Fazıl Say’ın “Eserimin galasındaki bir sinevizyon gösterisi sansürlenmişti, bu olayı unutamıyorum” dediği olayın altında büyük bir skandal çıktı.Doğal olarak Say’ın “Gitmek istiyorum” anlamındaki sözleri daha çarpıcı olduğu için ilk gün bu sinevizyon gösterisi bir anda merak uyandırmamıştı. Ayrıca dönemin Kültür Bakanı Erkan Mumcu “O sinevizyondaki görüntüler siyasi içerikliydi, bu nedenle engelledim” demişti. Milliyet’te dün Can Dündar yazınca hem gerçek hem de büyük bir skandal ortaya çıkmış oldu. Çünkü dönemin Kültür Bakanı Erkan Mumcu’nun “Siyasiydi bu nedenle ben engelledim” dediği görüntüler Sivas katliamının görüntüleriymiş. Fazıl Say çocukluğundan beri birlikte olduğu şair Metin Altıok için bestelediği oratoryonun ilk gösteriminde 28 kişinin diri diri yakıldığı Sivas katliamının görüntülerini de yansıtmak istemiş. Bu sinevizyon gösterisini de Can Dündar hazırlamış.Ancak Erkan Mumcu, bakanı olduğu AKP Hükümeti’nin bundan zarar görebileceğini düşünmüş belli ki. Bu nedenle Fazıl Say’ın eserini seslendirecek olan Kültür Bakanlığı Devlet Çok Sesli Korosu’nu sahneden çekeceğini söylemiş. Ancak Fazıl Say direnince Mumcu çareyi Başbakan Erdoğan’ı aramakta bulmuş. Durumu anlatmış. Herhalde “Efendim Sivas katliamının görüntüleri var. Bu bizi sıkıntıya sokar” demiştir. Erdoğan bunun üzerine “kesin kararı” vermiş. “Sinevizyon gösterisi yapılmayacak.” Can Dündar’ın yazısını okurken insanın bir anda kanı donuyor. 28 kişinin diri diri yakılmasının görüntüleri demek ki AKP iktidarını son derece rahatsız ediyormuş. Demek ki bu partinin 38 kişinin yakılmasıyla ilgili fikir ve görüşleri bu eylemi yapanlara en azından tepki göstermeyecek ölçüdeymiş. Ve en önemlisi siyaset uğruna son anda partisini terk eden ve AKP’den bakan olan, sonra tekrar yuvaya dönüp çağdaş Türkiye’nin merkez sağ lideri olmaya soyunan Erkan Mumcu’nun gerçek kimliğini görmemizdir.Tabii bir cümlem de Can Dündar için; 2003 temmuzunda yaşanan bu olayla ilgili daha önce yazılmış bir yazı ya da haber bulamadım. Eğer daha önce yazıldıysa özür dilerim. Ancak 2003 temmuzunda da skandal olması gereken bu olay zamanında neden yeteri kadar ilgi görmemiş. Can Dündar ve Milliyet Gazetesi bu olayı neden sorun haline getirmemiş? İnsan kendi eserinin sansürlenmesine, elinde onca imkân varken neden sessiz kalır? Bunun da cevabı vardır mutlaka.*****Lükse ödülTürkiye elbette eskisi gibi değil. Pek çok alanda uluslararası başarıya imza atabiliyor. Son öğrendiğim başarılardan biri de “ultra lüks” alanda gelen bir ödül. İstanbul Boğazı’nın en güzel kıyılarından Kuruçeşme’deki Les Ottomans Oteli dünyanın en iyi süit oteli seçilmiş.Les Ottomans bundan kısa bir süre önce de turizmin Oscar’ı olarak adlandırılan “World Travel Awards”da Türkiye’nin en iyi butik oteli seçilmişti.Les Ottomans’a “Dünyanın en iyi butik oteli ve Spa’sı” olduğu için verilen ödülü bizzat otelin sahibesi Ahu Aysal almış. İngiltere’de Newcastle Gateshead’de yapılan ödül törenine katılan Ahu Aysal bu ödülün Türkiye’nin tanıtımında büyük önemi olduğunu vurgulamış.Tabii bir yandan halkın yoksullaştırılarak yardıma muhtaç hale getirilmesi, diğer taraftan ultra lüks hizmetlerde ödül kazanılması aslında bir çelişki. Ama öyle bakmamak lazım. Türkiye kazandıkça yoksulluğu da bitireceğiz.*****Nazlı Ilıcak’a küçük bir soruSevgili Nazlı Hanım;Üç hafta önce Star TV’de Ruhat Mengi’nin “Her Açıdan” programında birlikte olmuştuk. Bir ara size biraz da şaka yollu takılarak “Ben Nazlı Hanım’ın yazılarını hiç kaçırmam, çünkü hükümetin açıklama yapmadığı ya da bahane bulamadığı konuların ayrıntısını sizin köşenizde okuyorum. Siz hükümeti ondan bile iyi savunuyorsunuz” demiştim.Siz de cevaben “Ben yazmadan önce araştırıp soruyorum, siz demek ki sormadan yazıyorsunuz” demiştiniz.Ancak Sabah’ta dün çıkan yazınızı okurken çok şaşırdım. Çünkü Fazıl Say’la ilgili yazınızda aynen şöyle diyorsunuz: “Say’ın, eski Kültür Bakanı dediği Erkan Mumcu, zaten AK Parti’li değil. Mumcu, söz konusu oratoryonun sahnelenmesinin özel bir girişim olduğunu, buna rağmen, provaların devlet sahnesinde yapıldığını, sanatçılarının tamamına yakınının devlet sanatçısı olduğunu ve devletin orkestrasının kullanıldığını açıkladı. Sansürün mahiyeti pek anlaşılmıyor.” Anlaşıldığı kadar Nazlı Hanım, bu kez sormayı ihmal etmişsiniz. Çünkü olay tarihi Temmuz 2003. Erkan Mumcu AKP Hükümeti’nin Kültür Bakanı. Sinevizyon gösterisi de Sivas’ta insanların yakıldığını gösteren belgesel. Başbakan Tayyip Erdoğan da talimat verip belgeseli yayınlatmıyor.Bu hatırlatmam için özür dilerim, o gün sizin “Sormadan yazıyorsunuz” sözü biraz ağırıma gitmişti de.*****Hükümet bu kez kutlanmayı hak ettiHükümetin PKK kamplarının bombalanması emrini geç de olsa vermesi alkışlanacak bir başarıdır. Hükümetin bu atağı PKK teröristlerini bir süre susturacağı gibi, bölgede etkili bir psikolojik ortam yaratacaktır.Amerika hem söz dinleyen hem de gözünü karartmaktan çekinmeyen Erdoğan hükümeti ile buzları eritmiş olmaktan herhalde mutluluk duyuyordur.Bugüne kadar Amerika’nın arkasına saklanan Kuzey Irak’taki aşiret liderleri de pabucun pahalı olduğunu anlayacaklardır. Sözde Irak yönetimi ise Türkiye ile oyun oynanmayacağının bilincine varacaktır artık.Bu nedenle Erdoğan hükümetini herkesin kutlaması gerek.Ancak bu arada bazı kuşkularımı da dile getirmek istiyorum. En önemli kuşkum bu operasyonun burada kalacağı yolunda. “Korkuttuk” rehavetine kapılmamak gerek.İkincisi Türkiye’nin, Kuzey Irak’ta bir Kürt devleti kurulmasına karşı takınacağı tavrın artık ortaya çıkması gerek. Hükümet “Bush’a söz verdiler, Kürt devletinin kuruluşuna ses çıkarmayacaklar” iddialarına da açıklık getirmeli. Bu bölgede planlanan yeni düzeni Türk halkının da bilmek hakkıdır.
