Son zamanlarda kiminle konuşsam bir yarışmadan ve sunucusundan söz ediyor. Öyleki, bu tür programları asla izlemediğimi sandığım insanlar bile “Bayılıyorum” diyor.Sözünü ettiğim kişi Acun Ilıcalı. Show TV’de yayınlanan “Var mısın Yok musun?” programını sunuyor.Yarışma bile denemeyecek kadar basit bir olay. Ortaya (galiba) 20 tane kutu konuyor. Bunların içinde 1 liradan 500 bin liraya kadar para var. Yarışmacı birini seçiyor, sonra diğer kutuları tek tek açtırıyor. 1 lira kazanmak da 500 bin lira kazanmak da mümkün. Diğer ayrıntıları zaten biliyorsunuzdur.Bu yarışma (ya da doğrusu şans oyunu) umulanın çok üzerinde bir ilgi gördü. Hatta yılbaşı gecesi yayınlandığı sırada diğer tüm kanalları sildi süpürdü.Gözlediğim kadarıyla programın tutmasında para kazanma heyecanı elbette çok önemli. Ama bana göre bundan da önemlisi Acun Ilıcalı’nın yarattığı iklim. Çünkü yarışmaya katılanlar çok uzun süre birlikte kalıyorlar. Bir arada yaşayan ve birbirini tanımayan insanlar bir süre sonra şiddetli tartışma ve kavgalara tutuşurlar. Bunu daha önceki programlarda gördük. Oysa Acun Ilıcalı’nın programına katılanlar inanılmaz bir sevgi, dostluk ve işbirliği örneği sergiliyor.Katılımcıların “kıskançlık” duyguları yok olmuş. Herkes bir diğerinin kazanması için yürekten coşku gösteriyor, kazananı kucaklıyor, kaybedenle birlikte üzülüyor. Oysa gerçek hayatta yaşadığımız bunun tam tersi. Herkes birbirinin gözünü oymaya çalışırken, başkasının başarısı yüzünden karalar bağlayanlar çoğunlukta. Acun Ilıcalı’nın programında ise ortaya herkesin özlediği muhteşem bir tablo çıkıyor.İnsanı bu kıskandırıyor, ki bu bana göre güzel bir kıskançlık.Acun Ilıcalı’ya başarısının devamını dilerim.*****Birlikte kullanamazsınBir gün Tanrı Âdem’e gelir ve “Sana bir iyi bir de kötü haberim var” der. Âdem “O zaman önce iyi haberleri ver” diye meraklanır. Tanrı açıklamaya başlar, “Sana iki yeni organ vereceğim. Birinin adı Beyin. Yeni şeyler yaratmanı, problemleri çözmeni, Havva ile zeki ve zevkli sohbetler etmeni sağlayacak” der. “Peki ikincisi” diye sorar Adem. Cevap gelir: “Vereceğim ikinci organın adı ise henüz belli değil. Bu sana inanılmaz zevk verecek, üremeni sağlayarak dünyanın nüfusunu arttırmaya yarayacak, Havva’yı çok memnun edebileceksin, sana daha da âşık olacak.” Âdem çok heyecanlanır, “Bunlar harika hediyeler. Böyle güzel iki haberden sonra hangi haber kötü gelebilir ki?” diye sorar. Tanrı Adem’e üzüntü içinde bakar ve cevaplar: “Bu iki organı asla aynı anda kullanamayacaksın!” *****Döne döne Derviş dönemine dönmüşüz Cuma günü ekonomik alanda 6.5 yıldan sonra bir ilki yaşamışız. Türk lirası dolar karşısında ilk kez 6.5 yıl önceki düzeyine gerilemiş6.5 yıl öncesi, yani 2001 yılı. Ekonomik kriz patlamış, hükümet çaresiz kalmış ve Amerika’dan Kemal Derviş ithal edilmiş. O da gelmiş bir takım önlemler almış, Türk lirasının dolar karşısındaki değerini de 1590 liraya getirmiş.Aradan yıllar geçmiş. Türk lirasından 6 sıfır atılmış. Şu anda Türk lirasının dolar karşısındaki değeri 1.59 olmuş. Koyun yanına 6 tane sıfır. Eder 1590 lira.Demek ki 6.5 yıllık ekonomi mucizesinden sonra geldiğimiz daha doğrusu döndüğümüz nokta Derviş’in dönemiymiş.Bilmiyorum yanlış mı düşünüyorum ama bu tablodan şu sonuç çıkıyor. Kemal Derviş geliyor. Doları 1590 lira yapıyor ve bazı önlemler alıyor. Sonra seçim oluyor. AKP kazanıyor. 5 yılı aşkın süre iktidarda kalıyor. Doları alıyor yukarılara çıkarıyor, sonra tekrar eski yerine döndürüyor ve başarılı sayılıyor.Bu iyi birşey mi yoksa kötü bir şey mi? Millet sonuçta cebine girene ve cebinden çıkana baktığına göre kararı kendisi verecektir.*****Kamyon çeker 10-20 ton, gönlüm çeker Paris Hilton Kadın erkek kıyaslamasında yeni buluşlarKadın beyni hacim açısından erkek beyninden daha küçük olmasına rağmen, genel kültür ve bilgi birikimi konusunda kadınlar erkeklere %3’lük bir fark atmış... Erkekler bir kadına kur yaparken sesini alçaltıyor, kadınlarsa yükseltiyor...Kadınlar yüksek sesle konuşmayı ve sesli düşünmeyi seviyor erkeklerse her ikisini de içinden yapmayı tercih ediyor... Bu yüzden kadınlar erkekleri “duygusuz bencil yaratıklar” olarak görürken, erkekler de kadınları “sürekli kafa ütüleyen başbelaları” olarak görüyor...Konuşmak ve kelimeleri özenle seçmek, erkek beyninde özel bir yetenek değil. Bu yüzden kendilerini sözcüklerle ifade etmekte çoğu zorlanır...Kadınlar iletişim kurmak için günde 20.000 kelime, mimik ve jest kullanırken bu sayı erkeklerde sadece 7.000...Erkek derisi kadın derisinden daha ince... Bu yüzden kadınların kırışıkları erkeklerden fazla oluyor... Erkekler dokunma duyusunun hassaslığını daha ergenlik çağında kaybediyor... Bir kadın, ilişkisi iyi gitmiyorsa işine konsantre olamıyor... Bir erkek ise işi iyi gitmiyorsa ilişkisine konsantre olamıyor...Erkekler bir seferde sadece bir tek işi yapabiliyor... Mesela yol haritasına bakmak için arabayı kenara çekip radyoyu da kapatıyorlar. Kadınların beyni ise multi-tasking (aynı anda birden çok işlem) yapmaya daha uygun, mesela telefonla konuşurken aynı anda hem tv’deki diziye hem fırındaki yemeğe bakabiliyorlar...Kadınlar sevdikleri erkekle seks yapmaya doyamıyor... Erkeklerse seks yapmaya doyamıyor...Yeryüzündeki erkeklerin %20’si kadınsı bir beyin yapısına sahip, kadınların %10’u da erkeksi bir beyin yapısına sahip... Buna göre dünyada lezbiyenlerin 2 katı kadar gay bulunmaktadır.*****Kim aradıYetmiş sekiz yaşında, tonton bir babaannem var. Ne kadar modern olsa da gelişmiş teknolojiye ayak uydurmakta epey zorlanıyor. Buna en güzel örnek evimi aradığında telesekretere bıraktığı not. “Babaannesi aradı dersiniz.”
