türüt olayındaki büyük yanlış İsmail Türüt bir türkü söylemiş. Güzel mi? Ritmi belki, ama sözleri kötü. Ayrıca böyle bir türküye hiç gerek de yok.Birileri, üzerine fotoğraflar ekleyerek zaten kötü olan bu türküyü hem daha kötü hem de tehlikeli hale getirmiş.Tehlike şu; Bu türkü ve klibi birkaç gündür medyanın dilinden ve ekranından düşmüyor. Her ne kadar bu görüntüler “Rezalet, ayıp, böyle şey olmaz” başlıklarıyla sunulsa da Türkiye’deki herkes bunu böyle algılamıyor.Zaten Hrant Dink’in canice öldürülmesinden sonra sevinç gösterileri yapanlar da oldu. Ama bu o günün kendi duygusallığı içinde kaldı. Oysa şu andan itibaren hem olay tekrar ısıtıldı hem de bu konudaki görüşler daha katı ve kalıcı hale gelmeye başladı.Sonuçta bu tür gelişmeler toplumda bölünmelere ve hatta düşmanlıklara dönüşebilir. Beni korkutan bu.Türkiye’de ne yazık ki iki akım hızla yükseliyor. Biri siyasal islamcıların kendi görüşlerine uygun kişilerin iktidarda olmasını fırsat bilmelerinden kaynaklanan gerici akım. Diğeri de bunun kadar tehlikeli olan aşırı milliyetçilik hatta ırkçılık.Bir süre sonra sokağa çıkamaz hale bile gelebiliriz.
Çok basit bir soru: 1982 Anayasası’na halkın ne kadarı onay verdi? Cevap yüzde 92.Peki gerçekten o sırada halk bu anayasayı anlamış ve benimsemiş sonra da kabul oyu mu vermişti? Hayır.Peki, 1982 Anayasası çok iyi bir anayasa mıydı? Onun da cevabı artık herkes tarafından biliniyor. Hayır. 1982 Anayasası iyi bir anayasa değildi. Darbeyi yapan askerin görüşünü yansıtıyor ve onların yönetimine kolaylıklar sağlıyordu.Ama halkın yüzde 92’lik desteğini göz önüne alırsak bu anayasanın da iyi olduğunu düşünmemiz gerekmez mi?Demek ki halkın oyu her şey demek değildir.Konuya böyle bir örnekle girerek kimilerinin “Ne yani AKP’yi mi karalamak istiyorsun?” türündeki sorularına baştan bir set koymak istedim. Çünkü maksadım o değil elbette.Son günlerde özellikle anayasa tartışmaları nedeniyle sürekli “halkın iradesinden” söz ediliyor. Sanki bu iradeden söz edince akan sular durulacak.Oysa bakın tarih boyunca bu böyle olmamış, ama yüzyıllardır egemen olanlar veya egemen olmak isteyenler hep halkın iradesinden söz etmiş.Bu söylem tarihin çeşitli dönemlerinde gerçekten çok etkin bir faktör olarak gücünü göstermişse de, gerçek hep böyle değildir.Örneğin batı toplumlarında halkın oyu demokrasiyi yerine getirmek için değil, önceden belirlenmiş isimlerden hangilerinin iktidarda olacağının halka onaylatılması haline gelmiştir.Amerika’da sıradan birinin başkan ya da senatör olması asla mümkün değildir. Hatta belli üniversitelerden mezun olmayanların bile bu görevlere talip olmaları neredeyse olanaksızdır.Amerikan demokrasisinde egemenliği elinde tutan çevreler bu egemenliğin hangi isimlerle yürütüleceğine karar verirler. Bu isimler iki partiden birinden aday yapılıp ortaya çıkarılırlar. Sonuçta halk egemen çevrelerin “hangisi olursa olsun” dediği bu isimler arasından seçim yapar.Buna da demokrasi derler.Bu açıdan bakınca demokrasilerde en çok oyu almak en iyi olmak ve her şeyi yapmak hakkını kimseye vermez.Bugün AKP iktidarı aldığı oya güvenerek Türkiye’nin temel yapısını değiştirmeyi amaçlıyor. “Sivil anayasa” adı altında aslında bir partinin, o da sadece yönetici çekirdek kadrosunun, görüşünü