Birkaç gündür Tarkan’ın yılbaşı gecesi için TRT’den alacağı 750 bin dolar konuşuluyor. Haberlere göre Tarkan yılbaşı gecesi 6 yeni şarkısını seslendirmek için TRT ile 750 bin dolarlık bir anlaşma yapıyor. Anlaşma gereği Tarkan ve ekibi çekimlerle ilgili tüm masrafları da üstleniyor.Konu bir anda tartışma yarattı. Peki Tarkan yılbaşı gecesi TRT’de değil de özel bir kanalda ekrana çıksaydı ve 1 milyon dolar alsaydı bu tartışmalar olacak mıydı?Böyle olmayacaktı. O zaman sadece bir gece ve 6 şarkı için verilen para konuşulacak ve gazete başlıkları büyük ihtimalle “Rekor anlaşma, Tarkan süper para alacak” gibi olacaktı.Ancak TRT olunca iş değişiyor. Çünkü özel kanalın hangi sanatçıya ne kadar para vereceğine o kanalın sahibi karar verir. Bunun için hesabını kitabını yapar, reklam gelirlerini düşünür hatta projeyi reklam verenlere anlatarak çok önceden karşılayabileceği bedeli belirler.Oysa TRT’nin böyle bir derdi ve kaygısı yok. Onların bütçesini Türk halkından toplanan paralar oluşturuyor. Konuştuğumuz telefondan, aldığımız televizyona kadar pek çok dolaylı vergi TRT’ye gidiyor. O halde TRT’nin bu tür harcamalarını denetlemek ve gerektiğinde eleştirmek hakkımızdır.Burada noktayı koyduktan sonra can sıkan başka bir ayrıntıya geçmek istiyorum. Tarkan’ın TRT’den ya da başka bir kanaldan 750 bin dolar almasına bizzat sanatçıların tepkisini anlamakta zorluk çekiyorum.Örneğin Mustafa Sandal “Kuş mu konduracak?” diye soruyordu. Tabii kafasına takılan aslında 750 bin dolar. Acaba aynı para Mustafa Sandal’a teklif edilseydi “Ben kuş mu konduracağım?” diye sorar mıydı? Bazı başka sanatçılar da benzeri 750 bin doları çok bulduklarını belirten sözler söylediler.Bunu hep yanlış bulurum. Nedense hangi sektörde olursa olsun, aradan sivrilen ve çok para kazanan biri hep “kıskançlık” oklarının hedefi olur. Aslına bakarsanız “Bu para etmez” sözünün altında yatan “Neden bana da verilmiyor?” duygusudur.Oysa bırakın bazı kişiler süper paralar alsın, alsın ki, yarın öbür gün birileri size de teklif etsin. Tabii siz de en az onlar kadar başarılı olmak zorundasınız, bunu unutmayın.*****Fazıl Say’ı asıl dünya kamuoyu dikkate alacaktır Fazıl Say’ın “Kendimi azınlıkta kalmış hissediyorum, ülkeyi terk emeyi bile düşünüyorum” anlamına gelen sözleri bir anda müthiş bir kavga başlattı. Aynı duyguyu taşıyanlar Say’a hak verirken, AKP ve yandaşları ayağa kalktı. “Çekip gidebilir, bir kayıp olmaz” diyenler bile var.Tabii hiç de öyle değil. Fazıl Say çapında sanatçılar kolay yetişmiyor. Sadece Türkiye’de değil dünyada da bu çap ve yetenekte sanatçı olabilmek çok zor.Bu nedenle Fazıl Say’a “Valla keyfi bilir, isterse çeker gider” deme kolaycılığına kaçanlar fena halde yanılıyorlar.Çünkü Türkiye belki sanatçılarına gereken değeri vermiyor olabilir ama çağdaş dünya için sanatçıların ve sözleri, duyguları, davranışları çok önemli.Fazıl Say’ın söyledikleri Türkiye’de tartışma yaratsa bile çağdaş demokratik ülkelerde çok ciddiye alınacaktır.Nasıl Orhan Pamuk’un sözleri Batı kamuoyunda derin etkiler yarattıysa Say’ın sözleri de aynı etkiyi yapacaktır. Dünya çapında bir sanatçının “ülkesini terk etmeyi bile düşündüğünü” söylemesi Batılıları aynı zamanda düşünmeye itecek ve sadece çıkar amacıyla bugünkü iktidara destek veren çevreleri de ürküterek “Acaba biz Türkiye konusunda yanılıyor muyuz, Türkiye’nin hızla bir İslam Devleti’ne doğru yol almasına katkı mı sağlıyoruz?” sorusunu sordurtacaktır.İktidarın biraz sağduyusu varsa tabana şirin gözükmek adına Fazıl Say’ı yerden yere vurmak yerine sahip çıkar. Fazıl Say’ın sözleri inanın yakın zamanda seçim şımarıklığı ile başına buyruk davranan iktidarın başına çok açacaktır.*****1907 Fenerbahçe Stadı’nda müthiş bir tribün yapmışYaklaşık 4.5 yıldır Fenerbahçe maçlarına gitmiyordum. Aslında bu süre içinde hiç maça gitmedim. Geçen hafta okul arkadaşlarımdan Bülent Gürbüz “CSK maçına gelir misin? Benim 1907 tribününde yerim var” deyince çok sevindim.Fenerbahçe Stadı’nda en son maç seyrettiğim yer locaların bulunduğu tribündü. Bu kez 1907 tribününü gördüm. Son gittiğimde bu tribün henüz yapılmamıştı.Gerçekten müthiş yapmışlar. Arabanla gelip otoparkta ayrılan yerine park ediyorsun. Asansörle tribüne çıkıyorsun. Tüm stat ve sahayı gören camlı bölmede yemeğini yiyip çayını kahveni içiyorsun. Sonra hepsinin önünde bir televizyon olan koltuğuna geçiyorsun. Bir maç için böyle bir keyif yaşamak gerçekten çok farklı duygu yaratıyor insanda.Aziz Yıldırım çok çalıştı çabaladı ama sonunda zafere ulaştı. Hem Fenerbahçe Avrupa kupalarında tarih yazıyor, hem taraftar dünyanın en çağdaş statlarından birinde maç izliyor, hem takım oluk gibi para kazanıyor. Bu takımın sırtı yere zor gelir.Galatasaray da stadına başladı sonunda. Ama orada galiba fazlaca devlet desteği var, Fenerbahçe her şeyini kendi parasıyla yapıyor ki bu çok önemli.Dev maçı 1907 tribününden izlerken biraz duygulanmadım da değil. Çünkü üç dönem yönetim kurulu üyesi olarak hizmet etmiştim bu derneğe. Murat Özaydın’ın başkan olduğu dönemde davet etmişlerdi. Yönetim Kurulu’nda olduğum süre içinde gerçi yönetime pek karışmadım, çünkü anlamam, ama sosyal alanda pek çok çalışmam oldu. Toplantılar düzenledik, bunlarda konuşmacı ve moderatör olarak görev yaptım. Derneğin tanıtımı için çok çalıştım, hem kendi köşemde defalarca yazdım hem de diğer medya organlarında yer almasını sağladım çoğu kez.Sonra bir gün zorunlu olarak mesleğimden uzaklaştırıldım. Hiçbir kaynaktan gelirim olmadığı bu dönemde 1907’nin yeni yönetimi beni aidat ödemediğim için uyardı. Sonra da bir gün bir yazı geldi, üyeliğime son verilmişti. Mühim değil. O gün pek çok eski dostu görmenin keyfini yaşadım o yeter.
