Günler çuvala mı girdi de Suudi Kral 10 Kasım’da Ankara’ya geldi?

11 Kasım 2007

Lafa gelince bu iktidar ve yandaşları “Laikliğe aykırı kanun mu çıkarıldı, bir karar mı alındı?” diye sorup üste çıkmaya çalışıyor, tıpkı zeytinyağı gibi.Elbette laikliğe aykırı bir kanunu henüz çıkaramıyorlar. Çok şükür ki ülkede Atatürk ilke ve devrimlerini koruyacak bazı filtreler hâlâ düzgün çalışıyor. Onların düzgün çalışması iktidarı çileden çıkarıyor o ayrı konu. Ellerinden gelse tıpkı Pervez Müşerref gibi “işlerime engel oluyorlardı bu nedenle bütün hakimleri görevden aldım” diyecekler. Onu şimdilik diyemiyorlar da “Yahu bunların aldığı kararlar aslında bize tavır” tepkisiyle idare ediyorlar.Laikliğe, daha doğrusu cumhuriyetin tüm değerlerine karşı olduğunuzu göstermek için ille de yasa çıkarmak, kararlar almak durumunda değilsinizdir. Uygulamalarınızla, davranışlarınızla bunu gösterirsiniz. Nitekim bugünkü iktidar bu tavrını sık sık gösterdi.Cumhuriyet ve değerleriyle, Atatürk devrim ve ilkeleriyle defalarca karşı karşı karşıya geldiler, hal ve tavırlarıyla gerçek niyetlerini gösterdiler.Alın size son örnek; Suudi Kralı “devlet nişanı” takdim edilmek üzere Ankara’ya davet edildi. Ne zaman? 9 Kasım günü. Yani Atatürk’ün ölüm yıldönümünden bir gün önce. Ve Suudi Kral 10 Kasım gününü Ankara’da geçirdi.Atatürk’e olan sevgisizliğini her fırsatta söyleyen, din devleti kavramının merkezi olan Suudi Arabistan Kralı’nı 10 Kasım günü “devlet törenleriyle” Ankara’da konuk ettik.Başkomutanımız ve başbakanımız başka hiçbir ülke başkanına göstermedikleri ilgiyi ve nezaketi! Kral’a göstererek 1. sayfamızdaki pozu verdiler. Bir bedevi kabilesinin kralının ayağına giderek o pozu verenler bunun bedelini de siyaseten mutlaka ödeyeceklerdir.Atatürk’ten hiç haz etmeyen bir bedevi kralını 10 Kasım günü üstelik Atatürk’ün yattığı başkent Ankara’da debdebeli devlet törenleriyle ağırlamak, bu Cumhuriyet’le, Atatürk’le, Atatürk’ün ilke ve devrimleriyle ve bu milletle alay etmektir.“Bizde türbe ziyareti yoktur” bahanesiyle Anıtkabir’e bile gitmeyen bir Kral’a, o büyük insanın ölüm gününden bir gece önce parlak törenlerle devlet nişanı takmak, pahalı hediyelerini kabul etmek, önünde el etek öpmek bu millete karşı da saygısızlıktır.Bu arada zenginlik karşı çıkılacak bir kavram değil. İnsanlar zengin de olabilir fakir de. Zengin olan bu zenginliğini istediği gibi yaşar.Ancak bir ülkeyi ziyarete giderken 9 uçakla gelmek, yanında aşçısını, berberini, terzisini üstüne üstlük altından yapılmış tahtını getirmek, 120 araç kiralamak, Ankara’nın en lüks otellerinde 260 odayı kapatmak, odaların içinde değişklik yaptırmak zenginlik alameti değil ancak görgüsüzlüktür.Çok para insanı görgülü yapmaz. Ankara’da Atatürk’ten haz etmeyen Suudi Kralı’na gösterilen anormal ilgi, sanıyorum milyonlarca vatandaşın içini sızlatmıştır.*****Mecbur musunuzProfesör Zafer Üskül’ü kamuoyu televizyon programlarından tanıyor. Son derece ciddi, düzgün konuşan, demokrasi, çağdaşlık, hukukun üstünlüğü konusundaki sözleriyle toplumun her kesiminde beğeni kazanan bir bilim adamı.Ama belli ki gönlünde siyaset aşkı yatıyormuş, kendisine sadece AKP’den teklif gelince gitti o partiden milletvekili seçildi. Daha aday olduğu günden itibaren de müthiş bir türbancı kesildi. İlle de anayasayı değiştirecek ve türbanı üniversitelerde serbest bırakacak. Hatta daha da ileri gidip Atatürk’ün adının da anayasadan çıkmasını istedi.Tayyip Bey bile bu kadarına dayanamadı ki “O arkadaşın anayasa hazırlığı ile ilgisi yok, biz başka ekiple çalışıyoruz” dedi. Ama nedense Zafer Hoca işin peşini bırakmıyor. Yine konuştu, yine türbanın anayasadaki değişiklikle üniversitede serbest bırakılacağını anlattı Mersin’de. Yahu hocam mecbur musunuz bunları söylemeye? Kendi genel başkanınız sizi ciddiye almazken nedir bu telaş böyle?*****NTV’yi izlerken utanç duydumDün NTV’deki “Son Yolculuk” adlı olağanüstü belgesel Atatürk’ün önce İstanbul’dan Ankara’ya, Etnoğrafya Müzesi’ne, ardından 15 yıl sonra Anıtkabir’e nakledilirken çekilmiş filmleri içeriyordu.Nefesimi tutarak izledim bu enfes belgeseli. Gerçi daha önce de benzer görüntüleri izlemiştim yıllar içinde. Ama bu kez farklı gözlemlemeye çalıştım.Gerek 1938’de gerekse 1953’te yüzbinlerce insanın Atatürk’ü nasıl bir sevgi seli halinde uğurladığını görmek beni çok duygulandırdı.O törenlerde yüzbinlerce insanı bir arada görme şansı yakaladım. Taaa 1938’de insanların nasıl giyindiklerini bir kere daha gördüm. İzleyenler de fark etmişlerdir, o günkü giyim kuşam görüntüleri ile bugünküler arasında büyük fark var. O yüzbinlerce insanın içinde bugün bize zorla dayatılan, türbandan eser yok.İnsanlar belki bugünkü kadar şık olmayan ama tertemiz giysiler içinde. Kadınların neredeyse tamamının başı açık. Başı kapalı olanlar da bildiğimiz başörtüsünü takıyor. Aynı manzara 1953’te de var. Peki ya günümüzde? Sözde demokrasi ve fikir özgürlüğü adına sokakları doldurmuş kara çarşaflar, türbanlar, cüppeler. O belgeseli izlerken Türkiye adına utanç duydum. 1950’lerden beri adım adım Türkiye’yi bu hale getirenleri de “sevgiyle!” andım.*****‘Hepimiz Amerikancıyız’Cumartesi günü AKP’nin yayın organlarından Yeni Şafak Gazetesi’nin sürmanşetini okurken gülümsemeden edemedim. Sürmanşet aynen şöyleydi: “Oval Ofis virajı” Haber şöyle devam ediyordu: “İki hafta öncesine kadar Kuzey Irak’ı hedef alan Baykal, Beyaz Saray’daki Erdoğan-Bush zirvesinden sonra ‘U’ dönüşü yaptı: Türkiye 30 yıl sonrasını düşünerek hareket etmeli.” Haber tahmin edeceğiniz gibi Baykal’ın Güneydoğu ve Kuzey Irak sorunları ile ile ilgili yaptığı yeni değerlendirmeyi konu alıyor.Manşeti okuduğunuzda Baykal eleştiriliyor sanıyorsunuz. Ama öyle değil. Tam tersine gazetenin bir yazarı hemen manşetin içine yerleştirilen yorumunda Baykal’ın nihayet bir devlet adamı gibi konuştuğunu savunuyor.Buradaki incelik şu: Baykal da Amerika’dan korktuğu için tavır değiştirdi.Kısacası: Amerika’dan korkan, onun bir dediğini iki etmeyen sadece biz değiliz. Bakın Baykal da Amerikan yanlısı oldu ve ‘U’ dönüşü yaptı.Bu propaganda bir süredir yapılıyor. İşin içine asker de karıştırılıyor. Askerler belki bilmiyorlar ama vatandaş kendi arasında konuşurken askerin de Amerika’ya bağımlı olduğunu söylemekten çekinmiyor. Özellikle AKP çevrelerinde konuşulan şu: Asker Amerika’ya rağmen hiçbir şey yapamaz. Eğer yapmaya kalkarsa maaş bile alamazlar. Irak’a girmeye cesaret edemezler.Bu propaganda toplumun cahil ve eğitimsiz kesiminde hayli etkili oluyor ve AKP’nin Amerikan yandaşlığını önemli ölçüde perdeliyor. Öyle ya AKP Amerika’nın güdümünde, ama asker de öyle değil mi? Şimdi buna bir de Baykal eklendi. Demek ki neymiş: “Yaşasın hepimiz Amerikancıyız.” O halde Türkiye’nin kurtuluşu yakındır.

