Kimse Tayyip Erdoğan’ın anayasayı, hukuku, demokrasinin tartışılmaz özelliklerini bilmediğini düşünmesin. Mutlaka çok iyi biliyordur. Nitekim bugüne kadar yazdıklarımda hep Başbakan’ın bu konuları bildiğini ama aksi davrandığını yazmaya çalıştım.Ama Erdoğan bir taraftan hatipliğinin gücüne, diğer taraftan aldığı yüzde 47 oya dayanarak ortaya “orta zekâlıların özünü anlayamayacakları, ama mutlaka fikir söylebilecekleri” konuları atıyor ve tartıştırıyor.Buna ne yazık ki yine bu konuları iyi bilmesi gereken bir takım aydınlar da katılınca milletin kafası iyice çorbaya dönüyor.Erdoğan’ın yaptığı basitçe şu: Orta zekâlı birinin (Adam doğru söylüyor ama) diyeceği bir şey söylüyor. Örneğin “Velev ki simge bile olsa, buna yasak olur mu?” diyor. Laf doğru mu? Olabilir. Mantıklı mı? O da olabilir. Peki geçerli mi? Değil ama orta zekâlı birinin bunu anlaması mümkün değil.Çünkü orta zekâlı birinin demokrasinin temel ilkelerini, hukukun neden üstün olduğunu, kişi haklarının ne anlama geldiğini bilmesi mümkün değil. Sadece duyduklarından bir fikri olabilir ki bu da yetmez.Yine “Kimse milli iradenin üzerinde değildir, herkes yerini bilecek” diyor Başbakan. Cümle doğru, ama işlevi farklı. Orta zekâlı birinin bunu kavraması mümkün değil ki. Demokrasi diye kendisine anlatılan oy çokluğu çünkü. Orta zekâlı durup düşünüyor “Sahi yahu, hem yüzde 47 alacaksın, hem de istediğini yapamayacaksın, o zaman demokrasi olmaz ki” diyor. Ona kuvvetler ayrılığının ne olduğunu, iktidarın yüzde 90’la bile gelse kuruluş ilkelerinin dışına çıkamayacağını, çünkü iktidara gelişini bile bu kuruluş ilkelerine borçlu olduğunu anlatamazsınız ki.Bana kızanlar var, halka hakaret ettiğimi düşünenler de var. Kesinlikle katılmıyorum buna. Yıllardır söylediğim bir şey var. Şu: Bir devletin kuruluşuyla ilgili, demokrasi, hukuk, birey hakları gibi konularda bilgisi olmayan insanların önünde tartışırsanız yanlışa gidersiniz. Bu sizi popülizme götürür. Çünkü yeterli bilgisi ve eğitimi olmayanlar sadece takım tutar gibi kendilerini yakın gördükleri kişi ya da kişilerin etkisi altında kalacaklardır. Bu da doğruyu bulmanızın önüne geçer.Şu anda Türkiye’de bunu yaşıyoruz. Hiçbir konuda bilgisi olmayan, eğitimsiz, kültür, sanat, estetik, yaşam gustosu konularından habersiz kitleler örneğin Yargıtay’ın uyarısını tartışıyor. Bundan sağlıklı sonuç çıkar mı? *****Kimdir bu kadınlar?Önce Cemil İpekçi anlattı televizyonlarda. Dedi ki “Geçenlerde Nişantaşı’nda şık bir yerde yemek yiyoruz. Üç türbanlı kadın da geldi. Oturdular efendice yemeklerini yiyip kalktılar. Ben de onlarla kapıdan çıkarken, başka bir masada oturan üç dört kadın (Bunlar buraya da mı geliyor artık?) dediler. Çok sinirlendim.” Salı akşamı aynı öyküyü bu kez yine televizyonda Fatih Altaylı’dan duydum. Meğer o da Nişantaşı’nda yemek yiyen üç türbanlı kadına, başı açık kadınların “Bunlar buraya da mı geliyor artık” dediklerini duymuş.Anlaşıldığı kadarıyla Nişantaşı’nda türbanla dolaşıp lokantalara giren kadınlarla, onlara tepki gösteren kadınlar var. Sanki özel timler. Şimdi çok merak ediyorum, acaba kimdir bu kadınlar? Türbanlı olanı ısrarla Nişantaşı’nda lokantaya gidiyor, diğerleri de ısrarla bunları protesto ediyor.*****Şimdi bunun adı akıl oluyorİnsan “vay canına” demekten kendini alamıyor. Anlatayım da bakalım siz de “vay canına” diyecek misiniz?Özellikle büyük kentlerde polis alkollü araç kullananlara pek göz açtırmıyor. Bu yüzden rakamı bilmiyorum ama yüzlerce belki de binlerce kişinin ehliyetinin alındığı bir gerçek.Bazı uyanıklar ehliyetsiz kalacaklarını düşündükleri dönem için çok “zekice!” bir önlem alıyormuş. Şöyle: Gazeteye bir ilan veriyor ve ehliyetinizi kaybettiğinizi beyan ediyorsunuz. Bu ilanla gidip yeni ehliyet çıkarıyorsunuz. Oysa ehliyetiniz cebinizde.15-20 gün sonra böyle bir ilan daha verip yine ehliyetinizi yeniliyorsunuz.Eğer alkol denetimine yakalanıp da ehliyetinizi kaybederseniz, sakladığınız diğer ehliyeti kullanıyorsunuz.Polis bu uyanıklığı mutlaka biliyordur. “Zekâ” denilen Allah’ın bu lütfunu bu kadar kötüye kullananlara karşı mutlaka bir önlemi de vardır herhalde. *****KAMYON YAZILARISollarken dikkat et, canın sana emanet***** Manikürcü güzel Adam, lüks erkek kuaföründe oturmuş bir yandan sakal tıraşı yapılırken bir yandan da elleri manikürlenmektedir. Manikürü yapan sarışın güzel adamın ilgisini çekmekte gecikmez: “Güzelim, bu gece benimle çıkmaya ne dersin?” Kız gülümser “Özür dilerim ama ben evliyim.” “Boş versene, seninkine telefon et bu gece işin çıktığını, eve gelemeyeceğini söyle!” “İstersen sen söyle, usturayla sakalını o tıraş ediyor.”***** İhtiyar ve cesur delikanlı Aramızdan inanılmaz bir trafik kazası sonucu ayrılan Cüneyt Koryürek’le ilgili kendisini hiç tanımayan bir okurdan ilginç bir mesaj aldım. Hiçbir şey eklemeden aynen size de sunuyorum: 2007 Mayıs’ta, Cüneyt Bey’in hayatına mal olan yerde karşıya geçiyorduk. Cüneyt Bey de bizimle birlikte karşıya geçiyordu.Önümüzde de yaşlı bir bey yürüyordu. Bir trafik canavarı, yaya geçidinde bu yaşlı beye çarptı. Orada bulunan hepimiz sürücüye ve yanındaki adama reaksiyon gösterdik. Ama Cüneyt Bey hepimizden çok reaksiyon göstererek adeta adamların üzerine yürüdü. Önce; karşı çıkan sürücü ve arkadaşı, Cüneyt Bey’in kararlı ve yürekli tutumunu görünce kelimenin tam anlamı ile “tırstılar” ve olay yerinden uzaklaştılar. Ne acıdır ki, o gün trafik canavarının üstüne yürüyen bu ihtiyar ve cesur delikanlıyla trafik canavarı aynı noktada tekrar karşılaştılar... Allah rahmet eylesin. Korkmaz Türkmen***** Hiç yanıtlayamadığım en büyük soru şu olagelmiştir: ‘Bir kadın ne ister?’Sigmund Freud
