Sevgili okurlar bilesiniz ki yazarınız baskı altındadır

5 Eylül 2007

Seçim sonuçlarının pek çok kişiyi çok şaşırttığı, şoke ettiği ve derinden üzdüğü bir gerçek. Aynı şekilde pek çok kişi de mutluluktan havalara uçar halde.Her ikisi de normal.Ancak bir de bizler varız. Yıllardır sizlerle görünmeyen bir iletişim kuran, övgülerinize layık olmaya çalışan, eleştirilerinizden ders almaya çalışan, zaman zaman ağır hakaretlere de maruz kalan biz yazarlar.Başkalarını bilemem ama seçimden sonra çeşitli çevrelerin ağır baskısı altında kaldığımı ifade etmek istiyorum. Bu öyle bir baskı ki insan bazen ne yapacağını şaşırıyor. Çünkü böyle bir şeyi bugüne kadar hiç yaşamamıştım. Daha önceleri seçim biter, tartışma da biterdi. Sonra herkes kaldığı yerden devam ederdi. Şimdi sizlere bu kez durumun nasıl değiştiğini ve nasıl baskılar altında kaldığımı maddeler halinde özetlemek istiyorum.“AMAN SAKIN VAZGEÇME” Seçimde hüsrana uğrayan ama umudunu asla yitirmeyen önemli bir okur kesimi her gün mesajlar yağdırarak “Aman yazdıklarından sakın taviz verme. Bu iş uzun soluklu bir maraton” diyor.Bu kesime göre yazılarımın seçim öncesinden bile çok daha sert olması tercih nedeni. Hasan Tahsin’den Uğur Mumcu’ya, Ahmet Emin Yalman’dan Abdi İpekçi’ye kadar örnekler vererek “Korkma, kalemini kırma, arkandayız” cesaretlendirmesi de cabası.“ANINDA YUMUŞADIN” Yine belli ki seçim sonuçlarından hiç memnun olmayan bir kesim yazıları didik didik edip “İyi yazıyorsun ama bir yumuşama var. Böyle giderse sen de onların kervanına katılacaksın” mesajları gönderiyor.Onlar daha sert ve keskin yazılar bekliyorlar. Gül’den “Sayın Cumhurbaşkanı” diye söz etmemi bile yumuşama kabul ediyorlar. “PES YANİ HEMEN DÖNDÜN” Seçim sonuçlarının şoka uğrattığı bir kesim ise artık hiçbir yazıma değer vermiyor ve “Sen de döndün, sen de AKP’nin adamı oldun” diye öfkelerini dile getiriyor.Bu kesime göre bugünkü iktidara başarılar dilemek, “demokrasi açısından şu noktada haklılar” demek bile U dönüşü ile eşdeğer. İktidarın eleştirilmediği hiçbir yazıya tahammülleri yok. En fenası da onların gözünde anında satılmış duruma düşmüş olmak.İŞİN ÖTEKİ CEPHESİBir de zaten bugüne kadar yazdıklarımdan pek hoşlanmayan bunu her fırsatta eleştiren okur kesimi var. Onlarsa en az seçim şokuna uğrayanların bir bölümü kadar fanatik ve laf anlamaz halde. Bu kesimin içinden işi ağır hakaretlere kadar götürenler de var. Hiç utanmadan sinkaflı küfür yazanlar mı istersiniz, alay edenler mi...Onlar da şöyle ayrılıyor aralarında.“HÂLÂ AYNI KAFADASIN” Seçim zaferi kazananların önemli bir bölümünün artık hiçbir eleştiriye tahammülü yok. Tayyip Bey’in uzlaşma aramadığını mı yazdınız mesaj yağıyor “Hâlâ aklın başına gelmedi mi, bırak artık yazarlığı, bu meslek sana yakışmıyor” diye.Ya da Abdullah Gül’ün diretmesinin gerginlik yaratacağını mı yazmışım “Cumhurun sesini dinle, halkı anlamaya çalış” uyarıları geliyor.“NASIL GEÇİRDİK AMA”Seçim zaferiyle sarhoş olan bir kesim ise şımarıklık yapmaya devam ediyor. Hâlâ “Şiştin mi düdük?” “Biz sana söylemiştik, ama halkı anlamadın” “Nasıl geçirdik ama, anladın mı Hanya’yı Konya’yı” diyenler var. Tabii bunlara gülüp geçiyorum. Ama can sıkılmıyor da değil hani. Ne kadar olsa insanız, cevap versen de kesmiyor ki bazen.BANA ASIL DOKUNANBütün bunların dışında beni çok sevdiğini bildiğim, zor günlerimde bir an beni yalnız bırakmayan bazı sevgili dostlarımın uyarı ve tavsiyeleri var ki işte o çok dokunuyor.Onlara asla kızamıyorum. Ama ülkemin içine düşürüldüğü durum nedeniyle kahroluyorum. Çünkü bu sevgili dostlarımdan bazıları beni tek başıma yakaladıklarında şunu söylüyorlar: “Niçin hâlâ Don Kişot gibi iktidarı eleştiren yazılar yazıyorsun. 4 yıl sen çekmedin mi? Bugün savunduğun değerler yüzünden başın belaya girmedi mi? Şimdi bunların dönemi. Yarın öbür gün başına bir iş gelecek yine. O zaman ne yapacaksın? Bırak ne olursa olsun, sana mı kaldı bu ülke. İnsanlar artık bambaşka düşünüyor, herkesin aklı fikri cebinde. Senin de cebin dolu olsa, hayatını garanti etmiş olsan yine yap yapacağını. Ama elinde avucunda yokken bırak artık, sen de bunların dümen suyuna gir.” Ya işte böyle sevgili okurlar. Bilin ki yazarınız büyük baskı altında. Önümüzde daha çok uzun yıllar var. Böyle geçer mi bu hayat? *** Çankaya’nın internetiKaç gündür medya Cumhurbaşkanlığı internet sitesini tartışıyor. Çünkü ilk kez internet sitesine Cumhurbaşkanı’nın eşi ile ilgili bir bilgi konmamıştı. Bu medyada yer alınca alelacele Hayrünnisa Hanım’ın iki fotoğrafı kondu. Ama bu kez de öz geçmişi unutuldu. Bu da ortaya çıkınca dün sabahtan itibaren siteye özgeçmiş de eklendi. Ama sadece 5 satır.Bu ayıptır, olmamalıdır.Ayrıca Çankaya’nın internet sitesi de bu makama yakışmıyor. Belli ki Sezer döneminde fazla masraf olmasın diye siteye güzel bir görünüm verilmemiş. Ama Cumhurbaşkanlığı Türkiye’nin bir numaralı internet sitesi. Bu kadar cılız, ilkel ve estetikten yoksun olmamalı.Yeni Cumhurbaşkanlığı ekibinin öncelikle bu eksikliği gidermesi ve Cumhurbaşkanlığı internet sitesinin herkesin ilgiyle izleyeceği bilgi dolu bir hazine haline getirilmesi çok iyi olacaktır.

