Refarandumla ilgili garip durumu bir kenara bırakalım. Onun akıbetini herhalde Meclis tekrar açıldıktan sonra öğreneceğiz.
Ancak medyaya da sızdırılan ve tartışmaya açılan “yeni anayasa taslağında” bu konuyla ilgili iki önemli nokta var.
Bunlardan birisi yeni anayasaya göre Cumhurbaşkanı’nın seçim yöntemi.
Diğeri de Cumhurbaşkanı’nın yetkileri.
Birkaç gün önce “Yeni anayasa taslağından her şey sızıyor da Cumhurbaşkanı’nın hangi yöntemle seçileceği konusunda hâlâ bir ipucu yok” diye yazmıştım.
Tesadüfe bakın ki, bu yazının yayınlandığı gün gazetelerde yeni anayasa taslağının çok geniş bir özeti yer aldı. Burada Cumhurbaşkanı’nın hangi yöntemle seçileceği de bulunuyordu.
Buna göre Cumhurbaşkanı’nın halk tarafından seçilmesi öngörülüyor.
Bu son derece mantıklı. Çünkü yeni anayasa hazırlığı içinde olan AKP yönetimi zaten daha önce Cumhurbaşkanı’nın halk tarafından seçilmesi yolunda görüş bildirmiş ve hatta ilgili anayasa maddesinde değişiklik yapmıştı.
İşte 21 Ekim’de oylayacağımız madde bu.
Ancak sıra Cumhurbaşkanı’nın yetkilerine gelince insanın kafası karışıyor.
Çünkü yeni anayasa taslağına göre Cumhurbaşkanı’nın yetkileri azaltılmıyor adeta “kuşa çevriliyor.”
Anayasa taslağındaki yetkilere bakınca görüyoruz ki Cumhurbaşkanı sadece “Devletin Başı” konumunda. Bunun dışında elçilerin atanmasında ve yabancı ülke elçilerinin güven mektuplarının kabul edilmesinde protokol görevi üstleniyor.
Yargı, üniversite, üst düzey bürokrat atamalarında artık hiç olmayacak. Bunun da dışında büyük ihtimalle Milli Güvenlik Kurulu’nun başkanlığını bile yürütmeyecek.
Peki yetkileri bu kadar azaltılmış bir Cumhurbaşkanı’nı halk seçse ne olur seçmese ne olur? Bunun yanısıra Cumhurbaşkanlığı adaylığının hiçbir cazibesi kalmayacağı gibi bunun bir yarış olarak algılanması da mümkün olmayacak.
Hangi parti böyle bir yetki için aday gösterip yarışa girer ki? Ya da hangi kişi böyle bir görev için aday olup halktan oy istemek için sokaklara çıkar.
Deyin ki çıktı, propaganda olarak ne söyleyecek? “Elçilerin güven mektubunu en iyi ben onaylarım” mı diyecek?
Cumhurbaşkanlığı, bizim gibi parlamenter demokratik ülkelerde filtre görevi gören önemli bir anayasal kurumdur. Bu nedenle de halk tarafından değil, Meclis tarafından seçilir. Böylelikle bu makamın siyasi amaçlarla kullanılmasının önüne geçmek amaçlanır.
Halkın seçtiği Cumhurbaşkanı ise siyasi bir makamdır ve en önemlisi halkın seçtiği Cumhurbaşkanı’nın görev yetkileri Meclis’in seçtiği Cumhurbaşkanı’na göre çok daha fazladır.
Oysa bizde tam tersi yapılmak isteniyor.
Böyle bir uygulamanın tek amacı halk goygoyculuğudur, başka anlamı olamaz.
Turuncu kart
Çıkarcı insanların aklıyla başetmek mümkün değil. Hangi siyasi görüş iktidar olursa olsun hemen onun yanında yer alanlar şimdi yeni bir yöntem bulmuş.
AKP’nin bayrağındaki hakim renk turuncu ya, şimdi pek çok kişi kartvizitini turuncu renkte bastırır olmuş.
Böylelikle bir iş takibine gittiğinde ilgili kişiye turuncu renkli kartviziti verdiğinde “ben de AKP’denim” mesajı vermek istiyormuş.