İktidara yakın televizyon muhabiri köylü kadına mikrofonu uzatmıştı. “Ekonomiyi nasıl görüyorsun nine?” diye sormuştu. Tatlı yüzlü yaşlı köylü kadın gevrek gevrek gülüp cevaplamıştı: “Çok iyi evladım.” Muhabir tekrar sormuştu “Neden nine?” Yaşlı köylü kadın yine gülerek cevaplamıştı: “Enflasyon düştü, dolar düştü, borsa yükseldi.” İkinci olayımız da şöyle. Seçimlerden hemen önceydi. Bir gazetemizin manşetinde Başbakan Erdoğan’ın Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt’a “Paşam borsa yüzde12 düştü” dediği ileri sürülüyordu. Paşa konumuştu ve borsa düşmüştü.O yaşlı köylü kadın nereden biliyordu enflasyonu, doları, borsayı? Gazete ve televizyonlardan tabii ki. İktidar sözcülerini ve destekçilerini dinliyordu.Neredeyse 5 yıldır bir ekonomik mucizeden söz ediliyor. Muhteşem ekonomi yönetimiyle istikrar sağlanmış, enflasyon yüzde 10’un altına düşürülmüş, dolar neredeyse Türk Lira’sıyla eşit hale getirilmiş, borsa şahlanmıştı.Ekonominin bu enstrümanlarından yani paradan para kazananlar gerçekten en keyifli günlerini sürdürüyorlardı.Ama başka iktidar olmak üzere kimse “dünyada ne oluyor?” diye bakmıyordu. Belki de bakıyordu da bunu söylemiyordu. Çünkü dünyada da bir bahar vardı. Bir dönem “battık, borçlarımızı ödeyemeyeceğiz” diye açıklamalarda bulunan Brezilya, Arjantin ekonomileri bile şaha kalkmıştı.Yanisi; gerçek, Türkiye’de bir ekonomik mucize değildi. Elbette bu iktidar Derviş’ten aldığı mirası bozmamaya özen gösterdi, istikrarı korudu, ama hepsi bu.Şimdi dünyada dalgalanma başladı. Bizim ekonomide de sarsıntı var. Buna karşın ne iktidar sözcüleri ne de AKP yandaşları “Ekonomide başarısız bir döneme girdik” diyor. “Amerika’da sıkıntı var, global dalgalanma” diyor.İyi güzel de işler “birileri için” iyi giderken ekonomik mucizeden söz edeceksiniz, ters gitmeye başlayınca suçu Amerika’ya atacaksınız.Oluyor mu yani?*****Bu reklam da neyin nesi?Kaç gündür yazacağım, şu Futbol Federasyonu Genel Kurulu yapılıyor diye sesimi çıkarmadım, hani pişmiş aşa su katmayayım, benden bilmesinler dedim. Ama sabrım taştı ha. Nedir bu Futbol Federasyonu Haluk Ulusoy reklamları kardeşim? Adam kimbilir ne para harcayıp “70 milyonu Milli Takım’a destek olmaya” çağırıyor. Bu nasıl mantıktır böyle, sanki Ulusoy çağrı yapmasa kimse Milli Takım’ı desteklemeyecek.Var bunun altında bir bit yeniği ama, bilemiyorum artık. Beni ilgilendiren, bunun parası nereden çıktı? Futbol Federasyonu böyle abuk sabuk reklam için para ödedi mi? Federasyon kayyımla yönetiliyor, imzaları onlar mı attı yoksa Ulusoy Bey cebinden mi ödedi?Bu reklamlardan kimin ne çıkarı var? Televizyonlar bir ara bol bol yayınladıklarına göre iyi para aldılar demek ki. Ama reklam yayınlamanın da bir adabı yok mudur? Parayı bastıran istediği sabukluğu yapabilecek mi reklam adı altında. Allah Allah ya, insanın asabı çok bozuluyor.*****2.5 yılda ne oldu?Televizyonda bir yarışma programı izliyoruz. Yarışmacılardan birinin özgeçmişi okunuyor ve ekrana fotoğrafları veriliyor.Yarışmacının düğün fotoğrafları da var bunlar arasında. Ayrıca aile fotoğraflarından da seçmeler görüyoruz. Lüle lüle saçlı, ay yüzlü bir eşi var yarışmacının gördüğümüz bu fotoğraflarda. Evleneli de iki buçuk yıl olmuş zaten.Derken tekrar stüdyoya dönüyoruz. Yarışmacı yerinde, eşi de izleyiciler arasında. O da ne? Az önce lüle lüle saçlı fotoğraflarını gördüğümüz bu güzel kadın tam tesettür içinde.İki buçuk yıl önce başı açık, şimdi kapalı. Peki ne oldu acaba bu iki buçuk yıl içinde? Bu kadınımız hidayete mi erdi? Birden inanç sahibi mi oldu? Yoksa olmadığı söylenen “mahalle baskısı” onu bu hale mi getirdi?*****KAMYON YAZILARI16 tekerlekli 70 ton 18 metre bir araç çekmek üzeresin, emin misin?*****Oportünizm böyle iflas ettiÇok değil birkaç ay öncesini hatırlayın. Hani tam gaz seçimlere gittiğimiz günleri. AKP’nin önüne çıkarılan 367 engeli ile Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı olması engellenmiş, milyonların katıldığı Cumhuriyet mitinglerinde halk şahlanmıştı.Ama buna rağmen hâlâ yüreklerde bir korku vardı. “Ya AKP yeniden kazanırsa.” İşte bu korku AKP’nin üstelik ezici bir çoğunlukla tekrar iktidar olmasının kapısını açan bir oportünizmi de beraberinde getirmişti.Laik demokratik cumhuriyetin yılmaz bekçileri olduklarını söyleyenler “En iyi çözüm CHP- MHP koalisyonudur” diye ortaya çıktılar. Kitleler şaşırdı bu öneriye. Bana göre CHP büyük oy kaybına uğradı. Merkez sağ tamamen çöktü.Şimdi bu oportünist tavrın sonuçlarını birlikte görüyoruz. CHP ile koalisyon yapması istenen MHP Meclis’e girer girmez ilk iş Abdullah Gül’ü Çankaya’ya çıkardı. Ardından türban konusunda kendini ortaya atarak AKP’nin elini rahatlattı. Bunun dışında aldığım haberlere göre neredeyse bütün belediyelerde MHP’liler AKP’yi destekliyor.Oportünist tavırla “CHP- MHP koalisyonu” diye çığlıklar atanların ise sesi pek çıkmıyor. Neredesiniz? Heeeeey, size sesleniyorum.*****“Ben oĞluyum”Kaza yerinin etrafını önce polis kordonu sonra da büyük bir meraklı kalabalığı çevirmişti. Gazetesine, iyi bir kaza fotoğrafı yetiştirmek isteyen uyanık foto muhabiri çemberleri aşamayınca “Yol verin.. Yol verin.. Ben kaza kurbanının oğluyum” diye bağırmağa başladı. Kenara çekilip yol verdiler.. Foto muhabiri yaklaştı. Arabanın önünde bir eşek yatıyordu.*****Herkesin istediğini yapabileceği yerde hiç kimse istediğini yapamaz.Franklin Delano ROOSEVELT
