Elektriğe zam yapmamak marifet değildi

15 Ocak 2008

Enerji Bakanı göğsünü gere gere “5 yıldır elektriğe tek kuruş zam yapmadık” diyor. Çok güzel de, şu anda yapılan zam ne kadar? Resmen yüzde 20. Ancak ekonomi uzmanları bu zammın uygulanmasının halka yüzde 24 olarak yansıyacağını söylüyorlar.Aynı şekilde yıllardır zam yapılmayan doğalgaz da bir anda zamlanıverdi. Onun da oranı yaklaşık yüzde 18.Zam haberleri ürkütür ama hemen acıtmaz. Hele bu ay geçsin, hatta şubatın sonu gelsin siz yükselen feryatları duymaya başlayacaksınız. Millet her ay ödediğinin dörtte biri fazla elektrik faturaları ile karşılaşınca yüzünün rengi ne olacak merak ediyorum.Oysa popülist amaçlarla 5 yıldır elektriğe zam yapmamak yerine her yıl makul zamlar yapılsa milletin sırtına bir anda büyük bir yük bindirilmemiş olurdu.Bunun yanı sıra sayın Enerji Bakanı zam yapılmamasını nasıl sağladıklarını da açıklamalıdır. Eğer formül bulunup da bir mal veya hizmete zam yapılmıyorsa bu mutlaka bir yerden karşılanmış demektir. Ayrıca bir şeye zam yapılmayabiliyorsa bu diğer mal ve hizmetlere de uygulanabilir.Gerçi belli ki Sayın Bakan’ın elinde bir formül yok. Bu nedenle 5 yılda yapılmayan zammı bir kerede üstelik beş yılda yapılması gerekenin çok üzerinde yaptı.Umarım bu beş yılın faturası başka alanlarda da ağır biçimde önümüze çıkmaz.*****Zenginler zenginliklerini bilmeli Haberi Hürriyet’in ekonomi sayfasında gördüm. Dünyaca ünlü zengin birkaç ismi sıralamışlar. Ortak özellikleri zenginliklerini gerektiğini gibi yaşamamaları. Örneğin 16 milyar dolarlık serveti olan Wal Mart’ın sahibi 15 yaşındaki bir kamyonet kullanıyormuş makam aracı olarak.20 milyar dolar servetli Richard Kinder uçaklarda ekonomi sınıfında uçarmış. İngiliz milyarder John Caudwell 15 kilometre uzaktaki iş yerine bisikletiyle gidermiş.Tabii ki bunlardan da zevk alabilirler, ama bunlar bana çok suni geliyor. Zenginliğini adam gibi yaşamayanlar yüzünden ortaya hak etmedikleri halde zenginler gibi yaşayanlar çıkıyor. Bu bence daha trajikomik.Yıllar önce çok ünlü bir iş adamıyla bir yurt dışı seyahatinde tesadüfen uçakta yan yana düştük. İkimiz de ekonomi sınıfta oturuyoruz. Ona “Siz neden Business’de oturmuyorsunuz?” diye sordum. Uzun bir konuşmanın ardından özetle şu görüş çıktı ortaya: “Böylesi daha iyi, hem imaj olarak da yararlı oluyor.” Oysa aynı iş adamı örneğin İstanbul Londra yolunda ekonomide giderken, Londra Los Angeles arasında koltukları tamamen yatan First Class’ta gidiyordu. Demek ki Türkiye çıkışındaki ekonomi bileti tamamen popülizm.O zaman şunu söyledim: “Bu yaptığınız aslında haksızlık. Dünyanın bütün uçaklarında sizin gibi zenginler için ayrı bölüm düzenliyorlar. Siz daha şirin gözükmek için ekonomi bileti alınca en azından bir yolcunun hakkını gaspediyorsunuz. Siz buradasınız, Business’te boş yer var. Ama alanda da yer olmadığı için uçağa binemeyen bir yolcu.” İş adamı “Böyle düşünmemiştim” karşılığını vermişti.