Çok değil bir ay kadar önce iktidar sözcüleri meclis kürsüsünden bütçeyi savunurken olağanüstü ekonomik başarılardan söz ettiler. Tayyip Bey zaten hemen her gün ekonominin ne kadar iyi olduğunu anlatıyor.Ama 2007 enflasyon rakamına bakınca ortaya bir gariplik çıktı. Onca olağanüstü başarı hikâyesi dinledikten sonra enflasyonun yüzde 8.9 olduğu anlaşıldı.Tabii çok uzun yıllar yüzde 60-70 hatta 100 enflasyonlara alışık olunca yüzde 8.9 sanki çok küçükmüş gibi geliyor insana.Oysa iktidar bu yılın enflasyon hedefini yüzde 4 olarak açıklamıştı geçen yılın başında. Yıl sonu gerçekleşen ise yüzde 8.9. Bu durumda olağanüstü ekonomik başarı hikâyeleri anlatan iktidarın enflasyon sapmasının yüzde 100’ün bile üzerinde olduğunu görüyoruz.Bu hesaba göre demek ki geçen yıl başında yüzde 50 enflasyon hedefi yapılmış olsaydı, yıl sonu enflasyon yüzde 110 gibi olacaktı. Bu örneği sapmanın büyüklüğünü bir de rakamsal olarak göstermek için yazdım.2008’in hedefini henüz bilmiyoruz. Ama hani maçta “dakka bir gol bir” denir ya, onun gibi daha yılın ilk günlerinde elektriğe yüzde 20 doğalgaza da yüzde 15 zam yapıldı bile. Bunun yansımasının enflasyona yapacağı etkiyi önümüzdeki günlerde göreceğiz.Geçen yılın sonlarında “2008 ekonomik olarak sıkıntılı geçebilir” demiştim. Belli ki öyle olacak. Bakalım yıl boyunca “ekonomik mucize” olarak neler anlatılacak? *** Evde kalmış Kadın çantasının içinde çalan telefonu heyecanla arıyordu. Koca çantayı karıştırdı, karıştırdı, ama ısrarla çalan telefonuna bir türlü ulaşamadı. Sonunda kendi kendine kızarak “Hay aksi galiba telefonumu evde unutmuşum” dedi. (Gerçektir.) *** Alışveriş arabası paralı olur mu?Bir tepem attı ki Carrefoursa’ya girince. Evden vermişler elime iki metrelik sipariş listesi “Git bunları al” diye. Hepsini nasıl alacağım, tabii ki eve en yakın büyük marketlerden birine gideceğim.Her zamanki gibi taşıma arabalarından birini çektim. O da ne? Aynı anda üç dört tanesi birden geldi. Çekiştiriyorum ama olmuyor. Meğer zincirle birbirine bağlamışlar. “Bu ne ya” diye seslendim güvenlikçiye. “Abi bir lira atacaksın” demez mi? İşte tepem o an attı. Sen o arabayı doldurduğumda kasaya ödeyeceğim parayı biliyor musun?Efendim malları taşıdıktan sonra arabayı gelip yerine takarsam paramı geri alabiliyormuşum. Yok yaaa, işe bak hem tonla alışveriş yap dünyanın parasını öde hem de onlar için düzeni sağla.Hayır tabii ki bir lirasında falan değilim. Paketlemeye yardım eden çocuklara çok daha fazlasını veriyoruz çoğu kez. Ama kendi yapmaları gereken işi dünyanın alışverişini yapan müşteriye yaptırmıyorlar mı, işte ona deliriyorum. *** Muhafazakâr eşcinsel Hani tanımasam Cemil İpekçi için “Kafayı mı yedi?” diyeceğim. “Geçtiğimiz dönemlerde sosyal demokratlar bile bizi gördüğü zaman vebalı gibi kaçıyordu. Kulağım küpeli ve cinsel tercihim farklı olduğu için. Ama AKP hükümetinde ne bana ne diğer sanatçılara karşı böyle bir şey gördüm” diyor.Ayıp ve insaf. Daha önce de “Eskiden istediğim gibi yaşayıp giyinemezdim” demişti. O da ayıptı.Son günlerde moda oldu bu çıktıkları çevreleri karalamak ve bunu yaparken de doğruyu söylememek.Cemil İpekçi de doğruyu söylemiyor. Kim kendisinden vebalı gibi kaçmış onu açıklamalı. Tam tersine Cemil İpekçi her dönem büyük ilgi ve saygı gördü. Bugüne kadar hakkında yazılmış, özellikle cinsel tercihini de aşağılayan tek bir eleştiri bile görmedim ben. Defileleri manşetlere çıktı, en elit davetlerin baş konuğu oldu, en büyük kuruluşlar arkasında durdu.80’li yıllarda tanıdığımda da küpesi vardı, gözlerinde sürme, boynunda kolyeler, parmağında yüzükler. Kimse de aykırı muamelesi yapmadı.Peki niye Cemil İpekçi ortaya çıkıp garip konuşmalar yapıyor? THY kıyafetlerini dikmesine bağlamıyorum ben. İç dünyasında tuhaf bir öfke var gibi geliyor bana. Kimbilir belki de hem muhafazakâr hem de biraz yaşlanmış eşcinsel olmak herkesin anlayamayacağı fırtınalar estiriyordur gönlünde. *** Servisçiler: “Mesai saatlerinin aynı olması 10 milyarlık kayba yol açıyor” Bu köşede “Öfkeli Adam”ın yazdığı servis terörü ile ilgili yazıya servisçilerden cevap geldi. Hiç kızmamışlar yazıya ama diyorlar ki “Vilayete defalarca başvurduk. Şu mesai saatlerini kademeli yaptırın dedik. Ama kimse tınmıyor.” Özellikle akşam trafiğinin servis araçları yüzünden sıkışmasından onlar da rahatsız. Yine diyorlar ki “Toplu taşıma araçları yeterli olan Avrupa’da bile kademeli mesai saati var, biz de hâlâ yok. Oysa İstanbul bu yüzden 10 milyar lira kaybediyor yılda.” Rakam doğru mu bilemem, ama herhalde bir araştırma yapmışlar ki yazıyorlar. Önerileri de şu: “Fabrikalar 06.00, resmi daireler 07.00 ve okullar 08.00’de işbaşı yapsın. Akşam çıkışları da yine birer saat ara ile olsun.” Uygulanabilir mi? Bilemem. Ama dünya yaptığına göre... *** Yıkanmayan bardaklar Vatan’ın dergilerinden Boxer’da gördüm. Kaç yıldızlı olursa olsun otellerin odalarındaki bardaklar asla yıkanmıyormuş. Müşteri çıktıktan sonra odayı temizleyen kat görevlileri bardaki kullanılmış bardakları camsil türünden bir sıvıyla ıslatıp bezle siliyor ve tekrar yerine bırakıyormuş.Demek ki yıllardır otel odalarında bulaşık makinesine hiç girmemiş bardaklardan su içmişiz. Dergideki yazıya göre otel yöneticileri bu suçlamaya hiçbir şekilde cevap vermemişler. Sadece bazı otel yöneticileri “boyunlarını bükerek” sessiz kalmayı tercih etmişler. *** Ne kadar bilirsen bil, söylediklerin karşındakinin anlayabileceği kadardır.