yansıtan uygulamaları hayata geçirmek istiyor.Bu anayasanın toplumun çeşitli kesimlerinden sert tepkiler almakta olduğu ve alacağı da belli.Ama sonuçta “Halk böyle istedi” bahanesinin arkasına sığınmak sadece kandırmaca olacaktır. *****Kanyon’danGeçen hafta Kanyon alışveriş merkezinin otoparkında para ödeme noktasının kapalı ve otomatik ödeme makinesinin da bozuk olması yüzünden tatsızlıklar çıkığını yazmıştım.Dün Kanyon Genel Müdürü Coşkun Bedük’ten çok nazik bir mektup aldım. Bedük, kurdukları sistemin beklenmedik bir arızayla karşılaştığını bu nedenle kısa süreli bir sıkıntı yaşandığını belirterek “Benzer sorunların yaşanmaması için gerekli önlemler alınmış ve personel de uyarılmıştır” diyor.Ama en güzel cümle en sonra. Coşkun Bey beni her zaman Kanyon’da görmek istediklerini de belirtmiş. Gazeteye de çok yakın olması nedeniyle zaten çok sık gittiğim ve sevdiğim yer Kanyon. İnsan beğendiği yerlerde, oraya yakışmayan hatalar görünce normalden daha fazla hassas davranıyor belki de. Benim uyarımı da anladığım kadarıyla bu açıdan ele almışlar.Kendilerine teşekkür etmek isterim. *****ÜzümgözlümVatan Gazetesi’ndeki e-posta kutuma yaklaşık bir aydır “üzümgözlüm” rumuzlu bir mektup grubundan mesajlar alıyorum. Çeşitli konularda görüşlerin paylaşıldığı bu grubun beni isteğim dışında üye yaptığı anlaşılıyor.Ancak gazeteci olmam nedeniyle bana sorulmadan da olsa böyle bir gruba üye yapılmamı hoşgörü ile karşılamaya çalıştım. Nitekim böyle başka gruplar da kendi aralarında paylaştıkları konuları bana gönderiyor.Son günlerde “üzümgözü” grubunun mesajlarında anormal bir artış oldu. Bu mesajların yüzde 90’ı “yeter artık” diye feryat eden ve istemeden üye yapıldıkları bu gruptan çıkmak istediklerini belirten internet kullanıcılarından geliyor.Bunca yıldır internet kullanıyorum açıkçası böyle bir şey görmedim. Hangi sistemi kullanıyorlarsa artık bilmiyorum, herkes adına herkese bu gruptan mesaj gidiyor.Üstelik bazıları mesajın geldiği adrese küfürler yazmaya başladı. Tabii ister istemez ben de bundan nasibimi alıyorum, çünkü bunları benim attığımı sanan bazı kullanıcılar bana da tepki gösteriyor.“Üzümgözlüm” grubunun lideri ya da yöneticisi kimse bu işe dur demek zorunda, aksi halde öfkeli internet kullanıcılarının hışmına uğrayacak, yakında başını mahkemelerden kaldıramayacak hale gelecek.*****Sami Yusuf hayranlığıİstanbul Feshane’de “İslam dünyasının en büyük rock yıldızı” olarak tanınan Sami Yusuf’un konseri vardı. Konseri, türbanlı kızların ağırlıkta olduğu 50 bine yakın kişi izlemiş. Ben de bu konserin televizyonlardaki görüntülerini izledim.Çok dikkat çekici bir nokta takıldı aklıma: İslam ve rock müziği.Müslüman bir insan rock müziği dinleyemez mi? Elbette dinler. Bundan büyük keyif de alabilir.Ama dikkatimi çeken şey, “Neden türbanlı kızlar hep eleştirdikleri hayat biçimini aynen yaşamak için adeta yarışıyor?” Konser görüntülerine bakıyorum. Ağlayan kızlar, yerinde duramayan, sürekli dans edenler, cep telefonuyla çekim yapanlar, aşırı makyajlı kızlar. Ama hepsi de türbanlı.Yine yanlış anlaşılmasın, asla “neden böyle yapıyorlar?” diye sorgulamıyorum, sadece tuhaf geldiğini anlatmaya çalışıyorum. Hani bir tarafta “yoz” olduğu söylenen “özenti” denilen, gençleri kötü alışkanlıklara ittiği öne sürülen bir eğlence biçiminin türbanlı kızlar tarafından da aynen benimsenmesindeki tuhaflığı dile getiriyorum.Çok değil bundan 25 yıl önce “İslam’da müzik olmaz” tartışmalarının yapıldığını, yüzyıllardır tasavvuf müziğine bile tahammül edilmediğini ve bu nedenle İslam ülkelerinde sanatın gelişemediğini hatırladıkça hayretim daha da artıyor.Hepsi budur.