*****Enver AyseverSKY Türk televizyonunda “Aykırı Sorular” programını hazırlayan Enver Aysever’i büyük beğeni ile izlediğimi söylemek istiyorum. Aysever alışık olmadığımız biçimde konuklarına sayısız soruyu hiç takılmadan, yoruma açık olmadan soruyor. Cevaplardan da çok sayıda soru üreterek en sıkıcı olabilecek konukları bile dinlenir, izlenir hale getiriyor.Ekranda güzel şeyler görünce içimden yazmak geliyor.*****Yabancı İstihbaratBaşbakan’ın Beyaz Saray’da Başkan Bush’la görüşmesinden çok önemli bir sonuç çıkmıştı. Buna göre Amerika PKK terörüne karşı Türkiye’ye yardım edecekti. Bugüne kadar PKK’ya karşı gözü kapalı olan Amerika “her nedense” fikir değiştirmişti.Bu yardımın en temel maddelerinden biri de “istihbarat paylaşımıydı.” Yani Amerikan uyduları PKK’lıların yerini tespit edecek ve bize bildirecekti.Nitekim öyle de oldu. Başta hükümet olmak üzere, askerler sevinç içinde bu istihbaratların değerlendirildiğini açıkladılar. Medya da neredeyse tam sayfa haberlerle “Amerika gösterdi, Türk askeri vurdu” başlıklarını kullandı. Bunları hep üzülerek okudum. Bekledim ki asker “Hayır asıl istihbaratı biz yaptık, Amerika sadece hava sahası konusunda bize destek verdi” desin. Demedi, demek ki haberler tamamen doğruydu.O günlerden beri içimde tuhaf bir merak var. Acaba diyorum kendi kendime, dünyanın hangi ordusu bir başka ülkenin verdiği bilgiler doğrultusunda savaşır. Hatta bununla da yetinmeyip bunu bir kahramanlık gibi sunar.Başkasından aldığınız istihbaratla savaştığınızda başınıza çuval geçirilmesine de pek karşı çıkamazsınız o zaman değil mi?*****Doğru yolda yürüyen topal, yolunu şaşıran bir koşucudan daha önce hedefine varır.Bacon*****Bedri Baykam’dan Fenerbahçe destanı Sanatçı takım da tutunca bir başka oluyor. “Hasta” Fenerbahçeli olan Bedri Baykam geçen yılın sonunda Fenerbahçe’nin 100. yılı nedeniyle yaptığı eserleri önce 1907 tribününde sergilemişti.Gidip göremedim. Geçen hafta Baykam’ın Taksim’deki Piramid Sanat Galerisi’ne uğradım. “Efsane’nin yüzyılı” sergisini uzun uzun gezdim. Baykam gerçekten çok çaba harcayıp ortaya çok güzel eserler çıkarmış.Uyguladığı teknikle Fenerbahçe’nin tarihinden bu yana herkesin sevdiği ünlü isimleri aynı tablolarla bir araya getirmiş. Bunun yanısıra ilk kez yaptığı üç buutlu tablolarla da sergisine bir renk katmış. Gerçek Fenerbahçelilerin, eğer statta göremedilerse Piramid Sanat’a gidip bu tabloları görmelerini tavsiye ederim.*****MuhafazakârSon zamanlarda aslında iktidarı pek benimsemeyen ama zorunlu olarak destek verenler arasında ilginç diyaloglar oluşmaya başladı. Geçenlerde bir yemekte iş adamlarından biri iktidarı övmeye başlayınca, bu kişinin gerçek görüşünü bilen bir başkası atıldı “Muhafazakârlaşma lan.”