Sevgili hocam Nur Hanım; Gazetemizde yayınlanan söyleşinizi dikkatle okuyorum. Çok güzel tespitleriniz var. Ama bunlar bana biraz “içinden çıktığınız çevreye” karşı duyduğunuz öfkenin yansıması olarak geliyor.Okuduğunuz Sorbonne Üniversitesi’nde böyle mi öğretiliyor bilemem tabii ama demokrasi anlayışınız bana biraz “kalabalık gücü” gibi geldi. Hani “Kim daha kalabalıksa haklı ve doğru olan da odur” gibi bir şey.Bir değişimden söz ediyorsunuz, Allah aşkınıza tarihin hangi döneminde geriye doğru gidiş değişim olarak adlandırıldı? Elbette tarihin her döneminde geriye gidişler de yaşandı ama her seferinde insanlar doğruyu buldular. Halkın çoğunluğunun gecekonduda yaşaması, eğitimden, bilimden, sanattan, edebiyattan, üretkenlikten uzak durması ve bunların gölgesinde kendi kendine oluşturduğu yaşam biçimi değişim olarak sunulabilir mi?Galile “Dünya yuvarlıktır” dediğinde kalabalıklar dünyanın düz olduğunu söylüyordu. Oysa Dünya düz değildi ki.Nur Hanımcığım; Sizin de içinde yaşadığınız çevreyi acımasızca eleştirirken örneğin Nişantaşı’nda yaşayanlar için baş örtülünün sadece evdeki temizlikçi kadın olduğunu söylüyorsunuz. Bir yere kadar doğru. Çünkü evlerde temizliğe gelen kadınlar genellikle göç yoluyla İstanbul’a akan ailelerin üyeleri. Köydeki yaşam biçimlerini aynen sürdürdükleri için öyleler. Eski Türk filmlerini de mi seyretmediniz hiç, evlerde çalışan hizmetçilerin kıyafetlerini de mi görmediniz a kuzum?Sonra evde dua okutmak istediğinizi ama komşulardan çekindiğinizi söylüyorsunuz. Ah Nur Hanımcığım, bunu ilk kez sizden duyuyorum. Bugün, ama doğumda ama ölümde Kuran okunmayan ev bulmak neredeyse olanaksızdır. Siz hangi ülkede yaşadınız bugüne kadar? Kimin dinine karışıldığını gördünüz? Herhalde siz çok snop bir aileye mensupmuşsunuz. Buna üzüldüm. Nur Hanımcığım; bana göre daha eğitimli, üretken olduğu için daha çok kazanan, eğitime, bilime, sanata önem veren, araştıran, fikir üreten insanlar çağdaş normlara daha yatkın oldukları ve kıyafetlerini de böyle seçtikleri için yerden yere vurduğunuz çevrelere karşı, varoşlardan doğan sizin tanımınızla “değişimin” egemen olacağını söylüyorsunuz. Evet, dediğiniz gibi, şimdi onlar başımızda. Ama şunu da görmüyor musunuz Sayın Hocam; onlar da eleştirdiğiniz Nişantaşı ahalisi gibi olmak istiyor. Bu kesimin palazlananları en pahalı mağazalardan alışveriş yapıyorlar, lüks arazi araçlarına biniyorlar, içkili olup olmamasına bakmadan en pahalı lokantalara gidiyorlar, yurt dışında tatil için kuyruğa giriyorlar. Yani bir yerde sizin deyiminizle “değişim yaratanlar” bir süre sonra sizin tokatladığınız türden insanlar olacak.Sevgili Hocam, eleştirmek için yazmadım bunları, dertleşmek istedim, bir yanlışım olduysa affınıza sığınırım.*****Ertuğrul Günay: Manşetlerden sonra harekete geçmedim Dün sabah Kültür Bakanı Ertuğrul Günay aradı. Konuyu tahmin edersiniz, 4 Ekim’de Sultanahmet’teki Bizans Sarayı üzerine yapılan inşaatla ilgili Bakan’ın sesini çıkarmadığını, ama konu gazete manşetlerine çıkınca rahatsızlık duyduğunu yazmıştım.Ertuğrul Bey “Yeni yıla benimle girmişsiniz” diye takıldıktan sonra “Hayır, haber Milliyet’in manşetine çıktıktan sonra konuyla ilgilenmedim, ekim ayında söz konusu inşaata gittim” dedi.Günay, o tarihlerde göreve yeni gelmiş olduğunu belirterek “İstanbul’a geldiğimde yanımda Vali Yardımcısı ve Arkeoloji Müdürü ile birlikte Sultanahmet’e gittim. İnşaatı da gördüm ve çok rahatsız oldum. Otel yöneticileri beni ağırlamak istedi ama hiç içimden gelmedi, bir çaylarını bile içmedim” diye konuştu. Günay ardından ilgililere talimat verdiğini ve “Şu durumu iyice araştırın bana pek hoş gelmedi” dediğini de kaydetti. Günay inşaatla ilgili izinlerin 2000 yılında çıktığını belirterek “Şimdi durumu enine boyuna inceliyoruz” dedi. Ertuğrul Bey’in bu açıklamasına çok sevindim. Demek ki zamanında müdahale etmiş ama bunu basına duyurmamış. Şimdi üzerinde durmakla kendine yakışanı yaptığını söylemek isterim. *****Nihat Sırdar ve sivrisinek Akşam keyfilerimden biri Alem FM’deki Nihat Sırdar ve Sivrisinek’i dinlemek. Saat 18.00-20.00 arasında mikrofon alan Nihat’la Sivrisinek sıkışık trafik içinde geçen zamanı unutturuyor insana. Elbette pek çok radyocu aynı saatlerde pek güzel şeyler yapıyorlardır ama ben bir kere Nihat’la Sivrisinek’e denk geldim sonra da adeta tiryakisi oldum. Öyle anlar oluyor ki arabada tek başıma giderken gülmeye başlıyorum, trafik de sıkışık, hemen yanınızdaki arabada olanlar sizi görüyor doğal olarak. Ne yapacağımı şaşırıp elime telefonu alıyorum bari görenler konuştuğum birine gülüyorum sansın diye.*****Bakan Bey gerçeği tam söylememiş Reklam Kurulu’nun Atatürk Havalimanı’ndaki reklam panolarında bulunan içki reklamını yasaklamasından sonra yazdığım yazı için Sanayi Bakanı Zafer Çağlayan aramıştı. Sevgili Bakanımız “Reklam Kurulu’nun Sanayi Bakanlığı ile hiçbir ilgisinin olmadığını” söylemişti ben de bunu aynen yazmıştım. Çünkü Bakan’ın sözüne güvenmiştim. Oysa küçük bir araştırma yapınca bu bilginin gerçek olmadığını üzülerek öğrendim. Çünkü 4077 sayılı TKHK’nin 16. maddesine göre Reklam Kurulu’nun bağımsız tüzel kişiliği yok. Madde 17’de ise kurulun doğrudan Sanayi ve Ticaret Bakanı’na bağlı olduğu yazılı. Bu kurula Tüketicinin ve Rekabetin Korunması Genel Müdürü Özcan Pektaş başkanlık ediyor. Yardımcısı da Ozan Güler. O da Genel Müdür Yardımcısı. Atılan imza ise Bakan adına. Anladığım kadarıyla bu olayda en gerçekçi yaklaşım Çağlayan’ın “Bu kurulu dağıtacağım, 29 kişilik kurul olmaz” demesi. Umarım bu açıklama yerini bulacaktır. Bunun yanı sıra, deştikçe çıkıyor, bu Reklam Kurulu haber ve köşe yazıları nedeniyle neredeyse bütün gazetelere ağır para cezaları kesmiş. Hiçbir hukuki dayanağı olmayan ve gazetelerin üzerinde “Demokles’in kılıcı” gibi sarkıtılan bu kurulun zaten acilen yeniden ele alınması gerekiyor.*****Eğer insanlara yenilik yapma özgürlüğü, deneme özgürlüğü, başarma özgürlüğü veriyorsanız, başarısız olma özgürlüğü de vermelisiniz... Paul Sloane