Öyle anlar oluyor, öyle şeylerle karşılaşıyorsunuz ki bunları tanımlamak zor oluyor. Bildiğiniz kelimeler yetersiz kalıyor ya da durumu anlatacak kelimenin henüz icat edilmediğini fark ediyorsunuz. İşte okurlardan Demet Erel bu tür durumlar için bazı kelimeler üretmiş ve Türkçemize armağan etmiş.Bu “yeni!” kelimeler aslında komik. Ancak yerli yerine oturduğunda aslında ibretlik. Gelin yeni kelimeleri birlikte okuyalım; * ÇAYYAŞ: Sabahtan akşama kadar çay içen bağımlı kimse. Türkler kahveden çok çayı severler. * DEKILTE: Görgüsüz, kıro erkeğin ipek gömleğinin önünü derin açarak sergilediği kıllı ve altın kolyeli göğsü. Nedense bazı kadınlar erkekte kıllı göğsü seksi bulurlar. * HİÇ ÇAMAŞIRI: Varlığı ile yokluğu belli olmayan kadın iç çamaşırı. * DUŞÜNÜR: Duş alırken gelen ilhamla ülke sorunları, hayatın anlamı veya benzer derin konulara kafa yoran ve özgün fikirler üreten entelektüel ve temiz kimse. * CİNEKOLOG: “Kızım, senin içine cin girmiş” diyerek kadınların oralarını buralarını elleyen, cinsel tacizde bulunan hoca, üfürükçü, * KANKAMATİK: Yolsuz kaldığınızda borç para aldığınız yakın arkadaş. * EFEMDİ: Davranışları ve sözleri kadınsı olacak kadar nazik, yumuşak ve ince erkek. * İÇERDÖĞER: Her akşam bir yerde içip, eve zil zurna sarhoş gelip karısını, çocuğunu döven hayırsız koca, kötü baba, zayıf karakter. * SİNİRBAZ: Nasıl olduğunu anlayamadığınız ve çözemediğiniz bir şekilde, sizi her defasında sinirlendirebilen özel kimse. * HAFIZAPPİNG: Bir şeyi hatırlamaya çalışırken hafızanızda attığınız hızlı tur. * LAFIZA KAYBI: Söyleyeceğiniz sözü unutmanız. * KELDİVEN: Saçı olmayan erkeklerin, kafalarını soğuk hava, yağmur gibi dış etkilerden korumak için kullandıkları şapka, peruk gibi gereçler. * MARKALEMUN: Saç şeklini ve rengini üzerindeki marka giysiye göre değiştiren, dış görünüşüne aşırı önem veren boş ve sığ insan. * JELOĞLAN: Saçlarına bir kutu jöle sürmeden asla insan içine çıkmayan, görünüşüne fazlasıyla düşkün genç erkek. Derler ki uzun süreli jel kullananlar sonunda “jeltoş” olurlarmış. * TÖ BE OR NOT TÖ BE: Uzun yıllar yasadışı faaliyetlerle uğraşan kulağı kesik şahsın hapisten çıktıktan sonra, aynı pis işlere bulaşmakla sakin ve namuslu bir hayat yaşamak arasında yapması gereken zor seçim. * KEŞPORTACI: Sokağa tezgâh açmış uyuşturucu satıcısı. * SHOPŞAL: Büyük alışveriş merkezlerine gidip saatlerce aylak aylak dolaşan, mağazaların önünde dakikalarca dikilip boş boş vitrine, içerideki bayan görevlilere bakan işsiz, güçsüz ve alık kimse. * ŞENFORMASYON: İyi, müjdeli haber. * TÜKÜRÜKÇE: Konuşurken ağızlarından çok fazla tükürük saçan kişilerin ana lisanı. * ZIRVANA: Aptallığın en aşmış noktası. Zırvanın zirvesi ve nirvanası. Salaklığın ulaşılabilecek en üst seviyesi. * TEMBESİL: Çok zeki olmamasının dezavantajını çok çalışarak kapatacağına, bütün gün yan gelip yatan tembel ve akılsız öğrenci, kimse. * TINTINAGER: 13-19 yaşlarında boş ve cahil genç. * NOTLAKÇI: Üniversitede derslere girmeyen, sınavlara başkalarının notlarından fotokopi çekerek hazırlanan beleşçi ve hayta öğrenci. * KAMPUSIRIK: İş hayatından korktuğu için bütün eğitimi boyunca kampüsün içinde saklanan, bu nedenle de şirketleri ve iş ortamını tanıma fırsatını kaçıran üniversite öğrencisi.*****Gereksiz bilgiler- Üzüm mikrodalga fırında patlar. - İnsan yılda en az bin 460 rüya görür. - İçtiğimiz sular 3 milyar yaşındadır. - Karınca iki hafta su altında yaşayabilir. - İnsan kalbi dakikada 60-80 defa çarpar. - Dünyada insanlardan daha çok tavuk var. - İnsanın kalça kemiği betondan daha sağlamdır. - Türkiye’de Mehmet adında 1 milyon 229 kişi var. - Sabahları elma, kahveden daha fazla uykunuzu açar. - Yerçekimsiz ortamda mum alevi küre şeklinde olur. - Otomobil sayısı insan sayısından 3 kat daha hızlı artıyor.*****“Nelerden vazgeçeceğiz” notlarına ekGeçen hafta pazar günü İslam devleti haline gelmemiz halinde pek çok kişinin alıştığı bazı davranışlardan da vazgeçmemiz gerekeceğini, tabii ki içine espri katarak anlatmaya çalışmıştım.Ancak hafta içinde pek çok okurdan “eksik kalmış, her şeyi yazmamışsın” mesajları geldi. Bugün eksikleri tamamlayalım isterseniz;- Pek çok İslam devletinde kadınların türban taksa da tek başlarına sokağa çıkmaları yasaktır. Bakkala bir limon bile almak için yalnız gidemezlar. Yanlarında baba, koca gibi yakınlarının olması gerekir. - Kadınların araba kullanmaları da günah olduğu için yasaklanacak. Türbanlı hanımlarının öyle otobüs gibi ciplerde caka satamayacak. - Kızların değil üniversitelere gitmeleri, okumaları ve sadece kadınlara hizmet veren işler dışında bir işte çalışmaları dahi yasaklanacak. - Parklarda, şurda burda türbanlı kızların erkeklerle el ele diz dize beraber bulunmaları zinhar olmayacak. - Nikahları imam kıyacak ve erkeklerin dört karı almaları, ayni zamanda erkeklerin karılarını boşamaları kolaylaşacak, boş ol deyince boşanma tamamlanacak. - Kız çocukları mirastan bir hisse, erkek çocukları iki hisse alacak. Erkeklerin mahkemede şahitliği kadına göre daha geçerli olacak. - Bülent Arınç’ın isteği doğrultusunda pazar tatili kaldırılıp, Cuma günleri tatil yapılacak ve öğle namazı zamanında işyerleri kapanıp bütün erkeklerin namaza gitmeleri mecburi olacak. Bu eklentileri yapan okurlar bunların şimdilik şaka gibi geldiğini ama gidişatın bu yönde olduğunu söylüyorlar. Gerçekten de öyle. Erkeklerin baskısı ile sözde “özgürlük” adına ille türban takacağız diyen kimi genç kızlarımız herhalde yukarıdaki maddelerin geçerli olacağını da biliyorlardır. Peki bu sayılanlara “zorunlu” olarak uyulması “özgürlük” kapsamında görülmüyor mu?