Devamını Oku

“Adam palayı sallıyor”

13 Ocak 2008

Cumartesi günü Başbakan Erdoğan’a yönelik yazdığım yazıda “pazartesi günü bir iş adamının özel sohbetlerde hakkınızda ne dediğini yazacağım” demiştim. Yazıyorum.Hafta içinde bir lokantada tanıdık bazı iş adamlarına rastladım. Kendi masamıza geçmeden önce biraz onların yanında kaldım. Konu doğal olarak siyasete geldi.Masada oturanlardan biri, aynı zamanda bir medya kuruluşuyla da ortaklığı olan iş adamına “Hiçbir şeye ses çıkarmıyorsunuz, medya olarak da o kadar eksiğiniz var ki, yarın bunun altından kalkamayacaksınız” dedi.Medyaya da ortak olan iş adamı “Bu ortamda başka ne yapılır ki?” diye sorunca soruyu soran devam etti: “Canım niye öyle söylüyorsun. Başbakan’ın önünde iki büklüm oluyorsunuz, bu nereye kadar?” Bunun üzerine sözü iş adamı aldı. “Bak, boynumuzu büktüğümüzü söylüyorsun, ama hiç de göründüğü gibi değil” dedi, sonra da ekledi: “Bu adamlar iktidara geldiğinden beri bir ekonomik kriz çıkmaması için herkes dua ediyor. Bu medya da krizi önlemek için sürekli olarak istikrar kampanyası yürütüyor.” Masadan biri “doğru, aslına bakarsanız hepimiz istikrar mahkûmu olduk” dedi.İş adamı “Aynen öyle” diyerek devam etti: “Tayyip Bey de bu istikrar olayını koz olarak tutuyor. Sonra eline palayı alıp rastgele sallamaya başlıyor. Palanın kime çarpacağı belli değil. Üzerimize doğru geldikçe başımızı eğip savuşturmaya çalışıyoruz. Siz bunu dışarıdan iki büklüm olup boyun eğme olarak değerlendiriyorsunuz.” İşte Tayyip Bey’e anlatmak istediğim bu. Şu anda başta iş dünyası olmak üzere geniş bir çevre iktidarın arkasında görünüyor. Kimse açıktan açığa eleştirmiyor. Ama özel sohbetlerde işte bunlar konuşuluyor.Sayın Başbakan “Güç bende, ne yaparlarsa yapsınlar bana vız gelir” diyebilir.Ama hiç de öyle değil. Bir gün gelir, tüm toplumun aynı anda kendisine karşı geldiğini fark eder. O zaman iş işten geçmiş olur.*****Cemil İpekçi çok kırılmış Cuma günü Cemil İpekçi aradı. “Son derece kırgın olduğunu” söyledi. “Seni yıllardır yakından tanıyan ve çok seven biri olarak benim için yazdıkların çok ağırıma gitti. Fikrimiz ayrı olabilir ama böyle yazmamalıydın” dedi.Cemil İpekçi’nin son birkaç haftadır çeşitli kanallarda yaptığı açıklamaları eleştiren yazımda “kendi deyimiyle muhafazakâr eşcinsel, yaşının da ilerlemesi nedeniyle içinde kopan fırtınaları bilemeyiz” demiştim. İpekçi’nin takıldığı ve çok üzüldüğü nokta “yaşlanmış, muhafazakâr homoseksüel” ifadesi olmuş.“Senin gibi birinin bu kadar bel altına inmesini anlamakta zorluk çekiyorum” dedikten sonra “Tam anlamıyla magazinleşmişsin” demeyi de ihmal etmedi.Cemil İpekçi’ye “Ancak söylediğin gibi fikirlerini eleştirmedim. Doğruyu söylememeni eleştirdim. Çünkü sen özellikle cinsel tercihin konusunda bugüne kadar hiç gündeme gelmedin, kimse senden kaçmadı” dedim. İpekçi de “Tamam onlara bir şey demiyorum, tanımlaman beni yaraladı, sana söyledim, içimi döktüm, rahatladım” karşılığını verdi.Telefonu kapattıktan sonra kendi kendime düşündüm. O yazayı yazarken yaptığım tanımın Cemil İpekçi’nin yüreğine işleyeceğini biliyor muydum? Evet biliyordum. Yani bilerek yaptım. Evet bilerek yaptım. Peki bu doğru muydu? Hayır doğru değildi. O halde? Kırmak değil acıtmak istedim, ama bu nedenle üzgünüm.