Sayın Başbakan;Son zamanlarda konuştuğum iş adamlarından aldığım izlenime göre hayli beğeniliyorsunuz. Gerçi şu anki konjonktüre göre beğenmeme gibi bir lüksleri de yok ama neyse.Sonuçta iktidarınızın en güçlü dönemindesiniz. Buna karşın söylemlerinizle uygulama ve davranışlarınız birbirini pek tutmuyor. Demokrasiyi çok güzel anlatıyorsunuz da sıra söylediğiniz gibi yaşamaya gelince ortaya bir gariplik çıkıyor.Örneğin iki haberle ilgili görüşlerimi size aktarmak istiyorum.Yeni anayasa ile ilgili çalışmalar son noktaya geldi anladığım kadarıyla, bu yeni anayasada özellikle türbanla ilgili yeni düzenleme herkesin merakı. Komisyon çalışmalarını tamamlamış. Sizin önünüze gelmiş. Partililerin dediğine ve medyanın dile getirdiğine göre türbanla ilgili son kararı siz vereceksiniz.Aynı şekilde 301. madde ile ilgili değişlik de tamamlanmış. Bu da önünüzde ve son kararı yine siz verecekmişsiniz.İşte bu noktada yanlış yapıyorsunuz. Demokratik sistemlerde “tek adam” modeli olmaz. Lider konumundaki kişi tek başına son kararı veren adam değildir. Lider elbette ağırlıklıdır, belirleyicidir ama “kararı Tayyip Erdoğan verecek” söylemi size uzun vadede mutlaka zarar getirecektir.Çünkü tek başınıza vereceğiniz karar Türkiye’nin yıllardır tartıştığı konularla ilgili. Burada “tek adamlık” yapmaya kalkarsanız ileride taşıyamayacağınız bu sorumluluk altında eziliverirsiniz.Tek başına karar almak diktatörlere mahsus bir uygulamadır. İşe adam almıyorsunuz, lütfen söylediklerinizle uygulamalarınız birbirini tutsun. Demokrasiyi söylediğiniz gibi yaşayın.Uyarmak istedim. ***Mevlânâ’yı çok güzel anlatan resimlerMaslak’taki Darüşşafaka Sosyal Tesisleri’nde Mevlânâ ana temalı resim sergisini mutlaka gidip görmemi tavsiye ettiler. Serginin açılışından önce gittim. Hem ressam Şengül Erbaykent’le tanıştım hem de şaşırtıcı resimlerini görme şansı buldum.İzmirli ressam Şengül Erbaykent bugüne kadar 16 kişisel sergi açmış. Eserlerinde “mistik” hava hemen fark ediliyor. Özellikle soyut ve sürrealist resimleri son derece başarılı.Erbaykent’in son sergisi tamamen Mevlânâ üzerine. “Tasavvufa büyük ilgi duyduğunu” söyleyen Erbaylan “Mevlânâ’yı zaten çok severek okur ve felsefesi üzerine uzun uzun yorumlar yapardım. Bu yıl Mevlânâ yılı olunca eserlerimi de tamamen bu felsefe üzerine yorumladım” dedi.Darüşşafaka Sosyal Tesisleri ilk kez bir sergiye ev sahipliği yapıyormuş. Yolunuzu mutlaka Maslak’a düşürün ve sergiyi görün derim. *** Eski bakan da daha önce uyarmış Dünkü yazımda Sultanahmet’teki Four Seasons Oteli’nin ek inşaatının Tarihi Bizans Sarayı’nı katletmesini 4 Ekim’de yazdığımı belirterek “Kültür Bakanı o zaman duyarlı davranmadı, şimdi olay büyüyünce rahatsız olduğunu dile getiriyor” demiştim.Aşağı yukarı aynı tarihlerde sadece ben yazmamışım konuyu. Eski turizm bakanlarından Bahattin Yücel direk Ertuğrul Günay’a mektup yazarak bu tarih katliamına dikkat çekmiş. Ama sayın bakan bir eski turizm bakanının uyarısına da kulak asmamış.Bahattin Yücel Alfonse Daudet’nin “Altın Beyinli Adam” eserine gönderme yaparak İstanbul’un tarih zenginliğini harcadığını belirttiği uyarı mektubunda bakın Four Seasons oteli olayını şöyle yazmış.“.....Çok uzağa değil, hemen Ayasofya’nın komşu parsellerinden birine, İttihatçıların inşa ettikleri dönemdeki adıyla, “İstanbul Cinayet Tevkifhanesi” yani bugünkü “Four Seasons” otelinin ek binası inşaatına, kısa bir göz atmak da, önemli bir yaklaşımdır. İnşaatın kamuoyunun tepkisinden ustalıkla saklandığı bu günlerde, Bakan düzeyinde bir sivil toplum yöneticisinin, Bizans Saray Kitaplığı ve Osmanlı Darphanesi kalıntılarını ziyareti, çok uygun düşer. Bu eşsiz tarihsel kalıntıların “Arkeoloji Parkı” yapıldığı öne sürülerek, Daudet’nin masal kahramanının beyninden kopardığı parçalar gibi nasıl yok edildiğinin, yerinde görülmesi ve kuşkusuz bu gidişe dur denmesi, İstanbul’un “Avrupa Kültür Başkenti” olmasından çok daha önemlidir.” Ertuğrul Günay’ın şimdi harekete geçmesini elbette olumlu buluyorum. Ama küçük uyarıları dikkate almayıp, olay manşetlere çıktığında ortaya çıkmayı da bir tür popülizm olarak görüyorum. Beynine güvendiğim Günay’ın buna ihtiyacı olmaması gerektiğini de eklemek istiyorum. *** Aynı anda iki kanalda birden Yılbaşı gecesinin tamamını evde geçirdik. Ne bir eğlence yerine gittik ne de dost ziyaretine. Yemeğimizi evde yiyip televizyonla eğlendik.Yılbaşı akşamı bütün televizyonlar iyi hazırlanmıştı. Özellikle bazı haber kanallarının eğlence kalitesinde büyük kanallara fark attığını söyleyebilirim.Bu arada aynı anda iki ayrı kanalda boy gösterenler de vardı. Örneğin bana göre televizyonun dâhisi olan Okan Bayülgen aynı anda hem Kanal D’de hem de NTV’deydi. NTV canlıydı ve bana göre çok daha başarılıydı. Yine ekranların müthiş ikilisi Tolga Çevik ve Salih Kalyoncu aynı anda hem TRT 1’deki canlı yayında hem de Kanaltürk’te bant yayındaydılar. Yepyeni bir mizah anlayışını sergileyen ikili çok yakında tüm Türkiye’nin en gözde sanatçıları olacaklar haberiniz olsun.Bu arada, doğal olarak hiçbir izleyicinin fark edemeyeceği ama bizi ailece çok mutlu eden “aynı anda iki kanalda birden olma” şansı kızımız Tuvana’ya nasip oldu.atv’de sahneye çıkan Hepsi Grubu’nun rengârenk, akide şekerlerini andıran giysileri ile Candan Erçetin’in TRT 1’deki bembeyaz kuğu gibi kıyafetini Tuvana hazırlamıştı. İki kanal arasında gidip gelmekten helak olduk. Gecenin ilerleyen saatlerinde bu kez Kanaltürk’te çıkan Candan Erçetin’in yeşil tuvaleti de Tuvana’nındı.Benden çok destek göremiyor ama Tuvana Türkiye’nin en önemli modacılarından biri. Ürünleri dünyanın en ünlü mağazalarından Harrods’ta satılıyor örneğin. Harvey Nichols da Tuvana’nın tasarımlarını müşterilerine sunuyor. Bize de bu başarının keyfini sürmek kalıyor.
