Meğer AKP iktidarı gazeteciler hakkında bir karne tutuyormuş. Her Merkez Karar Yönetim Kurulu toplantısında medya da masaya yatırılıyor ve iktidarı öven gazetecilerle muhalefet yapan gazeteciler birer birer saptanıyor ve not veriliyormuş.Sonra da bunlardan bazıları için “pekiyi notu” atılırken, bazı gazeteciler herhalde “Biraz daha akıllansınlar” diye “sınıfı geçiriliyor” geri kalanı da “Bunlardan bir hayır gelmez” denilerek “sınıfta bırakılıyormuş.” İktidarın gazetecilerle ilgili “andıç” çalışması yaptığını elbette biliyorduk ama böyle notla değerlendirmeye gittiğini bilmiyorduk. Yeniçağ Gazetesi yazarı Sebahattin Önkibar yazınca hepimizin haberi oldu.Onun da yazmasına neden olan aldığı bir uyarıymış. Çünkü AKP MKYK üyelerinden biri geçenlerde kendisini arayıp “Sabahattinciğim ne olur bu kadar aleyhte yazma. Her toplantıda ayrıntılı verilen medya raporunda aleyhte yazanların başlarındasın..” demiş. Önkibar da tek tek gazeteci isimleri sayarak kimin hangi kategoride olduğuna dair onay almış. (Diğer sütunlarda kategorize edilen gazetecilerin isimleri bulacaksınız.)Bir iktidar elbette medya ile ilişkilerine gözden geçirecek, haber ve yorumları değerlendirecektir. Ama bu bütün dünyada “Bir eksiğimiz var mı, eğer eleştiri alıyorsak neden alıyoruz, bunlardan yararlanabilir miyiz?” mantığı ile yapılır.Bizde ise bu böyle olmuyor. İktidar eleştirilerden bir ders çıkarmak için değil kendisine yandaş ve rakip isimleri saptamak ve buna göre davranmak için yapıyor bunu.Çünkü AKP zihniyetinde eleştiriye yer yok. Eleştiriyi “düşmanlık” olarak algılıyorlar. AKP’ye göre eleştiri “hizmetlerin önünün kesilmesi” demek. Mantık bu olunca da her türlü baskı ve yıldırmayı da kendilerinde hak görüyorlar.Oysa, kendi adıma belirteyim, ben fikir ve görüşlerimi yazıyorum. “Muhalefet yapmak için özel bir çaba” harcamıyorum. Kendi dünya görüşümü, ilkelerimi, beklentilerimi, hayallerimi dile getirmeye çalışıyorum.Bunların çoğunun AKP zihniyeti ile uyuşmaması elbette mümkün. Yarın başka bir iktidarla da uyuşmayabilir. Ama AKP’nin buna tahammülü yok. Tek görüşleri var: “Benden olmayan düşmandır.” Yazık.Şimdi AKP MKYK’sının her toplantısında ele alınan ve kategorize edilen gazeteciler arasında ben de “sınıfta kalan” gazeteciler arasında sayılıyorum. Çünkü bugünkü iktidarın pekçok uygulamasını eleştiriyorum.Peki “pekiyi alan” veya “sınıfı geçen” kategorisine sokulan, neredeyse tamamını tanıdığım gazeteci arkadaşlarımın yüzüne karşı “Sınıfta kalan gazeteciler arasında olmak benim için onurdur” dersem ayıp mı etmiş olacağım? Ya da siz okurlara “Beni hangi liste içinde görmek istersiniz?” diye sorsam yanlış mı yapmış olurum?Mesleğe ömrünün yarısından fazlasını vermiş biri olarak iktidara şunu tavsiye ediyorum: Eleştirilere kulak verin. “Bizden değil” düşüncesiyle kimseyi düşman bellemeyin. Sadece övüldüğünüzü gördüğünüz “pembe medya” yaratma hayalinden vazgeçin. Bunu yapmaya kalkanların hepsi siyasi tarihin çöplüğünde unutulup gitti.PEKİYİ ALANLARMehmet Altan, Hasan Cemal, Taha Akyol, Mehmet Barlas, İlter Türkmen, Deniz Gökçe, Hasan Celal Güzel, Ahmet Altan, Nuray Mert, Yasemin Çongar, Ergun Babahan, Emre Aköz, İsmet Berkan, Engin Ardıç.. SINIFI GEÇENLERSerdar Turgut, Cüneyt Ülsever, Rauf Tamer, M.Ali Birand, Yavuz Donat, Ahmet Hakan Coşkun... SINIFTA KALANLARGüngör Mengi, Ruhat Mengi, Emre Kongar, Yılmaz Özdil, Oktay Ekşi, Bekir Coşkun, İlhan Selçuk, Melih Aşık, Serdar Akinan, Tufan Türenç, Can Ataklı, Mustafa Mutlu, Altemur Kılıç, Yiğit Bulut, Mustafa Balbay... ZATEN BİZDENFehmi Koru, Nazlı Ilıcak, Mustafa Karaalioğlu, Ekrem Dumanlı*****“Uçağa davet edilen gazeteciler” konusuİktidarın medyaya karşı yanlı tutumu özellikle Başbakan’ın dış gezilerinde uçağına davet ettiği gazeteciler noktasında çok dikkat çekiyor. Çünkü Başbakan bu davetlerde çok ciddi bir ayırım yapıyor. Yanına sadece kendisini öven, eleştiriye asla kalkışmayan isimleri davet ediyor.Bu durum eskiden beri böyle miydi? Hayır, uygulama Tayyip Erdoğan’la başladı. Daha önceki Başbakanların hiçbiri yurtdışı gezilerine giderken yanına sadece istediği gazetecileri almazdı.Uygulama şöyle olurdu: Diyelim ki başbakan Rusya’ya gidecek. Dışişleri Bakanlığı Protokol Müdürlüğü’nden Genel Yayın Müdürü’ne bir yazı gelirdi. Yazıda Başbakan’ın yapacağı yurtdışı gezisinin tarihi verilir ve geziye katılması uygun görülen muhabir, foto muhabiri, kameraman ve yazarların isimlerinin bildirilmesi istenirdi. Eğer uçaktaki yer kısıtlı ise nazik bir dille katılabileceklerin sayısı belirtilirdi. Yazının sonuna da bu gezinin toplam maliyeti dökülür ve kişi başına düşen ödeme miktarı da yazılırdı.Yani biz Tayyip Bey’den önceki dönemlerde Başbakan ile bir geziye gideceksek, adımıza asla çağrı yapılmazdı, Genel Yayın Müdürü bunu görev olarak verirdi. Nadir durumlarda Başbakanların bazı yazarları özellikle istedikleri de görülmüştü.Burada dikkat çekici noktalardan biri bu gezilere katılan her gazetecinin uçak, otel ve yemek paralarını ödemesidir. Tabii gazeteci bunu cebinden ödemez ama müessesesi bunu karşılar.Şu anda bilmediğim için soruyorum: Başbakan’ın uçağına davet edilen gazeteciler gezi ile ilgili masrafları ödüyorlar mı?*****Bu şikayet niye?Gün geçmiyor ki Başbakan Erdoğan medyadan şikayet etmesin. Sadece şikayet etse yine iyi. Tayyip Bey hızını alamayıp medyaya ağır hakaretlerde de bulunuyor. Ama sonra bir bakıyoruz kendi içlerinde medyayı masaya yatırıp “Bizden olanlar, olmayanlar” listeleri çıkarıyorlar.Şimdi elinizi vicdanınıza koyun ve söyleyin: Şu listelere bakınca AKP’nin medyadan şikayet etmeye hakkı var mı? “Pekiyi” derece ile “onurlandırdıkları” yazarlar Türkiye’nin en tanınmış isimleri. Bir o kadar ünlü yazar da “AKP’ye hizmet ediyor ama henüz yeterli değil, biraz daha çalışmaları gerek” mantığı ile destekleniyor. 15 yazar ise “sınıfta bırakılarak” AKP’ye hizmet etmemekle suçlanıyor.Bu durumda Erdoğan’ın “yalan yazıyorlar” diye hakaret ettiği medya nerede? Belli ki Tayyip Bey’in bu tür popülist çıkışlar hoşuna gidiyor. Dünyadan habersiz, eğitimsiz, bilime, eğitime, kültüre, sanata hiçbir katkısı olmayan ama sıra oy vermeye gelince büyük çoğunluk oluşturan kitlelerin gözüne hoş görünüyor böylelikle. Çok üzülüyor insan.