*****KAMYON YAZILARI Ferrari’sini satan bilgeyse, kamyonunu satan delidir.*****Hafif oyunDevlet Tiyatrosu’nun kapalı gişe oynayan, 20 ödüllü “Leani, Güzellik Kraliçesi” oyununu Kültür Bakanı da izliyor. Sumru Yavrucuk’un başrolü oynadığı oyun yine büyük beğeni kazanıyor. Oyundan sonra Kültür Bakanı kendisine uzatılan NTV kamerasına şu açıklamayı yapıyor: “Çok güzel oyun ama biraz ağır. Daha hafif oyunlar bulunmasında yarar var.”*****Bayan-KadınHürriyet’te Ertuğrul Özkök yıllardır değinmek istediğim bir konuyu yazınca çok sevindim. Son yıllarda “kadın” tanımında bir türlü anlaşamadık. Pek çok kişi “kadın” demek yerine genellikle “bayan” ya da “hanım” kelimesini kullanıyor. Özkök bunu “bazıları kadın demeyi kaba buluyorlar” diye ifade etmiş. Benim gözlemlerime göre de bu doğru. Peki ama “kadın”a “kadın” demek neden kabalık oluyor, onu anlamak mümkün değil. “Hanım” kelimesini genellikle daha tutucu, dini yönü ağır basanlar seviyor. “Bayan” tanımlaması ise özellikle magazin programları ile dilimize yapıştı kaldı. Magazin programlarının “a”ları, “e”leri yayarak konuşan sunucuları mankeninden film yıldızına, öğrencisinden profesörüne kadar herkesten baaayan diye söz edince ağız alışkanlığı oldu.Bense “bayan” kelimesinden adeta nefret ederim. İlk gençlik yıllarımızda Beyoğlu’nun ara sokaklarında kimi “şeyler” üzerimize doğru gelip “Bayan lazım mı?” diye sorardı. O zamandan beri işte.*****Neyin restorasyonuBaşbakan Erdoğan geçen hafta hükümetin eylem planını açıkladı. 145 maddelik bu eylem planına sosyal restorasyon adı verilmiş. Pek üzerinde durulmadı ama bu “restorasyon” kelimesi benim çok dikkatimi çekiyor.Restorasyon öncelikle tarihi eserler için kullanılıyor. Kelime anlamı şu: “Bir sanat yapıtını ya da insanlık tarihine tanıklık eden herhangi bir nesneyi korumak ve gereğinde, olabildiğince ilk durumuna getirmek amacıyla, bu yapıtı, bu nesneyi sağlamlaştırmaya ve bunların yıpranma sürecini durdurmaya yönelik işlemlerin tümü.” Aynı kelime bugün tarih dışı konularda da kullanılıyor. Restorasyon “bozulmuş, bozulmaya yüz tutmuş, eskimiş, köhnemiş, kullanılması güçleşmiş şeylerin onarılarak yeniden kazanılması” anlamına geliyor.Bu durumda Başbakan, sosyal yapının bozulmuş, köhnemiş olduğunu düşünüyor olmalı ki “sosyal restorasyondan” söz ediyor. Aslına bakarsanız “değişim” adı altında yeni bir “toplum mühendisliği” dönemi yaşıyoruz. İktidar aslında “Cumhuriyet’i” restore ediyor olmaya çalışmasın.*****Kabul edilen bir yanlışlık kazanılmış bir zaferdir.Gascoigne