Balık çiftlikleri ile ilgili kaç yazı yazdım hatırlamıyorum. Üstelik taa 1993 yılından beri. Demek ki 15 yıl olmuş. Bu çiftliklerin çevreye ve kıyılara verdiği zararı anlatmaya çalıştım. Pek çok balık çiftliğine gittim. Balıkçılarla “papaz olmayı” göze aldım.Ne değişti? Pek bir şey değişmedi. Sadece birkaç cennet koy kaçak balıkçıların işgalinden kurtuldu o kadar.Ama şimdi umudum biraz arttı. Çünkü en azından artık konuyu daha fazla irdeleyen var. Bunun yanı sıra hükümet de durumun farkına varmaya başladı. Ayrıca pek çok çevre örgütü de bu doğa katliamına karşı ciddi mücadele veriyor.Konunun tekrar ve “şiddetle” gündeme gelmesine Bodrum’da ölen balıklar neden oldu. Balıkların kesin ölüm nedeni henüz anlaşılamadı ama aşırı yağışların yarattığı sıcak-soğuk ve tuzlu-tatlı su dengelerinin bozulması en mantıklı faktör olarak görülüyor. Ancak bununla birlikte balık çiftliklerinin çevreye verdiği zarar da ortaya çıkmış oldu.Denizlerin kurtarılması ve korunması için ciddi çabalar harcayan TURMEPA’dan balık çiftlikleri ile ilgili bir mektup aldım. Dernek elbette çiftlik balıkçılığının da gerekli olduğunu belirterek, bunun çevreye en az zararlı olabilecek biçimde uygulanması için bazı kurallar getirilmesi gerektiğini belirtiyor. İşte o kurallar:1- Türkiye’de balık çiftliklerinin acilen kıyıdan uzaklara ve en az 30 metre derinliği olan yerlere çekilmesi gerekiyor.2- Bu çiftliklerin acilen turizm dışı, açık denizlere ve tek bir bölgeye çekilmesini sağlanmalıdır. 3- Bunun için de devletin balık çiftliği sahiplerine taşınmaları için uygun kredi desteği sağlaması şarttır. Önümüzde yaz sezonuna çok az bir zaman kaldığı göz önüne alınırsa, hemen bugün harekete geçilmesi gerekiyor. Zira yarın çok geç olacak ve turizm bölgeleri yaz sezonunda ciddi sorunlarla karşı karşıya kalacaktır.4- Yapılması gereken bu acil uygulamalar zaten kıyı mastır planının içinde yer alıyor. Dolayısıyla hükümetten beklenen, Kıyı Mastır Planını hazırlayıp acilen devreye sokmasıdır.*****O kadar da haklı değillerGenelkurmay Dağlıca olayı nedeniyle yazılanlardan ve söylenenlerden rahatsızlığını dile getirdi. Elbette bu olayı bahane ederek Silahlı Kuvvetler’i yıpratmak isteyenler var. Ancak bu konudaki tüm eleştirileri aynı kefeye koymak da yanlış.Çünkü en azından eğer bazıları “diledikleri” gibi yazabiliyorlarsa bunda asıl kusur Genelkurmay’da. Çünkü olayla ilgili yeterli bilgiyi vermeyen orası. Yayın yasağı koyup fısıltı gazetesinin tirajını artıran da yine orası. Genelkurmay da tıpkı iktidar gibi her eleştiriden sonra “Bunlar Silahlı Kuvvetler’i zayıflamak için yapılıyor” derse yandık vallahi.*****Hatırla SevgiliTelevizyon dizilerine pek meraklı değilim. Birkaçını, çoğu kez bölüm atlayarak izlediğim için biliyorum. Ama atv’de yayınlanan Hatırla Sevgili dizisini kaçırmamaya çalışıyorum. Dizideki “aşk” bölümü ilgimi çekmekle birlikte beni diziye asıl bağlayan 1968’lerde başlayan öğrenci hareketleri, özgürlük ve demokrasi mücadelesi.Dizide çoğunun isimlerini hâlâ unutmadığımız kahramanlar var. Ve bunların yaşadıkları neredeyse bire bir anlatılıyor.Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan, Sinan Cemgil, Ulaş Bardakçı, Mahir Çayan, Taylan Özgür bu kahramanlardan bazıları. İlk gençlik günlerinden tanıdığım bu insanların hiçbiri şimdi yaşamıyor. Kimi asılarak öldürüldü kimi bombalarla parçalandı kimi sokak ortasında yargısız infaza kurban edildi.Dizide bazılarına tanık da olduğum olayları izlerken çoğu kez göz yaşlarımı da tutamıyorum. Ama asıl kanıma dokunan, o dönemde aktif olup da canlarını kurtaranların neredeyse hepsinin şimdiki iktidarın eteğine yapışmış olmaları. O günü, canını kurtararak atlatanların çoğu bugün ya ikinci Cumhuriyetçi, ya şeriatçı ya da AB fonlarından destek alıp iktidara destek verenler haline geldi. Gerçekten insanın içi sızlıyor.*****Kaleci60’lı yaşlarına gelmiş iki adam, bir ömür boyu birbirlerinin en iyi dostu olmuşlardı... Derken bir gün, biri ağır hasta oldu.. Ölüm döşeğindeyken yanında yine en iyi dostu vardı ve ona fısıldadı: “Bana bir iyilik yap olur mu... Cennete gittikten sonra orada futbol oynanıyorsa lütfen bir şekilde bana haber ver..” Öteki “Tamam...” dedi... “Bütün hayatım boyunca en iyi dostum sendin, bunu senin için yapacağım..” Ve birkaç dakika sonra da öldü.Bir hafta sonra adam uyurken birden arkadaşının sesini duydu: “Dostum..... Sana bir iyi bir de kötü haberim var.” Öteki hemen sordu: “Önce iyi haberi söyle” Kulağındaki ses fısıldadı. “Cennette futbol oynanıyor.” Heyecanlandı sesi duyan, “Bu harika! Peki kötü haber nedir?” Cevap gecikmedi: “Yarınki maçta kalede sen varsın.”*****İstinye Park’çılar, biraz özen gösterin Pek güzel bir yer yaptınız. Gerçekten Amerika’da Avrupa’da bile eşine az rastlanır bir yer oldu İstinye Park. Kutlamak gerek.Ama bir şeyi de söylemeden edemeyeceğim. A benim canlarım, onca para döküp muhteşem bir yer yaptınız da önünüzün hali ne öyle. Çamurdan geçilmiyor.Sakın ola ki “Orada geçit yapılıyor da ondan” demeyin, çünkü ondan değil. Henüz bitirmediğiniz apartmanların içinden çıkan kamyonlar yolları çamur deryasına döndürüyor.Sordum soruşturdum, o evlerin en ucuzunu 500 bin dolardan satacakmışsınız. Helal olsun da, çevreye biraz özen gösterin. Çok da zor değil ki be canlarım. İnşaatın çıkışına bir mazgal koyacaksınız bir de az su harcayan tazyikli bir hortum. Çıkan kamyonların tekerleklerine sıkacaksınız. Hem fena mı, birkaç çocuk daha nasiplenir.
