Bir iş ancak bu kadar kötü tanıtılır

Haberin Devamı

Birkaç gündür İstanbul’da henüz deneme çalışmaları yapılan ve halk arasında “Metrobüs” olarak tanınan toplu taşıma sistemi konuşuluyor.
Ancak ne gariptir ki dünyada ilk kez uygulanan bir teknoloji belediyenin yanlış halkla ilişkiler politikası nedeniyle adeta alaya alınıyor.
Bunun yanısıra bu yatırımın aslında ne kadar lüzumsuz olduğu bile söyleniyor.
Son birkaç aydır eski E-5 yolundan geçtiğimde gördüğüm yol bölünme çalışmalarını merak ederdim. Bunun özel bir otobüs yolu olduğunu öğrendiğimde açıkçası şaşırmış ve “Yine eskisi gibi otobüs yolu mu yapılıyor, bunun yanlışlığı daha önce görülmemiş miydi?” diye kendi kendime sormuştum.
Şimdi proje neredeyse bitti. Ben de kısaca “Metrobüs” olarak adlandırılan sistemle ilgili ayrıntılı bilgiler aldım ilgililerden.
Bir kere temel yanlış şu; Otobüslerin adı metrobüs değil. Metrobüs, sistemin adı. Metropollerde toplu taşımacılığın en ucuz, çevreye en az zararlı ve en verimli biçimde yapılması sistemine “Metrobüs” deniliyor.
İstanbul’daki sistem bir ilk. Bu otobüsler “hibrit” teknolojisi ile çalışıyor. Yani küçük bir mazotlu motor elektrik üretip bataryaları şarj ediyor ve otobüsler bu enerji ile hareket ediyor. Sessiz ve çevreci yani.
Otobüsler kompozit teknolojisi ile yapılmış. Yani temel madde kum. Otobüslerde şase yok. Kaporta çok hafif ve sağlam. Bu teknoloji önce gemilerde sonra uçaklarda kullanılmaya başlandı.
Otobüslerin bütün hareketleri bilgisayarla programlanıyor. Bu nedenle otobüslerde aslında şoför bile bulunması gerekmiyor. Otobüsler her birinde ayrı bir motor olan 8 tekerlek sayesinde orta boy bir otomobil kadar rahat manevra yapabiliyor. Bu da sisteme zaman kazandırıyor.
Otobüslerde olağanüstü bir güvenlik sistemi var. Uçaklarda kullanılan bu sistem dünyada ilk kez İstanbul’da deneniyor.
Sistem tam kapasite çalıştığında 24 metre boyundaki 50 otobüs hizmet verecek. Duraklardan her üç dakikada bir otobüs geçecek.
Peki bu kadar özelliğe rağmen Metrobüs neden eleştirildi? Çünkü anladığım kadarıyla belediye sadece deneme amacıyla ve aslında bu hatta çalışmayacak iki otobüsle ortaya çıktı. Oysa henüz dönüş rampaları ve durak bağlantıları bitmemişti. Deneme seferi okulların açıldığı güne denk getirilince sistemden umutlanan yüz binlerce kişi bir anda hayal kırıklığına uğradı.
Oysa bu sistem gözlediğim kadarıyla gerçekten çok mükemmel ve İstanbul’da trafiği önemli ölçüde rahatlatacak bir çözüm. Üstelik bu teknoloji dünya metropolleri arasında ilk kez İstanbul’da kullanılıyor. Bunun ayrıcalığı bile İstanbul’a gurur vermeli.

*****


İyi de nereye kadar?

Sessiz bir oyun oynuyoruz. Kimse kimseye karışmıyor, sanki önceden planlanmış bir senaryo aynen uygulanıyor.
Söylediğim, Cumhurbaşkanı Gül’ün eşinin durumu. Gül eşini ilk kez Kıbrıs’a giderken yanına aldı. Ama Bayan Gül yanında olduğu için karşılamada askeri tören havaalanında yapılmadı. Dönüşte ise Bayan Gül önce uçağa binip oturdu, askeri tören daha sonra Abdullah Gül tek başınayken yapıldı.
Akşam verilen resepsiyona da Bayan Gül katıldığı için askerler katılmadı.
Bütün bunlar tüm Türkiye’nin gözü önünde gerçekleşiyor.
Ama işin muhataplarına baktığımızda, bundan kimsenin rahatsız olmadığını görüyoruz. Görünmeyen bir ittifak sağlanmış durumda.
Bayan Gül protokolün içindeyse askerler ortada yok. Ya da tam tersi.
İyi güzel de bununla nereye kadar gideceğiz?
Bu oyun bir gün bir yerlerde çatlamayacak mı? O zaman ne olacak?
Geçenlerde “Gül eşini ortaya çıkarmalı” diye yazdığımda bazı kuşkucular çok öfkelenmişti. Ama durum böyle de devam edemez.
Tabii işin başka bir cephesi de var. Bayan Gül askerin bulunduğu yerde protokole giremiyor ama bu durum yeni bir “mağduriyet” yaratıyor. Yeni anayasa taslağında türbanla ilgili yapılması öngörülen düzenlemelerde bu mağduriyet kullanılıyor ve hatta “haklı” bir konum bile elde ediliyor.
Yarın anayasa değiştiğinde (tabii olursa) türban serbest bırakılırsa, bugün oynadığımız oyun devam edebilecek mi? Asıl gerginlik o zaman daha da sertliğe dönüşmeyecek mi?