Kayseri Havaalanı’ndayım. Chek-in’den biniş kartımı aldıktan sonra uçağa binmek üzere ikinci güvenlik kapısının önüne geldim. Güzel ama çok asık yüzlü bir kadın polis biniş kartımı eline alıp inceledikten sonra “GBT yaptırmamışsınız, gidin yaptırın” dedi emir veren bir sesle.Ben de “Anlamadım ne yapmam gerekiyor?” diye sordum. Tabii benim gibi diğer yolcular da aynı şaşkınlıkla, GBT? diye aynı tonda cevapladı. “Nedir bu GBT?” diye üsteleyince eliyle bir yeri işaret etti ve “Genel Bilgi Toplama. Aranıp aranmadığınızı kontrol ettikten sonra buradan geçebilirsiniz” dedi.Kadın polisin eliyle işaret ettiği yere baktım. Camlı bir bölme. Üzerinde kocaman “GBT- Polis” yazıyor. Önünde tıpkı check-in’deki gibi kuyruk. Herkesin elinde biniş kartları ile hüviyetleri bekleşiyorlar. Görevli iki polis biniş kartını ve hüviyetinizi alıyor, bilgisayarda bir şeyler yazıyor sonra kartın üzerine bir damga vurup iade ediyor.Görevli polise “Bu nedir böyle, başka hiçbir havalimanında bu uygulama yok” dedim. Polis memuru “1 Kasım’dan beri uyguluyoruz, yasa çıkmış. Artık uçağa binen herkesi herhangi bir suçtan aranıp aranmadığı konusunda inceliyoruz” karşılığını verdi.Düşünebiliyor musunuz, kendi ülkenizde seyahat ediyorsunuz ve uçağa binebilmek için “aranmadığınızı” kanıtlamak zorundasınız.Böyle bir uygulama dünyanın en faşist ülkelerinde bile yapılmaz. Hiçbir devlet kendi halkına böyle bir hakareti reva görmez. Bu uygulama anayasının eşitlik ilkesine, seyahat özgürlüğüne aykırı olduğu gibi uluslararası insan haklarına da aykırı bir durumdur.Emniyet Genel Müdürlüğü hangi gerekçelerle bu ilkel kararı aldı ve uyguluyor bunu hemen açıklamak zorunda. Genel Bilgi Toplama adı verilen ve vatandaşları aranmadığı konusunda ispata davet eden bu uygulama aynı zamanda devletin de aczidir. En ileri teknolojileri kullanarak suçluyu arama ve bulma konusunda artık uzmanlaştığını sandığımız Emniyet Genel Müdürlüğü meğer böyle tesadüf yöntemleriyle suçlu arıyormuş, ortaya bu çıkıyor.İnsanı kendi memleketinden soğutmaya kimsenin hakkı olamaz.*****Çok şükürBasından ve bölge halkından aldığım bilgiye göre Başkomutan Abdullah Gül Marmaris Okluk Koyu’ndaki Cumhurbaşkanlığı konutunu kullanmak üzere harekete geçmiş. Görevliler şu sıralarda evin bulunduğu bölgede temizlik yapıyormuş. Bu arada evdeki eksikler ve tamirat gerektiren yerler de saptanıyormuş.Bu çok iyi bir karar. Gerek Demirel gerekse Sezer döneminde hep yazmıştım. “Cumhurbaşkanları bu konutu mutlaka kullanmalı. Hem kendileri dinlenmeli hem de yabancı konuk ağırlamalı” diye. Ama Demirel ve Sezer, artık içlerinde olmadığından mı bilemem bu konutu hiç kullanmadılar. Kullanmadıkları gibi örneğin başbakanlara da kullandırtmadılar.Oysa Okluk Koyu, özellikle yabancı konukları ağırlamak ve iyi ilişkiler kurmak adına çok etkili bir yer. Gül umarım bu fırsatı iyi kullanır.*****Maddeyi yazamıyorlar da ondanSeçimlerden bu yana bir anayasa tartışmasıdır gidiyor. AKP yüzde 47 oy almasının verdiği güçle “özgürlükçü bir anayasa” yapmak için kolları sıvadı. Tabii herkes biliyor ki “özgürlükçü” denilen anayasanın tek amacı var. O da türban yasağını önce “üniversitelerde” kaldırmak, sonrası Allah kerim.Birkaç aydır, özellikle hidayete erip soldan AKP’ye geçen “uzmanlar” maddeleri yazmak için çabalıyor. Komisyonun başında oturan bir profesör, üniversitelerde öğrenci yetiştirdiği dönemde yazdığı anayasa kitabında “Bir anayasa seçilmiş iktidarlar tarafından yeniden yazılamaz, anayasalar büyük olaylardan sonra, bir savaştan, iç savaştan ya da darbelerden sonra yazılır. Aksi düşünülemez” dediği halde şimdi seçilmiş iktidarın anayasasını yazmaya çalışıyor.Ancak anlaşıldığı kadarıyla bir sorun var. Çünkü AKP sözcüleri bile “türban konusunu anayasaya koymak doğru değil, bunu toplumsal uzlaşmayla çözmemiz gerek” demeye başladı.Oysa sorun başka. O hidayete ermiş anayasa yazıcıları türbanı “şimdilik” üniversitelerde serbest bırakacak cümleyi yazamıyorlar. Cümleyi içinde “türban” kelimesi geçirmeden yazdığınızda, ileride üniversiteye kimin hangi kılıkla geleceğini tahmin bile edemezsiniz. Türban diye yazarsanız bu kez anayasanın “değiştirilmesi mümkün olmayan” maddelerinden birini çiğnersiniz ki bu da olmaz.Formül bulunamadığı için de işi “yasayı takmayıverelim” diyecek bir YÖK başkanına bırakmayı tercih ediyorlar.*****Yasa koyucu “uymayıver” diyorTürbanı siyasal simge haline getirenlerin “Bari üniversiteye girsinler” savaşı tam gaz sürerken, eski bakan bir AKP milletvekili tüm gücüyle topa girdi.Meclis Eğitim Komisyonu Başkanı Profesör Mehmet Sağlam “Üniversitede türban yasağını rektörler kaldırabilir” dedi. Nasıl kaldırılacağını da şöyle açıkladı: “Eğer rektörler türban yasağını uygulamazlarsa, göz yumarlarsa sorun kendiliğinden çözülür.” Tabii ki öyle. Eğer bir yasayı uygulamakla görevli kişiler, bundan kaçınırsa yasa da uygulanmamış olur.Ama bunu söyleyenin kim olduğuna bakmalıyız. Mehmet Sağlam Bey bir milletvekili. Yani yasa koyucu. Eğer bir ülkede yasa koyucucular “Yasaları uygulamayın olsun bitsin” diyebiliyorlarsa o ülkede hukuktan ve adaletten söz etmek mümkün olmaz.Eğer yasa çıkaranlar “uymayıverin” diyebiliyorlarsa o zaman yasa koyuculara da gerek kalmaz, herkes istediğini yapar, denge kendiliğinden kurulur. Kimin sayısı fazlaysa veya gücünü ortaya koyabiliyorsa onun dediği olur, tıpkı ilkel çağlarda olduğu gibi.İnsan parlamentosunda böyle bir zihniyet taşıyan birini oturmasından üzüntü duyuyor. Hele bu kişi yıllarca üniversitelerde hocalık yapıp da öğrenci eğittiyse daha da üzülüyor.