Devamını Oku

AKP’nin yumuşak karnı DTP

5 Eylül 2007

Yeni Meclis şimdilik sakin ve sorunsuz görünüyor. Ancak belli ki yakın bir gelecekte özellikle DTP nedeniyle hayli sert tartışmalar olacak.DTP ilk hamleyi Türk Silahlı Kuvvetleri’ni “bölücülükle” suçlayarak yaptı. Çünkü Genelkurmay Başkanlığı 30 Ağustos Zafer Bayramı resepsiyonuna DTP’yi davet etmemişti.DTP bunun öfkesiyle ardından bir de Silahlı Kuvvetler’i Güneydoğu’da kimyasal silah kullanmakla suçladı. Kara Kuvvetleri Komutanı da DTP’yi bölücü örgütün bir parçası olmakla itham etti.Şimdi ortada demokrasi ile çelişen bir durum var. Halkın oylarını alan DTP Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin ayrılmaz bir parçası. Bu nedenle DTP’yi diğer partilerden ayırmak, onları yok farz etmek kimsenin üzerine düşmemeli.Ancak ortada da sıkıntılı bir durum var. Silahlı Kuvvetler DTP’nin bağlı olduğuna inandıkları terör örgütüyle yıllardır mücadele ediyor. Türk Silahlı Kuvvetleri bugüne kadar binlerce şehit verdi. Böyle bir ortamda terör örgütünü kınamaktan bile kaçınan bir partiyi terör örgütüyle özdeş görmeleri kaçınılmaz.Ama dediğim gibi demokrasi içinde buna da hakları yok aslında.Bu durumda Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı’nın Silahlı Kuvvetler’i uyarması hatta kınaması gerekir. Çünkü sonuçta yapılan TBMM’nin manevi şahsiyetini tanımamaktır.Ancak AKP’nin ve onun seçtiği Meclis Başkanı’nın moda deyimle “bugünkü konjonktürde” böyle bir çıkış yapması mümkün değildir.Gerçi dışlanmış gibi görünen Bülent Arınç burada da ortaya çıkarak “Halkın seçtiği kişilere herkesin saygı duyması gerek” açıklaması yaptı Kamer Genç’e cevap verirken. Ama belli ki o bir mesajdı ve AKP yönetimini de sıkıntıya sokabilir.Silahlı Kuvvetler, Gül’ün Cumhurbaşkanlığı’na önce karşı çıkıp sonra gelişen duruma ayak uydurarak geri adım attı. Ancak Genelkurmay’ın PKK konusunda geri adım atması mümkün olamaz. O halde onların temsilcisi olarak gördükleri DTP’nin üzerine gitmek ve bu konuda hükümeti sıkıştırmak isteyebilirler.DTP tüm uyarılara rağmen Meclis’te bulunmasının avantajını kötüye kullanmaya devam ederse ilişkiler daha da sertleşecektir. Bu da Tayyip Bey’i DTP konusunda taviz vermeye zorlayabilir.Yani Cumhurbaşkanlığı konusunda askerden artık bir tepki görmeyeceği, sadece izleneceği belli olan Tayyip Erdoğan DTP konusunda kelle vermek durumunda bile kalabilir.***Rötarın nedeniHafta sonu THY ile uçtuğumu ama körükte bekleyen uçağa 25 dakika geç alındığımızı yazmıştım. Dün THY’den açıklama geldi. Ben nereye gittiğimi yazmadığım halde onlar bilgisayardan bakıp bulmuşlar tabii. Uçağın 24 dakika rötar yaptığını kabul ediyorlar ama diyorlar ki “O sırada Türk Yıldızları’nın gösterisi vardı. Bu nedenle hava trafiği çok yoğundu, pek çok uçak rötar yaptı.” Açıklamada daha sonra bugünkü koşullarda tüm havayollarının gecikmeler yaşadığı da belirtiliyor.Zaten ben gecikme ile ilgili değil bunun yolcuyla paylaşılmaması üzerine yazmıştım. Her nasılsa bindiğim uçağın kaptanı bir özür anonsu yaptığını söylemiş. İhtimaldir ki duymadım. Ama en azından “Türk Yıldızları gösterisi nedeniyle” denseydi hem herkesin yüreği rahatlamış olurdu hem de THY rötarın kendisinden kaynaklanmadığını açıklama şansı bulurdu. Yine de THY’nin duyarlı davranarak anında cevap vermesi insanın hoşuna gidiyor. *** Bebek halkının rahatsızlığıİstanbul Boğazı’nın en güzel yerlerinden biri neresidir diye sorarsanız tereddüt etmeden “Bebek” derim. Adı üzerinde, gerçekten çok güzel bir semt.Ancak son zamanlarda Bebek sakinlerinin huzuru kaçmış durumda. Bunun birkaç nedeni var.Birincisi Bebek Koyu’na bir marina yapılacağı söyleniyor. Oysa Bebek halkı burada marina istemiyor. Çünkü eğer marina kurulursa halkın denizle bağlantısı önemli ölçüde kopacak.İkincisi Bebek’te yolun en daraldığı yerde ortaya refüj yapıldı. Bu aslında sağa sola park edilmesini önlemek için ama orada o kadar çok lokanta ve eğlence yeri var ki, park etmeyi önleseniz bile durdu kalktılar bile trafiği çok sıkıştırıyor.Hele önceki gün yolun tam ortasında bir belediye otobüsü bozulmuş, trafik tamamen kapanmış.Bebek halkı trafiğin akışını sağlamak için başka bir yöntem bulunmasını istiyor. Tabii ki kazıklı yol hariç.Üçüncü sıkıntı da son bir iki aydır görülen bir olay. Bebek Parkı yıllardır herkesin uğrak yeri. Ancak son zamanlarda bir örneği otoyol kenarında görülen bir piknikçi tipi türemiş burada. Yerlere kilimler seriliyor, piknik tüpleri yakılıyor, çocuklar top oynuyor, büyükler de sereserpe yatıyor. Bu durum Bebek halkını çok rahatsız ediyormuş. Haklı olarak diyorlar ki “Burası zaten herkese açık. Ama böyle çayıra yayılır gibi piknik yapılması hem görüntü olarak çirkin hem de Türkiye böyle kalitesiz olmamalı.” *** Uyduda neler var nelerBelki inanmayacaksınız ama bugüne kadar uydu yayınlarına bakma şansım hiç olmamıştı. Evde Digiturk ve kablo yayını olunca demek ki ihtiyaç duymamışım.Geçen hafta sonu bir arkadaşımın evinde ilk kez tüm uydu kanalları arasında zaping yapma fırsatı buldum.Açıkçası gözlerime inanamadım. Meğer ne kadar çok kanal varmış. Özellikle yurt dışından yayın yapan kanallar inanılmaz.Ama beni çok şaşırtan adeta küçük dilimi yutturan konu ise uydudan yayın yapan bazı özel temalı kanallar.Halk arasında kısaca “seks kanalı” olarak bilinen bazı kanallarda akıl almaz ilanlar yer alıyor. Örneğin şöyle bir yazı görüyorsunuz: “........’den Ahmet (burası bir Anadolu kenti) dul ya da bekâr bayanlarla tanışmak istiyorum. Yaş fark etmez.” Şimdi bu bir örnek, bu tür sayısız ilan var. Yani jigololuk ayan beyan reklam ediliyor ve müşteri aranıyor. Telefon numaraları veriliyor. Aynı şekilde “her türlü çılgınlığa açık” kadınlar da bu yolla pazarlama yapıyorlar.Böyle bir seks kanalını atlıyorsunuz, tam arkasından bir din kanalı çıkıyor. Orada da “Allah yaz, şu numaraya gönder, Endonezyalı çocukların sesinden şu anda dinlediğiniz ilahiyi telefonunuza indirin” diyor. Ya da telefonunuza ayetler indiriyorsunuz.Son zamanlardaki en gözde sloganlardan biri biliyorsunuz “değişim.” Tabii ki değişim çok önemli. Ama Türkiye’nin böylesine değiştiğini görmek de bir tuhaf oluyor.