Devamını Oku

“Atatürk olmasaydı” diye düşünün

9 Kasım 2007

Bugün Atatürk’ün aramızdan ayrılışının 69. yıldönümü. Tam 69 yıldır O’nun yüzünü göremiyor, sesini duyamıyoruz. Ama fikir ve görüşleri hâlâ yaşadığı gibi önümüze açtığı ufuk sayesinde her gün biraz daha ileri gitme imkanı bulabiliyoruz.Son yılların modası ise Atatürk’ü eleştirmek, O’nu değersiz ve kötü göstermek biliyorsunuz. Hatta kimi aydın çevrelerde Atatürk’e yönelik karalamalar yapmak neredeyse demokrasi ve fikir özgürlüğünün sembolü oldu.Elbette biraz aklı olan herkes buna gülüp geçiyor.Diyorum ki, bu acı ama gerçekleri hepimize hatırlatan günde “Atatürk olmasaydı ne olurdu, bugün ne haldeydik” diye düşünelim.CUMHURİYET VE BAĞIMSIZLIK: Atatürk olmasaydı da elbette Türkiye devleti yaşayacaktı. Ama kurulan cumhuriyet ve bağımsızlığın şiar edinilmesi ile Türkiye yeniden yaratıldı adeta. Aksi taktirde bugün Anadolu’nun yarısından fazlası başka ülkelerin elinde olan, İstanbul’da ise tamamen dışa bağımlı bir iktidarın vatanı olacaktık. Hatta kimbilir belki de 2. Dünya Savaşı sonrasında tamamen başka bir ülkenin parçası haline gelecektir.YAZIDA DEVRİM: Eğer Atatürk olmasaydı bugün öğrenilmesi çok zor eski Türkçe harflerle, dünyadan özellikle çağdaş ülkelerden çok uzakta kalacaktık. Bilimi, sanatı, kültürü izlemek isteyenler fazladan bir güçle latin harflerini öğrenmeye çalışacak ve çağdaş medeniyeti yakalamaya çalışacaktı. KILIK KIYAFETTE DEVRİM: Eğer Atatürk olmasaydı Türk kadını hâlâ kara çarşafların altında kalacak, erkekler de fesli, şalvarlı, poturlu olacaktı. Böyle kalmak, böyle yaşamak isteyenler hâlâ var tabii. Ama onlar dışında kim o günlere dönmek ister.HİLAFETİN KALDIRILMASI: Eğer Atatürk olmasaydı başımızda hâlâ bir halife oturuyor olacaktı. Alınan her karar “sizce de uygun mudur?” diye ona sorulacak, özellikle bilim, sanat ve kültürdeki tüm gelişmeler hilafet duvarına toslayacaktı.EĞİTİMDE BİRLİK: Eğer Atatürk olmasaydı eğitimde birlik fikri belki kimsenin aklına gelmeyecekti. Tıpkı eskiden olduğu gibi mahalle mektepleri en güçlü eğitim kurumu olacak, buralarda çocuklara sadece Kuran dersleri ve dini bilgiler verilecekti. Üniversiteler, yüksek okullar, meslek eğitimi veren eğitim kurumlarının sayısı bir elin parmaklarını geçmeyecek, biraz daha varlıklı olanlar çocuklarını ya tıpkı Araplar gibi batı ülkelerine kaçıracaklar ya da ülkemizede yabancıların okuduğu okullara göndereceklerdi.MEDENİ KANUN: Eğer Atatürk olmasaydı medeni kanun çıkarmak da belki kimsenin umrunda olmayacaktı. Kadınların toplumda olmadığı gibi aile içinde de hakkı sınırlı olacak, mirastan yararlanamayacak, özgürce eğitim alma hakkına kavuşamayacaktı.KADIN HAKLARI: Eğer Atatürk olmasa Türk kadını benliğine kavuşamayacak, seçme ve seçilme hakkı olmayacaktı. Bunun da ötesinde kadın ikinci sınıf muamelesi görmeye devam edecekti.EKONOMİ DE DEVRİM: Eğer Atatürk olmasaydı, koca imparatorluk döneminde iş ve ekonomi alanında varlık gösteremeyen Türk milleti ekonomiyi asla öğrenemeyecekti. Fabrikalar, sanayi tesisleri, bankalar kurulmayacak, eskiden olduğu gibi bunları sadece yabancılar yapacaktı.DEMOKRASİ: Atatürk olmasaydı, demokrasi fikri hiç yeşermeyecekti. İmparatorluk döneminden kalma alışkanlıklarla “Padişahım çok yaşa” kapsamında sözde bir parlamento ve milletvekilleriyle idare edecektik.KÜLTÜR-SANAT DEVRİMİ: Eğer Atatürk olmasaydı bugün dünya çapında başarıya ulaşmış, edebiyat, resim, müzik sanatçılarımızın hiçbiri yetişmeyecekti. Çünkü tıpkı eskisi gibi din baskısı altında sadece izin verilen ölçüde sanat icra edilebilecekti.Yukarıda çok özetle bazı konuları yazmaya çalıştım. Bugünden bakınca Atatürk’ün başardıklarını algılamak kolay olmayabilir. Çünkü sadece birkaç örnekle anlatmaya çalıştığım konular bugünün gençleri için anlamsız bile gelebilir. Çünkü bugün o kadar rahat, o kadar sorunsuz ve o kadar özgürce yaşıyoruz ki, bugünün gençleri, bunun dışında bir yaşam biçimini hayal bile edemez.Onun için özellikle gençlere seslenmek istiyorum. Durup şöyle bir düşünün; örneğin “Sadece yazının değiştirilmesinin” bile ne kadar zor ve önemli bir devrim olduğunun farkına varmaya çalışın.Atatürk büyük dehası ile Türkiye’ye yeni bir yaşam biçimi sundu. Bu yaşam biçimi çağı yakalamak, daha ileri gitmek, Türkiye’nin geleceğini teminat altına almak ve mutlu olmak için en değerli varlığımız.Bunu sonuna kadar korumak zorundayız.*****BayrakSakın kimileri saldırıya geçmesin. Sadece bir gözlemimi aktarmak ve merakımı gidermek istiyorum.Son 15 gün içinde üç kere İstanbul dışına çıktım. Üstelik havadan değil karadan gittim hep. Ayrıca mesleğim gereği İstanbul içinde de çok geziyorum.Gerek İstanbul gerekse İstanbul dışında gördüğüm bir manzara var. Her yer kırmızı beyaz Türk bayraklarıyla süslü. Toplum teröre karşı öfkeli.Ancak gerek İstanbul’da gerekse dışında, AKP’nin oy depoları olarak da tanımlanan mahallelerde bu manzara pek yok. Sokaklarda ve bazı dükkanlarda asılmış bayraklar var, ama evlerde yok.Elbette kimsenin evine bayrak asması diye bir zorunluluk yok. Ama Kanyon gibi süper lüks residanslar bile bayrak tarlası gibiyken, örneğin Bağcılar’da, Sultanbeyli’de tek tük bayrak olması bana çok tuhaf geliyor. Teröre lanet mitinglerinde türbanlıların olmadığı fark ediliyordu. Bayrak da asmıyorlar galiba.*****Atatürk yaşayan tek liderAtatürk’ü başka ülkelerin liderleriyle karşılaştıran ve Türk halkının Atatürk’e sevgisini küçümseyen kimi aymazların “Atatürk büyük insandı ama artık dönemi geçti” sözlerine karşı yıllardır söylediğim bir şey var. Diyorum ki “Evet pek çok ülkenin kaderini değiştiren önemli isimleri, liderleri var. Ama bunlar içinde hâlâ yaşayan tek lider Atatürk.” Nedeni basit; Atatürk sadece bir savaş verip ülkeyi emperyalizmin elinden kurtarmadı. Ya da sadece siyasette devrim yapıp ülkenin yapısını değiştirmedi. Veya bilimde sanatta önderlik yapmadı.Atatürk hepsini başardı. Türkiye’ye bir yön çizdi, ufuk açtı. Yıllardır bu yoldan yürüyoruz. Kimileri farkında olmasa bile bu yol daha çok uzun.Atatürk’ü her fırsatta karalayan, küçük düşürmeye çalışan, devrim ve ilkelerini yıkmaya çalışanlar bile bu gücü, Atatürk’ün yarattığı yeni iklimden, yeni yaşam biçiminden aldıklarını biliyorlar.Atatürk’e yapılan saldırılar, ilke ve devrimlerinden sapmalar, yüreği bu ülke, bu cumhuriyet için atanları endişeye itebilir. Sahte Atatürkçülerin ülkeye verdikleri zararlar, Türkiye’nin önünü tıkayan saçmalıklar bizleri üzebilir.Ama bunların hiçbiri Atatürk’ün değerini ve ülkenin ezici çoğunluğunun yüreğindeki sevgiyi yok edemez.Su şimdilik böyle akıyor diye kimse yolun sonuna gelindiğini zannetmesin. Atatürk bir semboldür, gelişen, büyüyen, çağın önüne geçen Türkiye’nin sembolüdür.Ve bayraklaşan bu sembol Türkiye’nin demokrasiye, bağımsızlığa, insan haklarına, hukukun üstünlüğüne inanan gerçek sahipleri tarafından sonuna kadar taşınacaktır.*****“Bizde böyle lider yok ki”Yıllar önce yine 10 Kasım’da yazmıştım. Ama bir kere daha yazmak istiyorum.Yıl 1938. 10 Kasım günü. Atatürk aramızdan ayrılmış. Türkiye şokta.Saat tam 10.00’da İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Kimya Bölümü’nün başında olan Alman profesör Arndt derse giriyor. Çok iyi ama son derece katı kuralları olan Arndt’tan çekinen öğrenciler sınıfa girmişler ama hepsi göz yaşı döküyor.Alman Profesör hiç sesini çıkarmadan sınıftan çıkıyor, ordasına geçiyor ve Fen Fakültesi dekanını telefonla arıyor. “Atatürk’ü kaybettiğinizi üzüntü içinde öğrendim. Şu anda derse giriyorum ama öğrenciler çok üzgün, ne yapmam gerektiğini bana söyler misiniz?” Aynı üzüntü içinde olan dekan Alman profesöre ne cevap vereceğini bilemiyor. Şöyle diyor “Sizin ülkenizde böyle bir insanı kaybettiğinizde ne yaparsanız onu yapın.” Arndt’ın cevabı ise tarihe geçiyor: “Benim ülkemde böyle bir insanı kaybetmedik ki.”