Cüneyt Koryürek artık yok. O benim “büyük” dostumdu. Hem gerçek anlamda “büyük”tü hem de manevi olarak. “Cüneyt Abi öldü” diye haber verdiklerinde kulaklarıma inanamadım. En zor günlerimde yanımdan hiç ayrılmayan, her sabah en geç 9.30’da mutlaka arayan, içinde binlerce kitabın barındığı mütevazı ofisinde saatlerce bıkmadan usanmadan sohbet ettiğim, bir küçük konunun tam doğrusunu bulmak için gerektiğinde onlarca kitabı birlikte karıştırdığım o “büyük” adam, o “büyük dost” bir trafik canavarının kurbanı oldu.Yaşıyla çok gurur duyardı. 77 yaşındaydı, hepimizden genç olduğunu söylerdi. Öyleydi de. Kilosu tam kırk yıldır değişmemişti. Hepimizden atletikti. 10 yıl sonrasının planlarını yapardı.Sinir bozucu derecede doğrucuydu. Duymaktan rahatsızlık hissedeceğiniz doğruları hiç çekinmeden söylerdi. Yürekliydi, çok zekiydi, inanılmaz çalışkandı.Spor camiasının önemli ismiydi. Hele atletizm denilince eline kimse su dökemezdi. Ama ne tuhaftır, biz hiç spor konuşmazdık. Siyasetti bizim gündemimiz. Kimsenin aklına gelmeyen analizler yapar, teşhislerde bulunurdu.İktidarın uygulamalarından rahatsızdı, “Ama bu iktidarı yerinden etmek çok zor. Bu iktidar giderse, ancak bir hukuk darbesiyle olur” derdi hep.Hayatımda bu kadar önemi olan çok sevdiğim bir insanın arkasından bırakın yazmayı iki üç kelime etmek bile gerçekten çok zor.Yerini doldurmak “zor” diyemem, çünkü mümkün değil. Onunla yaşadıklarım, konuştuklarım, bana öğrettikleri yaşamımın en değerli artısı olarak benimle birlikte olacak.*****Cüneyt Koryürek’le anılardan kopanlar Cüneyt Koryürek’le olan yakınlığımı çok az kişi bilir. Çünkü onunla genelde hep yalnız oldum. Örneğin 20 yılı aşkın sürede ailesini hiç görmedim, tanışmadım. “Cüneyt abi” birbirini tanımayan ama tanışmalarından sinerji doğacağına inandığı kişileri bir araya getirmeyi severdi. Onun ofisinde o kadar çok değerli insan tanıdım ki anlatamam.Cüneyt Koryürek’le yaşadıklarımdan birkaç örnek yazmak istiyorum:“Bir sen olursun” 1978 yılıydı galiba. O sırada hem çalışıyor hem de okuyorum. “Haber tekniği” dersine yeni hoca gelmişti, adı Cüneyt Koryürek’ti. İlk kez derste gördüm onu. Kendini beğenmiş bir edayla sınıfa baktı “Şimdi bir konu söyleyeceğim, bunu 10 cümlelik haber haline getireceksiniz” dedi. Sınıfta 25 kişi falandık. Yarım saat sonra kağıtları topladı, hızla okudu sonra “Can Ataklı hanginiz?” dedi. Ayağa kalktım. “Bir tek sen belki gazeteci olabilirsin, diğerleriniz başka okullara gitsin. Ben de bir kişi için ders vermeye gelemem” dedi ve çıkıp gitti. Bir daha gelmedi. 10 yıl sonra bu adamın en sevdiğim insanlardan biri olacağını o sırada hiç düşünmemiştim.Yarım porsiyonHaftada en az iki kere yemek yerdik. Genellikle de Borsa Lokantası’nda. Kiloma takmıştı. “Zayıflayacaksın” diye emrederdi. Yemeğe oturduğumuzda “Yarım döner” ısmarlardı. Bu yarım döneri paylaşırdık. “Az yemek iyidir, insan doymadığını zanneder ama aslında doyar” derdi. Sonra da Kartal’daki bir kadına yaptırdığı puf böreklerini yığardı önümüze, sınırsız yerdik, patlayana kadar.Çömez kitabıÇok sevmişti yazdığı “Çömez” isimli kitabı. Kendi kendine konuşmaydı bu kitap. Dağınık bir İngiliz soylusunun çalışma odasını andıran ofisinde konuştuğu insanlarla paylaştıklarını yazmıştı aslında. İçinde ben de var mıydım? Benimle olan sohbetleri de yer almış mıydı? Vardı mutlaka. Çünkü kitabı hiç yabancılık çekmeden okumuştum.Derin AmerikaÇok kapsamlı bir eser üzerinde çalışıyordu. Amerikan derin devletini yazıyordu. On binlerce belgenin içine gömülmüştü. “Göreceksin bir gün Amerika’da askeri darbe olacak. Bu bizim alıştığımız gibi olmayabilir ama dünya buraya gidiyor” dedi. O çalışma nereye geldi, yayınlanabilecek mi, bilmiyorum.*****Yüzde 47’ye o kadar güvenmeyin Sayın Başbakan;İstanbul’da partinizin kadınlarına karşı yaptığınız konuşmayı izlerken çok şaşırdım. O ses tonunuz, yüzünüze ve sesinize yansıyan öfkeniz, söylediklerinizdeki maddi hatalar çok üzücüydü.“Kimse anayasanın ve yürütmenin üstünde değildir” diyorsunuz. Bu hatayı nasıl yaparsınız? Demokrasinin en temel özelliği olan kuvvetler ayrılığı ilkesini bilmemeniz mümkün mü? Mutlaka biliyorsunuz ama aldığınız yüzde 47 oy ve karşınızda gözünüzün içine bakan partilileri görünce herhalde fena halde gazaba geliyorsunuz. Oysa Yargıtay “ihsası reyde” bulunmuyor, sizi uyarıyor. Şuna inanın ki eğer yüzde 47 oy almamış olsaydınız Yargıtay sizi uyarmak lüzumunu görmezdi bile, açardı kapatma davasını.Üniversite rektörlerine sıcak bakmadığınızı cümle âlem biliyor, ama siz artık işi hakaret boyutuna taşıyorsunuz. Şunu bilmelisiniz ki dünyanın hangi demokratik ülkesinde olursa olsun, iktidarlar üniversitelerle böyle uğraşmaya başladıklarında hep hüsrana uğramışlardır.Sayın Başbakan;Söylediğiniz sözler, eğitim düzeyi düşük, maddi imkânları kısıtlı, fazla üretmeyen, ekonomiye katkısı olmayan, bilimle, sanatla, kültürle arası pek olmayan ama size oy tabanı oluşturan kitlelerce çok beğenilebilir.Çünkü bu kitle, anlamını pek çözemediği demokrasiye sırf siz söylüyorsunuz diye inanıyor. Demokrasiyi bilmediği için de oy çokluğunun her şey olabileceğini sanıyor, ama siz böyle söylüyorsunuz da ondan.Ülkeyi çok geriyorsunuz, arkanızdaki yüzde 47’nin çok güçlü olduğunu düşünüyorsunuz.Oysa unutmayın, etkisiz kalabalıklar “höt” deyince anında susuverir. Yakın geçmişe bir bakın lütfen.*****Paralanırcasına çalışmayın New York’ta bir yayınevinde redaktör olarak çalışan 51 yasındaki George Turklebaum, geçirdiği kalp krizi sonucu hayatını kaybetmiş...“Peki bu olayın diğer milyonlarca kalp kriziyle ölümden farkı nedir?” derseniz şu: 23 kişiyle bir arada çalıştığı açık ofiste, adamın kalp krizinden gittiği tam 5 gün sonra fark edilmiş... Patronu, şirkette 30 yıldır çalışan George’un sabah ofise en erken gelip akşam en geç çıkan eleman olduğunu, etrafındakilerle konuşmadan bütün gün sadece işiyle ilgilendiğini söylemiş...Bu nedenle de, her zamanki gibi masasında bir yazı okuduğu sırada kalbi durarak öldüğünde kimsenin dikkatini çekmemiş..Bu olaydan çıkarmamız gereken ders: Kendinizi paralarcasına çalışmayın... Kimse fark etmiyor.