Salı günü Türkmeneli Partisi Başkan Yardımcısı Ahmet Yılmaz gazetede ziyarete geldi. Kendisinden ayrıntılı biçimde Irak’taki Türkmenler’in durumu ile ilgili bilgi aldım. Açık söyleyeyim Yılmaz’ı dinlerken içim burkuldu.Çünkü Türkmen lider Kürtler’in baskısıyla yapılacak bir referandum sonunda bölgedeki varlıklarının tamamen silinmesinden endişeli. Çünkü Kürtler son birkaç yıldır yüz binlerce Kürt’ü bölgeye yerleştirmişler. Buna işgalci Amerikan kuvvetleri de destek vermiş tabii. Şimdi kalkıp “Burada bir nüfus sayımı yapalım ve halkın kimi istediğine de referandumla karar verelim” diye ortaya çıkmanın oyundan öte olmadığını söylüyor Türkmen lider.Ama asıl içimi burkan, Irak’taki Türkmenlerin çok uzun yıllar boyunca nasıl yalnız başlarına bırakılmış olduklarını birinci ağızdan dinlemem. Türkiye Saddam döneminde Türkmenler’i adeta yok saymış. Türkmen topluluğu Türkiye’den sadece MİT’in ilgi alanına giriyormuş. O da belli istihbarat amaçlı. Yoksa Türkmenler’e yardım düşünülmüyormuş.Türkmenler Irak’a yapılan ilk saldırıdan sonra bir parça dikkat çekmişler. Ancak Amerika Saddam’ı yerinde bırakınca Türkmenler yine unutulmuş.İkinci harekâta ise Türkiye’nin 1 Mart tezkeresi ile destek vermemesi Türkmenler’in bölgedeki varlığını iyice tehlikeye sokmuş. Çünkü Türkiye tezkereye hayır diyerek Irak üzerinde söz söyleme hakkını kaybedince Türkmenler de kendi başlarına kalmışlar.Türkmenler’in yaşadığı bölgeler Irak’ın en önemli petrol alanları. Amerika zaten Irak parlamentosundan çıkarttığı yasa ile petrol üzerinde egemenlik kurmuş durumda. Ancak bu bölgenin kontrolü için de Kürtler’e güveniyor. Bu nedenle yakın bir gelecekte sorun çıkmaması için şimdiden tüm önlemlerini alıyor.Bu önlemlerin en önemlisi bölgedeki nüfus yapısını yeniden oluşturmak. Türkmenler’in bir sorun yaratmaması için de bölgeye çok sayıda Kürt göçmen gönderildi. Sonunda nüfus dengesi Türkmenlerin ve Araplar’ın elinden çıkıp Peşmergeler’e geçti. Ahmet Yıldız diyor ki “Bu referandum oyununu mutlaka durdurmamız gerekiyor. Aksi takdirde bizi iyice azınlığa düşürüp yok edecekler. Zaten her gün evlerimize bırakılan tehdit mektupları nedeniyle halkımız çok huzursuz. Ama bu işe yasal kılıf da uydurulursa yapacağımız hiçbir şey kalmaz.” Türkiye’yi yönetenler herhalde bu gerçeği çok daha iyi biliyorlar. Ama ısrarla söylediğim ve merak ettiğim gibi Türkiye’nin elinde net bir Irak politikası yok. Böyle olunca da işleri diğer konulardaki gibi “olacağına” bırakıyoruz.*****Bir “şeriat mahallemiz” eksikti, onu da tamamlıyoruzBahreynli bir banka Türkiye’de konut yapmak için 90 milyon dolarlık yatırım bankası kurmuş. Bu banka Arap ülkelerinde yaşayanlar için başta İstanbul olmak üzere Türkiye’nin çeşitli yerlerinde konuta elverişli arsalar alacakmış. Buralara “İslami yaşam biçimine uygun yönetilecek” siteler kurulacakmış.Demek ki artık iş bu noktaya gelip dayandı. Yakında “Şeriat mahallelerimiz de” olacak anlaşılan.Peki nasıl oluyor da Arap ülkeleri böyle bir yatırıma cesaret edebiliyor? Kimse buna “Sana ne, parasını verir evini yapar oturur” gibi sığ bir mantıkla karşı çıkmasın. Burası Türkiye Cumhuriyeti. Belli kuralları, anayasa ile güvence altına alınmış yasaları var.Böyle bir girişime “Türkiye para kazanacak” mantığı ile bakmak asla hoşgörü ile karşılanamaz. Ancak görülüyor ki bugünkü iktidar kendi zihniyetindeki çevrelere öylesine bir güven vermiş ki, bugüne kadar Türkiye’de tatil yapmayı bile düşünmeyenler şimdi “şeriat mahalleleri” kurmaya kalkıyor.Demek ki biz ne kadar laik demokratik, çağdaş Türkiye Cumhuriyeti mücadelesi versek de Türkiye’nin dışarıdan görünüşü İslam Devleti hüviyetine bürünmüş.Türkiye’de “şeriat mahallesi” kurma girişiminin hayalden öteye geçemeyeceğini söyleyebilirim. Ama işin sonunda bu noktaya kadar dayanması da herkesi düşündürmeli.*****EDS trafik magandalarını öyle güzel hizaya sokuyor ki!İstanbullu sürücüler biliyor, başta çevre yolları olmak üzere bazı yerlerde, yere kocaman harflerle EDS yazmışlar. Açık adı galiba Elektronik Denetim Sistemi. Sistem çok basit. Yolu görecek biçimde kamera yerleştirilmiş. Eğer sürücülerden biri bir trafik hatası yaparsa fotoğraf çekiliyor. Suçun karşılığı ne kadar para cezasıysa makbuz, fotoğraf eşliğinde sürücüye gönderiliyor. Şu anda İstanbul’da 10 noktada bu fotoğraf çekme sistemi var. Ama kameralar konduğundan bu yana tam 70 bin kişiye ceza kesilmiş. İnanılmaz bir sayı değil mi.Demek ki 70 bin kişi ya kırmızı ışıkta geçmiş, ya emniyet şeridini kullanmaya kalkmış ya da hatalı araç kullanmış.Örneğin bir kavşak uygulamasının sonucuna göre, sistemin başladığı ilk günlerde günde 800 araç kırmızı ışığa rağmen yoluna devam ediyormuş. Ama sistem devreye girdikten sonra bu sayı giderek azalmış ve benim bilgi aldığım gün itibarıyla kırmızı ışık ihlali 30’a inmiş.Ne zamandır trafikle ilgili de yazılar yazmaya çalışıyorum. Burada cezaların önemini de belirtiyordum. Alman ya da İngiliz halkı Türk halkından daha akıllı değil. Onlar trafik kurallarına uyarken bizi neden uymuyoruz? Çünkü onlar yaptıkları her hatanın bedelini ödüyor. Biz de ise ceza var yaptırım yok. EDS sistemi sayesinde trafik polisi ile vatandaş karşı karşıya gelmekten kurtuldu artık. Trafik polisleri ekranın başında yolu izliyor. Hatayı gördükleri an durumu fotoğrafla sabitleyip sürücüye ceza makbuzuyla birlikte gönderiyor. Sürücünün kaçma şansı yok. Üstelik, insan karakterinden yararlanıp rüşvet vermeye de kalkışamaz çünkü bunun imkânı yok.Ayrıca bu sistemde “Sen benim kim olduğumu biliyor musun” babalanması da yapılamıyor. Çünkü trafik polisi ile sürücü asla karşı karşıya gelmiyor. Ceza direk ruhsata gittiği için, en azından araba satışı sırasında istersen cezayı ödeme!Şu anda 10 olan EDS kamerası sayısı yakında 100’ü geçecekmiş. İnanın İstanbul trafiği eskisi gibi olmayacaktır. Yapanların eline sağlık.