Yeni yılla birlikte herkesin içinde bir umut yeşerir. Pek çok kişi yeni yılla birlikte yeni kararlar alır, bunları uygulayacağı konusunda en azından kendisine söz verir.Benim de elbette yeni yılla ilgili bazı plan ve projelerim var. Bunların en önemlisi bu köşe ile ilgili. Bu konuda biraz bilgi vermek istiyorum.2008’le birlikte bu köşede bazı küçük değişiklikler yapmak istiyorum. Örneğin konu başlığı sayısı daha artacak ve çeşitlenecek. Yaşadığımız hayata daha fazla yer vermeyi düşünüyorum.Tabii siyaset bütün ağırlığı ile yine alacak. Ancak burada dikkat çekmek istediğim bir nokta var. Ne yazık ki en okumuş kesimlerde bile taraf tutmakla, muhalefet ya da eleştiri karıştırılıyor.Şuna inanıyorum ki gazeteci özünde muhaliftir, eleştirendir. İktidarda kendi görüşüne yatkın isimler olsa bile gazetecinin görevi aksaklıkları görmek, bunları yazmak, uyarmak, eleştirerek düzelmesini sağlamaktır. Bu tabii ki iyi olan her şeyi göz ardı etmek anlamına gelmez. Yeri geldiğinde iyiyi, doğruyu da gösterir gazeteci ama asıl işi eleştirmektir.Son günlerde Başkomutan Abdullah Gül’ün “dost yemekleri” çok gündeme geliyor. Bu yemeklere, kahvaltılara katılanlar “yandaş oluşları” nedeniyle eleştirilirken, ismi geçen bu arkadaşlarımız da kendilerini savunmaya çalışıyorlar.Örneğin geçen hafta Ali Bayramoğlu Yeni Şafak’taki köşesinde çok ilginç açıklamalarda bulundu. Gül’ün kahvaltısına katılan Bayramoğlu kendilerini taraf gibi gösterenlerin konuşmaların içeriğine hiç dokunmadıklarını belirterek bir tür şikâyette bulundu. Bayramoğlu bu kahvaltıya katılanların Gül’e pek çok konudaki eleştiri ve endişelerini aktardıklarını belirtti.Mutlaka doğrudur. Ama işte ayrıldığımız nokta bu. Bu arkadaşlarımız karşılıklı geldiklerinde iktidara eleştirilerini söyleyebiliyorlar ama bunları yazmıyorlar. Sorun da burada.Elbette ülke yöneticilerinin masalarına da oturacağız, uçaklarına da bineceğiz. Ama gazeteci olduğumuzu da unutmayacağız. Kısacası hepimiz sadece işimizi yapacağız. O zaman göreceğiz ki hem her şey daha rayında gidecek hem de ülkeye daha yararlı olacağız.Bugünden itibaren bazı eleştirilerimi direkt isme yönelik yazmaya çalışacağım. Ülke yöneticileri bunu iflah olmaz bir muhalefet olarak değil de bir tür danışmanlık olarak kabul etsin.*****Servis terörü trafiği tıkıyor Nedir çektiğimiz şu servis araçlarından kardeşim. Sanki İstanbul’un caddeleri bunların babasının malı. Akşam üzeri oldu mu diziyorlar koca otobüsleri, minibüsleri yol kenarlarına ondan sonra trafik niye sıkışık diye de yakınıyorlar.Bir sıra olsa neyse, iki sıra diziliyorlar, koca plazalardan çıkacak yolcularını bekliyorlar. Polis de baş edemiyor bunlarla. Hatta çoğu kez trafik daha da sıkışmasın diye onlara yer açmaya çalışıyor.Hey İstanbul’un başındaki Vali, Emniyet Müdürü, Trafik Müdürü, size sesleniyorum, duyuyor musunuz? Şu servis işine de bir çözüm bulun. Bu da bir tür terör. Çıldıracağız yahu...*****Hangi TakımAmerika da bir süpermarkette, müşteri yarım kivi almak istiyor.Tezgâhtar bunun mümkün olmadığını söylüyor. Tartışma çıkıyor tabii, tezgâhtar koşa koşa müdüre çıkıyor.“Efendim, hayvanın biri yarım kivi almak istiyor” der demez şöyle bir arkasına dönünce ne görsün; müşteri de arkasından gelmis, ensesinde duruyor...Tezgâhtar hemen müşteriyi işaret ediyor:“Bu beyefendi de diğer yarısını almak istiyor, efendim...” Müdür durumu anlıyor, adama yarım kiviyi mecburen verip gönderiyorlar. Müdür bir saat sonra tezgâhtarı çağırtıyor:“Tebrik ederim, çok zeki davrandın, iyi idare ettin. Nerelisin sen?” “Brezilyalıyım efendim...” “Amerika’ya niye geldin?” “Brezilya cazip bir yer değil efendim, orada insanlar ya fahişe, ya da futbolcu...” “Biliyor musun benim karım da Brezilyalı...” “Yaa öyle mi, acaba karınız hangi takımda futbol oynuyordu?***** Şimdi mi rahatsız oldunuz?Bundan iki ay önce yazmışım Sultanahmet’teki tarih katliamını. 4 Ekim’de “Sultanahmet’te neler oluyor” başlıklı yazımda Four Seasons Oteli’nin tarihi Bizans Sarayı’nın üzerine dev beton blok çıktığını anlatıyordum. Yazının sonuna da şöyle bir cümle eklemiştim: “Bu ülkenin diğerlerinden farklı olduğuna inanılan Turizm Bakanı bu olaydan haberdar mıdır? İsteyen cevap verebilir.” O sırada kılını kıpırdatmayan Kültür Bakanı şimdi olay iyice büyüyünce “son derece rahatsız olduğunu” söylüyor. Sayın Bakan elbette benim yazımı okumak zorunda değildir. Ancak o yazı mutlaka Bakanlık kayıtlarına da girmiştir.İki ay önce hiçbir “duyarlılık” göstermeyen Kültür Bakanı, haber şimdi manşetlere çıkınca mı “rahatsız” oluyor? *****PKK Irak’tan pasaport almış İstihbarat konularında verdiği bilgilere güvendiğim bir dostumun söylediğine göre Irak devleti PKK’lı teröristlere Irak pasaportu dağıtmış. Bunların sayısının 3 bini geçtiği sanılıyormuş. Bu şu demek; Düne kadar sınırdan sızmaya çalışan PKK’lı teröristler, ceplerinde taşıdıkları Irak pasaportu ile Türkiye’nin herhangi bir sınır kapısından ellerini kollarını sallayarak Türkiye’ye girebilirler.Kuzey Irak’taki barınaklarının önemli bölümünü ve lojistik desteklerini kaybeden PKK teröristleri bu tür sızmalarla özellikle büyük kentlerde eylemler yapabilir. Nitekim bu yönde istihbaratlar alan güvenlik birimlerinin önlemleri gözle görülür biçimde arttı.Sorununuza yaratıcı çözüm arıyorsanız, öncelikle sorunun ne olduğunu anlamaya yeterince zaman ayırmalısınız. Gerard Nierenberg