Devamını Oku

Müşteri daima haklıdır da...

12 Ocak 2008

Müşterilerin kullandıkları eşyalardan memnun kalmamaları üzerine firmalara yaptıkları şikayetlerden bazıları çok güldürüyor. ‘Haklı tüketici’ hatlarının aboneleri haline gelen bazı vatandaşlar üründen çok sanki insanı tüketme amacındalar. İşte insanı güldüren şikayetler:*Erzincan’da aşırı sıcaklardan bunalan bir ev hanımı raflarını çıkardığı buzdolabının içine minder koyarak oturmuş. Kapısı açık kalan buzdolabının kompresörü bozulunca “İyi soğutmuyor” diyerek üründen şikayetçi olmuş. *Diyarbakır’da fritöz alan bir müşteri, ürünün ilk kullanımda eridiğini görünce firmanın yolunu tutmuş. Büyük bir hırsla içeri giren müşteri, elindeki erimiş fritözü göstererek kendisine arızalı mal satıldığını söylemiş. Fritözü gören satış görevlisi nasıl kullandığını sorunca adam anlatmış; “Ocağı yaktım, fritözü üzerine koydum. İçine yağ koydum. Ama yanmaya, erimeye başladı.” *Bulaşık makinesi her işe yarar. Servis elemanları Türkiye’nin dört bir yanından gelen “Bulaşık makinem tabakları, bardakları çiziyor ya da şu boşaltmıyor” şikayetlerini incelemek için gittikleri evlerde müşterilerin ıspanak, lahana gibi yıkanması zor sebzeleri bulaşık makinesinde yıkadıklarını, hatta salça yapmak için domatesleri bulaşık makinesinde yumuşatanlar olduğunu görünce şoke olmuşlar. *Mersin’de son model bir ütü alan tüketici, elektrikler kesilip işi yarım kalınca elektriksiz ütü yapmanın yöntemini keşfetmiş! Ütüyü ocakta ısıtarak işine devam etmek isteyen ev hanımı, ütünün gövdesinin yanması üzerine bayisine başvurarak, ütünün değiştirilmesini istemiş. * İstanbul’daki bir müşteri de su kaynatıcısının eridiği şikayetiyle servise başvurmuş. Cihazın elektrik ile çalıştığını bilmeyen müşterinin ocağın üzerine su ısıtıcısını koyarak suyu ısıtmaya çalıştığı anlaşılmış. İstanbul’daki başka bir müşteri de elektrikli karıştırıcıyı tencerenin içinden çıkarmadan yemek pişirmiş. Alet eriyince de şikayetçi olmuş. * Güneydoğu Anadolu Bölgesi’ndeki tüketici toplantısında bir kişi, buzdolaplarının sebzeliklerinin daha büyük olması gerektiğini söylemiş. Bu talebinin nedeni sorulduğunda, “Yaz ayları çok sıcak geçiyor. Ayakkabılarımızı içine koyup soğutuyoruz. Sebzelikler büyük olursa daha çok ayakkabı soğutabiliriz” cevabını vermiş. * Bir bilgisayar firmasına müşteriden gelen şikayet: ‘İlk disketi sürdüm, ikincisini sürerken çok zorlandım üçüncüsü asla içeri girmiyor.’* Bir bilgisayar firmasının müşterisi dokümanı yazıcıya aktaramadığından şikayet etmiş. ‘Bilgisayar yazıcıyı görüyor mu’ sorusuna karşılık “Ekranı yazıcıya doğru çevirdim ama hâlâ yazdırmıyor” cevabını vermiş. * Firmayı arayan bir müşteri, bilgisayarının faks çekememesinden şikayet etmiş. 40 dakikalık telefon görüşmesi sonucunda adamın kağıdı monitöre dayayıp ’Gönder’tuşuna bastığı ortaya çıkmış. (Kaynak: turkhukuksitesi.com) ******Geldin arkama, gördün tamponu, sana diyorum hız yapma, görme tabutu!***** Boyun ağrısı ve migrene karşı botoxGeçenlerde doktor Hande-Levent Bozatlı çiftiyle karşılaştım. Bozatlılar cilt bakımı ve estetik üzerine yoğunlaşmış durumdalar. Kalamış Medical’de özellikle “botox” tedavisi ile pek çok kişiye hizmet veriyorlar.Botox deri altına yapılan iğne. Deri altına etki yaparak cildi gergin ve pürüzsüz tutabiliyor. Bu nedenle özellikle kadınlar (hatta erkekler) yüz kırışıklıkları için çok tercih ediyorlar.Hande Bozatlı “Ancak botox sadece estetik amaçla kullanılmıyor artık. Örneğin migren ve boyun ağrılarına karşı da birebir” dedi. Meğer sürekli migren ağrısı çeken hastalara botox uygulanmaya başlanmış. Botox sayesinde migren ve boyun ağrısı çeken pek çok kişi bu dertten kurtulmuş.Çevremde baş ve boyun ağrısı çeken o kadar çok kişi tanıyorum ki, demek ki daha pek çok kişi bunu çekiyor. Ben de haber vereyim istedim. *****Azrail tanımamışYukarıdaki yazıda biraz estetikten söz edince aklıma bir fıkra geldi. Kadının biri, artık hikaye bu ya, meleklerle konuşmayı başarmış. Demiş ki “Bana ne kadar yaşayacağımı söyleyin.” Melekler de “Madem bizimle konuşmayı başardın, bari sana ayrıcalık yapalım da söyleyelim. Sen 98 yaşına kadar yaşayacaksın ve çok rahat edeceksin” demişler.Kadın havalara uçmuş tabii. Bakmış önünde 60 yıldan fazla var. Hemen estetikçilere koşmuş. Kendini baştan aşağı yeniletmiş. Yürek yakan bir afet haline gelmiş.Parası olduğu ve bu güzelliği ile erkeklerin ilgisini çektiği için de tam bir Dolce Vita yaşamaya başlamış. Güzel hayat böyle giderken ve henüz 35 yaşındayken bir trafik kazasında hayatını kaybetmiş. Göğe ulaştığında bir de bakmış ki karşısında konuştuğu melekler. Onları görünce “Hani 98’e kadar yaşayacaktım” demiş ağlamaklı gözlerle.. Melekler üzgün ifadeyle “Yaaa, öyleydi ama Azrail seni tanıyamamış ki.” İşte böyle. Estetik yaparak güzelleşmek elbette herkesin hakkı. Ama tanınmayacak hale de gelmeyin.*****Trafik Vakfı İstanbul Trafiği için hiçbir katkısı ve çalışması olmayan, ama para toplamak için canı istediği zaman ve sadece canının istediği araçları çeken Trafik Vakfı’nın başkanlığını neden İstanbul Valisi yapıyor. İstanbul Belediye Başkanı ile herbiri birer saygı abidesi olan iş adamları böyle bir vakfın yönetiminde olmaktan neden hiç utanmıyor? *****Sınav sorusuSınavda şu soru çıktı: Aşağıdaki konuları içeren kısa ve etkili bir yazı yazın.1. Din2. Cinsellik3. GizemCevap:“Allahım! hamileyim. Acaba kimden?” *****Bilginin efendisi olmak için çalışmanın kölesi olmak gerekir.Honere De Balzac