Fransa yine yapacağını yaptı. Önceki günkü AB zirvesinin sonuç bildirgesinde Türkiye’den hiç söz edilmedi bile. Adeta Türkiye yok sayıldı. Şimdi başta iktidar olmak üzere herkes şaşkın. Ne oldu da hava birden böyle oldu.Karara iyi niyetle bakanlar ise “Bu çok önemli değil, zaten burada adımızın geçmesi çok da önemli değildi, siz asıl sonuca bakın” diye teselli arıyorlar. Ama durum hiç de öyle değil. Gelinen son nokta Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne tam üyeliğini biraz daha “hayal” haline getiriyor.Türk halkı Avrupa Birliği’ne girmek için büyük çaba harcıyor. Bugünkü hükümet de, aslında daha önceden hazırlanmış yasaları hızla geçirse de, üyelik için varını yoğunu ortaya koyuyor. Zaten AKP’li olmayan bazı çevrelerin hükümete desteği de bu yüzden.Ancak sıra Avrupa’ya gelince, bu çabaların karşılık bulmadığını görüyoruz. Türkiye’nin bunca çabasına karşı Avrupa hâlâ bin bir zorluk çıkarıyor, kılı kırk yarıyor, hiçbir şeyi beğenmiyor. Son ilerleme raporunda bu yine görüldü.Buna karşın aynı AB’den AKP iktidarına yönelik müthiş bir destek var. Hatta Güneydoğu politikasında bile çark ederek “Türkiye haklı” demeye başladılar.Peki nasıl oluyor da bunca destek verilirken, tam üyelik konusunda böylesine bir köstek var?Bana göre işin özü çok basit. Bugüne kadarki deneyimlerimiz gösteriyor ki Avrupa Birliği Türkiye’yi aslında hiçbir şekilde içine almak istemiyor. Ancak bunu açıkça söylemekten de çekiniyor.Türkiye AKP sayesinde dünya kamuoyunun gözünde giderek bir “İslam devleti” görünümü alıyor. İşte Avrupa Birliği’nin en hassas noktası da bu. Şartları yerine getirmiş bir ülkeye demokrasi ve hukuk açısından ret cevabı veremeyecek AB, din söz konusu olunca bu psikolojiden kurtulabilir.İşte AKP iktidarı bu açıdan AB’nin imdadına koşuyor. AKP iktidarı sayesinde dünya kamuoyu Türkiye’ye bir “İslam devleti” gözüyle bakmaya başladı. Laik değil de bir “İslam devleti” kimliğindeki Türkiye’yi Avrupa Birliği’nin alması düşünülemez bile. O halde AB açısından AKP’nin iktidarda kalmasının çok yönlü yararı var.Bu sayede hem Türkiye’ye istenilen her şey yaptırılır hem de üyeliğe kabul edilmez.Gerçi derin şüphelerim AKP’nin de üyelikten yana pek istekli olmadığını söylüyor. AKP de kendi nihai amacı için AB koşullarının Türkiye’de geçerli olmasını istiyor.*****AB daha ne istiyor?Avrupa Birliği ilerleme raporu ve Fransa’nın son tutumu Türkiye kamuoyunda da artık sabırları taşırmak üzere. Neredeyse Türkiye ağzıyla kuş tutsa yine de yaranamayacak hale geldi.AB’nin istediği koşulların neredeyse tamamı yerine getirildi. Ama bu yetmiyor. AB daha fazla demokrasi istiyor, azınlık haklarından söz ediyor, silahlı kuvvetlerin etkisinin en aza indirilmesini dayatıyor.Demokrasi konusunda aşılacak birkaç küçük sıkıntı dışında bir şey kalmadı. Azınlıklar konusunu sadece istismar ediyorlar. Sorun çözüldükçe de yeni azınlık tanımlamaları yapıyorlar.Silahlı kuvvetlere gelince; artık onun da hiçbir etkisi ve gücü kalmadı. Sadece Milli Güvenlik Kurulu toplantıları devam ediyor ki onda da güç hükümetin eline geçti.Komutanlar artık bireysel çıkışlar bile yapamıyor. Genelkurmay Başkanı silahlı kuvvetlerin en hassas açıklamalarını bile internet üzerinden kimseye haber vermeden yapıyor. Bunun dışında maça gidiyor, düğünlere oynuyor, gazetecilerin işten atılması için kurulan tezgâhlara katılmaktan çekinmiyor.AB’nin isteyeceği başka bir şey yok yani. Ama niyet başka olunca....*****İşini seven ve başarılı olan bir efsaneVitali Hakko’yu da yitirdik. 44 yaş büyüğüm olmasına rağmen “dost” diyebileceğim bir insanı kaybetmenin derin üzüntüsü içindeyim ben de.Vitali Hakko “işini seven ve çok başarılı olan” bir efsaneydi. Kendi deyimiyle “sıfırın altından” başladığı iş hayatını, bir insanı en mutlu edecek zirveye kadar taşımasını ve orada durmasını bildi hep.Hakko’yu ne zaman tanıdığımı tam hatırlamıyorum ama 25 yılı geçmiştir herhalde. Merter’deki fabrikasına ne zaman gitsem bir doktor disiplininde giydiği bembeyaz önlüğü ile hep çalışanlar arasında rastlamıştım kendisine. Onlarla çalışır, onlarla yaşar, onlarla yemek yerdi. Dikilen her giysiyi sanki kendi giyecekmiş titizliği ile çalışırdı.Sadece üretimde değil, satışta da bir efsaneydi Vitali Bey. Hiç unutmadığım bir anekdotunu aktarmak istiyorum. Bir kadın Beyoğlu’ndaki Vakko mağazasına girip çantasından çıkardığı bir pantalonu tezgâhın üzerine koymuş ve “Bunun ağı söküldü” demiş. Tezgâhtar kız pantolona bakmış, modelini tanıyamamış çünkü ellerinde bu model bir pantalon yokmuş. “Siz bunu ne zaman aldınız?” diye sormuş kadına. Kadın da “10 yıl önce” demiş. Tezgâhtar kız “Aman hanımefendi, 10 yıl önce aldığınız pantolon sökük diye getirilir mi?” deyince kadın biraz öfkelenerek “Ama bu Vakko, 10 yıl geçse ne olur ki?” demiş. Tam bu sırada tezgâhın arkasından çıkan Vitali Bey hemen pantolonu eline almış, biraz incelemiş ve “Allah Allah bu hatayı nasıl yaptık” dedikten sonra kadına dönüp “Siz yarın gelin pantolonunuzu alın” demiş. Kadın ertesi gün gelmiş. Vitali Hakko özenle hazırladığı paketi kadına vermiş. Paketin içinde aynı pantolon kumaşından ve modelinden dikilmiş yeni bir pantolon varmış.İşte Vitali Hakko müşteri memnuniyeti kavramını böyle geliştiren bir anlayışa sahipti. Fabrikadan arta kalan zamanlarında mağazada oturur özellikle yılbaşı ve bayram günleri hediye paketlerini bizzat kendisi de tezgâhta durarak hazırlardı. Paket saran Vitali Bey’i gören müşteriler çok şaşırırdı.Türkiye bir efsanesini yitirdi.