Çocukluğumuzun saflığını, temizliğini özlediğiniz oluyor mu? Hani hiçbir çıkar gütmeden, sadece sevgiye muhtaç olduğumuz ve bir o kadar da karşılıksız sevgi verebildiğimiz günler.Sözün nereye gideceğini hiç düşünmeden, sadece içimizden geldiği gibi, yürekten söylediğimiz sözler aklınıza gelir mi?Eric Marshall ve Stuart Hample Amerika’daki çeşitli ilkokullarda yaptıkları araştırmalarda “çocukların saflığı” ile ilgili bulgularını bir kitapta toplamışlar.İki yazar öğretmenlerin çocuklara “Tanrı’ya bir mektup yazıp ne hissettiğinizi anlatın” konulu kompozisyonlardaki ilginç cümleleri bir araya getirmişler.İşte 7-8 yaş grubunun “Tanrı’ya yazdıkları” mektuplardaki cümlelerden örnekler:- Sevgili tanrı, geçen hafta Newyork’a gittiğimizde Saint Patrick Kilisesi’ni gördüm, bayağı güzel bir evde oturuyorsun (Frank)- Sevgili tanrı. Eğer ben tanrı olsaydım, bu kadar iyi olmazdım. Bunu aklından çıkarma (Michelle) - Canım tanrı. Kucaklaşmayı sen mi buldun? Çok güzel bir şey (Brenda) - Sevgili tanrım niçin hiç TV’ye çıkmıyorsun? (Kim)- Sevgili tanrı öğretmen günlerin önce kısaldığını, sonra uzadığını söyledi. Artık bir karar vermelisin (Mindy)- Sevgili tanrı. Eğer öldükten sonra yaşayacaksak, niye öldürüyorsun? (Betty)- Sevgili tanrı sen zengin misin, yoksa sadece ünlü mü? (Steven)- Sevgili tanrı bu soğuklar ne işe yarar? (Rodaw)- Sevgili tanrı yeni öyküler yazamaz mısın? Yazdıklarının hepsini okuyup, bitirdik ve yeniden başa döndük (Terry) - Sevgili tanrı yağmur yağdığında ne kadar süreceğini nereden biliyorsun? (Sunny)- Kitabını okudum ve beğendim. O kadar fikirler nereden aklına geldi? (John)- Şu her gün ezip durduğum karıncaların umarım sence bir önemi yoktur (Alis)- Gönderdiğin bebeği geri almazsan, odamı temizlemem (Joy) - Kiliseye sözüm yok, ama kuşkusuz daha iyi müzikler yazabilirsin. Umarım yazdıklarıma kırılmazsın (Dostun Barry)- Eğer hiç kimse bilmeyecekse, iyi olmanın ne yararı var? (Mark) - Sevgili tanrı hıncımı aldım, teşekkürler (Raymond)- Bir kere kar yağdırdın okul kapandı. Bir daha yapsana (Guy)***** Bu ne karne böyle? Baba, ortaokul üçüncü sınıfa giden oğlunun elinde karneyle salona girdiğini görür. “Allah allah, dönem ne çabuk bitmiş...” diye düşünür ve oğluna seslenir: “Getir bakayım şu karneyi!” “Al baba...” Adam karneye bir bakar ki, beden eğitimi ve resim dışındaki tüm dersler zayıf. “Bir dediğini iki etmiyoruz, bilgisayar dedin, bilgisayar aldık, İngilizce kursu dedin, gitar kursu, müzik aletleri, ne istersen yapıyoruz. Kız arkadaşının çiçek parasını bile verdik. Ne bu notların hali, rezil şey!” Çocuk utana sıkıla babasından biraz uzaklaşır ve “Baba... O benim karnem değil ki, senin kitaplarını karıştırıyordum, birinin arasında karnelerinden birini bulmuştum...” der.*****Günümüzde insanlar her şeyin fiyatını biliyorlar fakat hiçbir şeyin değerini bilmiyorlar. Oscar WİLDE*****Hasan Şaş, yavaş yavaş Anadolu Ateşi ile Mısır’a gittiğimde Kahire pazarlarında en çok duyduğum sözün “Hasan Şaş yavaş yavaş” olduğunu yazmıştım. Bunun Türkler’i tanımak ve sevmekle ilgili olmadığını bu sözün “cinsel içerik” taşıdığını da belirtmiştim. Ancak o sırada bunun hangi nedenle söylendiğini öğrenemediğimi de eklemiştim.Okurlardan biri Gül’ün son Mısır gezisine katılan habercilerin de bu tekerlemeyi kullandıklarını belirterek, bunun ne anlama geldiğini anlatmış.Meğer bu söz bir Türk filminden çıkmış. Arapça dublajlı film tam da Japonya’daki Dünya Kupası sırasında yayılmış Mısır’da. Kadınla erkek otel odasına girerler. Adam çok acelecidir. Kadın, vakit kazanmak amacı ile adama çeşitli sorular yöneltir. Bir türlü rahat durmaz ama adam. Hızlıdır yani... Tutulmaz, ele avuca sığmaz... “Adın ne?” diye sorar kadın. Adam; “Hasan Şaş” cevabını verir. Kadın hemen ekler, hem de Türkçe; “Hasan Şaş, yavaş-yavaş!, yavaş-yavaş!” Bu tekerleme, filmin ilerleyen bitmek bilmez sahnelerinde sık sık tekrarlanır. Hasan Şaş, yavaş-yavaş... Hasan Şaş, yavaş-yavaş...*****Biraz da İngilizce Özür dilerim, bu yazı için az buçuk İngilizce de bilmek gerekiyor.Yıllar önce Londra’da bazı gazeteci arkadaşlarla yemeğe gitmiştik. Bir arkadaşımız garsona “Salad in the midlle” dedi. Türkçesi “Ortaya bir salata” demek. Elbette İngiltere’de de masaya salata geliyor ve siz onu istediğiniz gibi paylaşıyorsunuz ama lafı böyle söylerseniz garson hiç anlamıyor.Bir keresinde de pazarlığı uzatan tezgahtara arkadışımızın biri “Don’t make me number” demişti. Yani “bana numara yapma.” Tabii tezgahtar öyle anlamsız anlamsız bakmıştı yüzüne.İşte Türkçe’de sık kullandığımız bazı sözlerin birebir İngilizce çevirisi. İsteyen yurtdışında kullanabilir. Bakalım ne tepki alacak? Bize de bildirsin tabii.Come with ball my brother come with ball (Topla gel abicim topla gel) Chicken translation (Piliç çevirme) Leave the door december (Kapıyı aralık bırak) Clean family girl (Temiz aile kızı.) Your hand is on the job your eye is on playing (Elin işte gözün oynaşta) Urinate quickly, satan mixes (Acele işe şeytan karışır) Man doesn’t become from you (Senden adam olmaz) Enter the desk (Sıraya gir) Master!! Do something burning-turning in the middle (Usta!! Ortaya yanardöner bir şey yapsana) In every job there is a no (Her işte bir hayır vardır) She is such a mother’s eye girl (Çok anasının gözü bir kız)*****Mükemmel yer Dolmuşta gidiyoruz. Yolculardan biri “müsait” diyeceğine “Mükemmel bir yerde inebilir miyim?” dedi. Dolmuştakiler gülüşmeye başladılar. İstifini bozmayan şoför yolcuyu indirirken seslendi “Buyrun size layık değil ama!”*****KAMYON YAZILARIHatalı sollama kişisel ayarımla oynama
