Cüneyt Koryürek artık yok. O benim “büyük” dostumdu. Hem gerçek anlamda “büyük”tü hem de manevi olarak. “Cüneyt Abi öldü” diye haber verdiklerinde kulaklarıma inanamadım. En zor günlerimde yanımdan hiç ayrılmayan, her sabah en geç 9.30’da mutlaka arayan, içinde binlerce kitabın barındığı mütevazı ofisinde saatlerce bıkmadan usanmadan sohbet ettiğim, bir küçük konunun tam doğrusunu bulmak için gerektiğinde onlarca kitabı birlikte karıştırdığım o “büyük” adam, o “büyük dost” bir trafik canavarının kurbanı oldu.
Yaşıyla çok gurur duyardı. 77 yaşındaydı, hepimizden genç olduğunu söylerdi. Öyleydi de. Kilosu tam kırk yıldır değişmemişti. Hepimizden atletikti. 10 yıl sonrasının planlarını yapardı.
Sinir bozucu derecede doğrucuydu. Duymaktan rahatsızlık hissedeceğiniz doğruları hiç çekinmeden söylerdi. Yürekliydi, çok zekiydi, inanılmaz çalışkandı.
Spor camiasının önemli ismiydi. Hele atletizm denilince eline kimse su dökemezdi. Ama ne tuhaftır, biz hiç spor konuşmazdık. Siyasetti bizim gündemimiz. Kimsenin aklına gelmeyen analizler yapar, teşhislerde bulunurdu.
İktidarın uygulamalarından rahatsızdı, “Ama bu iktidarı yerinden etmek çok zor. Bu iktidar giderse, ancak bir hukuk darbesiyle olur” derdi hep.
Hayatımda bu kadar önemi olan çok sevdiğim bir insanın arkasından bırakın yazmayı iki üç kelime etmek bile gerçekten çok zor.
Yerini doldurmak “zor” diyemem, çünkü mümkün değil. Onunla yaşadıklarım, konuştuklarım, bana öğrettikleri yaşamımın en değerli artısı olarak benimle birlikte olacak.
Cüneyt Koryürek’le anılardan kopanlar
Cüneyt Koryürek’le olan yakınlığımı çok az kişi bilir. Çünkü onunla genelde hep yalnız oldum. Örneğin 20 yılı aşkın sürede ailesini hiç görmedim, tanışmadım. “Cüneyt abi” birbirini tanımayan ama tanışmalarından sinerji doğacağına inandığı kişileri bir araya getirmeyi severdi. Onun ofisinde o kadar çok değerli insan tanıdım ki anlatamam.Cüneyt Koryürek’le yaşadıklarımdan birkaç örnek yazmak istiyorum:
“Bir sen olursun”
1978 yılıydı galiba. O sırada hem çalışıyor hem de okuyorum. “Haber tekniği” dersine yeni hoca gelmişti, adı Cüneyt Koryürek’ti. İlk kez derste gördüm onu. Kendini beğenmiş bir edayla sınıfa baktı “Şimdi bir konu söyleyeceğim, bunu 10 cümlelik haber haline getireceksiniz” dedi. Sınıfta 25 kişi falandık. Yarım saat sonra kağıtları topladı, hızla okudu sonra “Can Ataklı hanginiz?” dedi. Ayağa kalktım. “Bir tek sen belki gazeteci olabilirsin, diğerleriniz başka okullara gitsin. Ben de bir kişi için ders vermeye gelemem” dedi ve çıkıp gitti. Bir daha gelmedi. 10 yıl sonra bu adamın en sevdiğim insanlardan biri olacağını o sırada hiç düşünmemiştim.
Yarım porsiyon
Haftada en az iki kere yemek yerdik. Genellikle de Borsa Lokantası’nda. Kiloma takmıştı. “Zayıflayacaksın” diye emrederdi. Yemeğe oturduğumuzda “Yarım döner” ısmarlardı. Bu yarım döneri paylaşırdık. “Az yemek iyidir, insan doymadığını zanneder ama aslında doyar” derdi. Sonra da Kartal’daki bir kadına yaptırdığı puf böreklerini yığardı önümüze, sınırsız yerdik, patlayana kadar.
