Son yılların en gözde deyimi “globalleşmek.” Ya da bir başka deyişle “küreselleşmek.”
Artık herkes kendini globalleşmeye göre ayarlamaya çalışıyor. Globalleşmeye karşı çıkanlar sanki kutsal değerlere küfür ediyormuş muamelesi görüyor.
Ne anlıyor bu deyimden globalleşme yanlıları? Çok basit; dünya artık eskisi gibi değil. Kimse bulunduğu yerde kalarak bir yere varamaz, herkes dünyaya açılmalı. Aksi takdirde dünya ezip geçecek.
Basit tanımlama ile bu böyle.
İşte görüyorsunuz, Kazaklar gelip petrol şirketimizi, Yunanlılar bankamızı, Ruslar limanlarımızı, Lübnanlılar telefon şirketimizi alıyorlar. Yani bir anlamda sınırlar kalkıyor.
Dev bir Türk şirketinin başında Macar bir genel müdür oturabiliyor. Amerikalı dev şirket İstanbul’u merkez yapıp tüm Ortadoğu operasyonunu buradan yönetiyor, üstelik bu Amerikan şirketinin başında örneğin bir Çinli oturuyor.
Tabii globalleşince herkes her şeyi en ucuza mal edip en yüksek fiyata satmak istiyor. Zaten çok ucuza mal edilen bir malı kaça satarsanız satın yine kâr etmiş oluyorsunuz.
Bu nedenle global güçler dünyanın bazı ülkelerini seçmiş durumda. Bu ülkelerin iç yapılarından da yararlanan global güçler çok yüksek miktardaki mal ve hizmeti çok ucuza mal edip yüksek kârlar sağlıyorlar.
Global dünyanın seçtiği ülkelerin en başında Çin geliyor. Çin bir milyarın üzerindeki fakir nüfusuyla dünyanın en ucuz işçiliğinin olduğu ülke.
Çin’de demokrasi ve demokratik kurallar da geçerli olmadığı için yoksul halk neredeyse boğaz tokluğuna çalışıyor. Batı ülkelerinde bir işçi ayda ortalama 2500 Euro kazanırken Çin’deki bir işçi taş çatlasa 100 Euro kazanç elde edebiliyor.
Çin ucuz işçiliğin dışında en ucuz hammaddenin de bulunduğu ülke. Kıta büyüklüğündeki Çin’de hemen her şey üretiliyor. Üstelik çok ucuza.
Ancak küresel dünya sadece ucuz iş gücü ve ucuz hammadde ile de yetinmiyor çoğu kez.
Ucuz hammaddeyi daha da ucuzlatmak için kimyevi yollarla üretilen birtakım ara ürünleri mal yapımında kullanmaktan kaçınmıyor. Böyle olunca da insan sağlığı hiçe sayılabiliyor.
Tabii küresel güçler bu kalitesiz ve insan sağlığına aykırı malları kendi ülkelerine sokmaya cesaret edemiyor ama bizim gibi gelişmekte olan ve tüketim çılgınlığının yaşandığı ülkeler bundan kaçamıyor.
İşte günlerdir Çin’de üretilen oyuncakların boyasındaki kimyasal maddelerin çocuk sağlığını nasıl tehdit ettiğini konuşuyoruz. Büyük ihtimalle yakın bir gelecekte Çin’den gelen bütün mallar bu açıdan incelenecek ve tıpkı Batı ülkeleri gibi bizde de satılmalarına engel olunacak.
Ancak son birkaç yıldır bu tür ne kadar kalitesiz ve sağlığa zararlı oyuncak ya da başka bir mal Türkiye’ye girdi, kullanıldı ve zarar verdi, bunu henüz bilmiyoruz. Gerçi zararın neresinden dönülürse kârdır diye de bakabiliriz.
Sonuçta neredeyse kutsal bir anlam yüklenen globalleşme konusunda herkesin aklını başına alıp düşünmesi gerekmiyor mu?
Evet, dünyanın gidişine ayak uyduralım, ama şimdi nasıl oyuncak olayında hassasiyet gösterebiliyorsak, globalleşmenin her aşamasında bunu yapabilelim.
Aklıma kadınların ne yapacağı takılıyor
Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı olması ile Türkiye’deki siyasi dengede ciddi bir değişim olacak. Ne kadar yakın arkadaş olurlarsa olsunlar bugünden itibaren artık Erdoğan Gül’ün değil, Gül Erdoğan’ın bir üstüdür.