İstedikleri kadar Başbakan “velevki” dedi diye işi yumuşatmaya çalışsınlar, Tayyip Erdoğan nihayet aklında olan adımı attı. Belli ki bundan artık dönüş yok. Üstelik MHP de destek vereceğini açıkladığına göre Anayasa bile beklenmeden en azından türbanlıların üniversitelere rahat girmelerinin yolu açılmış oldu.Tabii burada akla ilk takılan “Peki bugüne kadar neden türban bir inanç gereği olarak sunuldu?” sorusu. Öyle olmadığını ısrarla söylüyorduk, türbanın sömürüldüğünü, bunun bir siyasi simge olarak kullanılarak halkın din duygularına hitap edildiğini anlatıyorduk. Anlayan anlamıştı, anlamayan ise sadece küfür etti.Şimdi, madem türban artık bir inanç gereği değil de bir simge olarak kabul ediliyor, o zaman hiç olmazsa geçerli hukuk düzenine de uymak gerekiyor.Kanunlarımız reşit olma yaşını 18 olarak belirlemiş durumda. Örneğin 18’den önce ehliyet alınamıyor, kanunlar önünde farklı statüde tutuluyor, bir siyasi partiye üye olamıyor.O halde türban için de 18 yaş sınırı getirilebilir. Madem ki türban bir simge bırakın insanlar “akılları baliğ” olana kadar bir baskı altında kalmasın. 18 yaşına kadar türban takamasın. Yaşı 18 olduğunda kararını versin. İster türban taksın ister takmasın.Ama buna çok kızacaklar elbette. Küçücük kızları daha 7-8 yaşında tesettüre sokan zihniyet şimdi sırf “türban simgedir” sözü için amacından vazgeçmeyecektir. Bırakın kızları 18 yaşına kadar bakalım, kendi rızasıyla değil, aile baskısıyla bile özgürlüğünü kısıtlamaya kalkar mı?*****Simge deyinceTayyip Bey “Velevki simge olsa ne olur, simgeler dünyanın neresinde yasaklanmış ki?” diyor. Pek o kadar değil. Dünyanın çeşitli ülkelerinde yasaklanmış ya da yasaklanmış gibi muamele gören simgeler vardır.Örneğin en çok bilinen ve söylenen gamalı haç. Almanya’da Nazi dönemini hatırlatan her türlü sembol, simge ve slogan yasak.Aynı şekilde İtalya’da Mussolini faşizmini anımsatacak simgeleri kimse kullanamıyor. Amerika’da sıkı mı biri Ku Klux Klan üniforması giymeye kalksın.O kadar uzağa da gitmeye gerek yok. 1991 seçimlerinden sonra Meclis’e giren dönemin DEP milletvekilleri boyunlarına taktıkları kırmızı-yeşil-sarı atkılar nedeniyle ağır eleştiriler almamışlar mıydı?Yine benzer şekilde Nevruz’u “Newroz” diye yazanlara karşı valilikler harekete geçiyor. Çünkü Newroz diye yazılınca siyasi bir anlam yüklenmiş oluyor bu kelimeye.Yani diyeceğim iş simgelerin yasak olup olmamasına geldiğinde durum çok farklı.*****KAMYON YAZILARIHatalı değilsem de lütfen arayın! Yanlız kamyoncu*****Büyük binalar tasarruf etmiyor Tamam havalar soğuk gidiyor. Ama ısınmak için harcadığımız enerjiden yine de tasarruf yapabiliriz.Bilmiyorum sizin dikkatinizi çekiyor mu ama büyük binalara girdiğimde sıcaktan bayılacak gibi oluyorum. Belli ki soğuk havaların etkisiyle kaloriferler tam gaz yakılıyor. Özen gösterilmeyince de bina içleri cehenneme dönüyor.Oysa ısı kaybına neden olan açıklar kapatılırsa çok daha az enerjiyle normal sıcaklığı sağlamak mümkün. Sonuçta enerjiye harcadığımız her kuruş hepimizin cebinden gidiyor.Eskiden binalarda ısı kontrolü vardı. Belli sıcaklığın üzerine çıkılmasına izin verilmezdi. Galiba şimdi böyle bir denetim de yok.Enerji Bakanlığı iyi çalıştığı konusunda çok övünüyor ama gerçek öyle değil. Yakında uzun elektrik kesintileri ve doğalgazda sıkıntı yaşarsak hiç şaşırmayın.*****Yayın yasağı tam bir saçmalıkDağlıca’daki hain saldırıda askerlerimizin şehit edilmesinden sonra Genelkurmay Askeri Mahkemesi medyaya yayın yasağı koydu biliyorsunuz. Yani bu konu ile ilgili haber vermek yasak. Neden peki?Çünkü bu olayda 8 asker kaçırılmıştı. Sonra bunlar “ayıp” biçimde teslim alındı. Bölgede 200 bin askeri olan Genelkurmay burnunun dibindeki olayı sadece seyretti. Ardından kaçırılan askerlerden bazılarının “ajan” olabileceği ileri sürüldü. Böyle olunca da en kolay yol seçildi ve yasak getirildi haberlere.Oysa yayınlanacak haberlerin soruşturmayı engellemesinin imkanı yok.Ancak anlaşıldığı kadarıyla bu olayda büyük bir beceriksizlik ve askeri hata var. Tamam yasak diye hiçbir şey yazamıyoruz, ama bari olayın tamamen ortaya çıkmasından sonra herkesin yüreğini rahatlatacak açıklama yapılsın.Bu konuda tatminkar bilgileri Genelkurmay İnternet sitesinden okumaya razıyız. *****Biraz insaf yahuKardeşim nedir bu panik havası böyle? Bak, gazetelere fazla bir şey söylemiyorum ama şu televizyon haberlerine bir çeki düzen verin yahu. Patlamalar, çatlamalar, alarmlar. Yok efendim 4 araç çalınmış da bunlar bomba işinde kullanılacakmış. Yok 81 ilde terör alarmı verilmiş.Tamam da “velevki” böyle olsa, bunu böyle davul zurna çalarak mı duyurucağız? Sokağa mı çıkarmayacaksınız kardeşim insanı. Herkesi korkutarak, moralini bozarak ne yapmak istiyorsunuz? Bir millete bu kadar kötülük olur mu? Yeter be, yeter. *****Bir ekleme Çarşamba günü Türk Dünyası Kültür Atlası’nı tanıtan bir yazı yazmıştım. Yazının sonunda da “Yurtdışına gidenler bunu hediye olarak götürebilir” demiştim. Dikkatli okurlarımdan biri “Bu eser hangi dilde. Türkçe ise ne işe yarar?” diye sordu. Çok haklı ben yazmayı unutmuşum. Bu büyük eser hem Türkçe hem İngilizce. Bilginize. *****Sanat dediğin; sözde, gözde, özde güzellik Ne yazık sanat oldu; her türlü müptezellik. Ordulu şair Ali Öztürk