Refarandumla ilgili garip durumu bir kenara bırakalım. Onun akıbetini herhalde Meclis tekrar açıldıktan sonra öğreneceğiz.Ancak medyaya da sızdırılan ve tartışmaya açılan “yeni anayasa taslağında” bu konuyla ilgili iki önemli nokta var.Bunlardan birisi yeni anayasaya göre Cumhurbaşkanı’nın seçim yöntemi.Diğeri de Cumhurbaşkanı’nın yetkileri.Birkaç gün önce “Yeni anayasa taslağından her şey sızıyor da Cumhurbaşkanı’nın hangi yöntemle seçileceği konusunda hâlâ bir ipucu yok” diye yazmıştım.Tesadüfe bakın ki, bu yazının yayınlandığı gün gazetelerde yeni anayasa taslağının çok geniş bir özeti yer aldı. Burada Cumhurbaşkanı’nın hangi yöntemle seçileceği de bulunuyordu.Buna göre Cumhurbaşkanı’nın halk tarafından seçilmesi öngörülüyor.Bu son derece mantıklı. Çünkü yeni anayasa hazırlığı içinde olan AKP yönetimi zaten daha önce Cumhurbaşkanı’nın halk tarafından seçilmesi yolunda görüş bildirmiş ve hatta ilgili anayasa maddesinde değişiklik yapmıştı.İşte 21 Ekim’de oylayacağımız madde bu.Ancak sıra Cumhurbaşkanı’nın yetkilerine gelince insanın kafası karışıyor.Çünkü yeni anayasa taslağına göre Cumhurbaşkanı’nın yetkileri azaltılmıyor adeta “kuşa çevriliyor.” Anayasa taslağındaki yetkilere bakınca görüyoruz ki Cumhurbaşkanı sadece “Devletin Başı” konumunda. Bunun dışında elçilerin atanmasında ve yabancı ülke elçilerinin güven mektuplarının kabul edilmesinde protokol görevi üstleniyor.Yargı, üniversite, üst düzey bürokrat atamalarında artık hiç olmayacak. Bunun da dışında büyük ihtimalle Milli Güvenlik Kurulu’nun başkanlığını bile yürütmeyecek.Peki yetkileri bu kadar azaltılmış bir Cumhurbaşkanı’nı halk seçse ne olur seçmese ne olur? Bunun yanısıra Cumhurbaşkanlığı adaylığının hiçbir cazibesi kalmayacağı gibi bunun bir yarış olarak algılanması da mümkün olmayacak.Hangi parti böyle bir yetki için aday gösterip yarışa girer ki? Ya da hangi kişi böyle bir görev için aday olup halktan oy istemek için sokaklara çıkar.Deyin ki çıktı, propaganda olarak ne söyleyecek? “Elçilerin güven mektubunu en iyi ben onaylarım” mı diyecek?Cumhurbaşkanlığı, bizim gibi parlamenter demokratik ülkelerde filtre görevi gören önemli bir anayasal kurumdur. Bu nedenle de halk tarafından değil, Meclis tarafından seçilir. Böylelikle bu makamın siyasi amaçlarla kullanılmasının önüne geçmek amaçlanır.Halkın seçtiği Cumhurbaşkanı ise siyasi bir makamdır ve en önemlisi halkın seçtiği Cumhurbaşkanı’nın görev yetkileri Meclis’in seçtiği Cumhurbaşkanı’na göre çok daha fazladır.Oysa bizde tam tersi yapılmak isteniyor.Böyle bir uygulamanın tek amacı halk goygoyculuğudur, başka anlamı olamaz. *** Turuncu kartÇıkarcı insanların aklıyla başetmek mümkün değil. Hangi siyasi görüş iktidar olursa olsun hemen onun yanında yer alanlar şimdi yeni bir yöntem bulmuş.AKP’nin bayrağındaki hakim renk turuncu ya, şimdi pek çok kişi kartvizitini turuncu renkte bastırır olmuş.Böylelikle