Devamını Oku

Düşünüyorum da 8 askerin teslimi başa çuval olayından bile daha kötü

7 Kasım 2007

Olay henüz sıcakken rehin alınan 8 Türk askerinin tesliminin başarı gibi vurgulanmak istenmesinden rahatsızlığımı dile getirmiştim. AKP iktidarı Başbakan Erdoğan’ın Amerika’ya uçtuğu saatlerde askerlerin teslim edilmesini “Türkiye’nin gücü” olarak sunmaya kalkmıştı.Oysa şimdi, bir iki gün geçtikten sonra daha sağlıklı ve ayrıntılı düşünebiliyoruz.Lafı hiç uzatmadan öncelikle şunu söylemek istiyorum: 8 askerin teslim yöntemi Türkiye için bir yüzkarasıdır, bir utanç kaynağıdır, daha önce askerlerimizin başına çuval geçirilmesinden çok çok daha vahimdir ve bu manzaraya sebep olan herkes bunun hesabını mutlaka vermelidir.PKK, Amerika’nın desteğinde, sınırımızın neredeyse sıfır noktasında karşısına TBMM üyesi milletvekillerini dizerek, Apo resimli sözde Kürt bayrağının süslediği bir masada teslim tutanağı düzenliyor. Orada bulunan herkes PKK teröristlerinden oluşan “ihtiram kıtasını” selamlıyor. Sonra da askerler iade ediliyor.İnsanın aklı almıyor böyle bir kepazeliği.Oysa, eğer Türkiye gerçekten güçlü bir ülke ise, rehin tutulan askerlerini böyle şamatalı törenlere bırakmadan, operasyon yaparak kendi getirmeliydi.Benim askerimin, benim polisimin, benim MİT’imin, artık başka ne varsa, hiç mi istihbaratı yok? Rehin tutulan askerlerin nerede olduğunu öğrenecek kadar da mı bölgede güçlü değiliz?İşin doğrusu, ister küçük bir tim, ister koca bir tugay, askerler nerede rehin tutuyorsa oraya iner, ne pahasına olursa olsun askerlerini alır ve geri gelirdi.Bize istihbarat sağlayacağını söyleyen ABD bakın böyle bir durumda aynen bunu yapardı. Çünkü bugüne kadar hep böyle yaptı. Başarısız olsa bile bu tür kepazeliklere asla meydan vermedi.Örnek mi? Somali’de bir Amerikan helikopteri düşmüştü. Somalili militanlar düşen helikopteri sararak askerleri rehin almaya kalkmıştı. Önce helikopterdeki askerler çatışmıştı, ama ardından Amerikan askerleri arkadaşlarını kurtarmak için bölgeye inmişti.Sonuçta 4 Amerikalı asker ölmüştü. Karşılığında ise elleri silahlı 130 kadar Somalili hayatını kaybetmişti.Türkiye bunun onda birini yapabilecek cesareti gösteremedi. Tam tersine, bizzat Başkomutan’ın da (Cumhurbaşkanı) içine girdiği bir dizi görüşmelerden sonra askerleri böyle teslim almaya razı oldu.Bu olay Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin PKK ile pazarlık ettiğinin ve önüne konan şartlara boyun eğdiğinin kanıtıdır. Bunun bedelinin mutlaka ödenmesi gerekir.Bakın biraz daha ileri gideyim; o garip teslim töreninin basılması bile meşrudur bana göre. Kimileri kalkıp “Madem anlaştın, devlet olarak verdiğin sözü tutmalısın” diyebilir. Hayır tutmak zorunda değilim. Çünkü PKK bir terör örgütü, yani hiçbir kurala bağlı değil.O halde ben neden sözde kurallara uyayım.Türkiye’nin hiç olmazsa o teslim törenini basması ve hem askerlerini kurtarmasına hem de orada utanmazca sırıtan teröristleri imha etmesine hiç kimse karşı çıkamazdı. Şimdi yüreklerden asla silinemeyecek bir utanç içindeyiz.Bu arada silahlı kuvvetlerin bu konudaki görüşünü de bilmiyoruz. Acaba onlar bu kepaze törenden mutlu oldular mı?*****AB bizi yine beğenmemişAvrupa Birliği’nin İlerleme Raporu iç açıcı değil. Durgunluktan ve reformlardaki gecikmelerden söz ediyorlar yine. Ve en önemlisi 301’inci maddenin durmasından duydukları rahatsızlığı yine dile getiriyorlar.Bazı sohbetlerde beni “iflah olmaz bir AKP muhalifi” olarak görenler “İyileri görmüyorsun, hiçbir şey olmasa Avrupa Birliği yolunda bu iktidar çok samimi” diye eleştiriyorlar. Hiç kuşkum yok. AKP Türkiye’yi Avrupa Birliği’ne sokmak için canla başla çalışıyor. Hatta kendi oy kitlesini bile karşısına almaktan çekinmiyor.İyi hoş da Avrupa Birliği böyle düşünmüyor demek ki. Onlar “yavaşlama var” diyor “şu 301’i kaldırmadınız hâlâ” diyor.AKP ikinci dönemdir Meclis’te ezici çoğunlukla iktidar. Eee elini tutan ne var? Değiştir şu 301’i, reformları hızlandır, şu Avrupalı sözcülerin ağzını kapa. Ama yapmıyor AKP iktidarı. Bir bildiği vardır herhalde. Ama dikkat etsin kendine destek veren AB’cileri çok üzüyor.*****AKP’li 75 Kürt milletvekilinin deklarasyonu yararlı olacak Adamın biri dün yazım için yorum yapmış. Diyor ki; “Şimdi de AKP içindeki Kürt kökenli milletvekillerini mi saymaya başladın, bu bölücülüktür.” İnsaf be kardeşim. Benim nereden aklıma gelir AKP içinde Kürt kökenli milletvekilleri de olacağı.Bunu bizzat Başbakan Tayyip Erdoğan söyledi. Hem de kime; Amerikan Başkanı Bush’a. Dedi ki; “Benim partim Güneydoğu’daki en güçlü partidir. Benim bu bölgeden seçilip gelmiş 75 Kürt kökenli milletvekilim var.” Yani sayımı Başbakan yapmış. Ben onun yalancısıyım.Dünkü yazımda örnek de vererek Tayyip Erdoğan’ın bu çıkışının haklı olduğunu söylemiştim. Bu görüşümü de sürdürüyorum.Ama diyorum ki; “Bölgede yaşayan Kürt kökenli isimler DTP yerine AKP’yi seçtiklerine göre, bu partinin vatan, millet ve bayrak sevgisini de şiar edinmiş olmalılar. Onlar DTP’liler gibi PKK’ya terörist demekten çekinmezler. Ayrıca halktan da oy aldıklarına göre, onlara oy verenler de PKK’yı terörist örgüt olarak görüyor demektir. O halde bu Kürt kökenli milletvekillerinin PKK’nın terör örgütü olduğu yolunda bir deklarasyon yayınlamaları dünyaya da verilecek güzel bir cevap olacaktır. Böylelikle Güneydoğu’da yaşayan herkesin potansiyel bölücü olarak algılanmasından kurtulacağız.” Bu kadar basit. Tayyip Bey 75 milletvekilinden böyle bir deklarasyon alırsa bunu dünyanın yüzüne de çarpar.*****PKK’nın elindeki Amerikan silahları sorulmadıBaşbakan Erdoğan, Amerika’ya gitmeden önce “Başkan Bush’a PKK’nın elindeki Amerikan silahlarını soracağım” demişti. Bunu öyle bir edayla söylemişti sanki Başbakan Oval Ofis’te parmağını Bush’a uzatacak ve “Suçüstü yakalandınız, haydi bunun hesabını verin” diyecek sanmıştık.Tayyip Bey, Beyaz Saray’a girdi. Hayli uzun da kaldı. Çıkışta, bir faydası olmayan ama dinleyince insanın hoşuna giden konuşmalar da yaptı.Ama iki gündür bütün konuşmaları ve yorumları tarıyorum, PKK’nın elindeki Amerikan silahlarıyla ilgili bir şey yok.Başbakan bunu sormayı mı unuttu yoksa açıklama gereği mi görmedi?Sahi, PKK’nın elindeki Amerikan silahları ne olacak? Kimbilir belki de istihbarat paylaşımı sırasında “PKK sınırınıza doğru geliyor, ellerinde bizim silahlar var, merak etmeyin 100 mermi atan tüfekler bunlar, bir zahmet sayıverin, 100 olunca şarjör bitmiş olacak, ondan sonra siz saldırırsınız” derler.