Devamını Oku

İlk ama etkisiz adım

3 Eylül 2007

Seçim sonuçlarının YSK’ya bildirilmesi için kullanılan bilgisayar programının bozularak sonuçların değiştirilmiş olabileceği iddialarına karşı partilerin duyarsızlığı sürüyor.Ancak buradaki ilk umut verici gelişme CHP Antalya Milletvekili Hüsnü Çöllü’nün Başbakan Erdoğan’a verdiği soru önergesiyle yaşandı. Çöllü, Erdoğan’dan seçim sonuçlarının karşılaştırmasının yapılıp yapılmadığını soruyor.Bunun çok etkili bir adım olmadığını düşünüyorum; çünkü bu tür bir soru önergesine verilecek cevap YSK’dan gelecek. O da şu ana kadar yaptığı gibi “Hiçbir sorun yoktur, belki ufak tefek insan hataları olmuştur” diyecek.Bu konuda yapılması gereken şudur: Partiler seçim bölgelerinden kendilerinde bulunan sonuç tutanaklarını getirtir. Bunlar bilgisayar kayıtları ile karşılaştırılır. Örneğin getirilen 1000 sandık sonucu da farklı ise o zaman bunu kamuoyuna açıklarlar. Bu kadar basit.Ancak ne gariptir ki CHP de MHP de bu konuda suskunluklarını sürdürüyor.Israrla söylemek istediğim nokta şu: Hiçbir şekilde bu seçimde bilgisayar hilesi yapıldığını savunmuyorum. Ancak bu konuda çok sayıda şüphe var. Bu şüpheler giderilmeden bu seçim sonuçları insanların içine sinmeyecektir. Ve belki de yıllar sürecek bu şaibe günün birinde demokrasiye de zarar verecektir. O nedenle mutlaka kesin bir sonuca kavuşturulmalıdır.Gelelim Hüsnü Çöllü’nün soru önergesine. O da aynen şöyle:22 Temmuz genel seçimlerinin sonuçları ile ilgili olarak çeşitli iddialar kamuoyuna yansımaktadır. Bu kapsamda;1- Oy sayımı ile ilgili olarak yazılı sandık tutanakları ile bilgisayar çıktılarının bire bir örtüşmediği yolundaki iddialar üzerine bir inceleme yapılmış mıdır? Kaç sandık tutanağı ve bilgisayar çıktısı karşılaştırılmış, sonuç ne olmuştur? Birbiri ile örtüşmeyen sonuçlar tespit edilmiş ise hatalı girişlerin nedenine ilişkin ne tür sonuçlara ulaşılmıştır? Seçim sonuçlarının güvenliği açısından oluşan tereddütlerin giderilmesine yönelik olarak, tüm sandık tutanakları ile bilgisayar çıktılarının incelenmesi ve sonuçlarının kamuoyuna açıklanması sağlanacak mıdır? 2- Seçmen sayısı ile kullanılan oy ve kullanılmayan oylarla ilgili Türkiye genelini kapsayan bir inceleme yapılmış mıdır? Yapılmış ise sonuçlar bire bir örtüşmekte midir? Sonuçların örtüşmediği bölgeler var mıdır? 3- Sandık tutanaklarının bilgisayara aktarılması ve verilerin merkeze iletilmesi, merkezdeki veri girişlerinin ve sonuçların değerlendirilmesi aşamalarında kimler görev yapmıştır? Bu işlemlerin tamamı Yüksek Seçim Kurulu (YSK) personeli ya da kamu görevlilerince mi yürütülmüştür? Bu süreçlerde, SEÇSİS Projesi’nin donanım ve yazılım işlerini yürüten şirket personeli ya da görevlendirdiği kişiler görev almış mıdır? Almış ise hangi aşamalarda, hangi yetki ile ne tür işlemler yapmışlardır? 4- Yüksek Seçim Kurulu’nun, SEÇSİS Projesi’nin altyapı, donanım ve yazılım ihalelerini hangi firma ya da firmalar hangi bedelle kazanmış, projenin uygulaması için hangi donanım ve işletim sistemi tercih edilmiştir? 5- SEÇSİS projesi kapsamında oluşturulan verilerin güvenliğini sağlayacak önlemler alınmış mıdır? Verilerin güncellenmesi ve depolanması aşamasında kimler görev yapacaktır?6- Seçim sonuçları ile ilgili olarak ortaya atılan iddiaların yanıtlanması ve kamuoyunda oluşan şüphelerin giderilmesine yönelik olarak, SEÇSİS Projesi’nin yürütülmesinde kullanılan donanım ve işletim sisteminin sağlayıcısı şirket ile bir Amerikan finans şirketi arasındaki ilişkiyle; finans şirketinin 22 Temmuz seçimlerine ilişkin Türkiye’de anket çalıştırması yaptırıp yaptırmadığıyla, sistem sağlayıcısı firmanın daha önce başka ülkelerde bu alanda yaptığı çalışmalarla ilgili bir inceleme yaptıracak mısınız?*****Göktaşı 2036’da da mı gelecek?NASA’daki bilim adamlarının uyarısına göre Dünya’ya yaklaşan dev bir göktaşı var. 2006 yılında gerçekleşecek bu olaya göre dünyanın büyük bölümünün yok olacağı ileri sürülüyor. Haberde Amerika’nın bu nedenle bir nükleer program geliştirmek üzere çalıştığı da belirtiliyor. Buna göre nükleer silahlarla donatılmış uzay gemileri tasarlanıyor. Uzay gemileri göktaşı henüz dünyadan çok uzaktayken yola çıkacak ve göktaşının üzerine inerek patlayacak. Böylelikle göktaşı hem parçalanacak, hem de yolu değiştirilecek ve Dünya kurtulacak.İlk bakışta bir bilim kurgu filmi gibi görünüyor. Oysa geçmişte dünyanın başına bu tür olaylar geldiği bilinmiyor değil.Nitekim Türk yazar Burak Eldem “Marduk” adlı kitabında Sümer ve Maya efsanelerine dayanarak dünyaya yaklaşan bir gezegeni anlatır. Bu gezegenin dünyadan görüleceği yıl ise 2012. Eldem’in, pek çok yabancı kaynaktan da esinlenerek yazdığı kitaba göre 2008 ile 2012 yılları arasında dünyada çok sayıda deprem ve doğal afet meydana gelecek. 2012’de ise Marduk’la birlikte yol alan çok büyük bir göktaşı dünyaya çarpacak.Google’da “Marduk” yazarsanız bu konuyla ilgili 2 milyonun üzerinde yazı olduğunu göreceksiniz.Bu arada bir kitaptan daha söz etmek istiyorum. Gazeteci Ali Bektan da bu tür konulara çok eğilen bir meslektaşımız. Bektan, “Amerika’nın Uzay Sırları” adlı son kitabında Irak’a yapılan askeri müdahalenin ardında bile bu konunun olabileceğini ileri sürüyor.Bektan Amerika’nın, uzaylıların dünyaya indiği yer olarak tahmin edilen Mezopotamya bölgesinde şimdiden egemenlik kurmak ve geçmişin izlerini daha rahat aramak istediklerini yazıyor kitabında.Bektan’ın bu konularla ilgili 7 kitabı daha var. İlk okunuşta belki “uçuk” gibi gelse de dünyada da bu konularda çok sayıda bilimsel araştırma yapıldığını görünce insanın kafası karışıyor ister istemez.2008’e şunun şurasında 4 ay kaldı. Ondan sonra da 4 yılımız var. Çok değil yani ve bu süre içinde iddiaların gerçek olup olmadığını göreceğiz.*****Take off iyi ya landing?Başbakan Erdoğan hükümetinin icraatlarını anlatırken İngilizcede uçağın pistte hızlanıp da burnunu havaya kaldırmasını anlatan “take off” deyimini hatırlatıyor.Tayyip Bey’in söylediği şu: “Türkiye bir uçak ve bu uçak hızlanıp pistin ucuna geldi, şimdi burnunu kaldırıp göğe doğru uçacak.” Keşke Türkçesi olsa ama madem Başbakanımız İngilizce ifade etmeyi seçmiş yapacak bir şey yok. Ayrıca böyle bir tanımlama insanı mutlu ediyor, kim istemez ki göğe doğru yükselmeyi.Ancak İngilizce’de “take off” deyiminin bir de karşıtı vardır. O da “landing”dir. Bu da iniş anlamına gelir.“Take off” yapan bir uçak havada sürekli kalamayacağına göre mutlaka bir de inişi yani “landing”i vardır. “Take off” örneğini vermek güzel de bunun landing bölümünü unutmamak lazım. Eğer “landing” doğru düzgün olmazsa uçak yere çakılır.Sayın Başbakanımız örneği verirken sonrası da düşünmeli diyorum.

Devamını Oku

Etkin bir isimle konuştum, içim öylesine rahatladı ki sormayın (!)