İstanbul Atatürk Havalimanı Duty Freeshop bölgesindeki reklam panolarına konulan içki reklamı yasağını yazmamdan sonra Sanayi Bakanı Zafer Çağlayan aradı. Ankara Sanayi Odası Başkanlığı döneminden kalma dostluk hukukumuz çerçevesinde “Bize dokundurmuşsun” diye söze girdi. Ardından da “Yazı yanlış, çünkü Reklam Kurulu’nun bizimle alakası yok” diye devam etti.Giriş böyle oldu. Tabii sonra uzun uzun konuştuk. Ayrıca dün de bir açıklama gönderdi..Zafer Bey’in ısrarla üzerinde durduğu konuları sıralayayım öncelikle:1- Reklam Kurulu, Sanayi Bakanlığı’nın bir organı değil.2- Kurulda 29 üye var. Bunlardan sadece ikisi Sanayi Bakanlığı mensubu.3- Kurulda kararlar oy çokluğu ile alınıyor.4- Sanayi Bakanlığı’nın konuyla direk ilgisi sadece basın bültenlerinin bakanlık sitesinde yayınlanmasıyla sınırlı.Şimdi gelelim konunun özüne. Zafer Bey’in söylediğine göre Reklam Kurulu ancak “şikâyet üzerine” toplanıp karar alıyor.Söz konusu içki reklamı yasağı için bir başka içki firması başvurmuş.Bu yazıyı yazdığım ana kadar şikâyet dilekçesi bana ulaşmamıştı. Ancak anladığım kadarıyla şikâyet “haksız rekabeti” içeriyor. Oysa alınan karara baktığımızda haksız rekabet yok, kurul “hazine arazisi” bahanesini kullanarak yasak kararı alıyor. Bu nokta dikkat çekici.Sanayi Bakanı kurulda 29 üye olduğunu belirterek topu bir anlamda taca atıyor. Bu doğru. Gerçekten kurul üyeleri arasında Adalet, Sağlık, Tarım bakanlıklarının temsilcileri, TRT, YÖK, Ziraat Odaları, Mühendis Odaları, TOBB, Baroların temsilcileri, hatta gazeteciler de var.Zafer Bey reklam yasağını ilk anda belki de mazur göstermek için “Kurul içinde Nuri Çolakoğlu da var mesela” dedi. Oysa Nuri Çolakoğlu’nun söz konusu reklam yasağı konusunda ciddi muhalefette bulunduğunu “Böyle saçma karar olmaz” dediğini öğrendim.Bu konuları Bakan Bey’e aktardıktan sonra “Peki sizin için bu reklam yasağı ne anlam ifade ediyor, katılıyor musunuz bu karara?” diye sordum.Bakan Zafer Çağlayan soruma; “Bu reklam Kurulu’nu dağıtacağım zaten. Dünyanın neresinde 29 kişiden oluşan bir kurul olur. Yeni düzenlemeye gideceğim” karşılığını verdi.***** Yağmurdereli Hiç yakışmadı Osman Yağmurdereli’ye. Kendisi de müzik eğitimi almış bir sanatçının başka bir sanatçıyı değerlendirirken “Hangi bestesi Türk halkı tarafından beğenilip rağbet gördü, hangi CD’si sattı, ne yaptı da şöhret oldu?” demesi aynı zamanda ayıp oldu.Bunu rating kaygıları içinde çırpınan başka biri söylese gülüp geçerdik, ama Osman Yağmurdereli söyleyince insan üzülüyor. Yağmurdereli üst üste yaptığı hatalarla “göbeğini kaşıyan adamların” sempatisini kazanıyor ama sanat dünyasındaki yeri batağa saplanıyor.Ve dikkatimi çeken bir nokta daha. Yağmurdereli dün Ruhat Mengi’nin programında yılbaşı kutlamaları ile ilgili “Bu ortamda eğlenilir mi?” dedi. Hani her şey çok güzeldi, AKP Türkiye’yi çok iyi bir yere getirmişti? Ama bu söz beni sevindirdi. Demek ki Yağmurdereli “siyasi nedenle” garip çıkışlar yapıyor ama ruhu henüz o kadar yıpranmamış.*****Yeni yıla hoş geldin ama geçen yıla da teşekkür etmeliyiz Bugün 2007’nin son günü. Yarın sabah yepyeni bir yılın ilk gününü yaşayacağız. Acısıyla tatlısıyla bir yılı daha geride bıraktık. Bakalım 2008 hepimize neler gösterecek.Dünyanın her ülkesinde adettir. Yeni yıl coşkuyla karşılanır. Karikatürler çizilir. Yeni doğmuş bir bebek sevinç içinde kollarını açmış koşarken, sanki 100 yıl yaşamış da kocamış gibi çizilen eski yıl sırtında bohçası hüzünlü bir şekilde gider.Nedense herkes sevinçle yeni yılı karşılar da geçen yıla dönüp bakmaz bile. Oysa geçen yıl en azından bizi bugüne getirmedi mi?Geçen hafta salı akşamı Tezcan Yaramancı’nın verdiği bir dost davetine katıldım. Rahmi Koç Müzesi’ndeki davette Yaramancı çiftinin dostları bir araya gelmişti. Gecenin bir yerinde Tezcan Yaramancı mikrofonu eline aldı ve kısa bir konuşma yaptı. Söyledikleri bana çok ilginç geldi. Yeni yılla ilgili bir felsefesi vardı.Dedi ki “Birkaç gün sonra yeni yılı karşılayacağız. Ama eski yılı asla ihmal etmemeliyiz. Bizi bugün burada, dostlarla birlikte kılan eski yıl. Bunu unutmayın.” Tezcan Bey’i “klasik” bir yeni yıl konuşması yapacağını düşünerek dinliyordum. Ama bu sözleri beni etkiledi.Gerçekten öyle değil mi? Yeni yılla ilgili hiçbir şey bilmiyoruz. Bize ne getirecek, bizden neler götürecek, mutlu mu edecek mutsuz mu? Bunların hepsi meçhul.Oysa geçirdiğimiz yıl en azından hayattaydık. Elbette sıkıntılı, üzüntülü, acılı günlerimiz de oldu. Ama bugüne de bu yılla birlikte geldik.O halde eski yılı tıpkı yeni yılı karşıladığımız heyecan ve coşkuyla uğurlayalım.Ben bu yıl yılbaşında bir şey yapmayı düşünmüyorum. Kimbilir belki içimden gelmiyordur. Ama en azından gece saat 00.00’ı gösterdiğinde 2007’ye bizlere bu geceyi de gösterdiği için teşekkür edeceğim.“İstanbul Havalimanı” ifadesi Çağlayan’ı çok öfkelendirmişReklam yasağı ile ilgili yazımda Reklam Kurulu açıklamasında “Atatürk Havalimanı” adı yerine “İstanbul Havalimanı” yazılmasını da eleştirmiştim. Bu konu Sanayi Bakanı Çağlayan’ın da dikkatini çekmiş. Hatta çok öfkelendirmiş.Zafer Bey konuşmamız sırasında “Reklam Kurulu Başkanı’nı aradım. (Kardeşim bu İstanbul Havalimanı nerede. Benim bilmediğim bir havalimanı mı yapıldı?) diye sordum” dedi.Çağlayan “hata”nın şikâyetçi içki firmasının yazısından kaynaklandığını söyleyerek “Şirket böyle yazınca, kurul da aynı ifadeyi kullanmış. Ama bunu mazur gösteremem tabii” dedi.Ancak şimdi Sayın Bakan’ın almadığı bir bilgiyi nakledeyim. “İstanbul Havalimanı” ifadesi öyle basit bir yazım hatası değil. Çünkü toplantı sırasında Nuri Çolakoğlu “Nereden çıktı İstanbul Havalimanı, oranın adı Atatürk Havalimanı’dır, bunu düzeltin” demiş.Ama nedense basın bülteninde yine “İstanbul Havalimanı” ifadesi yer almış.Konuyla ilgili duyarlı davranan Çağlayan’ın bu bilgi doğrultusunda yeniden hesap sormasını dilerim.