*****


Ertuğrul Özkök olmasa Clinton’ın
aklına Türkiye hiç gelmeyecekmiş



Hürriyet Gazetesi’nin dünkü manşeti çok ilginçti. Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök Amerika başkanlık yarışında Demokrat Parti’den aday adayı olan Hillary Clinton’ın bağış toplamak için düzenlediği yemekli davete katılmış.
Clinton yemekte yaptığı konuşmada “Amerika’nın dünyadaki saygınlığının azaldığını, Başkan seçilmesi halinde Irak’taki savaşı hemen bitireceğini, bu savaş yüzünden bazı ülkeleri kaybettiklerini” anlatmış.
Hillary Clinton “kaybettikleri ülkeleri” sayarken özellikle İsrail ve Ürdün’ün adını söylemiş. Ama Türkiye’den söz etmemiş.
Toplantıdan sonra Ertuğrul Özkök Bayan Clinton’la sohbet ederken Türkiye’nin adını geçirmediğini hatırlatmış. Hillary Clinton ancak bu uyarıdan sonra Türkiye’nin de hem savaştan zarar gördüğünü hem de Amerika ile ilişkilerinin bozulduğunu belirterek “Biz dünyayı kaybettik. Şimdi bu toplumları yeniden kazanma zamanı geldi. Başkan olur olmaz şahsen dünyayı gezeceğim. Onlara (kovboy diplomasisi bitti) diyeceğim” demiş.
Buradan şu çıkıyor. Bazen kendimizi çok önemli hissediyoruz. Sanıyoruz ki dünyanın merkezinde biz varız ve bütün dünya da bu gerçeği biliyor.
Oysa durum bu değil. Her ülkenin kendine göre bir önemi ve değeri var.
Amerika İsrail ve Ürdün’ü kaybettiği konusunda kuşkuya düşerken Türkiye’yi belli ki kayıp olarak değil de “iyi yönetilememiş” sınıfına sokuyor.
Nitekim Bayan Clinton bunları söylerken Amerikan dışişlerinin üç numaralı adamı Nicholas Burns Türkiye’ye geliyor ve İran konusunda endişelerini aktarıyor. Burns Türkiye’nin İran’la olan yakınlaşmasının şu anda yanlış olduğunu, Ankara’nın durumu yeniden gözden geçirmesi gerektiğini iletiyor.
Bu açıdan bakınca Hillary Clinton ile Burns arasında fark yok. Türkiye kaybedilmiş ülke değil. Sanki talimat verilen ülke...

*****


21 Ekim


Rektörler yeni anayasa çalışmalarının 21 Ekim’de yapılacak referanduma kadar askıya alınmasını istedi. Bu arada türbanla ilgili yasakların kalkamayacağı da belirtildi. Gerçi yeni anayasa hazırlanırsa türban yasağı belki kalkabilir, ama bu kez de Türkiye’nin önüne Avrupa Birliği çıkacak. Çünkü İnsan Hakları Mahkemesi türban aleyhine karar almıştı. AB kuralları gereği bu mahkemenin aldığı karar anayasanın da üzerine çıkabiliyor.
Burada merak ettiğim, rektörlerin neden 21 Ekim’in beklenmesini tavsiye ettikleri. Demek ki bu referandumun çok ciddi hukuksal bir kargaşaya neden olacağını düşünüyorlar. Haksız değiller elbette. Türkiye şu anda sessiz sedasız böyle bir gerginliğe doğru yürüyor. Gerçi 1 Ekim’den itibaren Meclis’in bu konuda bir karar almak üzere harekete geçeceğini zannediyorum.
Rektörlerin daha sert açıklama yapacağını bekleyenler bu öneri karşısında şaşırmış olmalılar.

DİĞER YENİ YAZILAR