3 Eylül 2007

Hafta sonu iş ve siyaset dünyasının bir araya geldiği bir davete katıldım. Burada siyasette bir dönemler çok aktif olan şimdi de hayli etkili bir çevre içinde bulunan bir isimle bir sohbetim oldu. Bu etkili isim özellikle asker iktidar ilişkilerinde çok ilginç bir dönem yaşanacağını belirterek “Asker çok yıprandı, bundan sonra kimilerinin beklediği gibi bir hamle yapması olanaksız” dedi. Bu konuşmanın bir bölümünü size de aktarmak istiyorum.- Buradaki pek çok kişi hayal kırıklığı yaşıyor.- Neden?- AKP’nin egemenliği ürkütüyor.- Ama çoğu AKP’nin kazanmasını istemedi mi?- Öyle.- Hatta oylarını da verdiler.- Evet verdiler.- Ürkme ve hayal kırıklığı neden?- Bu kadarını beklemiyorlardı.- Bir sıkıntı yaşamazlar ki.- Öyle deme, bu kadar güçlü bir iktidarın bir süre sonra ne yapacağı belli olmaz.- Tayyip Bey öyle demiyor.- Demez tabii. Uzlaşmadan da söz etmişti, sonra ne oldu?- Bu herkesi kızdırdı galiba.- Kızdırmak değil de, ürkme işte buradan geliyor.- Sözünü tutmadı diye?- Aynen, bu güven endişesi de yarattı.- Bunu bilmiyorlar mıydı?- Bakma sen, çok eleştirdikleri halde askere gizli bir güven duyuluyordu.- Şimdi?- O güven de bitti.- Neden?- Askerin iktidarla anlaştığına inanıyorlar.- Bu nereden çıkıyor?- Asker bu kadar hata yapmaz diye düşünülüyor.- Hangi hatalar?- Gül seçilmeden önce de muhtıra gibi açıklama yaptılar.- Yani?- Adam seçildi, askerin lafı yerde kalmış oldu.- Gerginlik mi yaşasaydık?- Hayır da bunun bir oyun olduğu söyleniyor.- Nasıl bir oyun?- Askerle Tayyip Bey arasında oynanan bir oyun.- Anlamadım. - Dolmabahçe toplantısını hatırla.- Evet.- O toplantının ayrıntıları bilinmiyor değil mi?- Şu anda öyle.- Tamam da bazı söylentiler var.- Ne gibi?- Anlaşma orada yapılmış.- Nasıl bir anlaşma?- Önce Paşa sert çıkmış.- Ne demiş?- Bizi zorlamayın anlamına gelen şeyler söylemiş.- Sonra?- Tayyip Bey de ne istiyorsunuz diye sormuş.- Ne cevap almış?- Paşa Gül’de ısrar etmeyin demiş ve adayların dikkatli seçilmesinin iyi olacağını belirtmiş.- Tayyip Bey kabul etmiş mi?- Etmiş, ama sonra sözü o almış.- Ne demiş?- Bunu yapacağını ama tek başına iktidara gelirse durumun değişeceğini anlatmış.- Ciddi misin?- Duyduğum bu.- Paşa ne tepki vermiş.- Onu bilmiyorum ama AKP içinde dolaşan söylentiye göre Tayyip Bey o andan itibaren sertleşmiş.- Nasıl yani?- Dediklerine göre tek başına iktidar gelirse Paşa’yı emekli edebileceğini söylemiş.- Yapabilir mi ki?- Tabii ki yapabilir, sen de yazdın ya.- Canım yazdım da o bir değerlendirme, yani artık bu gücü var.- Aynen, Tayyip Bey de bunu biliyor zaten.- Paşa nasıl tepki vermiş?- Onu bilmiyorum ama herhalde elinden geleni yapmasını söylemiştir.- O zaman durum kritik.- O kadar da değil.- Yani oyun dedin de oyun bunun neresinde?- Askerin bir taktiği anlamında söylüyorum.- Nasıl bir taktik ki bu?- Asker şimdi dikkatli bir izleme moduna geçiyor.- Yani?- Her şey dikkatle izlenecek, şekilcilikten kaçınılacak. Türban konusuna fazla takılmayacaklar.- Ne yapacaklar?- Bak, askerin müdahale etmesi şu anda mümkün değil.- Onu biliyorum ayrıca olmamalı da zaten.- Çünkü böyle bir şey olursa Batı turist göndermez bu bir, mal satmaz bu iki, mal almaz bu üç,- Asker bunun fakındadır.- Tabii ki farkında, ama cumhuriyet düzeni bozulmaya başlarsa iş değişir.- O zaman müdahale mi eder yani?- Hayır, o zaman batı devreye girer zaten.- Ne yapar?- Avusturya’da Heider’e yapılanı yapar.- Ama o tek başına iktidar olmamıştı ki, adama koalisyon kurdurmadılar.- Fark etmez, öyle bir kuşatma olur ki bu iktidar ayakta kalamaz.- Yani korkmamız için hiçbir neden yok öyle mi?- Yok tabii, Batı Türkiye’yi boş bırakır mı?- Sizin gönlünüz rahatsa mesele yok.- Gerçekten gönlüm rahat.- İçim nasıl rahatladı anlatamam yani.***Rötar ve özürTürk Hava Yolları’nın yaptığı rötarların yolcuları çok kızdırdığı bilinen bir gerçek. Tabii her seferinden de rötar THY’den kaynaklanmıyor. Havalimanlarının da çoğu zaman bunda etkisi oluyor. Örneğin İstanbul Atatürk Havalimanı uçakların rötarlı kalktığı 21. havalimanıymış. Londra, Paris, Roma İstanbul’dan çok daha ön sıralarda bu konuda.Rötar çeşitli nedenle olur, buna kimse bir şey diyemez, ama yolcular en azından bir açıklama ya da özür bekliyorsa bu da çok görülmemeli. Hafta sonu THY ile bir günlüğüne uçtum. Gidişte uçak körükte durduğu halde kapılar bir türlü açılmadı. Herkes camlardan uçağı görüyor, sanki bir sorun var gibi koşuşturma yaşanıyor. Kapılar uçağın resmi kalkış saatinden 5 dakika sonra açıldı, kalkış ise yarım saat sonra oldu. Herkes bir özür ya da açıklama bekledi. Ama belli ki THY’nin kültüründe böyle bir şey yok.Bu arada son üç dönüşümde de yürüyen merdivenlerin çalışmadığını gördüm. Herkes çok zorlanıyor ve havaalanı yönetimine rahmet okuyor, TAV’ın haberi olsun. Çünkü onların tadilat çalışmaları yüzünden böyle galiba.

Devamını Oku

Toplumsal dengemiz nasıl bozuldu?