bir iş takibine gittiğinde ilgili kişiye turuncu renkli kartviziti verdiğinde “ben de AKP’denim” mesajı vermek istiyormuş.Aklı başında biri kendisine “turuncu” renkli kartvizit uzatıldığında bunun amacının ne olduğunu hemen anlar herhalde.Ayrıca aklı başında hiçbir AKP’linin de turuncu kartvizit bastırarak bunu bir torpil olarak kullanacağına ihtimal vermem.Turuncu renkli kartviziti ancak her dönemin adamı olan kimi çıkarcı ve dolandırıcılar kullanmaya kalkar herhalde. *** “Laikler sırtlarını askere dayıyor”Yazar Orhan Pamuk konusunda yazı yazarken hep kendimi frenledim. Yurt dışında söylediği bazı sözler rahatsız etse bile Türkiye’ye ilk kez “Nobel Ödülü” getirmiş olması bende hep gizli bir sempati ve saygı oluşturdu.Bu nedenle toplumun bazı kesimlerinden yükselen eleştiri seslerine pek kulak vermedim.Ancak İngiliz BBC radyosunda yaptığı konuşma bende ciddi bir rahatsızlık yarattı. Pamuk bu konuşmasında “Laik kesimin sırtını orduya yasladığını” ileri sürerek “siyasal İslamcıların daha demokrat olduklarını” söylüyordu.Bu hem çok yanlış bir ifade hem de bir anlamı yok.Laiklik bir yaşam biçimidir. Din ve devlet işlerinin ayrı tutulmasıdır kabaca. Ancak Türkiye’de bu konu o kadar laçkalaştırıldı ve ağızlarda sakız oldu ki sapla saman birbirine karışır hale geldi.Laiklik konusunda hassasiyeti olanlar, dini siyasete alet ederek toplumdan önemli bir destek sağlayan siyasi hareket karşısında elbette çok şaşkın durumda. Böyle olunca laiklik konusunda en büyük teminat olarak, bu konudan asla taviz vermeyeceği belli olan orduya güven duymalarından daha doğru bir şey olamaz.Ancak “sırtını askere dayamak” deyimini kullanarak orduyu aksi bir durumda “darbe yapacak” suçlaması altında tutmak en azından iyi niyetle bağdaşmaz.İkincisi, silahlı kuvvetlere güven duymak demokrasi dışı bir davranış olmayacağı gibi demokrasinin temel şartlarından biri de askere hakaret etmek değildir.Orhan Pamuk laik kesimin orduya güvendiği görüşünü ileri sürüp “Siyasal İslamcılar daha demokrat” diyerek orduyu da töhmet altında bırakmak ve toplumun büyük kesimini de demokrasiye inanmayanlar olarak göstermektir.Orhan Pamuk bana göre çok yanlış şeyler söylemiştir. *** Amerikan askeri Irak’tan çıkarsaAmerika’da en çok tartışılan ve Başkan Bush’u en çok sıkıştıran konuların başında Amerikan askerinin Irak’tan çekilmesi geliyor. Bush son açıklamasında askerin kademeli olarak çekileceğini açıkladı.Hata bu konuda Türkiye’den de bazı talepler var. Amerikalılar geri çekilme işleminde Türkiye’nin kullanılmasını ve askerlerin bizim üzerimizden güvenlik içinde ülkelerine dönmelerini talep ediyor.Amerikan askerleri Irak’tan tabii ki çekilmeli. Ancak bizim Kuzey Irak’ta çok ciddi yatırımlarımız var. Söylendiğine göre yaklaşık 4 milyar dolarlık iş Türk iş adamları tarafından yapılıyor. Eğer Amerikan askerleri çekilirse bu bölgenin güvenliği kime kalacak?Kuzey Irak’ta Kürt toplumu hakimiyet sürdürüyor. Ancak Amerikan askerlerinin çekilmesi bu bölgede şimdilik süren güvenliği de tehdit edebilir. böyle bir durumda Türk iş adamları çok zor durumda kalacaklardır.Öyle sanıyorum ki Amerika bölgeden çekilmeden önce PKK’nın etkisinin sona erdirilmesi ve bölgede Türk askerinin güvenlik unsuru olarak caydırıcı rol üstlenmesi sağlanacaktır.