Aile içinde ne yaparlarsa yapsınlar, kamuoyunun önünde Abdullah Bey, Tayip Bey için artık “Sayın Cumhurbaşkanı”dır.
Ama benim asıl aklıma takılan iki liderin eşlerinin aralarındaki durumun nasıl olacağı. Şu ana kadar Gül’ün eşi Hayrünnisa Hanım bulunduğu yere Emine Hanım girdiğinde ayağa kalkıyordu. Bugünden itibaren tersi olacak.
Bizler elbette işin hep düzgün yanını göreceğiz, buna karşın iki kadının içlerinde hangi fırtınaların estiğini bilemeyeceğiz.
Aslına bakarsanız Emine Hanım açısından durum pek de hoş değil. Ayrıca kolay da değil. Bugüne kadar Emine Hanım hep öndeydi, gözdeydi. Şimdi biraz gölgede kalacak olmak herhalde Emine Hanım’ın psikolojisini etkileyecektir.
Ne diyeyim. Allah sabır versin.
Kriz hazırlığı
Seçimden sonra seçim öncesinin parlak ekonomi söylemi biraz hasar gördü. Çünkü seçimden önce ekonominin iyiliğinin dış etkenlerden olmadığını savunanlar, seçimden sonraki dalgalanmayı hemen dış etkilere bağlamışlardı.
Amerika’da ortaya çıkan Mortgage krizi ister istemez Türkiye’yi de vurunca bir telaş başladı. Gerçi şimdilik sakin gibi görünüyor ama yakın gelecekte sert bir krizin gelmesi işten bile değil.
Bu arada AKP’ye yakınlığı ile bilinen bir gazete sanki şimdiden kriz hazırlığı yapmaya başladı bile. Gazetenin haberine göre 18 Eylül’de dünya yeni bir krizle karşılaşabilir ve Türkiye’nin de bundan etkilenmesi kaçınılmaz. Krizin başlangıç yeri olarak ise Amerika gösteriliyor. Ancak belli ki AKP beklenen kriz için şimdiden hazırlık yaparak, en azından bunun iktidara zarar vermesini engellemek istiyor. Gerçi kriz gelince kimse iktidar takmaz ama...
Umman’dan manzaralar
Geçen sabah saat 06.30’du sanıyorum, Samanyolu televizyonunda Ayna adlı bir program izledim. Sanırım programın gerçek yayın saati değildi, ben tekrarına denk geldim.
Ayna’da bir Arap ülkesi olan Umman tanıtılıyordu. Görüntüler ve konu çok ilgimi çekti ve uzun süre izledim.
Umman’la ilgili pek çok bilgi alırken, Umman halkının yaşam biçimini görmek de hayli ilginçti.
Ancak bir şey çok dikkatimi çekti. Programın neredeyse tamamı Umman’ın başta başkenti olmak üzere çeşitli kentlerinde ve sokakta çekilmişti.
Kentlerin sokakları son derece hareketli ve kalabalık, ama her nedense tek kadın görüntüsüne bile rastlamadım. Kasıtlı bir şey yoktu, çünkü bu tür ülkelerde sokakta kadın görmeniz neredeyse mümkün değildir. Kadınlar ancak yanlarında bir erkek olursa dışarı çıkarlar.
Garip olan sokakta oynayan küçücük çocuklar arasında kızların da olmayışıydı. Bu tabii bir yaşam biçimi. Ama Türkiye’de de bu tür bir yaşam biçimini dayatmak isteyenler yok değil. Her ne kadar kadınları başlarına türban takarak öne sürmek isteseler de zihniyet bundan çok farklı değil.
Bir nokta daha var, çok güldüğüm için yazmadan edemeyeceğim. Umman halkının en eğlendiği gün 18 Kasım. Bu tarih Umman Sultan’ı Kabus’un doğum günü. Tıpkı bizdeki 19 Mayıs ya da 29 Ekim törenleri gibi törenle kutlanıyor Sultan’ın doğum günü. Belli ki inanılmaz paralar harcayarak Olimpiyat açılışları gibi muhteşem organizasyon yapıyorlar. Beni çok güldüren ise bu törenlerde “Happy Birthday” yani “Doğum günün kutlu olsun” şarkısının Arapça çalınmasıydı.
Nedendir bilinmez, katı bir Müslüman yaşam tarzı seçen Umman Sultanı doğum gününü Hristiyanlara özgü şarkı ile kutluyor.