1 Eylül 2007

Dün yazdığım yazıda “Birbirimizi anlamalıyız” söyleminin ne kadar tehlikeli ve bölücü bir şey olduğunu anlatmaya çalışmış ve yazının sonunda “Türkiye’nin toplumsal dengesinin nasıl bozulduğunu” da bir sonraki yazıda anlatacağımı belirtmiştim.Türkiye Cumhuriyeti 29 Ekim 1923 tarihinde kuruldu. Ülke insanı emperyalizmin ahtapot kollarını kesip atarak özgürlüğüne kavuşmuş ve yepyeni Türkiye’yi inşa etmeye karar vermişti.Cumhuriyet’i kuran kadrolar yeni Türkiye için radikal kararlar almak zorundaydı. Çünkü aksi takdirde eski hatalar çok kısa sürede tekrarlanır, ülke yeniden derin bir kuyuya düşebilirdi.Bu nedenle bir dizi devrim yapıldı. Yeni Türkiye mutlakiyet rejiminden çıkmış halkın iradesini önde tutan, bugün için elbette sayısız eksiği olan, ama o günün koşullarında demokrasi olarak kabul edilebilecek bir sisteme geçmişti.Başta Atatürk olmak üzere Cumhuriyet’i kuran kadrolar eski yönetim biçimiyle bağların tamamen koparılması gerektiğine inanıyordu. Bu nedenle laiklik ilkesi ilk fırsatta anayasaya girdiği gibi hayata da geçirildi.Buradaki temel amaç artık devletin din kurallarına göre yönetilmemesiydi. Ama bu gerçekten çok zor bir değişimdi. Yüzlerce yıl boyunca fetva alarak karar veren yönetici kesiminin bir anda çağdaş hukuka ve yaşam biçimine uyum sağlaması elbette kolay değildi.Bunun tek çaresi halkın din ve inanç özgürlüğüne hiç karışmamak ama aynı şekilde bunu devlet yönetimine de karıştırmamaktı. Nitekim Cumhuriyet’in ilk kadroları da bunu yaptı. Tabii bunu yaparken, tüm nüfuzları ellerinden alınmış küçük dinci çevrelerin tepkileri de oldu. Onlar eski durumlarına gelmek için mücadele ederken bir yandan da Cumhuriyet kadrolarını dinden uzaklaşmakla suçladılar.Ancak genç Cumhuriyet’in kurucuları bunlara hiç aldırmadan yollarına devam etti.Ama bu süre içinde ne kimsenin namazına, ne orucuna kimse karışmadı. Devlet yönetimine de bu sistemi getirmek hariç herkes dini inancının gereğini en özgür biçimde yerine getirdi.Toplum bu barış ortamında aykırı olanları elbette biliyordu. Kimse namazında niyazında olana “yobaz, softa, gerici” damgası vurmadı. Oysa toplumda gerçekten yobaz olanlar biliniyordu ama onların fazla hükmü yoktu, çünkü Türk halkı laikliğin verdiği özgürlükle dilediği gibi yaşayabiliyordu.Denge ne zaman bozulmaya başladı? 1990’lı yılların ortalarına doğru o zamanki Refah Partisi’nin kadını ve siyasal İslam’ı keşfetmesi ve buna kimi sözde aydınların demokrasi adına destek vermeleriyle iş çığırından çıkmaya başladı.İnançla fikri birbirine karıştıran hatta bunu bilerek yapan çevreler bir yandan laiklik karşıtlığını yükseltirken diğer yandan demokrasi söylemiyle zihinleri karıştırdılar.Laikliğin bir yaşam biçimi olduğu gerçeği bir kenara itilerek, bunun din açısından ve hatta Kuran’a dayanarak doğru olup olmadığı tartışılması başlatıldı. Böylelikle Türk halkının adalet duygusu sömürüldü. Türkiye’de sanki inanan insanlara baskı yapılıyormuş, yasaklarla hayatları zindan çevriliyormuş havası yayıldı.Sonuçta aslında Cumhuriyet rejiminin ve laikliğin keyfini süren milyonlarca insanın kafasında oluşan sorular yumağı birbirine girdi.*****Çarşaflı bakan eşiErdoğan’ın yeni hükümetindeki bakanlarla ilgili her gün yeni bilgiler alıyoruz. Gerçi bunların çoğu zaten bilinen şeyler. Ancak dün öğrendiğim bir konu var, ama kendim görmediğim için kesin yazamam.Söylenenlere göre hükümete giren bakanlardan 14’ünün eşleri türban takıyor. Ancak içlerinden biri varmış ki, türbanla yetinmeyip kara çarşafla dolaşıyormuş.Tayyip Bey’e çok yakın isimlerden olan bu bakanın eşi etrafta da çok görünmüyormuş. Bu nedenle bu hanımın kara çarşaf giydiğini AKP’lilerin bile pek çoğu bilmiyormuş.Ancak şimdi artık bakan eşi olduğuna göre eninde sonunda bir yerde görünecek. Tabii o zaman eleştirilere neden olmamak için çarşafını çıkarıp o da türban takabilir. Ancak bu dedikoduyu bana ileten kişi “Bence kısa vadede asla ortaya çıkmayacak. Çünkü giydiği çarşaf tüm yüzünü de örtüyor, sadece gözleri görünüyor. Bundan vazgeçmesi pek mümkün olmaz” dedi.*****Umman’la ilgili televizyonda görmediklerimHafta içinde bir sabah televizyonda Umman’la ilgili bir program izlediğimi belirterek “Dikkatimi çekti, sokaklarda hiç kadın yok. Oynayan çocuklar arasında kızlar bile göremedim” diye yazmıştım.Ardından da bu tür ülkelerde kadınların özgürlüklerinin fazla olmadığını da eklemiştim.Bu yazımdan sonra Umman’da iş yapan bir şirketin yöneticisinden mesaj aldım. Bana Umman konusunda yanıldığımı, gerçeğin farklı olduğunu anlatıyordu. Size bu mesajı aynen aktarmak istiyorum.Can Bey,Yazılarınızı zevkle okuyorum (her ne kadar seçimlerden sonra içeriği yumuşasa da). Bugün Umman ile ilgili seyrettiğiniz programdan izlenimlerinizi yazmışsınız, Umman’ın başkenti Muscat’ta yaşıyor olmam sebebiyle bazı düzeltmeler yapmak istiyorum. Zira o televizyon programında gördüğünüz şeyler gerçekle uyuşmuyor. Gördüğünüzün aksine kadınlar burada daima sosyal/iş/ekonomi hayatının içindeler, her yerde görebilirsiniz. Belki şu anda şaşıracaksınız ama kadınlara baş örtüsü takma zorunluluğu yok, isteyen başı açık isteyen geleneksel olarak örter. Burada saçını tamamen kapatma zorunluluğu yok. Araba sürebilirler ve eşlerini yanlarına almalarına da gerek yok dışarı çıkmaları için. Plajlara gittiğinizde kadınları tek başına güneşlenirken, yüzerken görmeniz çok mümkün, kimse de dönüp bakmaz. Umman’da oldukça hareketli bir ekonomik gelişme var, bilinen uluslararası firmaların hemen hemen hepsi burada, azımsanmayacak sayıda da Türk inşaat firması burada (STFA, TEKFEN, INCO...)Sultan Kabus, ülkeyi oldukça barış içinde yönetiyor, burada bulunduğum süre içinde bırakın kargaşayı en küçük kavgaya dahi şahit olmadım.Lüks otellerde isterseniz içki içebilirsiniz, eğer kartınız var ise içki dükkanlarından içki satın alabilirsiniz (Gayrımüslimler için). Kiliseler ve tapınaklarda (Budist-Hindu) ayinlere katılabilirsiniz...Muscat, dünyanın en temiz şehirlerinden birisi, gecenin ikisinde yolları temizleyen işçileri gördüğünüzde artık şaşırmıyorsunuz. Tüm Umman’da çok katlı bina yapımına izin yok, Muscat’ta en yüksek bina Sheraton Oteli, o da 8 katlı.Umman, Suudi Arabistan’la kıyaslanamayacak şekilde modern ve dünyanın her tarafından gelen insanlar çalışıyor. Yeni başladığınız televizyon kanalında Umman ile ilgili program yapabilirsiniz, iş dünyası için burada oldukça fazla olanaklar var. Selam ve saygıyla...Turgay Yılmaz CEO/ Büro Veritas Umman