Devamını Oku

AKP’li 75 Kürt kökenli milletvekili “PKK bir terör örgütüdür” desin

6 Kasım 2007

Başbakan Tayyip Erdoğan Bush’la görüşmesinde Türkiye’de Kürtler’e yönelik bir baskı ve sindirme olmadığını anlatmak için “Benim partim Güneydoğu bölgesindeki en güçlü parti. Benim bu bölgeden seçilmiş 75 Kürt kökenli milletvekilim var” dedi.Çok haklı ve yerinde sözler bunlar. Çünkü Batı dünyası PKK sorununa bakarken bunu Kürt konusu ile karıştırıyor. Pek çok Batılı gazeteci bile Türkiye’de Kürtler’in bir bölgeye sıkıştırıldığını, üzerlerinde çok şiddetli baskı uygulandığını sanıyor.Nitekim buna ben de çok tanık oldum. Sabah Gazetesi’nde yazdığım dönemde New York Times muhabiri bu konuyla ilgili röportaja gelmişti. Bana ısrarla “Kürt bölgesi, Kürt bölgesi” deyince ben de kendisine “Peki siz 2.5 milyona yakın Kürt kökenlinin yaşadığı kenti gezip inceleme yaptınız mı?” diye sormuştum. New York Times muhabiri şaşırarak “Diyarbakır’ın nüfusu o kadar oldu mu?” demişti. Ben de “Diyarbakır’dan bahsetmiyorum, bakın size en büyük Kürt kökenli vatandaşın yaşadığı kentten söz ediyorum” diye üsteledim.Muhabirin iyice şaşırması üzerine “Şu anda o kenttesiniz zaten” dedim. Muhabirin daha da şaşırdığını anladım. Tam o sırada bizim katta çay servisi yapan delikanlı kapının önünden geçiyordu. Seslendim ve “Nerelisin?” dedim. Çaycı “Diyarbakır Can Abi” karşılığını verdi. Ben New York Times muhabirine gülümseyerek bakarken basın kartımı çıkardım ve uzatarak “Bak bakalım doğum yeri olarak neresi yazıyor?” diye sordum.Muhabir kartı eline aldı, doğum yerine baktı şaşırmış biçimde “Diyarbakır” dedi. Bunun üzerine kendisine şunu söyledim: “Ben Diyarbakır’da annemle babamın memuriyeti nedeniyle doğdum. Ama şunu anlatmak istiyorum. Sizlerin zannettiği gibi Türkiye’de Türkler’in giremediği, Kürtler’in çıkamadığı bir yer yok. Bu ülke sınırları içinde yaşayan herkes Türk vatandaşıdır. Özgürce istediği yere gider, yerleşir, iş kurar, istediği okulda okur, devlet katında yükselir. Meclis Başkanı, Başbakan, Cumhurbaşkanı olabilir ki bunun örnekleri de var. Bu nedenle Türkiye’yi başka ülkelerle karıştırmayın.” New York Times muhabiri şaşırmış halde beni dinlerken konuşmamı sürdürdüm: “Bakın bugün Türkiye’nin her yerinden şehit asker cenazeleri kalkıyor. Cenaze törenlerinin yapıldığı yerlerde Kürt vatandaşlar da oturuyor. Kiminin dükkânı var, kiminin manavı, kiminin ofisi. Ama bu cenaze törenlerinde bugüne kadar tek bir Kürt kökenli vatandaşa yönelik bırakın şiddet eylemini rencide edici bir protesto bile olmadı. Çünkü Türk halkı teröristle Kürt insanını ayırmayı biliyor.” Tayyip Erdoğan’ı dinlerken, daha önce de yazdığım bu anım yine hatırıma geldi. Tayyip Bey sözlerinde çok haklı. Ancak tüm dünyaya da örnek olması açısından şimdi bu 75 Kürt kökenli AKP milletvekiline önemli bir misyon düşüyor.Bu milletvekilleri ortak bir deklarasyon yayınlayarak “PKK’nın bir terör örgütü olduğunu” tüm dünyaya haykırmalıdır. Kimileri “Tezkere için imza verdiler, daha ne istiyorsun?” diyebilirler.Bu doğru da, kimse buradaki inceliği görmez. Bu nedenle Kürt kökenli 75 milletvekilinin bölge halkının da düşüncesini dünyaya açıklamak adına bunu yapmaları gerekir. Böyle bir deklarasyon Tayyip Erdoğan’ın da elini çok güçlendirecektir.*****Hangi istihbarat?Bir süre terörle mücadele koordinasyonunda yer alan emekli orgeneral Edip Başer dün televizyon kanallarında konuşuyordu.Başer’in bir sorusu çok dikkatimi çekti. Diyordu ki “Amerika madem istihbarat verebiliyordu, bugüne kadar niye vermedi?” Çok yerinde bir soru. Başer Paşa teröre karşı koordinasyon ekibinde bunun için çok çaba harcadı. Ama bir gelişme olmadığını görünce işi bıraktı.Sahi Amerika neden istihbarat vermiyordu ki? Ve ikinci soru, benim Silahlı Kuvvetlerim sınır sızmalarını önceden saptayacak teknolojiye sahip değil mi ki Amerika’dan medet umuyor.Milyar dolar ödediğimiz Avacs uçakları bu iş için kullanılamıyor mu? Terörle düzenli ordunun mücadele edemeyeceğini herkes bilirken, bizim anti terör timlerimiz yok mu? Yıllardır o bölgede deneyim kazanmış olmamız gerekirken, istihbarat için neden Amerika’ya muhtaç kalıyoruz.Sanırım bu sorular heyecanlı görüşmeler nedeniyle pek akla gelmiyor.*****Döndük başaAmerika gezisinin bana göre Türkiye’ye getirdiği hiçbir yarar yok. Beyaz Saray görüşmesinin tek olumlu tarafı Başbakan Erdoğan’ın müthiş konuşması. Gerçekten Tayyip Erdoğan bana göre son yılların en etkili ve güzel konuşmalarını yaptı 5 Kasım günü boyunca. Belli ki çok iyi hazırlanmış. Çok yerinde, doğru ve etkili sözler söyledi.Ama ne fayda? Elimizde somut hiçbir şey yok. Tamam deniyor ki “Bundan sonra üçlü koordinasyon kurulacak, Amerikan kuvvetleri anında istihbarat verecek, operasyon bundan sonra Türk Silahlı Kuvvetleri ile Pentagon arasında kararlaştırılacak.” Aslında anladığım kadarıyla hükümet Silahlı Kuvvetler’e tezkereden aldığı yetki konusunda emir vermiş durumda. Yani bugünden itibaren Silahlı Kuvvetler gerekli gördüğü an operasyon yapabilecek, bunun için hükümetten emir beklemeyecek, çünkü emir verildi. Görüşmenin tek somut sonucu bu bence.Bunun dışında değişen bir şey yok. Hatta daha net bir tutum var Amerika’dan: Amerika diyor ki 1- Kuzey Irak’a girme. 2- Barzani ile iyi geçin. 3- Kürt devletinin kurulmasına karşı çıkma. Amerika PKK’ya ise “Artık deşifre olduk seni fazla koruyamam, bu yüzden git İran tarafına musallat ol biraz. Ama ara sıra gücünü kanıtlamak için ses getirecek eylemler yaparsın.” Var mı bu saptamalara itirazı olan?Ben “Görüşmeler çok iyi” diyen iktidara şunu sorarım ısrarla; Eğer bugünden memnunsanız, Genelkurmay Başkanı 12 Nisan’da sınır ötesi harekâtın gerekli olduğunu söyledi. Kulak arkası ettiniz. Sonra bunu 4 kez yineledi. Yine duymazdan geldiniz. Geçen süre içinde 40’ın üzerinde askerimiz şehit oldu. Ancak ondan sonra harekete geçtiniz. Şimdi Amerika’nın eskiden beri söylediklerini günün başarısı olarak sunmaya kalkmanız en azından ayıptır. Uyarıyı ilk aldığınızda harekete geçmediniz, bu durumda şehitlerin vebali kimin sırtındadır?Sonuç bana göre hayal kırıklığıdır. Amerika hayli zaman kazanmıştır. AKP iktidarı da ülkedeki öfkeyi bir parça dindirmeyi hedeflemiştir. Olumlu sonuç beklemek abesle iştigal olur. *****DTP’nin maskesinin düştüğü falan yokDağlıca’daki hain saldırı sırasında rehin alınan 8 Türk askerinin teslim töreninde yaşanan üzücü görüntülerden sonra DTP’ye yönelik eleştiriler de dozunu artırdı. Özellikle AKP sözcüleri DTP’nin maskesinin düştüğünü, artık kimin dost kimin düşman olduğunun anlaşıldığı yolunda açıklamalar yapıyorlar. Oysa DTP’nin maskesinin düştüğü falan yok. DTP ne ise yine öyle. Bugüne kadar aksini söylemediler.Ben AKP sözcülerinin birden DTP’ye saldırmasını son günlerde yaşadıklarımızı göz ardı etme çabası olarak görüyorum. İktidar aylardır Türkiye’yi oyaladı. Sonuç fos çıktı. Döndük yine aylar öncesine. Yine Amerika’nın ağzına bakacağız.Böyle bir ortamda en kolay iş DTP’ye saldırmak. Onları hain, bölücü, düşman göstermek. Çünkü bunun bir müeyyidesi yok. DTP’ye istediğinizi söyleyebilirsiniz. Adamlar dava bile açamayabilir korkudan.Bence şu ortamda en son eleştirilecek kesim DTP’dir. Tam tersine, onları iyi dinlemek ve üzerinde durmak zorundayız gibi geliyor bana. Çünkü dikkatle bakarsanız, Türkiye’ye baskı yapan batılı dostlarımızın(!) da benzer sözler söylediğini görüyoruz.Gün kızmak, öfkelenmek günü değil. Bir taraftan terörün başını ezmek diğer taraftan da Türkiye’nin huzurunu sağlamak zorundayız. DTP’ye küfürler etmek özünde gerçek gündemi saptırmaktır ve bu da gelişmelerden nemalananların işine gelir.