Devamını Oku

Yasa ille de hukuk ve demokrasi değildir

12 Ocak 2008

Sayın Başbakan; Size yine aynı konudaki duygu ve düşüncelerimi anlatmak istiyorum. Seçim zaferinden bu yana söylediklerinizin, uygulama ve davranışlarınızın giderek “tek adam” olmaktan duyduğunuz güvenle sizi diktatörlüğe doğru götürdüğünü bir kere daha tekrarlayayım.Merkez Bankası’nın Ankara’dan İstanbul’a taşınması konusundaki sözleriniz de bunun etkili kanıtlarından biri. “Yasa çıkarırız, yine taşırız” diyorsunuz. Haklısınız, yasa çıkarırsınız Merkez Bankası’nı da İstanbul’a taşırsınız, Karayolları Genel Müdürlüğü’nü de hatta Danıştay’ı da.Ancak Sayın Başbakan; yasa çıkarmakla “yasal” olarak haklı olursunuz sadece. Ama bunun hukukla, demokrasiyle, halkın iradesiyle ilgisi yoktur. Öyle karar vermişsinizdir ve bunu uygulamak için de yasa çıkarmışsınızdır. Hepsi budur.Sayın Başbakan; lütfen şunu hep düşününüz. Evet, halkın oyuyla iktidara geldiniz. Çok iddialısınız ve belki de önümüzdeki yerel seçimlerden daha da büyük bir zaferle çıkacaksınız. Oylarınızı yüzde 50’nin üzerine çıkarma ihtimaliniz çok güçlü. Bunun yansıması olarak belediyelerin yüzde 90’ından fazlasını da alabilirsiniz.Arkanızda halkın olması, aldığınız her kararın aynı zamanda halk iradesi olduğu anlamına gelmez. Lütfen bunu bir daha düşünün.Merkez Bankası’nın İstanbul’a taşınıp taşınmaması bir gazeteci olarak beni birinci derecede ilgilendirmiyor. Benim üzerinde durduğum, “kendinize aşırı güvenerek” istediğiniz her şeyi yaptırma gayretiniz, bunun için Meclis’teki büyük çoğunluğunuza dayanmanız, ki işte bu diktatörlüğe giden yoldur. Sayın Başbakan; bugüne kadar pekçok olayda istediğinizi yerine getirmek için Meclis’i devreye sokup yasa çıkarttırdınız. Bu yasalarla rakiplerinin saf dışı edileceğini bilen pek çok kişi bile size hiç karşı çıkmadığı gibi bir de alkışladılar. Ama şunu da bilmenizi isterim ki, bugün sizin önünüzde iki büklüm duranların pek çoğu aslında sizden o kadar da hoşlanmıyor.Pazartesi günü etkili bir iş adamının sizinle ilgili “özel sohbetlerde” dile getirdiği yorumları aktarmak istiyorum. Orada göreceksiniz ki, hiçbir şey göründüğü gibi değildir. *** İstinyePark’ın Pazar’ıİstinyePark gerçekten çok güzel oldu. Evimle işim arasında olduğu için diğer İstanbullulardan daha fazla uğrama şansım oluyor. O devasa alışveriş merkezinde en sevdiğim yer ise pazar.Kapalı bir mekânda bu kadar ferah ve faydalı bir yeri yaratmayı düşünenleri de kutlamak gerek. Pazar’daki her köşe çok hoş. Bir kere ortada tıpkı semt pazarı gibi kurulmuş gerçek bir pazar var. Meyvenin, sebzenin her türlüsü üstelik yine gerçek pazar fiyatına satılıyor. Çevrede ise hem alışveriş yapabileceğiniz hem de oturup kesenize uygun yemek yiyebileceğiniz yerler var. Osmani’de harika ev yemekleri, balıkçıda en taze balıklar, Günaydın’da hiçbir yerde bulamayacağız biçimde kesilmiş lezzetli etler, Backhouse’da hamur işleri...