Çömez kitabı
Çok sevmişti yazdığı “Çömez” isimli kitabı. Kendi kendine konuşmaydı bu kitap. Dağınık bir İngiliz soylusunun çalışma odasını andıran ofisinde konuştuğu insanlarla paylaştıklarını yazmıştı aslında. İçinde ben de var mıydım? Benimle olan sohbetleri de yer almış mıydı? Vardı mutlaka. Çünkü kitabı hiç yabancılık çekmeden okumuştum.
Derin Amerika
Çok kapsamlı bir eser üzerinde çalışıyordu. Amerikan derin devletini yazıyordu. On binlerce belgenin içine gömülmüştü. “Göreceksin bir gün Amerika’da askeri darbe olacak. Bu bizim alıştığımız gibi olmayabilir ama dünya buraya gidiyor” dedi. O çalışma nereye geldi, yayınlanabilecek mi, bilmiyorum.
Yüzde 47’ye o kadar güvenmeyin
Sayın Başbakan;İstanbul’da partinizin kadınlarına karşı yaptığınız konuşmayı izlerken çok şaşırdım. O ses tonunuz, yüzünüze ve sesinize yansıyan öfkeniz, söylediklerinizdeki maddi hatalar çok üzücüydü.“Kimse anayasanın ve yürütmenin üstünde değildir” diyorsunuz. Bu hatayı nasıl yaparsınız? Demokrasinin en temel özelliği olan kuvvetler ayrılığı ilkesini bilmemeniz mümkün mü? Mutlaka biliyorsunuz ama aldığınız yüzde 47 oy ve karşınızda gözünüzün içine bakan partilileri görünce herhalde fena halde gazaba geliyorsunuz. Oysa Yargıtay “ihsası reyde” bulunmuyor, sizi uyarıyor. Şuna inanın ki eğer yüzde 47 oy almamış olsaydınız Yargıtay sizi uyarmak lüzumunu görmezdi bile, açardı kapatma davasını.
Üniversite rektörlerine sıcak bakmadığınızı cümle âlem biliyor, ama siz artık işi hakaret boyutuna taşıyorsunuz. Şunu bilmelisiniz ki dünyanın hangi demokratik ülkesinde olursa olsun, iktidarlar üniversitelerle böyle uğraşmaya başladıklarında hep hüsrana uğramışlardır.
Sayın Başbakan;
Söylediğiniz sözler, eğitim düzeyi düşük, maddi imkânları kısıtlı, fazla üretmeyen, ekonomiye katkısı olmayan, bilimle, sanatla, kültürle arası pek olmayan ama size oy tabanı oluşturan kitlelerce çok beğenilebilir.
Çünkü bu kitle, anlamını pek çözemediği demokrasiye sırf siz söylüyorsunuz diye inanıyor. Demokrasiyi bilmediği için de oy çokluğunun her şey olabileceğini sanıyor, ama siz böyle söylüyorsunuz da ondan.
Ülkeyi çok geriyorsunuz, arkanızdaki yüzde 47’nin çok güçlü olduğunu düşünüyorsunuz.
Oysa unutmayın, etkisiz kalabalıklar “höt” deyince anında susuverir. Yakın geçmişe bir bakın lütfen.
Paralanırcasına çalışmayın
New York’ta bir yayınevinde redaktör olarak çalışan 51 yasındaki George Turklebaum, geçirdiği kalp krizi sonucu hayatını kaybetmiş...
“Peki bu olayın diğer milyonlarca kalp kriziyle ölümden farkı nedir?” derseniz şu: 23 kişiyle bir arada çalıştığı açık ofiste, adamın kalp krizinden gittiği tam 5 gün sonra fark edilmiş... Patronu, şirkette 30 yıldır çalışan George’un sabah ofise en erken gelip akşam en geç çıkan eleman olduğunu, etrafındakilerle konuşmadan bütün gün sadece işiyle ilgilendiğini söylemiş...
Bu nedenle de, her zamanki gibi masasında bir yazı okuduğu sırada kalbi durarak öldüğünde kimsenin dikkatini çekmemiş..
Bu olaydan çıkarmamız gereken ders: Kendinizi paralarcasına çalışmayın... Kimse fark etmiyor.