Devamını Oku

Pervez Müşerref’le arada fark kalmıyor

5 Kasım 2007

Pakistan yönetimini darbe ile devralan Pervez Müşerref iktidarının sona ermesinden endişelendiği için kendi kendine darbe yaptı.Bu kez zaten kendisi iktidardaydı ama bu darbe sayesinde iktidarını daha da sürdürme imkanı bulacağını düşünüyor.Pervez Müşerref Pakistan’ı şeriat rejimi ile yönetiyor. Ama Pakistan’daki dinci çevreler için bu yetmiyor. Onlar daha fazla şeriat istiyorlar. Tabii ülkede çok büyük güce sahip ve şeriat rejimi istemeyen muhalefet de var. Ama Müşerref takdirini şeriattan yana koydu.Müşerref ülkeyi şeriatla yönetiyor, buna karşın kendisinin gerçekten şeriatçı olduğu konusunda kuşkularım var. Çünkü Pakistan Devlet Başkanı ülkeyi daha rahat yönetebilmek amacıyla şeriatı seçti.Nedeni çok basit; Pakistan halkının ezici çoğunluğu cahil ve bilgisiz. Bu tür toplulukları demokratik biçimde yönetmek o kadar kolay olmaz. Cahil ve bilgisiz halkın istekleri hem saçma sapan olur hem de bitmek tükenmek bilmez.Üstelik hiç bilmedikleri konularda da söz sahibi olmayı pek isterler. Bu da yönetimde kaos yaratır.Bu kaosu önlemenin en etkili yollarından biri cahil ve bilgisiz toplulukları dini kuralların baskısı altına almaktır. Hiçbir konuda bilgisi olmayan yığınlar, din söz konusu olunca iktidara boyun eğmekten başka çare bulamazlar.İşte Pakistan da böyle bir ülke. Ve Pervez Müşerref ülkesinde şeriat rejimi uygulayarak, bilgisiz ve cahil kitleleri daha rahat yönetme yolunu seçmişti.Ancak her şeye rağmen bir şeriat ülkesi de olsa Pakistan’da pozitif hukuku uygulamaya çalışan hakimler de var. Belli ki bu hakimlerin hukuka uymaya çalışması Pervez Müşerref’i sıkıntıya sokuyor.Bir tarafta cahil ve bilgisiz halkın şeriat yasaları sayesinde pasif hale getirilmesi ile kurulan güvenli bir yönetim, diğer tarafta hukukun üstünlüğünü savunan ve böylece Pervez’in otoritesini sarsan hakimler.Pervez Müşerref çareyi buluyor ve “Hakimler işime karışıyordu, hepsini görevden aldım” diyerek hukukun üstünlüğünden kendini kurtarıyor. Tabii sorun bir iki cümleye sığacak kadar basit değil. Müşerref’in “işime karışıyorlar” dediği hakimler ve onların yarattığı toplumsal iklimin düşünce yapısı da Müşerref’e hiç uymuyor.Çünkü bu kesim Pakistan yönetimini “Çok Amerikancı” olmakla suçluyor, ülkenin “özelleştirme” adı altında yabancıların eline geçtiğini savunuyor, din baskısının politik olarak kullanıldığını ve toplumun bu yolla uyutulduğunu iddia ediyor.Cevabını da Pervez’in darbesiyle alıyor.Pervez Müşerref’le ilgili haberleri okurken insan ister istemez Türkiye’yi de düşünüyor. Ne benzerlik var değil mi?Dün Amerika’da Başkan Bush’un karşısına çıkan Başbakan Tayyip Erdoğan da daha bir iki gün önce hakimlere öfke saçarak “Bize engel oluyorlar, bu devlete karşı tavır takınmaktır” demişti. Tıpkı Pervez Müşerref gibi düşünüyordu besbelli. Neyse ki Türkiye bu konuda şanslı. Halkı Pakistan halkı kadar bilgisiz ve cahil değil. Demokrasisi de Pakistan’dan çok farklı. Öyle bir gecede hakimleri kovacak güç yok kimsede.Gerçi bizim sözde demokrat çevreler Müşerref’in bu çıkışından fena halde iştahlanmış olabilir. Çünkü şu ana kadar Tayyip Bey’in mahkemelere yönelik öfkeli sözleri bu “demokratik” çevrelerde hiç mi hiç eleştirilmedi.*****Güzel ekonomiBenim kafam iyice karıştı. Sanırım sizin de kafanız karışıktır.Ekonomi için “çok iyi” deniyor. Enflasyon hesapları yapılıyor ve yüzde 10’un altında çıkıyor. Döviz düştükçe düşüyor. Borsa her gün bir kez daha patlıyor.Ekonomiden anlayanlar “bayram” ediyor.Benim gibi ekonomiden anlamayanların ise kafası karışıyor. Nasıl karışmasın ki, enflasyon yüzde 10’un altında ama benzin ve mazota sürekli zam yapılıyor. Üstüne bir de ÖTV ekleniyor. Elektrik zammı için en az yüzde 15 deniyor. Doğalgaz zamlandı. Hem de yüzde 10’un üzerinde. Demek ki 70 milyonu etkileyen bu zamlar enflasyona hiç etki etmiyor.Enflasyon diyor ki “Siz benzine, elektriğe, doğalgaza isterseniz yüzde 100 zam yapın, beni ilgilendirmez.” Biz galiba elimizdeki parayla bir şey alamadığımızdan enflasyonu da düşük zannediyoruz.*****“Köye su getirmek de nereden çıktı?” Önceki hafta İstanbul Erkek Liseli arkadaşlarımla yediğimiz yemekten söz etmiş ve “Çok hoş şeyler konuştuk, bunları ara sıra yazarım” demiştim. İşte bunlardan biri. Güneydoğu sorunu ile ilgili ve bir dönem devletin nasıl bir katılık içinde olduğunun göstergesi.Arkadaşlarımdan biri büyük bir şirketin satış müdürü olarak sık sık Anadolu turlarına çıkıyormuş. Bundan 15 yıl kadar önce Mardin’in Midyat ilçesine giderken bir köy tabelası görmüşler. Arkadaşım “Vaktimiz var, şuraya bir girelim, bakalım halk ne yapıyor” diye düşünüp arabayı köye sürmüş.Şöyle anlatıyor gerisini arkadaşım: “Köye bir girdik şaşırdım. Böyle bir fakirlik ve sefalet olmaz. Köy kahvesinde biraz sohbet ettik, neredeyse herkes PKK’lı. Köyde su yok. Birbuçuk kilometre uzaklıkta bir dere var. Oradan kadınlar teneke ile su taşıyor, erkekler kahvede oyun oynuyor. Oradan bir boruyla köye su geirmek akıllarına bile gelmiyor.” Arkadaşım İstanbul’a dönünce patronlarına bu köyü anlatmış ve hiç olmazsa bu dereden su getirilebileceğini söylemiş. Şirket bu tür sosyal yatırımlar için bir fona sahipmiş. O bölgenin müdürü aranmış, maliyet raporu istenmiş. Çok küçük bir maliyet tuttuğu anlaşılmış. 20 gün içinde köyün meydanına su getirilmiş.Derken bölge müdürü patronu aramış ve “Beni MİT’ten çağırdılar, hangi amaçla bu köye su götürdüğümü sordular” demiş. Büyük şirketin patronu hemen devreye girmiş. Ankara’daki hatırlı kişiler aranmış ve iyiniyetli bir girişim olduğu başka hiçbir amacın olmadığı anlatılmış.Arkadaşım 5 yıl sonra yine yolu düştüğünde bu köye uğramış. Köylüler meydana getirilen suyu evlere de dağıtmışlar. Köyün eli yüzü daha düzelmiş. Ama en önemlisi 5 yıl önceki PKK’lılıktan eser bile kalmamış.Bu bize bir ders veriyor mu vermiyor mu?*****Şimdi bunun adı başarıRehin tutulan 8 askerimiz yürek burkan bir törenle serbest bırakıldı. Askerlerimizi teslim almaya bazı DTP milletvekilleri gitti. Amerikalı yetkililer geldi. Dağlıca katliamını planlayan ve yöneten terörist törene bizzat katıldı. Sonunda askerlerimiz serbest kaldı.Bu konudaki haberleri dün gazetelerden okurken canım çok sıkıldı. Çünkü pek çok gazetede bu serbest bırakılma olayı sanki başarıymış gibi sunuluyordu. “Diplomatik ve askeri baskıların” sonuç verdiği söyleniyordu. “Türkiye’nin gücü” ortaya çıkmıştı.Bir dakika kardeşim, bir dakika.Bu askerlerin kaçırılıp rehin alınmasını hiç tartıştık mı?Bu askerlerin nerede tutulduklarını öğrenebildik mi?Bu askerlerin her gece televizyonlara çıkarılıp “Bize yardım gelmedi, çaresiz teslim olduk, bize iyi bakıyorlar” propagandası yapılmasını önleyebildik mi?Hiçbirini yapamadık.Kendimizi kandırmayalım. Biz rehin tutulan askerlerimizi Amerika’nın insafına terk ettik. Onlar da Başbakan’ın Bush’a gittiği gün “Bakın artık devreye biz girdik, bundan sonra sakın çılgınca bir şey yapmaya kalkmayın” uyarısında bulunmak için askerlerimizi geri verdi. Mesele budur.Bundan pay çıkarmak, iktidarın gücünü kanıtlamaya çalışmak, bugüne kadar bilerek yapılan hataların ve ihmallerin üstünü kapamaya çalışmak sadece sinir bozar.8 asker olayının çuval olayından hiçbir farkı yoktur. İkisi de Türk halkını rencide etmek için kullanılmıştır. İkisi de Türkiye’nin Amerikan Başkanı’nın kapısında “aman dilemesi” için düzenlenen planın parçalarıdır.Kimse 8 askerin geri alınmasını bahane ederek “kahramanlık” taslamaya kalkışmasın, adamın asabını bozmasın.