30 yılı aşkın gazetecilik hayatımın yarıdan fazlası aynı zamanda yazı da yazarak geçti. Bu süre içinde çok beğendiğim yazılarım olduğu gibi başka yazarların yazılarını da adeta kıskandığım oldu.Kıskançlık diyorum özellikle, çünkü hasetle karıştırmamak lazım. İnsan öyle bir an geliyor ki “Ah bu yazıyı keşke ben yazsaydım” diyor içi giderek.Ya da tam siz bir yazı üzerinde çalışırken bir başkası benzer bir yazıyı kaleme alıyor. O zaman da hem kıskanıyorsunuz hem de kendinize kızıyorsunuz.İşte dün Cumhuriyet Gazetesi’nde Emre Kongar’ı okurken bu duyguları yaşadım. Çünkü birkaç gündür benzer bir yazı yazmak üzere kafa yoruyordum.Kongar “Demokrasi ne değildir?” başlıklı bir yazı kaleme almış. “Demokrasi ve Laiklik” adlı kitabında konu çok daha geniş biçimde irdeleniyor. Ama Kongar öyle cümleler çıkarmış ki, demokrasiye inanan herkes “İşte budur” demekten kendini alamaz.Türkiye yıllardır “demokrasiyi” tartışıyor. Ve herkes demokrasiyi kendi çıkarı açısından ele alarak bir oraya bir buraya çekiştiriyor. Demokrasi kültürü yerleşemediği için de “göstermelik” ölçüler neredeyse “demokrasi kıstası” olarak sunuluyor ve özellikle bu konuda hiçbir kültürü olmayan geniş yığınlar başımıza bir de “sıkı demokrat” kesiliyor.Oysa Türkiye’nin çok ciddi biçimde demokrasi tartışması yapması gerekiyor. Ancak eğer bu tartışmayı konuyla ilgili kültürü olmayan çok geniş yığınların önünde yaparsanız spekülasyonların da önüne geçemezsiniz. Çünkü demokrasiyi çarpıtarak, sömürerek ve gerçek anlamından saptırarak politika yapanlar, demagoji ustası da olduklarından işlerine nasıl geliyorsa demokrasiyi de öyle tarif edeceklerdir.Nitekim Türkiye’de şu anda yaşanan da budur. Kanla yazılmış bir cumhuriyetin temel ilkelerini “sözde demokrasi” adına değiştirmek isteyenler bunu “özgürlük, fikir hürriyeti” maskesi altında demagojilerle yapmaya çalışıyorlar.Amerika’da örneğin “Özgürlük bildirisini demokrasi adına değiştirmeye” bir kalkın bakalım. Sizi demokrasi adına destekleyecek bir kişi bulabilir misiniz?Almanya’da “demokrasi fikir özgürlüğü değil mi, o halde Nazi Partisi kuracağım” deyin bakalım, neyle karşılaşacaksınız? Fransa’da “Korsika bağımsız olmalı” diyenler demokrasinin arkasına sığınabilir mi?O halde “özgürlük” adına aklımıza her gelenin ille de demokrasi olarak tanımlanması mümkün değil.Türkiye’de ise durum çok daha farklı. Bizde “baskıcı rejim uygulamak” veya “geriye dönüşü” isteyenler bunu demokrasi diye dayatmaya çalışıyor. Demokrasi konusunda hiçbir kültürü olmayan, yoksulluğa ve avantaya alıştırılıp oy deposu haline getirilen milyonların desteğine “işte demokratik irade” diyenler bu anlamda başarıya ulaşmak üzere.Ama kimse şunu da unutmamalı. Akıl da henüz ölmedi.İşte Emre Kongar’ın yazısıDemokrasi Ne DeğildirDemokrasi, ülke çıkarlarının emperyalistlerin çıkarları uğruna feda edilmesi değildir.***Demokrasi, terör eylemlerinin yeşereceği ve egemen olacağı bir ortam değildir.***Demokrasi, sayısal azınlıkların ya da sayısal çoğunluğun, milli ya da dini duyguları kötüye kullanarak, ülkeyi faşizme ya da şeriatçılığa sürüklemesi değildir.***Demokrasi, etnik bölücülük değildir.***Demokrasi, çoğunluk diktatörlüğü değildir.***Demokrasi, ülkeyi yönetenlerin demokrasinin ön koşulları olan laikliği, temel hak ve özgürlükleri, yargı bağımsızlığını ortadan kaldıracak eylemleri, “sandıktan çıktık” gerekçesine sığınarak yapması değildir.***Demokrasi, tarikatların ve cemaatlerin egemenliği değildir.***Demokrasi, feodal düzen, toprak ağalığı değildir.***Demokrasi, kadınların ikinci sınıf vatandaş muamelesi görmeleri, evde oturmaya veya örtünmeye zorlanması, köleleştirilmesi değildir.***Demokrasi, kadınların “töre cinayetleri” adı altında katledilmesi değildir.***Demokrasi, liderler oligarşisi değildir.***Demokrasi ayrıcalıklı bir siyasetçi sınıfı yaratmak değildir.***Demokrasi, sahtecilerin, vurguncuların, hırsızların, uğursuzların, dokunulmazlık zırhına bürünmesi değildir.***Demokrasi, genel olarak yağmacılık değildir.***Demokrasi, özel olarak halkın ve politikacıların el ele, tarihsel, doğal ve kentsel zenginliklerimizi, sit alanlarını birlikte talan etmesi değildir.***Demokrasi, yoksulluk ve gelir adaletsizliği değildir.***Demokrasi, sağlıksız konutlar, gecekondu yaşamı değildir.***Demokrasi, sosyal güvenlikten ve sağlık hizmetlerinden yoksun olmak değildir. ***Demokrasi, doğal kaynaklarımızın tüketilmesi, hava ve su kirliliği değildir.*****Yine aklım almıyor!Daha önce de birkaç kez yazdığımı hatırlarsınız. Şu anda dünyanın hiçbir ülkesinde bir Başbakan medya tarafından bizim ülkemizdeki kadar destek görmüyor. En baskıcı olduğunu sandığımız ülkelerin medyasında bile ciddi muhalefet var. Türkiye’de “ciddi” muhalefet çok az.Ama Başbakan’ın buna bile tahammülü yok. Çok sayıda televizyon kanalı ve gazete fiilen iktidarın emrinde. Ortakları iktidarla “beraber yürüdü” bu yolları. Onun dışında kalanlar ise ağır baskılar altında.Buna karşın Başbakan hâlâ medyadan şikayet ediyor, yalan yazdığını ve halkın bunlara inanmadığını söylüyor. İyi de kim yalan yazıyor, halk kimi okumuyor, izlemiyor?Kanal 7, Samanyolu, Kanal 24, TGRT, ATV hükümetin yanı organı gibi. Yeni Şafak, Zaman, Vakit, Star, Türkiye, Bugün ve Sabah da aynen böyle. Erdoğan’a göre “Yalan yazan” yayın organlarının içine bunlar da giriyor. Tirajı 3 milyon olan gazetelerin içinde bunlar da var. Başbakan medyadan daha ne istiyor ki? Anlamak mümkün değil.*****Ülkeler yoksullaştıkça yöneten kesim daha lüks meraklısı oluyorDikkat ettiniz mi, bugüne kadar aşırı lüks ve şatafat içinde yaşayan bir Amerikan Başkanı hatırlıyor musunuz? Ya da çok pahalı dükkanlardan alış veriş yapan bir İngiliz Başbakanı, Fransız Devlet Başkanı gördünüz mü?Bu ülkelerin yöneticileri, ülkelerinin zenginliği ile orantılı bir hayat sürerler. Amerikan Başkanı Beyaz Saray’da oturur örneğin. Dünyanın en korumalı binalarından biridir Beyaz Saray, ayrıca içinde bir insan için gerekli her şeyi bulabilirsiniz.Fransa Devlet Başkanı da Elysee Sarayı’nda oturur. O da ülkesinin zenginliği ile orantılı olarak örneğin Fransa’nın en iyi şarabını içer, kendi ürettikleri en lüks otomobile biner.Ama gidin bir de halkı yoksulluk içinde kıvranan ülkelere ve onların yönetici takımına bir bakın. Halk ne kadar yoksulsa yönetici konumunda olanlar o kadar lüks ve ihtişam içindedir. En son model ve en lüks otomobillere binerler, davetlilerine altın tabaklarda yemek ikram ederler.Onları dünyanın en pahalı butiklerinde, en pahalı mücevhercilerinde görürsünüz. İşte son örnek Barzani. Kuzey Irak halkı zengin mi? Değil. Hatta çok büyük bölümü eğer Türkiye gıda maddesi göndermese aç.Ama oranın lideri Barzani, tuhaftır en kritik dönemde tatile çıkıyor ve İtalya’nın Milano kentine gidiyor. Orada dünyanın en pahalı erkek butiklerinden Brioni’den alışveriş yapıyor. O Barzani ki, kendi topraklarında ayağındaki potur, başındaki örtüyle sıradan bir köylü görünümündeyken, Avrupa caddelerinde 7-8 bin dolarlık takım elbiseyle caka satıyor.Nedeni çok basit; çünkü bu tür ülkelerde demokrasi yok, demokrasi kültürü yok. İş başına geçenler yoksul halkı ezerek, üzerinde baskı kurarak egemenlik oluşturuyor. Lüks ve şatafat ise halkın üzerindeki bir etki unsuru. Halk asla erişemeyeceği lüks ve ihtişam içinde gördüğü liderinden daha da çekiniyor ve korkuyor.Türkiye’deki lüks ve ihtişam örneklerine bakın. Bunların ipuçlarını göreceksiniz.