Devamını Oku

‘Birbirimizi anlamak’ sözü bölücülüktür

31 Ağustos 2007

AKP’nin seçim zaferi kazanmasından sonra kendilerini bir anda sosyal analizciler yerine koyan, çoğu da aslında AKP’li olmayan ama sözde demokrasi adına tüm değerlerin yerle bir olmasına destek veren çevrelerdeki en moda tartışma konusu “Birbirimizi anlamalıyız, bir arada yaşamalıyız” söylemi.Hemen söylemek istiyorum; bu söze kelimenin tam anlamıyla deliriyorum.Ne anlama geliyor “Birbirimizi anlayalım” sözü?Siz kimsiniz? Biz kimiz?Birbirini anlamak zorunda olanlar kimler?Türkiye’de bugüne kadar hiç bilinmeyen insanlar vardı da onlar mı ortaya çıktı?Yoksa Türkiye’de bazı insanlar hiç dikkate alınmıyordu, adeta mağaralara hapsedilmişlerdi de onlar mı ortaya çıktı?Veya Türkiye’nin bir bölümü kölelerden oluşuyordu da onlar özgürlüklerine mi kavuştular?Hiçbiri olmadı aslında.70 yıl, 40 yıl, 20 yıl, 10 yıl, 5 yıl önce bu ülkede kimler yaşıyorsa yine onlar var.1950’de DP’ye kim oy verdiyse şimdi de aynı insanlar oy kullanıyor.1965’te Demirel’i iktidara getiren kimse yine o insanlar bu ülkede.1979’da Ecevit’e yüzde 43 oy verenler de aynı insanlar.Bu insanlar 1983’te Özal’ı tek başına iktidara getirdi.1993’te Demirel’e emanet oylarını verenler de onlar.1995’te ANAP’la DYP’yi kafa kafaya bu insanlar getirdi.2002’de oylarını AKP’ye kaydıranlar da onlar.Peki o zaman şu “birbirimiz” ne demek oluyor?Kendilerine demokrat diyen ve topluma kendi diledikleri gibi kesip biçtikleri elbiseyi giydirmek isteyenler, bu söylemi kullanarak aslında Cumhuriyet’in toplumun bir bölümünü yok saydığını, ezdiğini, sömürdüğünü anlatmaya çalışıyor.Bu görüşe göre güya Cumhuriyet kadroları, laikliği kullanarak halkın din duygularını yok etmek istedi, insanların önemli bir bölümünü inancından, geleneklerinden kopardı. İlk kez şimdi, o da demokrasi sayesinde Türkiye’nin yarısı ayağa kalktı ve bu duruma son verdi.Ama bunu söyleyenlerin ciddi korkuları da var. Örneğin Türk Silahlı Kuvvetleri’nden korkuyorlar. Kendilerine göre halkın yarısına yakınının Cumhuriyet’e ve ilkelerine bağlılıklarından çekiniyorlar.Bu nedenle “Birbirimizi anlayalım” söylemiyle güya bir hoşgörü ortamı yaratmaya, böylece tehlikeyi uzak tutmaya çabalıyorlar.Bu, Türkiye’yi parçalamaya yönelik bir bölücülüktür. Türkiye’nin asla böyle bir sorunu yoktur.Yarın, daha önce de yazdığım bir yazıyı tekrar hatırlatarak toplum dengesinin nasıl özellikle bozulduğunu anlatmak istiyorum.*****Keyifli anlar Business Channel’daki alışılmadık haberciliğimiz büyük ilgi görüyor. Bunu santrala ve çalışan arkadaşlarımıza gelen telefonlardan hemen anlıyorsunuz. Business Channel santralı artık izleyiciden gelen telefonlara yetişmekte zorluk çekiyor.İşin en keyifli tarafı izleyicinin ekranda gördüğü bir habere anında tepki vermesi. Örneğin yaptığımız bir rakamsal hata hemen birkaç dakika sonra telefon eden bir izleyici tarafından düzeltiliyor. Eksik bir bilgi yine birkaç dakika sonra konuyu bilen bir izleyici tarafından tamamlanıyor.Gelen tepkilerden anladığım kadarıyla yeni yayın formatı herkesin beğenisini kazanmış ve ilgiyle izleniyor. İzleyicilerin çoğu “takılıp kalıyoruz” diyor ki bu da bizi çok mutlu ediyor. Öyle sanıyorum ki kanalımız tahminimizden çok önce en çok izlenen haber kanallarından biri haline gelecek. Tabii sayenizde.*****Kürşad Tüzmen’in morali bozukmuş Tayyip Erdoğan’ın yeni hükümeti sürprizlere pek yol açmadı. Birkaç değişiklik ve takviyelerle yeni hükümet şu anda fazla gerginlik yaratacak görünümde değil.Sadece İçişleri Bakanlığı’na Beşir Atalay’ın getirilmiş olmasının bazı çevrelerde rahatsızlık yaratacağı belirtiliyor.Ancak aldığım bilgilere göre şimdilik görünmeyen ama yakında kokusu çıkacak olan bir konu varmış. O da Kürşad Tüzmen’in moralinin bozuk olmasıymış.Çünkü önceki hükümette gümrüklere de bakan Kürşad Tüzmen’in omzunda bu kez gümrükler olmayacakmış. Tayyip Bey gümrükleri bu kez Hayati Yazıcı’ya bağlamış.Hayati Yazıcı, Tayyip Bey’e en yakın isimlerden. Yazıcı’nın en önemli özelliklerinden biri Tayyip Erdoğan’ın avukatlığını da yapması. Hükümet döneminde ise Erdoğan’ın hukuk konusunda en çok başvurduğu isim.Hayati Yazıcı’nın bir özelliği de söylenenlere göre Tüzmen’den pek hazzetmemesi imiş.Tüzmen’in gümrüklerle ilgili başı zaman zaman sıkıntıya girmişti. Kendisine bağlı olmasına rağmen buradaki yolsuzlukları ortaya çıkaramamış, Edirne Valisi Hanefi Avcı, Kapıkule Gümrük Kapısı’nda kameralarla tespit yaptırarak rüşveti suçüstü yakalamıştı.AKP çevrelerinde “Hayati Yazıcı şimdi gümrükleri altüst edecek. Kürşad Tüzmen’i çok sıkıntıya sokacak” yorumları yapılıyormuş.Kürşad Tüzmen’in de tekrar bakan olmasına rağmen hiç de mutlu olmadığı ve moralinin çok bozuk olduğu belirtiliyor.*****Kültür Bakanlığı Atilla Koç Turizm ve Kültür Bakanı olarak renkli işler yaptı elbette ama, bu bakanlığı taşıyamadığını ileri sürdü birçok kişi. Nitekim belli ki Tayyip Bey de aynı kanıdaymış ki, Koç kabine dışı kaldı. Zaten daha önceki hükümete de sonradan girmişti. Hükümete erken giremedi ama erken çıktı bir yerde.Tabii Koç bakan olmayınca ister istemez bu makama kimin geldiğine baktım. Açık söyleyeyim Ertuğrul Günay adını görünce rahatladım. Günay’ın Turizm ve Kültür Bakanı olması belki yeni hükümetin en şaşırtıcı özelliklerinden biri. Herkes Günay için başka bakanlıklar düşünüyordu.Şunun için sevindim; kültür ve turizm geniş ufuk isteyen, daha geniş bir dünya görüşüne sahip olan siyasetçilerin denetiminde olmalı.AKP kökenli isimlerin, bütün iyi niyetlerine rağmen bu bakanlığın yönetiminde bazı baskılar altında kalmaları ihtimali çok büyüktü.Oysa Ertuğrul Günay adı en azından bu kuşkuların ve endişelerin giderilmesi için önemlidir.