Başbakan Erdoğan’ın türban konusundaki “çok keskin” çıkışı doğal olarak büyük tartışma yarattı. Bugüne kadar Erbakan da dahil türban konusunda bu kadar ileri adım atan olmamıştı.Erdoğan’ın sözlerinden sonra çok şeyin değişeceğini, sorunun olumsuz yönleriyle daha ağır basacağını ve Türkiye’de büyük sıkıntılar yaratacağını söylemek isterim.Bu arada Erdoğan’ın “keskin” bir çıkış yaparak türbanı “simge” olarak nitelemesi ve bunun “bir suç olmadığını” söylemesi AKP tabanını herhalde çok sevindirdi.Ancak bazı sözler söylenirken hesabını kitabını iyi yapmazsanız beklenmedik bir açmaza da düşebilirsiniz. Bakın “türban simgedir, ne olmuş yani” gibi ilk söylendiğinde basit bir cümle örneğin seçim günü sorun olabilir.Seçim kanununa göre seçim günü hiç kimse siyasi kimliğini belli edecek şekilde rozet, bayrak, flama taşıyamaz, siyasi kimliğini belli edecek simge ve semboller kullanamaz, hele bunlarla sandık başına asla gelemez.Eğer türban bir siyasi simge ise seçim günü hiçbir kadının sandık başına türbanı ile gelmemesi gerekir. Çünkü eğer türban siyasi simge olarak resmen kabul ediliyorsa, bu simge ile sandık başına gitmek de seçim yasakları kapsamında suç olarak değerlendirilebilir. Bu yazdığımı sakın fantezi olarak kabul etmeyin. Yasaysa yasa. Gerçi Başbakan isterse bunu da yasayla değiştirir. *** O sivri akıllılardan biri benimÖncelikle yazdığım sırada ismini bulamadığım “hacıyatmaz”ı öğrendiğim için Hıncal Uluç’a teşekkür ederim. Hani kavşaklardaki çizgili bölümlere konulan kırmızı şeyler. Bunlara meğer “Hacıyatmaz” deniyormuş.Hıncal Uluç bunları koyanları ağır dille eleştiriyor ve “sivri akıllılar” diyor. Onları koyduran elbette ben değilim ama konulmasını ilk söyleyen ve şimdi destekleyen sivri akıllılardan biri benim.Hıncal Uluç bu hacıyatmazların konmasına karşı çıkıyor, çok da haklı. Ama Hıncal Uluç medeni bir ülkede yaşasaydı haklı olurdu. Oysa İstanbullu sürücüler medeni değil. Bir aracı geçmek uğruna dünyanın her yerinde “burası sadece acil durumlar içindir, aksi takdirde sakın üzerinden geçmeyin” anlamına gelen enine çizgili bölgeler işgal ediliyorsa o ülkenin insanlarına medeni diyemezsiniz.İnsanları medeni olmayınca da önlemler medeniyet dışı biçimde alınır. Taa ki sürücüler bunu öğrenip medeni davranmaya başlayıncaya kadar.Bu nedenle sevgili Hıncal Uluç “sivri akıllı olmaya ve diğer sivri akıllıları” desteklemeye devam edeceğim. *** Seçim hilesiTemmuz seçimlerinden sonra oy dökümlerinin bilgisayarla merkeze ulaştırılmasının dedikodulara neden olduğunu belirterek “Teknik olarak bilgisayarla gönderilen sonuçlara müdahale etmek mümkün. Yüksek Seçim Kurulu belgeli açıklamalar yapmalı” ana fikrini savunan yazılar yazmıştım.Ancak Yüksek Seçim Kurulu buna kulak asmadı. Seçimi kaybeden siyasi partiler ise “korkudan” bu konuya hiç giremedi.Bana en önemli tepki Yeni Şafak yazarı Taha Kıvanç’tan gelmişti. Taha Kıvanç üç gün üst üste beni yerden yere vuran ve benimle alay eden yazılar yazdı. Belki bağlanısı yok ama dördüncü gün başıma tatsız bir olay gelmişti.Taha Kıvanç şimdi ABD Başkanlık yarışında Demokrat Parti adaylarının belirlenmesi için yapılan elektronik oylamalarda “müdahale” olabileceğini yazıyor. Amerika’da yapılabilen müdahale Türkiye’de neden olmasın? Değdi mi o alaylı yazılara şimdi? *** FIKRA GİBİSeviye: ÜniversiteDers: Eğitim felsefesiSınav: BütünlemeSınav şu sorudan ibarettir: “Bildiğiniz iki soruyu yazıp cevaplayınız.” Ancak bir sorun vardır, derse hiç devam etmemiş öğrenci dersin içeriğini hiç bilmemektedir. Dolayısıyla kendine sorabileceği iki soru da bulamamaktadır. Beyninin derinliklerinden, dönemin ilk dersine girdiğini hatırlar. Bu derste duyduğu cümleden de yeterli doneyi almıştır. Yazmaya başlar:Soru 1: İlk milli eğitim bakanımız kimdir?Cevap: Hasan Ali YücelSoru 2: Hasan Ali Yücel kimdir?Cevap: İlk milli eğitim bakanımızdır.İşlem tamamlanmıştır... Sınav sonucu: 100 (Aynen yaşanmıştır...) *** KAMYON YAZILARIKüresel ısınmaya karşı su tankerlerine geçiş üstünlüğü verilsin *** İyi de bileti neden almış? Star televizyonu Genel Yayın Yönetmeni Erdoğan Aktaş Milli Piyango’da büyük ikramiye kazananlardan birinin imam hatip lisesinde okuduğunu ve “haram” olduğu gerekçesiyle ikramiyesini gidip almadığını yazdı.Üzerinden neredeyse bir hafta geçti, bu konuda ne bir yalanlama oldu ne de talihli ortaya çıktı. Talihlinin ortaya çıkmaması Aktaş’ın aldığı istihbaratın doğru olduğu yönündeki izlenimi kuvvetlendiriyor.Ancak burada anlaşılmayan şu: Madem Milli Piyango ikramiyesi haram, o halde bu çocuk bileti neden aldı? Sanıyorum büyük ikramiye çıkacağını tahmin etmiyordu. Birden 6 milyon küsur lirayla karşılaşınca paniğe kapıldı. Mahalle baskısının devreye gireceğinden korktu.Eğer büyük ikramiye değil de 50 bin lira gibi bir ikramiye çıksa belki de gidip parasını alacaktı, çünkü 50 bin lirayı bir süre saklamak mümkün. Ama 6 milyon lirayı saklayamazsınız.Bu da şunu gösteriyor. Bu çocuklar çeşitli baskılar altında olmalarına rağmen aslında başka hayatlara özeniyorlar ve bu nedenle şanslarını bile deniyorlar. Sadece olay büyüyünce ne yapacaklarını şaşırıyorlar. *** “Bilet”Çok bilinen fıkradır, hatta belki ben bile yazmışımdır geçmişte. Ama imam hatipli genç olayının tersi bir hikâye.Adamın biri sürekli dua ediyormuş büyük ikramiye kendine çıksın diye. Yıllarca sürmüş bu. Bir gün meleklerden biri “Yıllardır dua ediyor, şuna bir ikramiye çıkarsak artık” demiş. Meleklerden biri atılmış, “Ben yıllardır bunu düşünüyorum da adam bilet almıyor ki.” *** Aslında hiçbir şey iyi veya kötü değildir. Her şey bizim onlar hakkında düşündüğümüze bağlıdır. William SHAKESPEARE