Şu ana kadar en çok Günaydın’a gittim. Şef’i Şehmuz gerçekten inanılmaz etler pişiriyor. Et satıştaki Nusret’in hazırladığı etleri ise seyretmek bile keyif.Fazıl Bey’in kahvesinde nefeslenmek, Pelit’te ağzı tatlandırmak ise gerçekten mutluluk veriyor. *** Baykal Yıllar önce bir dost gurubuyla sohbette, Deniz Baykal’ın tutumunu eleştirerek; “Ercan Karakaş’ı görevden aldı. Örgüt yine İl Başkanı seçti. Baykal görevden aldı, örgüt yine seçti. Tam üç kez. Bursa’da Erhan Sevimli’yi görevden aldı. Örgüt yine il başkanlığına seçti. Baykal yine görevden aldı, örgüt yine seçti. Tam üç kez” dendi. Masada Baykal’ı savunan arkadaş aynen şöyle dedi: “Hoop bi dakka.. Bir kere Erhan Sevimli’yi üç kere değil iki kere görevden aldı. Böyle eksik, yanlış bilgilerle eleştirmeye kalkıp partiyi yıpratıyorsunuz.” Kahkaha patladı tabii. *** Cumhuriyetçiler bir aradaPazartesi günü Ankara’da Cumhuriyet değerlerini korumak ve fikir ayrılıklarını aşmak üzere büyük bir toplantı gerçekleştirilecek. Diyalog Grubu’nun önderliğindeki toplantıya çeşitli sivil toplum kuruluşlarının başkanları, bazı gazeteci ve yazarlar, sendikacılar ve bazı emekli askerler davetli. Kamran İnan’ın gönderdiği davet yazısında toplumun bizden olanlar ve olmayanlar diye ikiye ayrıldığı belirtilerek “Cumhuriyet değerlerini korumak uğruna görüş ayrılıklarını aşmak, bu oluşumda yer ve görev almak milli bir vazife olmaktadır” deniliyor. Toplantının bir siyasi partinin hazırlığı olmadığı, tamamen objektif değerlendirmeler yapılacağı da vurgulanıyor. *** KuryenetCanımı bu kadar sıkmasalardı yazmazdım. Ama iyi niyetle söylediğim sözü bir de tehdit olarak algılayınca yazmam farz oldu artık.Konumuz Kuryenet isimli bir dağıtım şirketiyle ilgili. Akbank’tan aldığım kredi kartı için banka yetkilisi kurye ile gönderileceğini belirterek “Belli bir saat verirseniz daha sağlıklı olur” dedi. Ben de çarşamba günü saat 14.00’ten itibaren gelebileceklerini söyledim.Ancak kurye 3 saat erken gelmiş. Kuryenet’i aradım. Özür bile dilemeden “Tekrar randevu” istediler. Saati söyledim “Daha erken olmaz mı?” diye ısrar ettiler. Ben de “Siz de hiç yardımcı olmuyorsunuz, ben bu kartla dün yurtdışına gidecek olabilirdim” dedikten sonra “Üstelik gazeteciyim, bunu yazma ihtimalim olabilir” diye de takıldım.Görevli “Olabilir” cevabını verince canım çok sıkıldı. “Bana kartı göndermeyin o zaman” dedim. Kuryelik çok önemli bir hizmet. Ama yerden biter gibi çok sayıda kurye şirketi ortaya çıkınca demek ki bu hale geliyor. Aklımın almadığı, ciddiyeti ile tanınan koca Akbank’ın bu kadar gayri ciddi bir şirkete güvenip de müşterilerinin kredi kartlarını teslim etmesi. *** Geçmişin tehlikelerinden biri eşit olmaktı, geleceğin ise robot olmak. E. Fromm