Devamını Oku

İbret verici iki hastane olayı

4 Kasım 2007

Geçen hafta yaşadığım iki olay sayesinde hastanelerle ilgili ibret verici iki gerçeği de öğrenme şansı buldum.Mesleği doktorluk olan bir akrabam bir tıp toplantısı için geçen hafta içinde eşiyle birlikte Ankara’ya gitmişti. Akrabam kaldıkları otelden toplantının yapılacağı yere gitmek üzere hazırlanırken kendini iyi hissetmediğini anlamış. Eşine “Bir kalp krizi geçirebilirim, belirtiler öyle, beni hemen hastaneye götür” demiş.Telaşlanan eşi hemen bir ambulans çağırmış. Gelen ambulans akrabamı doğru Ankara Yüksek İhtisas Hastanesi’ne götürmüş.Neden mi? Çünkü Başkent Ankara’da sadece Yüksek İhtisas Hastanesi’nin Acil Servisi’nde 24 saat nöbet bekleyen bir anjiyo ekibi varmış.Bu ekip, akrabam daha ambulanstayken telefonla müdahale ederek yapılması gerekenleri söylemiş. Hastamız hastaneye girdiği anda da anjiyoya alınmış ve acil ameliyatla kalp damarlarına iki stent takılmış.Diğer hastanelere gitse ne olacaktı? Yaşı çok genç olduğu için büyük ihtimalle ölüme direnecekti. Acil servisler hemen kalp cerrahlarını arayacaklardı. En çok 20 dakika içinde ekip hazır olacaktı.Ama insan hayatında 20 dakikanın ne kadar önemli olduğunu herhalde takdir edersiniz. İşte Ankara Yüksek İhtisas Hastanesi Acil Servisi bugüne kadar kimbilir kaç can kurtarmıştır?İkinci olayımız İstanbul’dan. Çok sevdiğim bir arkadaşımın hayli yaşlı annesi geçen hafta rahatsızlanmış. Rahatsızlığı artık tamamen yaşla ilgili. Arkadaşım annesini nereye götüreceğini düşünürken bir yakını üç hastane önermiş. Balıklı Rum Hastanesi, Yedikule Ermeni Hastanesi ve Balat Musevi Hastanesi.Nedeni çok basit. Çünkü İstanbul’daki hastaneler içinde sadece bu üç hastanede geriatri tedavisi için yeterli imkan varmış.Diğer hastanelerde bu yok mu? Elbette var, ama onlarınki servis. Bakım ise bu üç hastanede çok daha başarılı.Arkadaşım bu gerçeği öğrenmesi üzerine şunu söyledi: “Bak bu başka gerçeği gösteriyor. İstanbul’daki azınlıklar demek ki kendi soylarına daha iyi sahip çıkıyor. Bu nedenle hastanelerinde yaşlılar için özel bakım yapan servisler var. Bu bir anlayış konusudur. Benim çok dikkatimi çekti.” Yanlış düşünmüyor tabii ki.*****Uyanıklık mı sersemlik mi?Trafikte en öfkelendiğim şeylerden biri de kavşaklardaki kırmızı ışıkta duran ama lambaları arkasında bırakan sürücüler.Kırmızı yanmış, yayalar geçiyor, diğer taraftan gelen trafik akıyor. Kendini uyanık sanan sürücüler sanki yeşil yanar yanmaz geçince bir yere yetişecekmiş duygusu içinde yavaş yavaş yürümeye başlıyor. Önce yaya geçidini kapatıyor sonra burnunu yola çıkarıyor.Ama unuttuğu bir şey var. Trafik lambaları arkasında kalmıştır artık. Bu kendini uyanık sanan aceleciler yeşilin yandığını anlayamadıkları için “ne olur ne olmaz” korkusuyla hareket edemiyorlar tabii. Bu kez ne oluyor, arkada bekleyen araçlar kornalara basmaya başlıyor.Onun için diyorum ki “Kardeşim, kırmızı yandığında lambaları göreceğiniz mesafede durun. Yaptığınız hesapta uyanıklık gibi geliyor size ama bu düpe düz sersemliktir. Yeşil yandığında hem arkanızdakilerden küfür yiyorsunuz hem de o aceleciğiniz hiçbir işe yaramıyor. Başka İstanbul yok, burada yaşamaya alışın artık.”