Gerçekten çok üzgünüm. Vatan’da Memet Güler’in önceki gün “Huysuz Virjin sahneleri bıraktı” başlıklı yazısını okurken neredeyse ağlayacak gibi oldum. Hele Güler’in dün de sürdürdüğü yazısındaki duygusal cümleleri üzüntümü daha da pekiştirdi.Yıllardır sahnelere “kadın kıyafetiyle” çıkan Huysuz Virjin uğradığı “tazyikler” sonunda artık sanatına veda ediyor. Çünkü RTÜK Huysuz Virjin’in sahneye kadın kıyafetiyle çıkmasının Türk örf ve adetleri ile bağdaşmadığını ileri sürerek programın kaldırılmasının iyi olacağını tavsiye etmiş.Sonuçta televizyonların ipi RTÜK’ün elinde olunca kim ne yapsın? Huysuz Virjin’e önce “normal” kıyafetle sahneye çıkması önerilmiş. Ama aynı değil ki. Huysuz normal kıyafetiyle olunca işin esprisi kaçıyor.Burada anlamadığım, Huysuz Virjin’in Türk örf ve adetleri ile bağdaşmaması görüşü. Huysuz Virjin dünden beri sahnelerde değil. Açıkçası benim yaşımdan fazla sahne deneyimi var ve hep böyleydi. Halk onu bu haliyle sevdi bağrına bastı. Üstelik kimse de Huysuz Virjin’i örnek alarak örf ve adetinden kopmadı. Türk halkı aptal değil ki. Neyin ne olduğunu bilir. Bu nedenle Zeki Müren Sanat Güneşi’ydi, Bülent Ersoy hâlâ milyonların sevgilisi. Kuşum Aydın sevilerek izleniyordu. Cemil İpekçi hep itibar gördü.Halk bu isimlerden olumsuz etkilenmedi hiç. Tam tersine aykırı gibi görünen bu isimlerin hep olumlu taraflarını benimsedi.Bunun yanısıra Huysuz Virjin, türündeki tek örnek. Bu gösteri biçimi onunla başladı, sanıyorum onunla da bitecek. 50 yılı aşkın başarıdan başarıya koşan bir sanatçıya şimdi alkıp da “Örf ve adetlerimizi bozuyorsun” demek saygısızlıktır, hakarettir. Seyfi Dursunoğlu, uğradığı bu davranıştan sonra karar değişse bile ekranlara geri döner mi bilmem. Ama inanın Türkiye bundan çok şey kaybetti.***** Emin Şirin “Nazlı Hanım’ın hakkı iade edilsin” Tayyip Erdoğan’ın yeni türban söylemi tartışmalara neden olurken dün sabah eski milletvekillerinden Emin Şirin aradı. “Tayyip Bey’in sözleri çok ilginç, şimdi ortaya yepyeni bir durum çıktı” dedi.“Neden” diye sorduğumda “Çünkü bu sözler, eğer Türkiye’de hukuk geçerliyse parti kapatma suçuna kanıt teşkil eder, normal koşullarda Yargıtay’ın harekete geçerek AKP’ye kapatma davası açması lazım” cevabını verdi. Yeniden sormama gerek bıraktırmadan da sürdürdü: “Hatırlarsan Fazilet Partisi bu nedenle kapatılmıştı. Tayyip Erdoğan’ın bugün söylediklerini söyleyen Nazlı Ilıcak da adeta tek suçlu olarak Meclis’ten atılmıştı. Eğer hukuk uygulanacaksa kapatma davası açılır. Yok eğer uygulanmayacaksa siyasi hayatına 5 yıl yasak getirilen Nazlı Ilıcak’ın hakkı iade edilmelidir.”*****Yabancı dilBir köpek, gazetede gördüğü iş ilanına başvurur. Sekreter duruma şaşırın ama yine de patronuna haber verir. Patron köpeği odasına alır. Kendisinden emin, koltuğa tüneyen köpeğe “Bana daktilo yazabilecek biri gerekiyor” der. Köpek sandalyeden atlar, daktiloda hatasız bir yazı yazar. Patronun ağzı açık kalır. “Ama bu yetmez” der; “ben iyi bir bilgisayar kullanıcısı arıyorum.” Köpek bu kez bilgisayarın başına geçer kısa sürede mükemmel gösteriden sonra tünediği koltuğa döner. Patron aklını kaçırmak üzeredir. Köpeği tepeden tırnağa inceler “Anlıyorum birçok özelliğin var ve gerçekten çok akıllı bir köpeksin. Ama sorun şu ki; ben sana bu işi veremem.” Köpek fırlar ve patisini ilanın üzerine koyar. İlanda “Her başvuranın eşit şansı vardır” yazılıdır. Patron “Evet ama ilanda yabancı dil bilmesi gerektiği de yazılı” der. Köpek sakince patrona bakar “Miyaav!” der. *****Türk Dünyası Kültür Atlası Ne iyi etmişim de Türk Kültürüne Hizmet Vakfı’nın davetine katılmışım. Eğer gitmeseydim, yıllarca neredeyse komşu olarak çalıştığım Caferağa Medresesi’ni göremeyecektim.Vakıf 10 yıldır üzerinde çalıştığı Türk Dünyası Kültür Atlası’nın son cildini de bitirmenin gururu ile küçük bir grup gazeteciye tanıtım toplantısı düzenlemişti. Bu tür konulara ilgi duyduğum için daveti geri çevirmek istemedim. Vakıf Başkanı Dr. Metin Eriş olağanüstü nezaketi ile bize Atlas’ı anlattı.Türkler’in Müslüman olmadan önceki tarihinden başlayan ve bugüne kadar gelen 12 dev ciltlik ansiklopedik atlas müthiş bir kaynak eser. Günümüzde bu tür bilgilere internet ortamından ulaşmak da elbette çok kolay ama böyle bir eseri bir bütün halinde görmek ve bunu bulundurmak bana göre bir ayrıcalık.Meraklılarına mutlaka tavsiye ederim, Bunun yanısıra özellikle yurt dışında iş görüşmelerine giden ve “Acaba muhataplarımıza Türkiye ile ilgili nasıl bir hediye götürsek” diyenlere de birebir. Kime götürürseniz götürün Türk Dünyası Kültür Atlası mutlaka çok büyük ilgi ve beğeni kazanacaktır.*****Bir ayıbın yazısı Türk Kültürüne Hizmet Vakfı’nın Caferağa Medresesi’ndeki toplantısı, çok sıkça yaptığımız bir ayıbın yaşanmasına da neden oldu. Vakıf yöneticileri böyle bir daveti düzenlerken, anladığım kadarıyla yazılarından ilgili olduklarını düşündükleri 30 gazeteciyi davet etmişler.Bu 30 gazeteci de belirtilen gün ve saatte geleceğini teyit etmiş. Bununla da yetinmeyip iki gün kala tekrar aramışlar. Bu arkadaşlarımız yine geleceklerini söylemişler. Ama toplantı sırasında sadece 5 gazeteciydik. Vakıf yöneticileri burukluklarını elbette dile getirdiler. Açıkçası kendi mesleğim adına utandım. Çünkü bir davete katılmak ne kadar medeni bir davranışsa, katılamayacağını bildirmek de aynı şekilde medenidir. Galiba biz reddetmeyi bilmiyoruz ve çekiniyoruz, kaybettiğimiz itibarın ise farkına varmıyoruz.*****KAMYON YAZILARISen bu yazıyı okuduğunda ben seni sollamış olucam.*****İnsanlar tecrübeleri oranında değil tecrübelerinden aldıkları dersler oranında olgundurlar.BERNARD SHAW