Gençler mutlaka biliyorlardır, internette biraz araştırınca ben de aslında şarkılarından bazılarını dinlemiş olduğumu hatırladım. Adı Pink. Henüz 28 yaşındaki bir Amerikalı rock şarkıcısı. Bir iki film deneyimi de var. Ama çok genç yaşında o kadar çok ödül almış, CD’leri o kadar çok satmış ki, insan şaşırıyor.Hangi kanaldı hatırlamıyorum (Dream TV olabilir) son derece güzel bir sarışın şarkı söylüyor. Ama alışık olmadığımız biçimde şarkının Türkçesi de alt yazı olarak veriliyor. “Sayın Başkan” yazısını görünce ilgimi çekti ve izlemeye devam ettim.Bu arada kızım Begüm’e sordum “Bunu tanıyor musun?” diye. Begüm “Ooooo hangi dünyada yaşıyorsun, şimdi herkes bu kızı konuşuyor hatta şarkısı yasaklanmasın diye millet bilgisayarına kopyaladı bile” dedi.Ben de “Niye yasaklansın ki?” diye sordum. Yine cevapladı: “Tayyip Erdoğan’ın Başkan Bush’la arası çok iyi ya, işte bu nedenle Türkiye’de şarkıya yasak gelir diye endişelenenler var.” Gençler müthiş.Pink “I am not dead” adlı son albümünde ABD Başkanı Bush’u eleştiren “Dear Mr President” adlı bir şarkı yazmış. Bu şarkıda Bush hem Irak savaşı, hem Amerika’da başgösteren yoksulluk, hem de eşcinsellere yönelik politikaları açısından eleştiriliyor.Pink’in bu albümü şu ana kadar 3.8 milyon satmış. Ama internet aracılığı ile satın alıp bunu kendi arşivlerine koyanların sayısı birkaç milyonu aşmış durumdaymış.Sanatın, özel olarak da müzik sanatının önemli işlevlerinden biri de bu. Kim bilir kaç milyon genç, aslında Bush’un politikaları, Irak’ın bombalanması konusunda belki hiçbir şey düşünmüyordu. Ama bir şarkı bu konuyla ilgili hiçbir fikri olmayanları bile harekete geçirebiliyor.Şarkının etkisi kendini göstermiş olmalı ki, klibini yayınlayan TV kanalları alt yazı koymayı da ihmal etmemiş.Tavsiye ederim, eğer müzik kanallarından birinde bu şarkıyı yakalarsanız mutlaka sonuna kadar dinleyin. Bir kere müzik çok güzel. Kız zaten güzel. Sözler de çok anlamlı.*****İşte şarkının sözleri Sayın BaşkanGel benimle bir yürüyüş yapYalnızca iki sıradan insan gibiVe benden daha iyi değilmişsin gibi davranalımSana bazı sorular sormak istiyorumEğer dürüst konuşabilirsekSokakta onca evsizi gördüğünde ne hissediyorsun?Aynaya baktığında ne hissediyorsun, gururlu musun?Geri kalanımız ağlarken nasıl uyuyorsun?Bir annenin elveda demeye fırsatı yokken nasıl rüya görüyorsun?Nasıl başın dik yürüyorsun?Sayın BaşkanYalnız bir çocuk muydun?Nasıl söylersin geride hiçbir çocuğun kalmadığını?Aptal ve kör değiliz.Hepsi senin hücrelerinde oturuyorSen cehenneme giden yolu döşerkenNasıl bir baba kendi kızının haklarını elinden alırdı?Ve nasıl bir baba eşcinsel olduğu için kızından nefret ederdi?First Lady’nin ne demesi gerektiğini yalnızca hayal edebiliyorumViski ve kokainden uzun bir yol katettinGeri kalanımız ağlarken nasıl uyuyorsun?Bir annenin elveda demeye fırsatı yokken nasıl rüya görüyorsun?Nasıl başın dik yürüyorsun?Yine de gözlerime bakabilir misin?Sana sıkı sıkı çalışmaktan söz edeyimBir bebek yoldayken minimum maaşSana sıkı çalışmaktan bahsedeyimBombalar onları götürdükten sonra evlerini yeniden yapmakSana sıkı çalışmaktan söz edeyimBir karton kutudan bir yatak yapmakSana sıkı çalışmadan söz edeyimSıkı çalışmak hakkında hiçbir şey bilmiyorsunGeceleri nasıl uyuyorsun?Nasıl başın dik yürüyorsun?Sayın BaşkanBenimle asla bu yürüyüşe çıkamazdın değil mi?*****Şeyh uçmaz mürit uçururNe güzel söylemiş atalarımız; “Şeyh uçmaz, mürit uçurur” diye.Bunun son örneklerinden birine AKP’nin Kızılcahamam toplantısında tanık olduk. Bir grup AKP’li Başbakan Tayyip Erdoğan’ı “Nobel Barış Ödülü”ne aday göstermek istemiş. Konu bir hayli de konuşulmuş ve aday gösterme prosedürü bile incelenmiş.Peki Tayyip Bey’e Nobel Barış Ödülü neden layık görülüyor?Efendim geçenlerde İsrail ve Filistin Devlet Başkanları Ankara’ya geldi ya. İşte barışı sağlayan adam olarak Tayyip Bey’in de bu şekilde onurlandırılması uygun görülmüş. İşte “Şeyh uçmaz mürit uçurur” atasözü burada kendini gösteriyor. Zaten bunu tarif edecek başka da laf var mı ki?Tahmin ediyorum Başbakan bu öneriden hoşlanmıştır hoşlanmasına da “Arkadaşlar sakın böyle bir girişimde bulunmayın, dünyaya karşı zor durumda kalırız” demiştir.*****Paranın tanrı olmasına ek! Başkomutan’la Başbakan’ın Suudi Kralı’nın ayağına gitmesini eleştirirken “Para tanrı mı oldu?” diye sormuştum. Suudi Arabistan’ın Ankara Büyükelçisi’nin dün Milliyet’e verdiği röportajı okurken “Bunların tanrısı kesin para olmuş” yargısına bir kere daha vardım.Çünkü büyükelçi Suudi Kralı’nın Ankara’da çok para harcadığını savunarak “Bundan Ankara da (şehre hareket geldi diye) mutlu olmalı” diyor.Suudi Arabistan İslamiyetin merkezi sayılır. Böyle bir ülkenin her şeyi paraya bağlaması, paradan başka bir şey konuşmaması insana dokunuyor.“Çok param var, o halde her şeyi yapabilirim” mantığı ile hareket eden Suudi Arabistan, İslam’a katkı mı sağlıyor yoksa zarar mı veriyor, bunu iyi düşünmek gerek.