Hafta sonunda daha önce siyasette aktif çalışmış, sonra tekrar akademik görevine dönmüş bir ekonomi profesörüyle sohbet ettim. “İyi” olduğu söylenen ekonomi ile ilgili çok çarpıcı noktalarda aydınlattı beni. Aramızda geçen konuşmanın bu bölümünü size de aktarmak istiyorum. (İlk söz benim)- Ekonomi iyi diyorlar.- Kötü değil ki.- Ama halka yansımış bir şey yok.- Buna gerek de yok.- Neden gerek yok?- Vatandaş hiç iyi olmadı ki.- Böyle mi gidecek?- Sistem bu. Para tepede dolaşır.- Halka bir şey düşmezse nasıl yürür?- Şimdiki gibi yürür.- Halk isyan etmez mi?- Eder ama gazını almak mümkün.- Nasıl olacak bu gaz alma?- İki türlü, ya ekonomik paket açıklanır ya da fiili durum yaratılır.- Fiili durum.- Savaş durumu falan gibi. Millet de o zaman susar.- Peki iyi olan ekonomi nedir?- Bak dünyada para bolluğu var.- Evet.- Türkiye’ye de para akıyor.- Neden?- Çünkü bu para bolluğuna en iyi cevabı Türkiye veriyor.- Ne yapıyor?- Birincisi çok yüksek faiz veriyor.- Başka?- Türkiye’nin satılacak malı çok.- Hepsi satılıyor.- Onu söylüyorum. Yabancılar deli gibi şirket alıyor.- Neden?- Para çok. Bu para bir süre sonra el yakar. Şimdilik fiyatına bakmadan parayı mala çeviriyorlar.- Sonra?- Sonrası ne olacak, kriz çıktığında yabancılarda maddi değer kalacak.- Ne işe yarayacak?- Ne işe yarayacağı var mı, parayı para olarak tutarsan bir gün uçup gider. Ama mala yatırırsan elde kalır.- Peki Türkiye’nin durumu?- Türkiye’ye bir şey olmaz, ama elimizde malımız kalmaz.- İyi bir şey mi bu?- İyi bir şey olur mu, bir süre sonra her şeyimiz yabancıların olacak, biz sadece hizmet vereceğiz.- Bir tür batış.- Duygusal ve milli anlamda öyle, ama kapitalist açıdan çok fark yok.- Başka bir şey soracağım.- Evet.- Para neden bol?- Petrol fiyatları 15-16 dolardan başladı 90 doların üzerine çıktı.- Bu da büyük para.- Tabii maliyet aslında 6-7 dolar, aradaki fark ceplerde, bu kadar para cebi de yakar.- Peki petrol fiyatları neden çok arttı?- Ekonomik olarak çok faktörlü bir soru, ama iki temel nedeni var.- Nedir onlar?- Birincisi Çin’in aşırı alımı. Kaça olursa olsun petrol alıyor Çin.- Onu konuşmaya gerek yok, ikincisi?- Amerika’nın İran’a müdahale edeceği dedikodusu.- Nasıl yani?- Amerika iki yıldır İran’a askeri müdahaleden söz ediyor. Bu da piyasaları korkuttuğu için fiyatlar artıyor.- Amerika istese petrol fiyatını düşürür?- Düşürür tabii, ama işine gelmez.- Neden gelmez?- Kendi ekonomik sıkıntıları var. Petrol fiyatlarının yükselmesi Amerika’ya da bol para getiriyor.- Evet, öyle.- Petrol fiyatlarında bizim de payımız var bu arada.- O nasıl oluyor?- Kuzey Irak’a operasyon ihtimali de petrol fiyatlarını yükseltiyor.- Bizim aleyhimize ama.- O kadar değil. Çünkü petrol fiyatlarının düşmesi bize de ters etki yapar.- O niye?- Niyesi var mı, Türkiye ekonomisi para bolluğu sayesinde ayakta.- Ama biz de büyük fatura ödüyoruz.- Gelenle gidene bak. Petrole ödediğimizin çok üstünde para giriyor.- Ama gidecek bir gün.- Kolay değil, mal alıyorlar bu arada unuttun mu?- O açıdan.- Tabii. Türkiye bu para bolluğu biterse yandı.- Bitecek ama.- Bitecek bitmesine de, bitmemesi için daha yapılacak çok şey var.- Ne gibi?- En azından Kuzey Irak’a operasyon sürekli gündemde tutulacaktır.- Amerika da İran için aynı şeyi mi yapacak?- Elbette. Amerika İran’a asla girmeyecek ama sürekli girecekmiş gibi yapacak.- Böylece petrol ucuzlamayacak.- Aynen. Oyun büyük oyun. Öyle milliyetçilikle, duygusallıkla falan açıklanması komik olur.- Bu oyun nasıl biter?- Çok fazla kalmadı.- Ne kadar yani?- 2009’da başkanlık seçimi var.- Evet, ne olacak?- Cumhuriyetçiler büyük ihtimalle gidecek, Demokratlar gelecek.- Değişen ne olacak?- Demokratlar Cumhuriyetçiler gibi şahin değil. Bazı politikalar yumuşar.- Hangileri?- Orta Doğu. Ekonomi’de de vahşi kapitalizm kuralları da yumuşar.- Vahşi kapitalizm?- Doların değerini artırmak için kolları sıvar. Ülkedeki resesyona gidişi durdurur. Petrol fiyatlarını düşürür.- Türkiye?- Bazı değişiklikler olur.- Ne olur?- Para bolluğu biteceği için Türkiye ekonomisi beklenen krize girer.- Yani 2009 tehlikeli.- Evet, önümüzdeki yıl sinyaller başlar. Türkiye biraz çalkalanır.- AKP iktidarı ne olur?- Akıllı davranmazlarsa giderler.- 2009’da?- Evet. Zaten seçim yok mu? 2008’de başlayan sıkıntı seçime kadar kendini iyice gösterir.- AKP yerel seçimde yenilgiye uğrar mı?- Çok iddialı konuşmak yanlış. Ama ekonomi krize girerse AKP’nin elindeki güç de gider.- Nasıl güç?- AKP fakirleştirip yardım ederek oy topluyor.- Evet.- Evet’i var mı? Parayı nereden buluyor. Bu para bolluğundan payını alıp dağıtıyor. Kriz çıkarsa para bulamaz.- Yani?- Yardıma alışmış geniş bir kesim hayal kırıklığına uğrar.- Başka partiye mi kayar?- Sistematik olarak öyle, ama diğer partilerin bu sırada göstereceği performans çok önemli.- Ama onların yardım için maddi gücü yok.- İşte onu iyi değerlendirmeleri gerek. Yardım yapamayacak ama AKP’nin de yapamayacağı görünürse oylar kayabilir.- Çok ilginç.*****Demokrat Parti Cindoruk ile ayağa kalkabilir Son seçimlerden ancak yüzde 5 ile çıkan DP için “artık tarihe karışıyor galiba” görüşüm ağır basıyordu. “Ölüsü bile yüzde 10 alır” denilen parti şu anda Hazine yardımı bile alamayacak durumda.Ancak Mehmet Ağar’ın siyasi olgunluk göstererek genel başkanlıktan ayrılması ve yerine çok genç bazı isimlerin aday olarak çıkacağının söylenmesi her şeye rağmen “Belki merkez sağda bir hareketlenme olabilir” diye düşünmemi sağlamıştı.Buna karşın ortaya birkaç isim çıktıktan sonra DP’nin tıpkı eskisi gibi çıfıt çarşısına dönmesi “Yok bu iş bitti” duygumun tekrar ağır basmasını sağlamıştı yine.Ne zaman ki Hüsamettin Cindoruk adı ortaya atıldı merkez sağda bir toparlanma olacağı hatta bu partinin atağa kalkacağı yolundaki duygum güçlendi.Anladığım kadarıyla DP ocak ayındaki genel kurula Cindoruk ile gidecek. Eğer Cindoruk faktörü bulunmasaydı DP’nin başına geçmek için, aslında hepsi de kendi alanında önemli olan, partiye de büyük hizmet sağlama kapasitesi bulunan pek çok kişi birbiriyle çekişme içine girecek, sonuçta kim kazanırsa kazansın DP bir adım yol alamayacaktı.Çünkü kazanan, rakiplerini yok etmek için çaba harcarken, kaybedenler de hırsla partiye saldıracaktı.Oysa Cindoruk gibi bir ağabeyin başkanlığında makul bir süreyi toparlanma ile geçireceğini tahmin ettiğim DP’de, adaylık için adı geçen herkes, bir başkasının ayağına basmadan gerçekten hizmet için çalışabilecek.Cindoruk DP ve aslında daha doğrusu Merkez Sağ için bir şans bana göre. Eğer DP bunu iyi değerlendirirse, 2010 yılında siyaset sahnesinde yetenekli, bilgili, deneyimli, temiz ve dürüst isimlerin iş başında olduğu yepyeni bir parti ile karşı karşıya kalırız.DP Türkiye adına bu şansı iyi kullanmak zorundadır.