Devamını Oku

İstanbul’dan iki trafik hikayesi

4 Kasım 2007

Bugün size başımdan geçen iki trafik öyküsü anlatmak istiyorum.İstanbul trafiğini arap saçına döndüren faktörlerin yarısı yanlış kavşaklar, yanlış sinyalizasyon ve huni gibi daralan yollarsa diğer yarısı da sürücü hataları.Sürücü hatalarının başında “kendi hakkını başkalarının hakkı üzerinde gören, görgüsüz, terbiyesiz ve bilgisiz” sürücüler geliyor.Kaynak yapana yolZincirlikuyu’dan Levent’e doğru gidiyorum. Etiler kavgaşağını geçtikten hemen sonra sağ tarafta tekrar Zincirlukuyu’ya dönecekler için bir yol vardır. Sol taraf ise üç şerit halinde Maslak’a doğru devam eder.Bazı uyanıklar sanki Zincirlikuyu kavşağından girecekmiş gibi en sağdan yelpaze gibi açılarak gelirler ve son anda Levent tarafına doğru başlarını sokup araya kaynamaya çalışırlar.Bu da beni ifrit eder. Sanki biz aptalız da sıramızı bekliyoruz.Geçenlerde yine bir araç en sağdan gelip araya kaynak olmaya çalıştı. İki araç, benim gibi düşündüğünden belki, yol vermedi. Ama tam önümdeki üçüncü araba durdu ve yol verdi.İki metre sonra trafik yine durdu. Kapıyı açıp indim ve önümdeki arabanın yanına gittim. Kravatlı bir bey oturuyor direksiyonda. “Afedersiniz” dedim “Siz normal yolunuzda giderken sağdan gelen güya uyanık sürücüye yol verdiniz. Hakkınızın yendiğinin farkında değil misiniz?” diye de sürdürdüm.Adam şaşırmış biçimde yüzüme baktı, sonra da “Ne yapayım, acelem olunca ben de böyle yapıyorum” dedi. Lafın bittiği yerdi. Dönüp arabama bindim.Fermuarı biliyor musunuz?Gayrettepe’de Ali Sami Yen’in az ötesindeki kavşaktan dönmek için caddeye paralel yoldan geliyorum. Trafik sıkışık. Ana caddeye açılan caddenin başına geldim. Önümdeki araç dönüş yaptı, ben diğer yoldan gelen aracı bekledim sonra tam yola çıkarken bir kadın kullandığı arazi aracı ile ve hınçla gaza basıp önümü kesti. Mecburen durdum. Koca arazi aracı geçtikten sonra ben de saptım. Kırmızı ışık yandığı için bekliyoruz. Yine arabadan indim. Arazi aracı kullanan kadının yanına gittim. Camı açıktı. “Hayırlı olsun hanımefendi, galiba ehliyeti yeni aldınız” dedim. Kadın şaşırarak “Hayır 5 yıldır kullanıyorum, ne oldu?” diye sordu.Ben de “hanımefendi, trafikte yazılı olmayan kurallar vardır. Bunlardan biri de sıkışık trafikte araçlar iki yönden gelip tek yola giriyorsa bir sağdan bir soldan birbirlerine yol verirler. Buna fermuar sistemi denir. Oysa siz az önce buna uymadınız ve az daha size çarpıyordum” dedim.Kadın yüzüme anlamsız biçimde baktı. Sonra da “Ay bunlarla uğraşacak halim yok” dedi. Yine lafın bittiği yerdeydik.*****“Sizi harcarım”Amerika’da bir davada tanıklık etmesi için kürsüye yaşlı bir teyzeyi çağırırlar. Davalının avukatı kadına sorar; “Bayan Jones... Beni tanıyor musunuz?” Yaşlı teyze cevap verir; “Ah evet Bay Williams sizi çocukluğunuzdan beri tanıyorum. Siz taa o zamanlar bile aileniz için tam bir baş belasıydınız. Sürekli yalan söylüyorsunuz, karınızı komşunuzla aldatıyorsunuz, en yakınım dediğiniz insanların arkasından konuşuyorsunuz, 2 dolar fazla kazanmak için herkesi satarsınız.” Davalının avukatı başta olmak üzere bütün salon şoke olur. Adam ne yapacağını bilemez bir halde kadına tekrar sorar; “Peki Bayan Jones ya karşı tarafın avukatını tanıyor musunuz?” Kadın yine cevaplar; “Elbette tanıyorum. Çocukluğumda ona dadılık yapmıştım... Tembel, ödlek ve alkolik adamın tekidir.. Etrafında bir tek dostu yoktur ve herkes onun hâlâ geceleri altına kaçırdığını söylüyor..” Yine herkes şokta.. Bütün salonu bir uğultu kaplar. Hakim kürsüye tak tak tak vurup herkesi susturur ve her iki tarafın avukatını da kürsüye çağırır ve ikisine de eğilmelerini söyleyerek kulaklarına şunu fısıldar; “Eğer bu kadına beni tanıyıp tanımadığını sorarsanız ikinizi de harcarım.”*****Ülkelerin davranış biçimleriAli Babacan, Dışişleri Bakanlığı koltuğuna oturunca, bürokratları çağırmış ve “Bana, ülkelerin dış politika anlayışları hakkında bir rapor hazırlayın” demiş. İki gün sonra bir dosya getirmişler önüne. Bakmış, içinde tek yaprak ve üzerinde 10-15 satır yazı. Şaşırmış önce “Bu ne?” der gibi dudaklarını büzmüş, sonra okumuş. “Suudi Arabistan’ın Riyad şehrinde, farklı ülkelerden gelen bir turist grubu, bir dinlenme yerine giderek buz gibi kola ısmarlamışlar. Kolalar gelince bardaklarında birer karasinek olduğunu fark etmişler.İNGİLİZ, başka bir bardakta yeni bir kola istemiş.İSVEÇLİ, aynı bardakta yeni bir kola istemiş.FİNLANDİYALI, sineği bardaktan çıkardıktan sonra kolayı içmiş.RUS, kolayı sinekle birlikte içmiş.ÇİNLİ, sineği yemiş, kolayı içmemiş.YAHUDİ, sineği yakalayıp Çinli’ye satmış.JAPON, değerlendirilmek üzere, sineği Tokyo’ya göndermiş. YUNANLI, kolanın yarısını içtikten sonra itiraz ederek yeni bir kola istemiş.NORVEÇLİ, kolayı içtikten sonra bardaktaki sineği balık yemi olarak kullanmış. İRLANDALI, sineği ezip kolayla karıştırmış ve İngiliz’e içirmiş.AMERİKALI, 5 milyon dolarlık tazminat davası açmış. Arabistan hükümeti, özür dileyerek, 10 milyon dolar tazminat ödemiş. Bakan, gülümseyerek rapordan hoşlandığını belirtmiş. “İyi, güzel de, bu turist grubunun içinde bizden biri yok muymuş?” diye sormadan edememiş.“Varmış efendim” diye cevaplandırmışlar.Bakan devam etmiş, “Peki, o zaman, O ne yapmış?” Bürokratlar birbirlerinin yüzlerine bakmışlar. İçlerinde en tecrübeli olanı, bir adım öne çıkıp, cevap vermiş: “TÜRK, olayı şiddetle kınamış.”*****Size yeni keşfettiğim bir yer dahaZaman zaman, belki bilinen ama benim yeni görüp beğendiğim yerleri yazıyorum.Balıkesir’den Bursa’ya doğru araba kullanarak geliyorum. Susurluk’u geçtikten sonra telefon çaldı. Arayan Bahattin Yücel. Eski Turizm bakanlarından. Her gün en az bir kere konuşmazsak olmaz. Ya o arar ya ben.Yolda olduğumu bilmiyormuş. Nerede olduğumu sorunca “Mustafakemalpaşa’ya doğru geliyorum” dedim. Yücel “Aç mısın?” diye sordu. Anladım tabii “Buralarda bir yer mi tavsiye edeceksin?” dedim.“Evet” dedi. Sonra da “Zamanında Akhisar’daki Köfteci Ramiz’i yazmıştın, herkes ne kadar beğenmişti senin gibi. Şimdi az sonra Mustafakemalpaşa’ya sapmadan hemen önce Yeniceli diye bir yer göreceksin. Gir bak bakalım, böyle eti yolda başka yerde yiyebilir misin?” diye ekledi.10 dakika sonra dediği yere geldim. Bursa’dan geliyorsanız Mustafakemalpaşa sapağından 10 metre sonra, Balıkesir’den geliyorsanız ilçeye ikinci girişten 10 metre önce.Dış görünüşü o kadar gösterişli değil. Hatta sıradan bir yol lokantası bile sanabilirsiniz.Ama yemekleri inanılmaz güzel. Abartmayayım ama örneğin bu kadar güzel mercimek çorbasını başka yerde içmedim. Köfteleri bir harika. Etler ise inanılmaz. Tabii bunların üstüne bir de Mustafakemalpaşa tatlısı yiyorsunuz ki başka yerde böylesini bulur musunuz bilemem.Bursa Balıkesir arasında çok büyük ve modern tesisler açılmış. Bu tesisler aynı zamanda çok ucuza mal bulabileceğiz outlet mağazaları ile dolu. Buraların kalabalığından sıkılan ve sakin bir yerde müthiş yemek yemek isteyenlere öneririm.