Son günlerde AKP’nin iktidar olmasından hiç memnun olmayan kişilerle bile yaptığım konuşmalarda çok ilginç yorumlar alıyorum.Diyorlar ki “Allah için Tayyip Erdoğan’ın hakkını vermek lazım. Şu terör krizini çok iyi yönetti. Bu sıkıntılı günleri çok sakin atlatıyoruz.” Doğru mu bu saptama? Doğru. Art arda gelen terör saldırıları ve 50’ye yakın şehit vermemizden sonra Türkiye’de bir öfke patlaması yaşanmıştı. En “munis” görünenlerde bile Irak’a “derhal” girilmesi gerektiği düşüncesi öne çıkmaya başlamıştı.Ancak Tayyip Erdoğan “Yahu yoksa bu adam Türkiye’yi sevmiyor mu?” eleştirilerine bile göğüs germeyi göze alarak öfke kontrolünü eline aldı, kamuoyunu oyaladı, Amerikan Başkanı’na gitti, yepyeni bir söylemle geri geldi.Geçen süre içinde kamuoyundaki öfke azaldığı gibi “Aslında iyi ki böyle yapmış” havası da yaygınlaştı. Hatta bu gelişmelerin sonunda AKP’nin biraz daha güçlendiği bile anlaşıldı.Temel nokta şudur: Türkiye’de yaşayan kimse savaş istemiyor, kaos istemiyor. Ne kadar öfkeli olursanız olun, ne kadar milliyetçi duygular taşırsanız taşıyın, sonuçta kimse oğlunun ölmesini arzulamaz, kimse düzeninin bozulmasına izin vermek istemez.İşte bu duyguları iyi tahlil eden Erdoğan bence büyük bir riske girerek işi soğutmayı ve lehine çevirmeyi başardı.Şimdi gelelim işin “fakaaat” tarafına.Tayyip Bey ve kurmayları gerçekten çok serinkanlı bir politika izleyerek krizi iyi mi yönettiler, yoksa daha önceden verilmiş sözleri tutmak, bunun karşılığında iktidarlarını güçlenerek korumak mı istediler?Yaşadığımız bazı gerçekler, sanki ikinci ihtimali daha güçlü kılıyor benim kafamda. Amerika’nın bir anda çark etmesi, Barzani ve Talabani’nin önceleri adeta tahrik eder gibi abuk sabuk konuşurken birden sinmesi, Avrupa Birliği’nin bile “Türkiye bu konuda çok haklı” açıklaması yapması bende şüphe uyandırıyor.Bilmediğimiz bir şeyler mi oluyor acaba?Bugünü kurtardık, peki yarın ne olacak? Türkiye’nin bu bölge ile ilgili “vazgeçilmez” talepleri var mı? Yarın oluşacak yeni durumlarda Türkiye nasıl tavır takınacak? Bu sorulara ben cevap bulamıyorum açıkçası.Anlaşıldığı kadarıyla, bilmediğimiz anlaşmayla PKK örgüt olarak bitirildi. Yani bundan sonra etkili ve güçlü PKK saldırıları olmayacak, olamayacak. Tabii hareket içinden tasfiye olup, marjinal hale gelecek alt grupların saldırıları asla bitmeyecektir. O başka.Ancak PKK devreden çıkacaksa bölgede resmi bir Kürt Devleti kurulacak demektir. Örneğin Türkiye’nin bu konudaki “net politikası” nedir? PKK ortadan kalktıktan sonra bir Kürt Devleti’nin kurulmasına izin verecek miyiz? Bu devlet bizim için tehlike mi değil mi? Eğer böyle bir devlet kurulursa ve bir süre sonra “Kuzeyimizdeki soydaşlarımızla aynı çatı altında olmak istiyoruz” derlerse ne yapacağız?Kafalardaki şüphe budur. Erdoğan ve iktidarı “diplomasi politikasıyla” şimdilik bugünü kurtarıyor. Yarının planı nedir? Yukarıda sormaya çalıştığım sorulardan sadece biri gündeme geldiğinde ne yapılacak? O zaman “günü kurtarma politikası” yeterli olmayacaktır herhalde.*****Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil ServisiAnkara Yüksek İhtisas Hastanesi’nin Acil Servisi ile ilgili yazı çok ilgi çekmişti. Çünkü güzel bir olaydı, herkesin görmek istediği bir durumdu. Ama hep de güzel olaylar gelmiyor önümüze.Bu kez Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Servisi’nde yaşanan bir olaydan söz edeceğim. İstanbullu bir öğretmenimiz 19 Kasım’da İzmir’e gidiyor. Beraberinde olan özürlü çocuğu ayağını bir yere sıkıştırıyor ve bilek kırılıyor. Öğretmenimiz hemen Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Servisi’ne koşuyor. Ama orası büyük bir hayal kırıklığı. Çünkü her nedense kimse acılı çocuğun imdadına koşmuyor. Gerekçe de o sırada getirilen bıçaklanmış bir kişi. Öğretmenin çabasıyla sonunda çocuğun ayağına bakılıyor ve alelusul sarılıyor.Öğretmenimiz o gece otobüsle İstanbul’a dönüyor. Ertesi gün çocuğunu bir hastaneye götürüyor ve bileğin kırık olduğu burada anlaşılıyor. Ayak alçıya alınıyor tabii.Neden böyle oluyor acaba? Ülkenin hastanesi örnek olurken diğerinde neden bunlar yaşanıyor?*****FacebookBu yılın hatta önümüzdeki yılın da çılgınlığı belli ki Facebook. 16 yaşındaki bir Amerikalı lise öğrencisinin kendi arkadaşlarıyla haberleşmek için başlattığı internet sitesi tüm dünyayı kapladı. Türkiye’de de yüz binlerce gencin Facebook’u kullandığı anlaşılıyor.Ancak her çılgınlıkta olduğu gibi bunda da yakında sorunlar yaşayabiliriz. Zaten konu dünyada da tartışılıyor. En azından pek çok şirketin milyonlarca dolar ödeyerek toplamaya çalıştığı kişisel bilgilerin “kendiliğinden” ve istendiğinde ulaşılabilir biçimde adeta hizmete sunulmasının sakıncalarını önümüzdeki yıllarda görebiliriz.Ama benim dikkat çekmek istediğim nokta başka. Şimdiki gençler Facebook’u çok sevdiler. Çok da eğleniyorlar. Arkadaşlarının fotoğraflarını koyuyorlar, matrak anılarını yazıyorlar, birkaç kişinin bildiği “sırları” bile paylaşıyorlar.Ama gençlere diyorum ki “Şimdi güldüğünüz, eğlendiğiniz fotoğraflar, anılar, sırlar, bundan 15-20 yıl sonra öyle bir anda karşınıza çıkar ki, kariyerinizi bile zedeleyebilirsiniz.” Bana göre önümüzdeki dönemde bu konu çok tartışılacak.*****Star TV yönetimine açık mektupDeğerli Star TV yöneticileri; Televizyon dizilerini düzenli olarak izleme olanağı bulamıyorum. Zaman zaman izlediğim bazı dizileri de araya haftalar girdiği için karman çorman ediyorum kafamda.Kanalınızda bir süre gösterilmiş sonra da yayından kaldırılmış “Benden Baba Olmaz” isimli bir dizi varmış. Üzgünüm ama ben ne yazık ki hiç denk gelip göremedim.Ama bu dizi günlerdir beni de çok meşgul etmeye başladı. Çünkü meğer bu dizinin çok “ateşli fanatikleri” oluşmuş. Ve bu ateşli fanatikler dizinin yayından kalkmasına fena halde öfkelenmişler. Aralarında büyük bir grup kurmuşlar, internet üzerinden de sürekli yayın yapıyorlar.Benimle ilgisine gelince. Son 10 gündür e-mail kutuma müthiş bir bombardıman yapılıyor. Bilmiyorum başka yazar ve gazetecilerin e-mail kutularına gönderiliyor mu bu mesajlar ama, bu beni artık çok sıkıntıya sokmaya başladı.Çünkü her gün zaten yüzlerce mesaj alıyorum. Bunları açıp okumak, notlar almak, cevaplar yazmak çok zamanımı alıyor.Üstüne şimdi bir de “Benden Baba Olmaz dizisi kaldırılamaz” mesajları eklendi. Bir iki olsa diyeceğim bir şey yok. Ama her gün onlarca mesaj geliyor. Hemen hepsi aynı.Sizden ricam, bu diziyle ilgili bir açıklama yapın, şu ateşli fanatikleri tatmin edici bir şeyler söyleyin. Bir gazete yazarı olarak diziye müdahale edecek halim ya da sorunu çözecek durumum yok. Ama lütfen siz de bir şeyler yapın da biz de kurtulalım.Sevgi ve selamlarımla.