Genelde CHP, özel olarak da Bakırköy İlçesi ile ilgili yazılarımı ve gelen tepkileri okuyanlar biliyorlar. Tamamen iyi niyetli bir uyarı ile başlayan bu yazılar Bakırköy İlçe Yönetimi’nin garip tepkisi ile benim için de heyecanlı bir hal aldı.Lafı hiç uzatmadan söyleyeceğimi söylemek istiyorum. CHP fena halde kaynıyor. Parti içi hesaplaşmalar, delege oyunları, üye yapma rezaletleri had safhada.Ancak bunlar il ve ilçe bazında yaşandığından henüz medyaya pek konu olmuyor. Genel Merkez ise gelişmelerden hiç rahatsız değil, çünkü belli ki zaten böyle olması da oranın tercihi.Gerçek şu ki Baykal ve ekibi yapılacak ilk Kurultay’da işi şansa bırakmamak için tedbiri şimdiden almış durumda.Cumhuriyete ve ilkelerine bağlı milyonlarca insan tüm iyiniyetiyle Cumhuriyet Halk Partisi’nin bu işlevi yerine getireceğini düşünüyor. Bunun için de CHP’nin gerçek anlamda muhalefet yapmasını, sorunları ortaya koymasını ve iktidar alternatifi haline gelmesini istiyor.Bunun da çok kolay olduğunu düşünüyor. Çünkü inanıyor ki eğer demokrasi varsa halkın istediği olur, CHP kendine gelir ve atağa kalkar.Oysa iyi niyetli, normal vatandaşların bilmediği bir gerçek var. CHP’de ya da bir başka partide, demokrasi gereği halkın istediği olmaz, delegenin istediği olur. Liderler yerlerini korumak için kendilerini o koltukta oturtacak delegeleri ayarlamak zorundadır öncelikle. Çünkü delege dediğimiz kişiler, halk ne derse desin koltukta oturtmak istediği liderin gözünün içine bakar.Delegenin, liderin gözünün içine bakması boşuna değildir. Orada bir ışık arar, ki bu ışık herhalde hizmet ışığı değildir, siyasetle biraz ilgilenen bunun ne demek olduğunu anlar.İşte CHP’de yaşanan şu anda budur. Yoksula yardım etmek için harekete geçen birkaç kadının yakınmasının ardından, bana da hakarete varan açıklamalar göndermenin anlamı, oyunun ortaya çıkmasından duyulan rahatsızlıktır.Hiç kimse inkâr etmesin, çünkü bu yazılardan sonra Türkiye’nin pek çok yerinden belgeler gelmeye başladı, CHP’de müthiş bir delege savaşı yaşanıyor. Hatta buna savaş demek de yanlış olur, Genel Merkez hemen her ilde kendini sağlama alacak delegeleri saptamakla meşgul.Aynı aileden birkaç kişi birden üye yapılıp, delege haline getiriliyor; parti içi kurallara da siyasi partiler yasasına da uyulmadan teşkilatlarla oynanıyor. Şu anda gidin CHP teşkilatlarına kimsenin ne seçimle ne bugünkü iktidarla ne de yeni politikalarla uğraştığını görürsünüz. Parti içi çekişmeler ve delegelerin belirlenmesi ön plandadır.Normal vatandaşlar da buz gibi soğuğa rağmen sokaklara dökülüp laik cumhuriyet ilkelerin korunması, ülkenin bir felakete götürülmesinin önüne geçilmesi için haykırıyor. Bilmiyor ki bu konuda öncülük edecek olan siyasi kadroların derdi bu değil. Ne yazık...*****Çinli zenginleşiyor diye gıdaya daha çok para harcıyoruzManava gittiğinizde “marul neden bu kadar pahalı?” diye sorarsanız alacağınız yanıt genellikle “Sel oldu, don oldu” gibi doğal sorunların ürüne zarar verdiği ve bu yüzden azalan ürünün de pahalı hale geldiğidir.Oysa şimdi manava aynı soruyu sorduğunuzda alacağınız cevap şöyle olabilir; “Valla abi şu Çinliler daha çok et yemeye başlamış, bu yüzden mal pahalandı.” Hiç şaşırmayın, çünkü bu cevap aslında doğru cevap. Dünya globalleştikçe buna benzer başka şeyler de duymaya alışacağız.Haberin aslı cumartesi günü VATAN’da çıktı. 1985 yılında Çinliler yılda 20 kilo et yiyorlarmış. Ama hızla gelişen ve zenginleşen Çin’de artık kişi başına düşen yıllık et tüketimi 50 kiloya çıkmış. Bir kilo et için 8 kilo arpa üretilmesi gerekiyormuş. Bu durumda hayvancıların arpa ihtiyacı artmış. İhtiyaç artınca da fiyat artıyor tabii. Böylelikle zincirleme reaksiyonla birçok gıda maddesi de zamlanıyormuş.Yani Çinli’nin zenginleşmesi bizim soframızı böyle etkiliyor. Gerçi gıda maddelerindeki artış tarım ülkelerinin işine geliyor gibi görünüyor, uzmanlar böyle söylüyor. Ama tarım ülkeleri gıdadan kazandıklarını bu kez yine Çin’in aşırı talebiyle artan petrol fiyatları nedeniyle bu kez başka yerden kaybediyor.Kısacası Çin’in büyük nüfusuyla dünyaya etkilerinden biri bu. Ama benim aklıma başka bir şey daha geliyor. Çin’in nüfusu 1 milyar 500 milyona dayandı. Ülke sözde hâlâ komünist ama tam bir kapitalist zihniyetle yönetiliyor.Dünyanın fabrikası haline gelen bu ülke çarpık biçimde zenginleşiyor. Bunun yanı sıra dünyanın en düşük işçi ücreti de bu ülkede. Zaten bu sayede Çin maliyetleri en aza çekerek tüm dünyaya kafa tutabiliyor.Çin’de henüz demokrasi yok. Peki ya Çin’e gerçekten demokrasi gelirse ne olacak? Demokrasi kurallar rejimi. Sendikalar olacak örneğin. Öyle yok pahasına işçi çalıştıramazsınız. Sosyal sigorta sistemini de uygulamak zorundasınız.Bu durumda Çin’de şu sıralar 200 Dolar olan ortalama işçi ücretlerinin demokrasinin filizlenmesiyle 400 dolara çıkması bile dünya ekonomisini müthiş sarsacaktır.Ama hiç dikkatinizi çekiyor mu, hiçbir dünya medyasında Çin’deki demokrasi eksikliği, insan hakları ihlalleri yok. Tiananmen Meydanı’nda tankın önüne çıkan gencin akıbetini de bilen yok. Çin’e demokrasi olmaması herkesin çıkarına çünkü.Demek ki Batı, demokrasinin yerleşmesini bile “işine nasıl geliyorsa” öyle istiyor.***** Önceden cezaMaliye 2008 bütçesinde trafik cezalarında beklenen artış yüzde 49 olarak belirlenmiş. Türkçesi “Geçen yıldan yüzde 49 fazla ceza kesin.” Türkiye’de pek çok iş usulsüz yürüdüğü için aslında ceza kesmek çok kolay. Ama siz cezayı önceden belirlerseniz devleti de kendi halkına “tuzak kuran örgüt” durumuna düşürürsünüz. Kesmesi gereken ceza miktarına ulaşmak isteyen memurlar, bunu başarmak için doğru dürüst denetim yapma yerine bir an önce bu cezaları kesmek ister ve kesilen cezalar haklı bile olsa anayasanın vatandaşlar arasındaki eşitlik ilkesi bozulur. Çünkü tıpkı “kör tuttuğunu” örneğindeki gibi bazıları yanar, şanslı olan kurtulur. Oysa bütçeyi cezalarla denk hale getirme çabası yerine adaletli bir vergi sistemi ve etkin bir denetim yapılabilse cezalardan beklenenin kat kat üstünde ve yasal bir gelir elde edilebilir. Ama her zamanki gibi kolay yollardan birini tercih ediyoruz yine.