Devamını Oku

Genelkurmay Başkanı’nı görevden alma gücüne kavuşan ilk hükümet

30 Ağustos 2007

Bugüne kadar pek çok hükümet askerle karşı karşıya geldi. Bunun sonucu bazen darbe oldu bazen muhtıra oldu. Ama genellikle asker gücünü görünmeyen biçimde hissettirdi.Yine pek çok hükümet askerin bu gücünden duyduğu rahatsızlığı çeşitli biçimlerde ifade etmeye çalıştı. Böyle kritik dönemlerde, sivil otoritenin yanında yer alan çevreler hükümetleri “komutanları emekli etme veya görevden almaları” yolunda tahrik bile etti.Ancak bugüne kadar hiçbir hükümet öyle bir yola sapmaya cesaret edemedi. Çünkü bunu yapacak gücü kendinde hiç bulamadı.Burada en önemli faktör Cumhurbaşkanları oldu hep. Cevabı basit aslında. Cumhurbaşkanları genellikle hep hükümet dışındaki devletin diğer anayasal kurumları ile daha iyi ilişkiler içinde oldu. Bu da hükümetin askerler üzerinde tasarruf yapma olanağını sınırladı.Bugüne kadar askerin şöyle ya da böyle müdahaleleri sonrasında dönemin başbakanlarının aklından hep “Hepsini görevden alayım” düşüncesi geçmiştir. “Geçmiştir” diyorum ama aslında geçti, çünkü bazılarını biliyorum.Örneğin 28 Şubat döneminde Tansu Çiller’in aklında bu geçmişti. Hatta bazı güçlü isimler kendisini hayli tahrik de etti. Tansu Hanım bu baskılara karşı “Eğer başbakan olsam yapardım” diye cevap veriyordu.Oysa bu da gerçek görüşü değildi; böyle bir kararname hazırlansa bile Cumhurbaşkanı’nın onayından geçmeyeceğini çok iyi biliyordu.Türkiye’de bir Genelkurmay Başkanı’nı, kuvvet komutanlarını, üst düzey bir bürokratı görevden almak, emekliye sevketmek o kadar kolay değil. Kararı sadece Başbakan vermiyor, Cumhurbaşkanı’nın da onayı gerekiyor.Geçmişe baktığımızda tüm cumhurbaşkanlarının bu konuda hep askerden yana tavır içinde olduklarını söyleyebiliriz.Bu arada aklıma gelmişken yazayım, 80’li yılların sonunda Turgut Özal askere karşı etkili bir çıkış yapmıştı. Orgeneral Necdet Üruğ Genelkurmay Başkanı olmayı bekliyordu, plan böyle yapılmıştı. Ama Özal “Biz Torumtay Paşa’yı tercih ediyoruz” demişti. Bu çıkış bomba gibi patlamıştı.Rahmetli Özal o geceyi Tarabya Oteli’nde geçirmişti. Yakınlarının anlattığına göre sabaha kadar bir darbe ihtimaline karşı tetikte olmuşlardı. Ama Özal kazanmıştı. Özal Cumhurbaşkanı olduktan sonra İstanbul’a geldiğinde otelde kalmak yerine hep orduevini tercih etmişti. Bir anlamda askerle böyle bütünleşmişti. Şimdi gelelim tekrar konumuza. Bu şartların ışığında bakılınca ilk kez bir hükümet Genelkurmay Başkanı veya kuvvet komutanlarını görevden alma ya da emekli etme konusunda büyük bir güç geçirdi eline. Bundan sonra artık en azından Erdoğan “görevden alma kararnamesi hazırlarsam bunu Cumhurbaşkanı imzalar mı?” endişesi taşımayacak.Ancak elbette Gül faktörünü de unutmamak gerek. Nasıl Özal, Üruğ olayından sonra askerle bütünleşmeyi becerdiyse, Gül de askerle çok iyi ilişkiler kurup bir geleneği sürdürebilir.*****85’inci yıl Türkiye’nin tarihi bundan 85 yıl önce değişti. Tüm ülkeyi istila eden yabancı güçler Türk milletinin şahlanışı ile çareyi kaçıp gitmekte buldu. Sadece bu yabancı güçler değil elbette, ülke yönetimindeki disiplini yitiren ve teslimiyetçi politikası ile ülkeyi adeta peşkeş çeken hanedanın da sonu oldu bu.Ardından kurulan genç cumhuriyet Atatürk’ün ilke ve devrimleri ile çağdaş dünyada yerini almak üzere yola çıktı.Atatürk Türkiye’si dünyaya parmak ısırtacak bir gelişme gösterdi. Türk halkı devrimlerin yarattığı iklime çok çabuk alıştığı gibi toplumda olağanüstü bir kaynaşma, dayanışma ve hoşgörü hakimiyetini kurdu.Ama bu, son 15 yılda değişim göstermeye başladı. Ülkeyi dini esaslara göre yönetmek isteyen bir zihniyet, demokrasi kavramını çok iyi kullanarak toplumu adeta ikiye böldü. 85 yıl sonra zaferi buruk bir şekilde kutluyorsak nedeni budur.*****Bir sanat galerisini yok etmek bu kadar kolay olmamalı İstanbul pek çok önemli sergi ve toplantıya tanıklık eden bir sanat galerisini kaybetti. Başında İnci Aksoy’un olduğu EKAV Sanat Galerisi ne yazık ki polis zoruyla boşaltıldı.Sanat galerisinin kapanması giriş katında bulunduğu Cine-5 binasının Halk Bankası tarafından satılması yüzünden oldu.Cine-5’in sahibi Erol Aksoy’a ait olan bina, borcu yüzünden Halk Bankası tarafından haczedilmişti. Daha sonra yapılan ihalede binayı Çalık Grubu almıştı.Çalık Grubu binayı kendi kullanmak istediğini belirerek Erol Aksoy’dan Cine-5 televizyonunu çıkarmasını istemişti.Çalık Grubu aynı şekilde binanın giriş katını işgal eden EKAV Sanat Galerisi’nin de binadan çıkmasını talep etmişti. Şirketle EKAV yöneticileri arasında yapılan görüşmelerde galerinin yılbaşına kadar faaliyetine devam etmesi ondan sonra da yeri boşaltması istenmişti.Ancak 23 Ağustos günü her nedense Çalık Grubu’nun avukatları yanlarında polis olduğu halde sanat galerisine gelerek binanın boşaltılmasını talep ediyor. Yapılacak bir şey olmadığı için de galeri boşaltılıyor. Böylelikle EKAV yılbaşına kadar kendisine uygun bir yer bulamadan faaliyetine ara vermiş duruma düşüyor.Elbette milyon dolarlar ödeyerek bir bina alan şirket bunu dilediği gibi kullanacaktır. Ancak bir sanat merkezini ortadan kaldırmak da bu kadar kolay olmamalı. İşin doğrusu, belki o galeriyi tüm faaliyetleriyle birlikte yerinde korumaktı. Ama bunu yapmıyorsunuz bari yeni bir yer bulunmadan böyle hoş olmayan bir iş yapmayın.Çalık Grubu çok hızlı büyüyen bir grup. Bu davranış böylesine büyüyen bir gruba hiç yakışmıyor.*****İSKİ’den “alkol” yazısına cevap geldi Pazartesi günü “İstanbul’un suyunu artıracak formül, içinde alkol var diye uygulanmıyor” başlıklı bir yazı yazmıştım. İTÜ’den Doçent Doktor Kasım Koçak’ın “Hegzadekolan ve oktadekanol maddelerinin kullanılması halinde barajlardaki buharlaşmayı yüzde 40 önlemek mümkün” açıklaması yapmıştı. Yazımda bir belediye bürokratının da “Bunun kabul edilmesi mümkün değil, çünkü bu kimyasalın içinde alkol var, belediye bunu göze alamaz” demişti.Salı günü İSKİ’den bir açıklama aldım. Açıklamada içinde alkol bulunan bir kimyasalın kullanılmamasının mümkün olmadığı belirtiliyor ve “Ancak zaten bize böyle bir öneri gelmedi” deniyor.Ancak açıklamadan anlaşıldığı kadarıyla İSKİ buharlaşmayı yüzde 40 azaltacak kimyasaldan haberdar. Nitekim bu konuda ciddi bir AR-GE alışması da yapılmış. Çıkan sonuca göre İstanbul’un su rezervlerinin büyüklüğü, coğrafi yapısı ve rüzgâr koşulları nedeniyle bu kimyasaldan arzu edilen sonucun alınamayacağı ortaya çıkmış. İSKİ’nin konuyla ilgili uzmanları da bu yöntemin uygulanmasının mantıklı ve kârlı olmadığına karar vermiş. İSKİ açıklamasının sonunda benim yazılarım aracılığı ile belediyenin her türlü bilimsel çalışma ve çözüm önerisine açık olduğunun halka duyurulması da isteniyor.Ben de bu bilgileri sizlerle paylaştım.