Her gün birlerce kişi ama iş için ama turistik gezi için yurtdışına pek çok değişik ülkeye gidiyor. Ancak hangi ülkede nasıl davranılır, hangi davranışınız nasıl algılanır bunları biliyor musunuz?Türkiye Müteahhitler Birliği çeşitli ülkelerde iş yapan üyelerine yönelik bir “tanıtım yazısı” hazırlamış. Bunları bilmek ve uygulamak için ille de müteahhit olmanız gerekmiyor elbette. O halde bakalım “deneyim sahibi” olanlara göre hangi ülkede nasıl davranmalı; birlikte okuyalım.ALMANYA* Randevularınızda dakik olmanın önemini unutmayın.* Eve yemeğe davet edildiğinizde götüreceğiniz çiçeği tercihen paketi açılmış olarak ev sahibesine takdim edin.* Tanışma sırasında önce bayanlarla selamlaşın ve tokalaşmak için önce onların ellerini uzatmalarını bekleyin.FRANSA* Güney bölgesi dışındaki iş görüşmelerinde giyim tarzı önemlidir. Mutlaka resmi görünümlü takım elbise tercih edin.* Amerika’dan farklı olarak insanlara ilk isimleri ile hitab etmekten kaçının.* Fransızlar yabancılara karşı mesafeli davranmayı tercih ederler.İNGİLTERE * İngilizler iş yemeklerini ve işle ilgili kutlamaları çoğunlukla öğle yemeklerinde yaparlar.* Şerefe kadeh kaldırmak çoğunlukla resmi yemeklere özgüdür.* Ev sahibiniz şerefinize kadeh kaldırdığında siz de onun şerefine kadeh kaldırmaya hazırlanın.İTALYA* İtalyan iş adamları modaya uygun ve kaliteli giyime önem verirler.* Randevularınızı mutlaka makul bir süre önceden alın.* Bürokrasiye ve uzun süren formalitelere sabırla katlanmaya hazır olun.JAPONYA* Usulünü tam olarak bilmediğiniz Japon adetlerini taklit etmekten kaçının. Örneğin kimin kime, ne zaman ve kaç kere eğilmesi gerektiğini bilmeden Japon muhatabınızın sizi eğilerek selamlamasını taklit etmeyin.* Japonlarda kartvizit önemlidir. Muhataplarınıza kartvizitinizi verirken isminiz üste gelecek şekilde iki elinizle tutarak ve üst rütbeli olanlardan alt rütbeli olanlara doğru sırayla takdim etmelisiniz.* Bir Japon size kartvizitini verdiğinde onu iki elinizle tutarak ve karşınızdakinin ünvanını önemsediğinizi ifade edecek şekilde ilgiyle incelemeniz önemlidir. Alıp cebinize atmak asla doğru olmaz.* Japonlarla yapacağınız iş görüşmeleri öncesinde konunun ayrıntılarına kadar inecek sorulara hazırlıklı olun.* Japon iş adamları bir konuda her hangi bir taahhüde girmeden önce uzun incelemelere ve düşünmeye ihtiyaç duyarlar. Çoğunlukla üstlerine de danışmaları gerekeceği için toplantı veya görüşme sırasında süratle karar vermeleri genellikle mümkün olmaz.RUSYA* Kişisel ilişki kurun. İnsani tarafınızı, içtenliğinizi, duygularınızı, ümitlerinizi ilişkilerinize yansıtmaya çalışın.* Ulusal gururlarına önem verin.* Nihai kararı karşı tarafa bırakmamaya çalışın.* Konuşma sırasında el temasına girmelerini, dokunmalarını güvenin belirtisi olarak algılayın.* Demokrasi tecrübelerinin sınırlılığı nedeniyle eşitlikçi yaklaşım, objektivite ve açıklık beklentilerinizde ölçülü olun.* Anlamadıkları konuyu anlamış gibi yapabileceklerini ve hoşunuza gidecek şeyleri söyleyebileceklerini dikkate alarak her söylenen veya işitileni doğru kabul etmek yanılgısına düşmeyin.* Katı otoriteye ve bürokrasiye olan karşıtlığınızı sık sık dile getirin.* Resmi direktif ve kararlar çerçevesinde aktaracağınız konulara güvensizlikle yaklaşabilecekleri için, şahsi görüş ve önerilerinizin daha büyük değer taşıdığını unutmayın.* Savaşla ilgili konularda hassas olduklarını dikkate alın.* Herhangi bir konuyla ilgili olarak sıkı ve sağlam durduğunuzu, mümkün olduğunca yumuşak ve nazik bir biçimde yansıtın.* Gururlarına düşkün olmaları nedeniyle kartlarınız güçlü ise bunu çok fazla gözlerine sokmayın.SUUDİ ARABİSTAN * Selamlaşma sırasında erkeklerin birbirlerini öpmeleri doğal karşılanır. Ancak kadınları öpmekten kaçının.* Tokalaşma sırasında ellerini önce kadınların değil erkeklerin uzatmaları gerekir.* Size ikram edilen bir içeceği reddetmenin muhatabınıza hakaret olacağını unutmayın.VE BEDEN DİLİBaşınızı “Hayır” anlamında geriye doğru kaldırmak dünyanın pek çok ülkesinde ve Batı’da “hayır” anlamına gelmez. “Hayır”, başı iki tarafa sallayarak ifade edilir.Muhatabınız sizi dinlerken elini çenesinde tutuyor veya gezdiriyorsa söylediklerinize katılmadığı veya kuşkuyla dinlediği anlamına gelebilir.*****Erkekler kadınlara kadınlar erkeklere böyle bakıyorBir okurum göndermiş. Ben gülerek okudum. Pazar gününün rahatlığında iyi gelir;Erkek gözüyle kadınlar- Kadın yatağa yatmadan evvel saçını tarayan tek canlıdır- Kırmızı ışık kadınlar için makyaj molası anlamına gelir- İstisnasız her kadın vermesi gereken bir iki kilosu olduğunu düşünür- Düğünlerde kadın kadına dans edenleri görünce kimsenin aklına bir şey gelmez; ama erkekler için durum aynı değildir.- Evde saatlerce kendi giyimiyle ilgilenen kadın, sokağa çıktığında saatlerce başka kadınların elbisesiyle ilgilenir.- Kadınlar asla haksız değildir. En haksız olduğu anlarda bile ‘Kendime göre nedenlerim var’ der.- Kadınlar kendilerine neler verildiğine değil, kendileri için nelerden vazgeçildiğine bakar.- Zengin adam karısının harcadığından daha çok kazanan adamdır.- Kadınlar vitrinde gördükleri ‘İndirim’ lafına dayanamaz. 10 tane benzer papucu olsa indirimde gördüğü ayakkabıyı alır, siz ‘Bunların aynısı dolabında var’ deseniz ‘Sen gerçekten hiç anlamıyorsun’ lafını yapıştırırKadın gözüyle erkekler- Erkekler kadar kendini ciddiye alan ve abartan başka canlı yoktur.- Kulağında küpe olan erkeklerle evlenmenin sakıncası yoktur zira onlar acının anlamını ve mücevherin değerini bilirler.- ‘İlişkimiz hakkında biraz konuşalım’ lafı kadar erkeğin kanını donduran bir laf yoktur.- Erkekler alışverişten nefret ettiği için mağazalarda erkek reyonlar giriş katındadır.- Hiçbir erkek bir aşk filmini 2 kez seyretmez.- Bütün erkekler kendilerini sempatik zanneder, çoğu değildir.- Erkeğin sürekli sizi yatağa sürüklemesini durdurmak istiyorsanız, onunla evlenin.