Devamını Oku

Sınır ötesi harekat terörist kovalamak için yapılmaz

2 Kasım 2007

Türkiye sınır ötesi harekata kalkmadan önce çok ciddi bir politika oluşturmalı. Düzenli bir ordunun çeteyle savaşması ve onu yok etmesi çok zordur. O halde Türk Silahlı Kuvvetleri Irak’ta çok önemli mevzileri kontrolü altına alıp burada kalıcı hale gelmek zorundadır.Aylardır sınır ötesi harekatı tartışıyoruz. İktidar buna pek yanaşmak istemiyor. Erdoğan şimdilik başarılı bir politikayla “diplomasiyi sonuna kadar zorlayarak” bir çözüm arıyor.İşte geldik son birkaç güne kilitlendik. Bütün tepkilere rağmen Erdoğan Amerika Başkanı Bush’la yapacağı görüşmeyi bekliyor. Eğer bu görüşmeden tatmin edici bir sonuç çıkmazsa neler olacağını kestirmek güç.Erdoğan Türk Silahlı Kuvvetleri’ne Meclis’ten aldığı sınır ötesi operasyon yetkisi ile bir talimat verecek mi, vermeyecek mi? Beklenen bu.Toplum çok uzun yıllardır görülmemiş bir öfke ve kalkışma içinde. Herkes burnundan soluyor. AKP’ye oy veren vermeyen herkesin beklentisi Türkiye’nin bu kez gücünü göstermesi yönünde.Peki bu güç nasıl gösterilecek? Askeri konularda fikir belirtecek kadar haddimi aşacak değilim, ama düzenli bir ordunun gerilla taktiği ile savaşan çetelerle mücadele edebilmesinin de mümkün olmayacağını biliyorum.Yani kimse Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Irak’a girerek PKK’lıları ortadan kaldıracağını düşünmesin. Terör, tek tek teröristleri öldürerek çözülemez. Öyle olsa Amerika elindeki üstün teknoloji ile bunu becerirdi.Düzenli ordunun yapacağı şey terörün kaynaklandığı ve beslendiği bölgeleri ele geçirmek, lojistik desteklerini kesmek ve stratejik noktalara hakim olmaktır.Bu nedenle eğer bir sınır ötesi harekat yapılacaksa Türk Silahlı Kuvvetleri Irak topraklarında önemli bir mevziyi ele geçirmek ve burada kalıcı hale gelmek zorundadır.Kampları bombalamak, mağaralarda terörist avına çıkmak sınır ötesi harekat değil sadece sıcak takiptir.Eğer Türkiye sınır ötesi harekat yerine sıcak takibi andıran bir harekatla yetinecekse terörü bitirmeyeceği gibi daha da alevlendirecektir.Elbette bir ülke silahlı kuvvetlerinin başka bir ülkenin topraklarında uzun süreli konuşlanması, yazıldığı kadar kolay bir olay değildir.İşte ısrarla Türkiye’nin de bir projesi olmalı tezini bu yüzden belirtmeye çalışıyorum. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Irak topraklarında uzun süre kalabilmesi ve terörü kökünden çözebilmesi ancak başta Türkiye olmak üzere herkesin çıkarına olacak projelerle gerçekleşebilir.Ama bunu önceden herkese söyleyerek başaramazsınız. Dünya tarihi de şunu göstermektedir ki bu tür durumlarda fiili durum yaratan ve mantıklı planlarla ortaya çıkanlar sonunda haklılıklarını kanıtlamayı başarmışlardır.Türkiye artık bir fiili durum yaratmalı ve bunu herkesin yararına projelerle kabul ettirmelidir.*****EPDK Güneydoğu’da çok ceza kesmişHafta içinde bir marinanın yöneticiliğini yapan İstanbul Erkek Lisesi’nden arkadaşımın mektubunu yayınlamıştım. Arkadaşım marina mevzuatı gereği akaryakıt satma zorunlulukları da bulunduğunu belirterek EPDK’nın (Enerji Piyasası Denetleme Kurumu) kendilerine göre yanlış uygulamalarından yakınıyordu. Mektubun sonunda da Günedoğu bölgesinde onca kaçakçılık yapılırken EPDK’nın buna müdahale edemediği ama Batı bölgelerinde şahin kesildiği öne sürülüyordu.Perşembe günü EPDK Başkanı Yusuf Günay aradı. Bu yazımla ilgili bir cevapları olduğunu belirtti. Günay EPDK’nın Günedoğu’da hiçbir şeyden korkmadığını ve yasadışı eyleme kalkışan pek çok kişinin cezalandırıldığını söyledi. Ardından da yazılı açıklamayı gönderdi. Açıklamada il il kesilen cezaların tablosu verilmiş. Buna göre Güneydoğu’da yasadışı işlem yaptığı belirlenen 430 bayiye 54 milyon 757 bin YTL ceza verilmiş.Çok güzel.Ancak ben de bir şey söylemek istiyorum. Arkadaşımın gönderdiği şikayet mektubunda marinalar olarak uğradıkları mağduriyet asıl konuydu. Güneydoğu konusu arkadaşımın bir tür öfkesini dile getiriyordu.Belli ki EPDK bu konudan fena halde alınmış. Hele PKK terörünün zirveye çıktığı ve Türkiye’nin de ayağa kalktığı bir dönemde böyle bir suçlama altında kalmak Yusuf Günay’ı hayli üzmüş. Haksız diyemiyorum elbette. Böyle hassas günlerde kimse terörün gölgesi altında kalmak istemeyecektir.Ayrıca beni de şaşırtan biçimde Güneydoğu bölgesinde bu kadar etkin bir denetim yapılmış olması ve cezaların da kesilmesi takdir edilecek bir tutum. Bu açıdan kutlamak ve okurlarımın da yanlış bilgilenmesini önlemek isterim.*****Türkiye Musul ve Kerkük’ü kontrol etmelidirSon günlerde çok şiddetli biçimde tartışıyoruz. Kamuoyu belki de bilinçsizce “Artık bir şey yapalım, Asker Irak’ı girsin ve terörün başını ezsin” görüşünde.Buna karşın özellikle AKP yandaşı kesimler buna şiddetle karşı çıkarak “Irak’a müdahalenin bir felaket olacağını, Türkiye’nin içinden çok uzun yıllar çıkamayacağı bir bataklığa saplanacağını” ileri sürüyorlar.Bu üzerinde mutlaka düşünülmesi gereken bir nokta ama, bu görüşü savunanların temel endişesi Amerika ile olan ilişkilerin bozulması yönünde. Çünkü bir tür “aşağılık kompleksi” içinde bulunan bu iktidar yanlıları “Amerika’nın veya diğer dünya devlerinin Türkiye’ye bu noktada izin vermeyeceklerini, Türkiye’ye etkili ambargolar uygulanacağını, ekonominin alt üst olacağını ve Türkiye’nin dünyadan koparılacağını” söylüyorlar.Gerçekten böyle mi olur? Elbette olabilir ama, ben bunun tersinin de eşit ağırlıkta geçerli olabileceğine inanıyorum.Daha önce de söylediğim gibi Türkiye dünyanın önüne etkili bir proje ile çıkmadığı için başkalarının planlarını tartışmak ya da onların altında ezilmek durumunda kalıyor.Buna karşı diyorlar ki “Türkiye siyasi tavrını belirledi. Irak’ın toprak bütünlüğünün korunmasından yana. Bunun ötesinde ülkemize yönelik terörist saldırıların durdurulması için Irak’ın da işbirliği ile önlem alınmasını istiyor.” Kendi kendimizi kandırmayalım. Artık Irak’ın toprak bütünlüğü diye bir şey söz konusu değil. Irak kesinlikle en az üçe bölünecek, bu bir gerçek.O halde Türkiye’nin hâlâ “Irak’ın toprak bütünlüğünden yanayız” gibi olmayacak bir tezi ısrarla savunmasının anlamı yok. Türkiye bölgenin tarihsel geçmişini de göz önüne alarak bu bölünmeden hem yararlı çıkmalı hem de ülkenin bundan sonraki güvenliğini, esenliğini sağlamalıdır.Sınırımızın hemen altında bulunan Musul ve Kerkük bölgeleri Türk nüfusun yoğun biçimde yaşadığı yerler. Devlet kurma özlemi içinde olan Barzani ve Talabani aşiretlerinin gözü bu iki bölgede. Çünkü burada petrol var.Musul ve Kerkük yüzlerce yıl Türk hakimiyetinde yaşadı. Bölgenin elimizden çıkması Lozan Anlaşması sırasında oldu. Ki Lozan’da bu bölge ile ilgili bazı haklarımızın saklı tutulduğu da biliniyor.Türkiye bu bölgeyi en azından güvenlik kontrolü altına almalıdır. Bunu ilk kez yazmıyorum. Birinci Körfez Savaşı’ndan beri konuyu defalarca dile getirdim. Her seferinde de “Deli saçması, olacak şey değil, Türkiye mahvolur” gibi sesler yükseldi sağdan soldan. Peki neden deli saçması olsun? Türkiye Kuveyt değil ki Amerika saldırısına uğrasın. Ayrıca bu bölgenin adam gibi bir ülke tarafından kontrol edilmesi sonuçta Amerika ve Avrupa’nın da işine gelir.Bakın bu söylediğim aslında herkesin zihninde oturmuş durumda. Ama birkaç cesaretli kişi dışında herkes korkuyor bunu söylemeye. Korkmayalım artık; Türkiye, Musul ve Kerkük’ü kontrol etme fikrini mutlaka tartışmalıdır. Bu terörü bitirmenin ve bölgeye kalıcı barış getirilmesinin de yoludur.

Devamını Oku