Aşağıda okuyacağınız 50 madde BBC Programcısı Jessica Williams tarafından hazırlanmış. Bazı maddeler bölük pörçük gazetelerde yayınlanmıştı. İnternet sitelerinde ise listenin tamamı vardı.Jessica Williams daha güzel bir dünya için okuyacağınız maddeleri “Mutlaka değişmesi gereken 50 Gerçek” olarak tanımlıyor. Williams’a göre “50 gerçek olarak adlandırılan aykırılıklar, yanlışlıklar veya sorumsuzluklar, ilk bakışta birbiriyle ilintili gözükmeyebilir. Ama her biri, dünyanın üzerine bir balyoz gibi iniyor.” Gerçekten okuyunca göreceksiniz; dünyada bu gerçeklerle yaşıyoruz. Ve eğer bu gerçekler olmasaydı mutlaka daha güzel olurdu.1- Bir Japon kadını ortalama 84 yıl, bir Botswanalı kadın sadece 39 yıl yaşıyor.2- Dünyadaki obez nüfusun üçte biri, gelişmekte olan ülkelerde yaşıyor.3- ABD ve İngiltere, gelişmiş ülkeler arasında en yüksek erken hamilelik oranına sahip.4- Çin’de 44 milyon kadın kayıp.5- Brezilya’daki Avon kadınlarının (Güzellik ürünü) sayısı, asker sayısından fazla.6- 2002’de idamların yüzde 81’i ABD, Çin ve İran’da gerçekleşti. 7- İngiliz süpermarketleri, müşterileri hakkında hükümetten daha fazla bilgiye sahip.8- AB’deki her inek için verilen günlük 2.50 dolarlık sübvansiyon, Afrika’nın yüzde 75’inin günlük geçiminden daha fazla. 9- 70’in üzerindeki ülkede aynı cinsten iki kişinin ilişkisi yasak, 9’unda ise cezası ölüm.10- Dünya nüfusunun beşte biri, günlük 1 dolarında altında gelirle yaşıyor.11- Rusya’da yılda 12 binin üzerinde kadın aile içi şiddet sonucunda hayatını kaybediyor.12- 1 yılda 13.2 milyon Amerikalı, estetik ameliyat yaptırdı.13- Kara mayınları nedeniyle saatte bir insan ölüyor ve sakat kalıyor.14- Hindistan’da 44 milyon çocuk işçi var. 15- Sanayileşmiş ülkelerde insanlar, günde 6-7 kg katkı maddesi yiyor.16- Dünyanın en çok kazanan sporcusu golfçu Tiger Woods, yılda 78 milyon dolar, yani saniyede 148 dolar kazanıyor.17- Amerikalı 7 milyon kadın, 1 milyon erkek yeme bozukluğu çekiyor. 18- 15 yaşındaki İngilizler’in yarısı uyuşturucu kullanmış, dörtte biri sigara içiyor.19- Washington’daki lobi endüstrisinde 67 bin kişi, her seçilmiş kongre üyesi için 125 kişi çalışıyor.20- Motorlu araçlar dakikada 2 insanı öldürüyor.21- 1977’den bu yana ABD’deki kürtaj kliniklerinde 80 bin şiddet ve taciz vakası yaşandı.22- McDonalds’ın altın kemerini tanıyanların sayısı, Hıristiyan tacını tanıyanlardan fazla.23- Kenya’da bir ailenin gelirinin üçte biri rüşvete gidiyor.24- Dünyadaki yasadışı uyuşturucu pazarı 400 milyar dolar.25- Amerikalılar’ın üçte biri, uzaylıların geldiğine inanıyor. 26- 150’den fazla ülkede işkence var.27- Her gün dünya nüfusunun yedide biri, yani 800 milyon insan aç kalıyor.28- Amerikalı siyah erkeklerin hapse girme ihtimali, yüzde 33.29- Dünyanın üçte biri savaş halinde. 30- Petrol rezervleri 2040’da tükenebilir.31- Sigara içenlerin yüzde 82’si gelişmekte olan ülkelerde yaşıyor.32- Dünya nüfusunun yüzde 70’i, bugüne dek hiç çevir sesi duymadı.33- Silahlı çatışmaların dörtte biri, doğal kaynakları ele geçirmek için yaşanıyor.34- Afrika’da 30 milyon kişi AIDS.35- Her yıl 10 dil ölüyor.36- İntiharla ölenlerin sayısı, çatışmalarda ölenlerden fazla.37- ABD’de her hafta ortalama 88 öğrenci sınıfa silah getiriyor. 38- Dünyada en az 300 bin düşünce suçlusu var.39- Her yıl 2 milyon genç kız ve kadın sünnet ediliyor.40- Silahlı çatışmalarda 300 bin çocuk asker savaşıyor.41- İngiltere’de 2001 seçimlerinde 26 milyon kişi, Pop Idol’un ilk sezonunda 32 milyon kişi oy kullandı.42- ABD, pornografiye yılda 10 milyar dolar harcıyor.43- ABD, “haydut devlet” diye ilan ettiği 7 ülkeden 33 kat daha fazla askeri harcama yapıyor.44- Dünyada 27 milyon köle var. 45- Amerikalılar çöpe saatte 2.5 milyon plastik şişe atıyor, yani her üç haftada bir Ay’a ulaşmaya yetecek uzunlukta şişe birikiyor.46- Sıradan bir İngiliz, günde yaklaşık 300 defa kameraya yakalanıyor. 47- Her yıl 120 bin kadın veya genç kız, Batı Avrupa’ya satılıyor.48- Yeni Zelanda’dan İngiltere’ye uçakla getirilen bir tane kivi, atmosfere kendi ağırlığının 5 katı sera gazı salıyor.49- ABD’nin, BM’ye 1 milyar dolardan fazla borcu var.50- Yoksul aile çocuklarının psikolojik sorun yaşama ihtimali, zengin aile çocuklarına göre 3 kat daha fazla.*****En sevilmeyen icatlar Her gün kullandığımız ya da bildiğimiz şeylerden aslında nefret de ettiğimiz aklınıza gelir miydi? Elbette. Bu çok doğal. Kullanıyor, biliyor hatta yararlanıyor olmak başka, onun icadından aslında mutluluk duymamak başka. BBC’nin yayınladığı aylık bilim teknoloji dergisi Focus, 4 bin 100 kişi arasında yaptığı ankette tarihin en sevilmeyen 9 icadını belirledi. İşte o “sevilmeyen” icatlar:1- Silah: %102- Cep telefonu: %173- Nükleer enerji: %94- Sinclair C5: %95- Televizyon: %96- Otomobil: %67- Sigara: %68- Fast food: %39- Trafik radarı: %2*****Aldatılmak da bazen insana mutluluk verir Beni çok etkileyen bir öykü buldum. Duyguları sömürülerek aldatılan bir adamın öyküsü bu. Ama adam olaya öyle bir açıdan bakıyor ki, aldatılmış olmanın inanılmaz mutluluğunu siz de hissediyorsunuz. Okuyun, bakalım bana hak verecek misiniz?Arjantinli ünlü golfçü Robert Vincenzo yine bir ödül kazanmış, ödülünü alıp kameralara poz vermiş. Ardından kulübüne uğramış, eşyalarını toplayıp otoparktaki arabasının yanına doğru yürümüş. O sırada yanına bir kadın yaklaşmış. Vincenzo’yu kutladıktan sonra ona küçük bir bebeği olduğunu, bebeğin çok hastalandığını ve hastane masraflarını karşılayamadığını onun her gün biraz daha ölüme yaklaştığını anlatmış, bir çırpıda.Kadının anlattıkları Vincenzo’yu çok etkilemiş. Hemen çek defterini çıkarmış ve turnuvadan kazandığı paranın bir bölümünü yazıp imzalamış. Çeki kadına uzatmış. O sırada kadına “Umarım bebeğinin iyi günleri için harcarsın” demiş.Ertesi hafta Vincenzo kulüpte öğle yemeğini yerken Golf Derneği’nin bir üyesi yanına yaklaşmış ve “Otoparktaki çocuklar, geçen hafta siz turnuvayı kazandığınız gün bir kadının yanınıza yaklaştığını ve sizinle konuştuğunu söylediler” demiş.“Evet” demiş Vincenzo, “Bunun nesi garip?”“Garip değil tabi ki” demiş adam, “Ama size bir haberim var o kadın bir sahtekârmış. Sizin gibi zengin kişilere yaklaşıp hasta bir bebeği olduğunu söyleyip para koparırmış. Korkarım sizden de koparmış.” Vincenzo şaşkınlıkla “Yani ölümü beklenen bir bebek yok mu?” demiş.“Yok” demiş adam.“İşte bu hafta duyduğum en iyi haber” demiş Vincenzo, bir çığlık atarak...İşte buna bakış açısı farkı diyoruz. Kimi parasını kaybettiğine üzülür, ama kimi de Vincenzo gibi ölümü bekleyen bir bebek olmamasına sevinir. Aynı pencereden dışarı bakan iki kişiden biri sokaktaki çamuru, diğeri gökyüzündeki yıldızları görebilir. Seçim bizlere aittir.