Aklı başında biri kendisine “turuncu” renkli kartvizit uzatıldığında bunun amacının ne olduğunu hemen anlar herhalde.
Ayrıca aklı başında hiçbir AKP’linin de turuncu kartvizit bastırarak bunu bir torpil olarak kullanacağına ihtimal vermem.
Turuncu renkli kartviziti ancak her dönemin adamı olan kimi çıkarcı ve dolandırıcılar kullanmaya kalkar herhalde.
“Laikler sırtlarını askere dayıyor”
Yazar Orhan Pamuk konusunda yazı yazarken hep kendimi frenledim. Yurt dışında söylediği bazı sözler rahatsız etse bile Türkiye’ye ilk kez “Nobel Ödülü” getirmiş olması bende hep gizli bir sempati ve saygı oluşturdu.
Bu nedenle toplumun bazı kesimlerinden yükselen eleştiri seslerine pek kulak vermedim.
Ancak İngiliz BBC radyosunda yaptığı konuşma bende ciddi bir rahatsızlık yarattı. Pamuk bu konuşmasında “Laik kesimin sırtını orduya yasladığını” ileri sürerek “siyasal İslamcıların daha demokrat olduklarını” söylüyordu.
Bu hem çok yanlış bir ifade hem de bir anlamı yok.
Laiklik bir yaşam biçimidir. Din ve devlet işlerinin ayrı tutulmasıdır kabaca. Ancak Türkiye’de bu konu o kadar laçkalaştırıldı ve ağızlarda sakız oldu ki sapla saman birbirine karışır hale geldi.
Laiklik konusunda hassasiyeti olanlar, dini siyasete alet ederek toplumdan önemli bir destek sağlayan siyasi hareket karşısında elbette çok şaşkın durumda. Böyle olunca laiklik konusunda en büyük teminat olarak, bu konudan asla taviz vermeyeceği belli olan orduya güven duymalarından daha doğru bir şey olamaz.
Ancak “sırtını askere dayamak” deyimini kullanarak orduyu aksi bir durumda “darbe yapacak” suçlaması altında tutmak en azından iyi niyetle bağdaşmaz.
İkincisi, silahlı kuvvetlere güven duymak demokrasi dışı bir davranış olmayacağı gibi demokrasinin temel şartlarından biri de askere hakaret etmek değildir.
Orhan Pamuk laik kesimin orduya güvendiği görüşünü ileri sürüp “Siyasal İslamcılar daha demokrat” diyerek orduyu da töhmet altında bırakmak ve toplumun büyük kesimini de demokrasiye inanmayanlar olarak göstermektir.
Orhan Pamuk bana göre çok yanlış şeyler söylemiştir.
Amerikan askeri Irak’tan çıkarsa
Amerika’da en çok tartışılan ve Başkan Bush’u en çok sıkıştıran konuların başında Amerikan askerinin Irak’tan çekilmesi geliyor. Bush son açıklamasında askerin kademeli olarak çekileceğini açıkladı.
Hata bu konuda Türkiye’den de bazı talepler var. Amerikalılar geri çekilme işleminde Türkiye’nin kullanılmasını ve askerlerin bizim üzerimizden güvenlik içinde ülkelerine dönmelerini talep ediyor.
Amerikan askerleri Irak’tan tabii ki çekilmeli. Ancak bizim Kuzey Irak’ta çok ciddi yatırımlarımız var. Söylendiğine göre yaklaşık 4 milyar dolarlık iş Türk iş adamları tarafından yapılıyor. Eğer Amerikan askerleri çekilirse bu bölgenin güvenliği kime kalacak?
Kuzey Irak’ta Kürt toplumu hakimiyet sürdürüyor. Ancak Amerikan askerlerinin çekilmesi bu bölgede şimdilik süren güvenliği de tehdit edebilir. böyle bir durumda Türk iş adamları çok zor durumda kalacaklardır.
Öyle sanıyorum ki Amerika bölgeden çekilmeden önce PKK’nın etkisinin sona erdirilmesi ve bölgede Türk askerinin güvenlik unsuru olarak caydırıcı rol üstlenmesi sağlanacaktır.