Bahattin Yücel telefonda yine “Gazeteci bey gazeteci bey siz oturun oturduğunuz yerde, yine haber atladınız” diye takılınca “Hayrola?” dedim. “turizmdebusabah.com internet sitesine bakmıyor musun?” diye karşı sordu sordu bu kez. Şans eseri o sırada bilgisayar önümde açık, hemen söylediği adresi yazıp siteyi buldum. Manşetinde Bahattin Yücel’in yazısı. Özeti şu: Sanayi Bakanlığı Reklam Kurulu İstanbul Atatürk Havalimanı Dış Hatlar Dutyfree bölgesindeki reklam panolarında içki reklamı yapılmasını durdurmuş. Karar 11 Kasım günü alınmış ve 147 sayılı basın bülteniyle de duyurulmuş. Atlamışız yani.Yasalar gereği halka açık yerlerdeki reklam panolarında içki ve tütün mamullerinin reklamı yasak. Ancak Dutyfree denilen vergisiz satış bölgeleri farklı. Buradaki dükkânlar zaten bu tür malları satarak kazanç sağlıyorlar. Üstelik Atatürk Havalimanı gibi yılda milyonlarca yabancının geçtiği bir yerde reklam yasağının da anlamı yok.Aslına bakılırsa zaten Dutyfree bölgeleri özel statü ile korunuyor ve bu tür yasaklar burayı kapsamıyor.Ancak Sanayi Bakanlığı Reklam Kurulu bu durumu bildiği için gerekçeyi başka bir temele dayandırmış. Reklam Kurulu diyor ki “Burası Hazine’ye ait bir yer. O halde Hazine’ye ait yerde benim dediğim geçerli olur.” Uygulama ilk bakışta çok önemli görünmeyebilir. Çünkü sonuçta çoğu alkollü içki ve tütün satan mağazların hemen hepsinde içki ve sigara reklamlarını içeren panolar asılı. “Salonlardaki panolarda da olmayıversin” diye düşünülebilir.Bu yanlıştır. Çünkü çok belli ki toplumun çok küçük bir kesiminin yararlandığı yerlerde bile içki konusu bazı çevreleri çok rahatsız ediyor ve buldukları her bahane ile bunu önlemeye çalışıyorlar.Bahattin Yücel de konunun ideolojik bir yaklaşım olduğunu belirterek “Kararın üzerinden neredeyse 20 gün geçiyor, ama turizmciler buna bir tepki göstermedi. Oysa yanılıyorlar, bu tür ince uygulamalar giderek artacaktır ve bir gün herkes geç kaldığını anlayacaktır” diyor.“Bundan sonra neler olur?” diye sordum. Yücel “Eğer bakanlık havaalanlarının Hazine’ye ait olduğu bahanesinin arkasına sığınarak bu tür yasaklamalar yapabiliyorsa, ileride yine çoğu Hazine’ye ait alanlar üzerinde kurulmuş tatil köyleri ve beş yıldızlı otellerde de reklam yasağı getirebilir. Bunun yanısıra Avrupa Birliği’ne bu uygulamayı anlatmak da çok zor.”*****Bravo MilliyetMilliyet’in dünkü manşeti çok güzeldi. Sultanahmet’teki Four Seasons Oteli hemen yanındaki Bizans Sarayı’nın üzerini dev bir binayla kapatıyor. Konuyu birkaç ay önce dile getirmiş ve başta Turizm Bakanlığı olmak üzere ilgili kurumları göreve davet etmiştim. O zaman hiç ses çıkmamıştı. Şirketin basın müdürü de “Siz bilmeden yazıyorsunuz, gelin de gerçeği görün” neviinden bir mesaj göndermişti.Sanıyorum işler iyice sarpa sardı ve bazı kurumlar harekete geçti. Çok şikâyet ediyor ve parayı verenin istediğini yaptırdığı bir dönem yaşadığımızı düşünüyoruz. Buna rağmen ahlakı temiz kalmış bazıları yine de gereğini yerine getiriyor.Four Seasons’ı satın alanlar belli ki bazı ilişkileri kullanarak dilediklerini yapabileceklerini sanıyorlardı. Bu kez yanıldılar anlaşılan. Tarihin üzerini örtmeye kalkmak kimsenin hakkı ve haddi olamaz.Durumu tekrar ortaya çıkardığı için Milliyet’e teşekkür etmek lazım.*****Sayın Çağlayan; Onun adı İstanbul Havalimanı değilBahattin Yücel’le konuştuktan sonra Sanayi Bakanlığı’nın internet sitesine girip reklam yasağı ile ilgili kararın metnine baktım. 147 sayılı basın bülteni aynen şöyle başlıyor: “İstanbul Havalimanındaki.....” Sayın Sanayi Bakanı Zafer Çağlayan. Reklam Kurulunuzun söz ettiği havalimanının adı İstanbul Havalimanı değil İstanbul Atatürk Havalimanı’dır. Eğer kurul üyeleriniz böyle yazarsa bizim de “Atatürk’ün adına havalimanında bile tahammülleri yok” diye yorumlamak hakkımız doğar.Elbette “Bir kasıt yok, belli ki unutulmuş” diye açıklama yapabilirsiniz. Ama bunu yapmadan önce lütfen emrinizdeki müdürlere “Unutmayın” diye tembih edin. Bunun yanısıra, diğer yazıda belirttiğim reklam yasağı sizin liberal ve özgürlükçü siyaset anlayışınıza hiç uymuyor. Bu kararı da tekrar gözden geçirmeniz gerektiğini yazmayı bir görev biliyorum.*****Demirel Rıfat Serdaroğlu’nu destekliyormuşDemokrat Parti’de kongre gününe artık çok az kaldı. Ortaya çıkan adaylar kıyasıya çekişirken Ağar cephesi henüz kesin kararını vermemiş gözüküyor. Mehmet Ağar’ın ne yapacağı hâlâ bir sır.Hüsamettin Cindoruk formülünün benimsenmesi bana göre yanlış oldu. Oysa bu partinin şu anda sürükleyici bir lider bulması çok zor. Önce bir toparlanma dönemi yaşamalıydı.Kulağıma gelenlere göre Süleyman Demirel de “çok uzak durduğunu” belirtmesine rağmen DP kongresi için harekete geçmiş. Duyduğuma göre DYP’nin eski toplarından Rıfat Serdaroğlu’nu yanına çağırarak Genel Başkanlık için ortaya çıkmasını istemiş. Serdaroğlu’nun buna soğuk bakmadığını öğrendim.Anladığım kadarıyla Serdaroğlu da Cindoruk formülünü uygulamaya çalışacaktır. Önce partiyi derleyip toparlamak sonra öne çıkan isimleri kaynaştırarak emaneti teslim etmek.Buna karşın DP’deki saflaşmanın önderleri bu tür formüllere şu anda kapalı görünüyor.*****Çankaya Köşk’ünden gelen harika fotoğrafSon zamanlarda hiçbir fotoğraf bu kadar hoşuma gitmemişti. Başkomutan Abdullah Gül bir bilim adamının oturduğu tekerlekli sandalyeyi arkasından itiyor. Pek alışık olmadığımız bu manzara Çankaya’da bazı şeylerin değişebileceğinin de sinyalini veriyor.Elbette bu görüntüye “Tamamen popülist bir yaklaşım” gözüyle bakanlar da olacaktır. Ancak onlara da Sezer dönemini hatırlatmak isterim. Köşk’ü neredeyse herkese kapatan, kamuoyu ile hiçbir şeyi paylaşmayan, yüzü hiç gülmeyen bir Cumhurbaşkanı’ndan sonra Gül’ün en azından “popülizmi” bile etkili oluyor.Gül’ün bir bilim adamına bu kadar saygı duyup duymayacağını bilemem, ama görüntü olarak bile olsa bunu yapabilmesi benim için çok olumlu bir tablo.Gül “dost” toplantılarından sonra toplumun değişik kesimlerini de aynı içtenlikle ağırlayabildiği zaman “popülist” olma eleştirisinden de kurtulacaktır sanıyorum. (Bir talebim olmadığını da özellikle belirtmek isterim. Dost konusunu pazartesi günü yazacağım.)