Öğretmenler Günü’nün benim için ayrı bir yeri var. Çünkü annemle babam ömürlerinin neredeyse yarısını eğitime hizmet vererek geçirdiler. Bu nedenle her yıl olduğu gibi bu yıl da öncelikle onların bu kutsal gününü kutlamak ve ellerinden öpmek istiyorum.Ayrıca tam 41 yıl sonra bile hâlâ unutamadığım, bana ilk bilgilerimi veren, okuma yazma öğreten, yolumu ışık gibi aydınlatan ilkokul öğretmenim Hüsniye Hanım’ı da anmak ve hâlâ hayattaysa ellerinden öpmek isterim.Bugün Öğretmenler Günü de, ne yazık ki 200 bini aşkın öğretmen, gencecik insan işşiz. Umutla atanacakları bir okulu ve öğrencilerini bekliyorlar. Oysa devlet büyükleri bugün her yıl olduğu gibi yine öğretmenlerimizin ne kadar vefakâr, cefakâr olduklarından bahsedecek “Keşke devletimizin imkânları iyi olsa da öğretmenlerimize 5 bin YTL maaş versek” diyecekler.200 bini aşkın atama bekleyen öğretmen aylardır özellikle internet üzerinden bir kampanya sürdürerek sorunlarını dile getirmeye çalışıyor. Bu feryatlara duyarlı davranan birçok köşe yazarı sorunu aktarmaya çalıştı. Ancak hâlâ bir sonuç alınamadı.Öğretmenlerin feryadı üzerine, konu nihayet Milli Eğitim Bakanı tarafından da ele alındı ve bakan 25 bin öğretmen açığı olduğunu duyurdu. Oysa bu rakam 2005 yılının sonunda 165 bin olarak açıklanmıştı. Peki nasıl oldu da öğretmen açığı birden bu kadar düştü? İşte işsiz öğremenlerin en büyük merakı bu.İşsiz öğretmenlere göre bakanlık bu aldatmacayı sözleşmeli öğretmenler üzerinden oynuyor. Sözleşmeli olarak işe alınan ve yeterli puanı dolduran öğretmenler kadroya alınıyor. Bakanlığın aynı kişiyi iki kere saydığı ileri sürülüyor. Öyle olunca da işe alınan öğretmen sayısı sanki yüksekmiş gibi gösteriliyor. İşsiz öğretmenler bunu iddia ediyor, bakanlık ise cevap vermiyor.Ayrıca aynı dönemde 50 bin öğretmenin de emekli olduğu biliniyor. Bu durumda öğretmen açığının 25 bin olması mümkün değil, çünkü emekli sayısı bile bunun iki katı.Tabii konu Maliye Bakanlığı’nı da ilgilendiriyor. Sonuçta devletin bir de bütçesi var. Kadro alımları buna göre yapılıyor. Ama her fırsatta “eğitim şart” derken, üstelik bırakın nitelikli eğitimi öğretmen açığı nedeniyle doğru dürüst eğitim bile yapılamayan ülkemizde 200 bin yetişmiş insanın kapı önünde tutulması da büyük israf değil mi?Hiç olmazsa Öğretmenler Günü şerefine Milli Eğitim Bakanı’nın bu konuda bir açıklama yapmasını bekliyoruz.*****Yolsuzluğu önlemek yerine toptan kaldırıp rahatlamakİstanbul’da Milli Eğitim Müdürlüğü’nün yayınladığı bir genelgeye göre, tam gün eğitim yapılan okullarda çocuklara öğle yemeği çıkarılması yasak. Çünkü öğrencilere yemek veren okullarda bazı usulsüzlükler saptanmış, haksız kazançlar elde edildiği görülmüş. Çare de tam Türk işi bulunmuş: Yasaklayın yemek vermeyi olsun bitsin.Beşiktaş’tan yazan bir okurum, çocuğunu özel bir okula göndermek yerine, öğretmenlerinin çok başarılı olduğunu bildiği devlet okulu Murat Beyaz İlköğretim Okulu’na gönderdiğini belirterek “Okul tam gün. Çocuklar sabah 8’de okula gidiyor, dört buçukta çıkıyor. Öğle yemeklerini kantinden aldıkları tost veya hamburgerle geçiştiriyor. Bunun üzerine soruna kişisel çözüm bulmak için okula yemek getirtmek istedik. Çok makul fiyatlarla biri benim çocuğum iki çocuk için yemek gelmeye başladı. Çocuklar yemekleri kapıdan alıp öğle tatilinde sınıflarında yiyordu. Ama kısa sürede bu sayı 28’e çıktı” diyor.Hiçbir kâr amacı gütmeyen bu uygulama okul yönetiminin müdahalesiyle önlenmiş. Gerekçe de Milli Eğitim Müdürlüğü’nün genelgesiymiş.Elbette kimse okul öğrencilerinin yemek yemesinden kendine bir menfaat temin etmemeli. Ama gün boyu okulda olan çocukların beslenme sorununu halletmek de herhalde Milli Eğitimi yönetenlerin görevidir.O küçücük çocukları kantinde satılan ve sağlıklı olup olmadıkları bilinmeyen tostlara, hamburgerlere mahküm etmek ne kadar doğru acaba?Okurumun yazdıkları özel bir durum. Her okulda böyle bir uygulama yapılması mümkün değil. Buna karşın soruna da bir çözüm bulunmalı mutlaka. Doğru dürüst beslenmeyen çocuklarımızdan nasıl başarı bekleriz ki?..*****Öğretmenlerin sorunlarına bir de gülerek bakalım!Bir öğretmenin yazdığı anlaşılan isimsiz bir mesaj aldım. Bu öğretmenimiz “Sorunlarımızı görmeyen ve duymayanlar için bu sefer de ironi ile anlatalım” demiş. “Öğretmen kimdir, ne yapar?” sorusuna çok güzel bir cevap olmuş. Üstelik, ister istemez gülümsüyorsunuz da...- Ortalama 70 kişilik sınıflarda ders yapar. Oysa bu bir köy nufusü bile değildir.- İşlerini okulda bitiremez. Beceriksizdir. Sınav, plan vs. işlerini evine taşır.- Mesleğinin kutsal tarafını görmez. Bu işi parasız yapması gerekirken kucak dolusu para alarak hazineyi zarara sokar.- Takım elbise, ayakkabı, kitap vs. gibi lüks alışkanlıkları vardır.- Öğrencilerden dayak yediği zaman, canı yanınca bağırır. Gürültü yaparak çevreyi rahatsız eder. Öğrencilerin bu gibi savunma sporu çalışmalarına güçlük çıkarır.- Çok sevimli bir bakanları vardır. Ama onun her lafının altında art niyet veya para ararlar.- Sosyal etkinlikler düzenleyerek hafta sonu ve mesai saatleri dışında öğrencileri rahatsız ederler.- Her biri bir Einstein olan genç beyinlere zayıf not verirler. (Sonra da bakanlığı af çıkarma ile uğraştırırlar.)- Okul önlerindeki serseri denilen aslında çok efendi olan gençlerden korkarlar.- Onların bıçak silah vs. taşıdığını iddia ederler. Bu çocuklara iftira atarak onları rencide ederler.- Öğrencilerin şaka amaçlı küfür ve tacizlerini anlayacak espritüel zekâları yoktur. - TKY çalışmalarında kaynak yokluğundan şikâyet ederler. Ceplerinde akrep vardır, ellerini ceplerine atıp, sayın bakanlığa parasal destek yapmayı hiç düşünmezler.- Her gün yüzlerce öğrenci ile uğraşıp 2 ay tatil yaparlar. Çocukları bu süre zarfında eğitim hakkından mahrum bırakırlar.- Paraya ihtiyaç duymazlar. Hayır sahibi bakkal, manav ve kasaptan veresiye alışveriş yaparlar. Hayrı bilmezler. Söylenirler.- Aşevi gibi kurumlardan ücresiz yemek alma imkanları olduğu halde gereksiz yere utanırlar. - Velileri toplantılara çağırıp çocuklarının dedikodusunu yaparlar ana-baba ile evladın arasını açarlar.- Okuldan gece 12 bile olmadan çıkarlar. - İşportacılık, esnaflık gibi işlerle uğraşarak zengin olmaya çalışırlar. Fakir esnafa rakip olurlar.- Hepsi son derece mutludur. Bakanı yıpratmak için anketlerde mutsuzuz derler.- Bakanı her fırsatta üzerler.- Okulda kütüphane memurluğu yaparlar. Şikâyet ederler.- Okulda temizlik yaparlar. Şikâyet ederler.- Okulda soba yakarlar. Şikâyet ederler.- Okulda fakir öğrenciler şahsi yardım ister. Şikâyet ederler.- Köylü şikâyet eder. Şikâyet ederler.- Köylü dayak atar. Şikâyet ederler.- 6 ay yollar kapanır, Uludağ kapısına gelmiş olur. Şikâyet ederler.- Eşkiya gelir ziyaret eder, hal hatır sorar anlamazlar. Şikâyet ederler.- Hep şikâyet ederler. Hiç memnun değillerdir.- Öğretmen bu ülkenin çıbanbaşıdır.