Devamını Oku

Globalleşmek iyi de ama çocuklarımızı da zehirliyor

28 Ağustos 2007

Son yılların en gözde deyimi “globalleşmek.” Ya da bir başka deyişle “küreselleşmek.” Artık herkes kendini globalleşmeye göre ayarlamaya çalışıyor. Globalleşmeye karşı çıkanlar sanki kutsal değerlere küfür ediyormuş muamelesi görüyor.Ne anlıyor bu deyimden globalleşme yanlıları? Çok basit; dünya artık eskisi gibi değil. Kimse bulunduğu yerde kalarak bir yere varamaz, herkes dünyaya açılmalı. Aksi takdirde dünya ezip geçecek.Basit tanımlama ile bu böyle.İşte görüyorsunuz, Kazaklar gelip petrol şirketimizi, Yunanlılar bankamızı, Ruslar limanlarımızı, Lübnanlılar telefon şirketimizi alıyorlar. Yani bir anlamda sınırlar kalkıyor.Dev bir Türk şirketinin başında Macar bir genel müdür oturabiliyor. Amerikalı dev şirket İstanbul’u merkez yapıp tüm Ortadoğu operasyonunu buradan yönetiyor, üstelik bu Amerikan şirketinin başında örneğin bir Çinli oturuyor.Tabii globalleşince herkes her şeyi en ucuza mal edip en yüksek fiyata satmak istiyor. Zaten çok ucuza mal edilen bir malı kaça satarsanız satın yine kâr etmiş oluyorsunuz.Bu nedenle global güçler dünyanın bazı ülkelerini seçmiş durumda. Bu ülkelerin iç yapılarından da yararlanan global güçler çok yüksek miktardaki mal ve hizmeti çok ucuza mal edip yüksek kârlar sağlıyorlar.Global dünyanın seçtiği ülkelerin en başında Çin geliyor. Çin bir milyarın üzerindeki fakir nüfusuyla dünyanın en ucuz işçiliğinin olduğu ülke.Çin’de demokrasi ve demokratik kurallar da geçerli olmadığı için yoksul halk neredeyse boğaz tokluğuna çalışıyor. Batı ülkelerinde bir işçi ayda ortalama 2500 Euro kazanırken Çin’deki bir işçi taş çatlasa 100 Euro kazanç elde edebiliyor.Çin ucuz işçiliğin dışında en ucuz hammaddenin de bulunduğu ülke. Kıta büyüklüğündeki Çin’de hemen her şey üretiliyor. Üstelik çok ucuza.Ancak küresel dünya sadece ucuz iş gücü ve ucuz hammadde ile de yetinmiyor çoğu kez.Ucuz hammaddeyi daha da ucuzlatmak için kimyevi yollarla üretilen birtakım ara ürünleri mal yapımında kullanmaktan kaçınmıyor. Böyle olunca da insan sağlığı hiçe sayılabiliyor.Tabii küresel güçler bu kalitesiz ve insan sağlığına aykırı malları kendi ülkelerine sokmaya cesaret edemiyor ama bizim gibi gelişmekte olan ve tüketim çılgınlığının yaşandığı ülkeler bundan kaçamıyor.İşte günlerdir Çin’de üretilen oyuncakların boyasındaki kimyasal maddelerin çocuk sağlığını nasıl tehdit ettiğini konuşuyoruz. Büyük ihtimalle yakın bir gelecekte Çin’den gelen bütün mallar bu açıdan incelenecek ve tıpkı Batı ülkeleri gibi bizde de satılmalarına engel olunacak.Ancak son birkaç yıldır bu tür ne kadar kalitesiz ve sağlığa zararlı oyuncak ya da başka bir mal Türkiye’ye girdi, kullanıldı ve zarar verdi, bunu henüz bilmiyoruz. Gerçi zararın neresinden dönülürse kârdır diye de bakabiliriz.Sonuçta neredeyse kutsal bir anlam yüklenen globalleşme konusunda herkesin aklını başına alıp düşünmesi gerekmiyor mu?Evet, dünyanın gidişine ayak uyduralım, ama şimdi nasıl oyuncak olayında hassasiyet gösterebiliyorsak, globalleşmenin her aşamasında bunu yapabilelim.*****Aklıma kadınların ne yapacağı takılıyor Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı olması ile Türkiye’deki siyasi dengede ciddi bir değişim olacak. Ne kadar yakın arkadaş olurlarsa olsunlar bugünden itibaren artık Erdoğan Gül’ün değil, Gül Erdoğan’ın bir üstüdür.Aile içinde ne yaparlarsa yapsınlar, kamuoyunun önünde Abdullah Bey, Tayip Bey için artık “Sayın Cumhurbaşkanı”dır.Ama benim asıl aklıma takılan iki liderin eşlerinin aralarındaki durumun nasıl olacağı. Şu ana kadar Gül’ün eşi Hayrünnisa Hanım bulunduğu yere Emine Hanım girdiğinde ayağa kalkıyordu. Bugünden itibaren tersi olacak.Bizler elbette işin hep düzgün yanını göreceğiz, buna karşın iki kadının içlerinde hangi fırtınaların estiğini bilemeyeceğiz.Aslına bakarsanız Emine Hanım açısından durum pek de hoş değil. Ayrıca kolay da değil. Bugüne kadar Emine Hanım hep öndeydi, gözdeydi. Şimdi biraz gölgede kalacak olmak herhalde Emine Hanım’ın psikolojisini etkileyecektir.Ne diyeyim. Allah sabır versin.*****Kriz hazırlığı Seçimden sonra seçim öncesinin parlak ekonomi söylemi biraz hasar gördü. Çünkü seçimden önce ekonominin iyiliğinin dış etkenlerden olmadığını savunanlar, seçimden sonraki dalgalanmayı hemen dış etkilere bağlamışlardı.Amerika’da ortaya çıkan Mortgage krizi ister istemez Türkiye’yi de vurunca bir telaş başladı. Gerçi şimdilik sakin gibi görünüyor ama yakın gelecekte sert bir krizin gelmesi işten bile değil.Bu arada AKP’ye yakınlığı ile bilinen bir gazete sanki şimdiden kriz hazırlığı yapmaya başladı bile. Gazetenin haberine göre 18 Eylül’de dünya yeni bir krizle karşılaşabilir ve Türkiye’nin de bundan etkilenmesi kaçınılmaz. Krizin başlangıç yeri olarak ise Amerika gösteriliyor. Ancak belli ki AKP beklenen kriz için şimdiden hazırlık yaparak, en azından bunun iktidara zarar vermesini engellemek istiyor. Gerçi kriz gelince kimse iktidar takmaz ama...*****Umman’dan manzaralar Geçen sabah saat 06.30’du sanıyorum, Samanyolu televizyonunda Ayna adlı bir program izledim. Sanırım programın gerçek yayın saati değildi, ben tekrarına denk geldim.Ayna’da bir Arap ülkesi olan Umman tanıtılıyordu. Görüntüler ve konu çok ilgimi çekti ve uzun süre izledim.Umman’la ilgili pek çok bilgi alırken, Umman halkının yaşam biçimini görmek de hayli ilginçti.Ancak bir şey çok dikkatimi çekti. Programın neredeyse tamamı Umman’ın başta başkenti olmak üzere çeşitli kentlerinde ve sokakta çekilmişti.Kentlerin sokakları son derece hareketli ve kalabalık, ama her nedense tek kadın görüntüsüne bile rastlamadım. Kasıtlı bir şey yoktu, çünkü bu tür ülkelerde sokakta kadın görmeniz neredeyse mümkün değildir. Kadınlar ancak yanlarında bir erkek olursa dışarı çıkarlar.Garip olan sokakta oynayan küçücük çocuklar arasında kızların da olmayışıydı. Bu tabii bir yaşam biçimi. Ama Türkiye’de de bu tür bir yaşam biçimini dayatmak isteyenler yok değil. Her ne kadar kadınları başlarına türban takarak öne sürmek isteseler de zihniyet bundan çok farklı değil.Bir nokta daha var, çok güldüğüm için yazmadan edemeyeceğim. Umman halkının en eğlendiği gün 18 Kasım. Bu tarih Umman Sultan’ı Kabus’un doğum günü. Tıpkı bizdeki 19 Mayıs ya da 29 Ekim törenleri gibi törenle kutlanıyor Sultan’ın doğum günü. Belli ki inanılmaz paralar harcayarak Olimpiyat açılışları gibi muhteşem organizasyon yapıyorlar. Beni çok güldüren ise bu törenlerde “Happy Birthday” yani “Doğum günün kutlu olsun” şarkısının Arapça çalınmasıydı.Nedendir bilinmez, katı bir Müslüman yaşam tarzı seçen Umman Sultanı doğum gününü Hristiyanlara özgü şarkı ile kutluyor.

Devamını Oku