Özellikle medya çevrelerinin aylardır merakla beklediği Sabah- atv ihalesi 5 Aralık günü yapılacak. Geçtiğimiz pazartesi günü yeterlilik belgesi alınması için son gündü ve bu büyük ihaleye sadece üç gurubun katılacağı belli oldu.TMSF Başkanı Ahmet Ertürk önceki gün bir basın toplantısı yaparak hem ihale tarihini resmen bir kere daha açıkladı, hem de katılımcı sayısının az olmasının kendisini şaşırttığını söyledi.Gerçekten de ihalenin yapılacağının açıklanmasından sonra aralarında dünya devlerinin de bulunduğu 10 grup ihaleye katılmak üzere şartnameyi almıştı. Yaygın tahmin bu 10 gruptan fazla fire verilmeden ihaleye gidileceği yönündeydi.Hatta yarışa katılacaklarını belli eden gruplar ilan edilen muhammen bedelin çok üzerine bile çıkabileceklerinin sinyalini vermişlerdi. Ben de bir yazımda bu gruplardan birinin fiyatı 1 milyar 800 milyon dolara kadar çıkarabileceğini ima ettiğini belirtmiştim.Gerçi daha sonra bir başka medya patronu “Kimse sayı saymayı da bilmiyor, atv ve Sabah’ın reklam gelirlerini incelediniz mi, bu iki şirketin değeri muhammen bedel kadar bile etmez” demişti. Bu yazım medya çevrelerinde büyük ilgi görmüştü.Şimdi gelelim Ertürk’ün yakınmasına. Hiç olmazsa 5-8 arası gurubun yarışa katılacağı sanılırken, bunun üçte kalması Ertürk’ü hem şaşırtmış, hem de belli ki tedirgin etmiş. Çünkü üç kişilik yarışta fiyatın beklenenin de üzerine çıkması daha az bir ihtimal.Peki katılım neden bu kadar düşük sayıda kaldı? Örneğin Amerika gezisi sırasında punduna getirip Başbakan Erdoğan’ın yanına oturan ve Sabah- atv’yi adeta “bana verin” diyen Murdoch neden ihaleye katılmıyor? İddialı oldukları söylenen Yunan medya devi neden hiç ortaya bile çıkmadı?Bunda sanıyorum iktidarın tavrı belirleyici oldu. Çünkü daha önce de yazdığım gibi, şartname alan şirketlerin en önemli yöneticileri Ankara’ya çağrılmışlardı. Bunlardan bazıları ile görüşmelere bizzat Başbakan Erdoğan’ın da katıldığı biliniyor. Başbakan bu görüşmelerde yabancı medya devlerinin yöneticilerine “Bu ihaleye girmek için benim istediğim yerli ortaklarla çalışın” talebinde bulundu.Tahmin edeceğiniz gibi “benim istediğim” denilen yerli şirketlerin hepsi AKP döneminde parlamış ve çok büyümüş şirketler. Anladığım kadarıyla bazı yabancı medya kuruluşları bu taleplerden rahatsızlık duymuşlar. Zaten yabancılar için yüzde 25 kısıtlaması var. Haydi bunu çeşitli hüllelerle aşacaklarına inanıyorlar. Ama Başbakan’a bu kadar yakın şirketlerle ortaklık kurmak ileride zarar da getirebilir. Bunu düşündükleri anlaşılıyor yabancıların.Sonuçta ihaleye gireceğini açıklayan grupların yerli ortaklarının hepsi iktidara yakın şirketler ya da iktidarla iyi geçinmek zorunda olan kuruluşlar.Bu arada örneğin Hüsnü Özyeğin’in ihaleye çok ciddi hazırlandığı söyleniyordu. Bir ara “Özyeğin’i Başbakan çağırdı ve (ne işin var senin medyada) dedi” söylentisi çıkmıştı. Özyeğin’i tanıyanlar “böyle bir şey mümkün olamaz” demişlerdi o zaman. Ama sonuçta çok hazırlandığı söylenen Özyeğin de ihalede yok. Bakalım 5 Aralık’ta ne olacak?*****TSMF Başkanı Ahmet Ertürk “Sabah-atv için 1.1 milyar doların altında fiyat gelirse satıştan vazgeçeriz” dedi. Elbette Ertürk bu medya grubunu en yüksek fiyata satmak isteyecektir ama başında bulunduğu kurum nedeniyle “piyasa olgusunu” da en iyi bilen isimlerden biri.Ekonominin temel kurallarından biri “zorlamalarla” fiyat oluştulmasının yanlış olduğu daha doğrusu bunun mümkün olmadığıdır. Eğer Sabah-atv grubunun değeri 1.1 milyar doların üzerindeyse zaten kimse merak etmesin fiyat bunun üzerinde oluşur. İhaleye katılacak gruplar da kendi alanlarında çok büyükler. Yapacakları incelemeler sonunda elbette fiyat konusunda bir tahminleri olacaktır. Ve bu tahmin eğer 1.1 milyar doların altında kalırsa, zorlama ile bunun üzerine çıkmaları da söz konusu olamaz.Yani eğer bir malı satışa çıkarıyorsanız, piyasa olgusuna da katlanmak zorundasınız.Gelelim olayın ikinci bölümüne. Yine Ertürk “Medya bizi sevmiyor, biz de istemiyoruz ve kurtulmak istiyoruz” diyor. Çok haklı. Ama ihaleyi yapmamak, bu medya kuruluşunu yine TMSF elinde tutmak bundan sonra daha da zararlı hale gelecektir.Bu grupta çalışan pek çok gazeteci arkadaşımızın ne kadar zorda olduklarını biliyoruz. Ne kadar “Burası bağımsız medya, amacımız ihale gününe kadar kurumun değerini yüksek tutmak” deseler de bin bir türlü baskı altında oldukları da kesin.En azından TMSF bağlantısı yüzünden pek çok gazeteci arkadaşımız özgürce dile getiremiyorlar düşüncelerini. Aksini söylemek kesinlikle inandırıcı olmaz, bu yüzden kimse gönül koymasın. Ben de o grupta çalışıyor olsaydım aynı duygular altında olurdum.Tabii böyle bir durumda “çekil git” denilebilir. Ama bu devirde o kadar da kolay mı yıllardır emek verdiğin bir işi bırakıp gitmek.Ertürk belki de ihaleye katılanları etkilemek ve fiyatı yüksek tutmak istiyordur. Bu yanlış değil. Ama söyediği gibi yine ihaleyi iptal eder ve bu büyük medya kuruluşunu elinde tutarsa daha yanlış olur. Zaten iktidarın yanında yer almakla suçlanan bu nedenle çok sayıda gazeteci arkadaşımızın da yıprandığı bu müessese değerinden çok daha fazla kaybeder.Çok belli ki kim alırsa alsın bu medya grubu iktidarın yanında yer alacak. Bari o zaman kimin ne olduğunu görürürüz. Şimdiki gibi “arkadaşlarımıza ayıp olur, onlar sonuçta mecburen orada nöbet tutuyor” diye kendimize sakladığımız eleştirilerimizi dile getirme şansını buluruz.*****DokunulmazlıklarTayyip Erdoğan seçimlerden önce “dokunulmazlıkların kaldırılması” konusunda söz vermişti. Hem de şimdi değil, 2002 seçimlerinden önce. Koca beş yılı iktidarda geçirdiler ama dokunulmazlıklara dokunmadılar.Son günlerde dokunulmazlık tekrar gündeme geldi. Ama bu kez farklı açıdan. MHP Meclis’teki DTP’li milletvekillerinin dokunulmazlıklarını kaldırmak amacıyla öneriyi imzaya açtı.Bu gece Kanal 7 Haber televizyonunda bu konuyla ilgili bir tartışma programı var. Ersoy Dede’nin sunduğu programa beni de konuk olarak davet ettiler. Saat 22.00’de başlayacak programda diğer katılımcılarla bu konuyu tartışacağız. Çok ilginç görüşlerin ortaya çıkacağını sanıyorum.Zaman zaman televizyon kanallarına konuk olarak çağrıldığımda beni gören okurlar “Tesadüfen yakalıyoruz, bunları önceden haber ver” diye uyarıyorlardı. Ama inanın çoğu aynı gün yapılan davetler olduğu için yazamıyordum. Bu kez iki gün önceden haber verdikleri için sizlere de duyurma şansı yakaladım.
Kamuoyu araştırmaları yapılıyor yine. “Bugün seçim olsa kime oy verirdiniz?” soruları soruluyor. Eğer bu araştırmalar doğruysa AKP’nin oy oranı yüzde 55’i bulmuş.Oysa siyasal ve sosyal gelişmeler bunun tersi olacağı hissi veriyor insana. Böyle yazınca da kimileri adeta davul zurna çalarak “Halkı okuyamıyorsunuz, halktan koptunuz” naraları atmaya başlıyor. Geçelim..Tabii AKP’nin oyunun neden arttığını anlamak o kadar da zor değil. Bazen hiçbir şey yapmayarak da puan toplayabilirsiniz. Çünkü öyle güçlü bir konumdasınızdır ki, karşınızdakilerin hiçbir yaptırım gücü olmadığı için, insanlar kıyaslama imkanı bulamazlar. O zaman siz bir şey yapmadığınız halde daha da güçlenirsiniz.Türkiye’de de yaşanan budur.İktidar terör konusunda kılını bile kıpırdatmadı. Ülke ayağa kalktı. Yer gök bayrak oldu. Mitingler yapıldı ardı ardına. İktidar, amiyane tabirle “iplemedi.” Herkes silahlı kuvvetlerin Irak’a yönelik bir operasyon yapacağını sandı, buna inandı. Olmadı. Aslında hükümet buna izin vermedi ama, bu detayı herkesin anlaması mümkün değildi ki. Bir baktık ki iktidar güçlenmiş.Başbakan Amerika’da Başkan Bush’a “Biz daima orta yolu tercih ederiz” demişti. Aslında bu orta yol, Tayyip Bey’in bütün stratejisini oluşturuyor. Yaptığı her şey, söylediği her söz “orta ve altı” düzeyde insanlara yönelik. Eğitimi orta ve altı, kültürü orta ve altı, geliri orta ve altı, yaşam gustosu orta ve altı, zekası ortanın altı milyonlarca insan her gün pek çok şey dinliyor, görüyor, kendince yorumlamaya çalışıyor.Eğitimi, kültürü, aklı ve zekası ortanın çok üzerinde olan pek çok insan doğruları anlatıyor, fikirlerini söylüyor, görüşlerini açıklıyor, ama bunları söylemekten başka elinden bir şey gelmiyor.İktidar ise bu doğrulara, fikirlere ve görüşlere hiç aldırmıyor, hiçbir şey yapmıyor. Orta ve ortanın altındaki vatandaş ise doğruları söyleyenlerin bir şey yapamamasını bir tür “zayıflık” olarak görüyor ve hiçbir şey yapmayan iktidarın yanında yer alıyor.Çünkü sonuçta, orta ve altı insanların günlük hayatını etkileyen, onları daha da sıkıntıya sokan hiçbir gelişme olmuyor. Fakirse yine fakir, açsa yine aç. Dolardaki, borsadaki durum aslında onu hiç ilgilendirmiyor ama medya başka bir şey konuşmadığı için oradaki sözde iyi gelişmelerden medet umuyor. Durup dururken değişip de başına iş açacağına, mevcudun güçlenerek devamından yana tavır koyuyor. Yani iktidar hiçbir şey yapmayarak aslında çok şey yapmış oluyor.Planladığı hedefine doğru artık daha hızlı ve emin adımlarla yürüyor. Kendi sermayesini, kendi medyasını, kendi sosyal yaşam biçimini hayata geçiriyor.Ortanın üstü insanlar ise hem bu manzarayı görüyor hem de hiçbir şey yapamıyor. Çünkü doğrularla çarpık demokrasinin kuralları çatışıyor bu sefer.Bu nedenle AKP’nin birkaç ay sonra yüzde 60’ları bile geçmesi kimseyi şaşırtmamalı. Çünkü burası böyle bir ülke.*****KovboylukBaşbakan Erdoğan dünkü grup toplantısında müthişti. Zaten var olan hitabet yeteneği giderek artıyor. Bu hitabet yeteneği ile propaganda kabiliyeti birleşince mükemmel bir hal alıyor. Ve Başbakan orta ve altı kesimi elinde tutmasını beceriyor. Dün “Biz eli silahlı kovboy değiliz” diyerek Kuzey Irak’a yönelik askeri operasyonun olmayacağını adeta kesin bir dille söyledi.Güzel de; güç ve silah kullanmak ülke çıkarı söz konusu olduğunda meşrudur. “Ya demokrasi ya savaş” söylemi kimilerinin ruhunu okşayabilir, taraftar bulabilir. Ama bu aynı zamanda en büyük çarpıtmadır. Ülkeniz ağır bir saldırı altındayken “Biz demokrasiden yanayız, savaş istemiyoruz” derseniz bunun adı başka bir şey olarak da tanımlanabilir.Erdoğan ısrarla “barışçı” maskesi takarak terör olgusunu görmezlikten gelmeye çalışıyor. “Türkiye’nin tek sorunu terör değil” diyen Erdoğan soyut açıdan haklıdır, buna karşın Türkiye bu pasif tutum karşısında toprak kaybına bile uğrayabilir. Bu durumda pek inanmadığını sandığım demokrasi bile imdadına yetişemez.*****Başbakanlık meslek değildir Ne zamandır dikkatimi çekiyor; Tayyip Bey bir yabancı başbakanla görüştüğünde “Sayın meslektaşımın dediği gibi” ya da “Sayın meslektaşımla hem fikiriz” türünden cümleler kuruyor.Burada dikkat çekici kelime “meslektaş.” Belli ki Başbakan görevini aynı zamanda meslek olarak görüyor. Çok mu önemli? Değil ama yine de dikkat çekici ve bana göre olmaması gerekiyor.Çünkü Başbakanlık bir meslek değildir. Meslek “hayatını kazanmak için yapılan ve bir nitelik gerektiren iş” olarak tanımlanıyor. Bir işin meslek kabul edilmesi için de belli bir eğitim alınması birinci koşul.Örneğin dilencilik yaparak da para kazınırsınız ama bu bir meslek değildir. Sadece meslek gibi görürsünüz. Doktorluk meslektir ve tıp fakültesini okumanız gerekir. Oto tamirciliği de meslektir, ya bir meslek lisesine gider eğitimini alırsınız ya da önce çırak olarak girdiğiniz bir tamirhanede çalışarak mesleği öğrenirsiniz. Oysa bakanlık, başbakanlık gibi makamlar meslek değil birer hizmet yeridir. Başbakansanız elbette eğitiminiz vardır ama bu eğitim başbakan olmanız için verilmemiştir.Başbakan olarak elbette maaş da alırsınız ama bu sizin için kalıcı değildir, çünkü asıl şart sizin seçilmenizdir. Öyle sanıyorum ki Tayyip Bey’in bilinçaltında “ilahi seçilmişlik” duygusu yatıyor ve bundan böyle hep bu görevde kalacağına inanıyor. Öyle olunca da Başbakanlığı bir meslek olarak görüyor.Şaka bir yana, çok önemli bir ayrıntı olmasa da Tayyip Bey’in görevini “meslek” olarak görmesi doğru değil.*****New York trafiği İstanbul’dan daha kötüydüİstanbul artık trafik açısından kabus yaşıyor. Ben de dilim döndüğünde trafikle ilgili yazılar yazmaya çalışıyorum. Dün bir okurdan aldığım mesaj, bildiğimiz bir konuyu anlatıyordu ama ne kadar tekrarlasak azdır diye düşünerek sizinle paylaşmak istedim. Tabii biraz kısaltmak zorunda kaldım. İşte mesaj:“Merhaba sayın Ataklı,Bilginiz olsun diye söylüyorum. 10-15 yıl önce New York trafiği İstanbul’dan beterdi. Giuliani trafik sorununu ve diğer olayların kökünü kazıyacağım diyerek Belediye Başkanlığı’na seçildi. ABD’de, Belediye başkanlığı hele New York gibi bir şehrin belediye başkanlarının hem sorumluluğu çoktur, hem de yetkileri.Yeni Başkan işe yeni bir slogan ile başladı ve cezaları artırdı. Slogan (ZİRO TOLERANS) yani hiç af yok sloganıydı. En küçük hataya bile çok büyük cezalar kesildi, hiç hoşgörü gösterilmedi, itiraz edenlere cezalar misli misli arttırıldı, hatta hapis cezaları verildi. Şimdi size soruyorum, şerit ihlali nedeniyle bir hafta hapis yatmak istermisiniz? ABD de hapise düşenin cinsiyeti değişir. Şimdi gelin bakın New York trafiğine de görün.Sayın Ataklı, sadece Amerika’da değil gelişmiş tüm ülkelerde bu böyle. Buralarda insan hakları çok geniştir ama kanunlarda bu kadar ağırdır.Sağlık ve mutluluklar dilerim efendim. Aşkın Öztüregen.”Bu okurum çok haklı. Ama bana göre unuttuğu bir şey var. Tamamen bize özgü bir durum. Yasalara bakarsanız aslında her şey düşünülmüş. Amerika kadar olmasa da bizdeki cezalar da hiç az değil. Bizdeki eksiklik “yaptırım gücü” En iyi kanunu çıkarın, en ağır cezayı koyun, bunu uygulayamazsanız ya da adamına göre değişen uygulamalar içinde olursanız sonuç alamazsınız. Yaptırım gücü de devlet otoritesiyle sağlanır.Şu anda bizde de çok güçlü bir hükümet var. Ama hükümet gücünü toplum düzenini sağlamak için tüm ülkeye değil de, rakibi gördüğü, intikam almak istediği ya da kendinden olmadığına inandığı kişilere karşı kullanıyor. Orada başarılı tabii. Kamu düzeni ise Allaha’a havale.