Devamını Oku

PKK camdaki buğu gibi

9 Ocak 2008

Açıkça hemen yazayım, Amerika’nın birden oluşan bu “PKK düşmanlığı” beni çok kuşkulandırıyor. PKK terörü dün başlamadı. 20 yılı aşkın süredir başımızdaki bela. Üstelik 30 binin üzerinde vatan evladının da canını aldı. Bunun yanısıra PKK terörü şu anda zirvede değil. Bundan 15 yıl önce bu teröristler köy basıp kundakdaki bebelerin bile karnını deşiyordu.Bunca yıl PKK’yı adeta koruyup kollayacaksınız, lojistik destek sağlayacaksınız, sonra bir anda sanki başınıza tuğla düşmüş gibi “PKK tüm insanlığın düşmadır” diyeceksiniz. Bununla da yetinmeyip PKK’yı El Kaide ile eş tutacaksınız.Bu size inandırıcı geliyor mu? Bana gelmiyor.Ancak aklıma şu geliyor; PKK galiba bugüne kadar camdaki buğu gibiydi. Nasıl camda buğu varsa, baktığınızda önce onu görürsünüz, arkası ise ya fludur ya da hiç görünmez, aynen öyle. Sonra buğuyu sildiğinizde arkadaki her şey net olarak görünür.Peki PKK buğusu silindikten sonra arkadan görünen ne? Kuzey Irak’taki Kürt yapılanması. Daha da net ifadeyle Kuzey Irak’ta kurulacak bir Kürt Devleti.İşte bilmediğimiz gerçek galiba bu. Gerçi Sayın Başbakan bir Kürt devleti kurulması konusunda Amerika ile hiçbir pazarlık yapılmadığını söylüyor ama gidişat o. Kürtler elbette fırsatını bulduklarında kendi devletlerini kurabilirler. Merakım şu; Türkiye’nin bu konudaki politikası nedir? Bilmediğimiz bu. Türkiye Kürt Devleti’ne nasıl bakacak, yardım ve destek sağlayacak mı, bu devletin kurulmasından sonra olası toprak taleplerine karşı ne yapılacak? Bu soruların cevabı artık verilmeli. Bana kalırsa PKK terörü özellikle şişirildi, şimdi ortadan kaldırılıyor. Millet rahat bir nefes alacak, Kürt devletinin kurulması konusundaki fikirlere alışacak ve asıl oyun ondan sonra başlayacak.*****18 ay sanki kandırmacaMeclis’ten geçen sigara yasası üzerindeki tartışmalar giderek artıyor. Bar, pavyon, lokanta, diskotek gibi yerlerde bile asla sigara içilmeyecek olması hem tiryakileri kızdırıyor hem de akla “başka bir amaç mı var?” sorusunu getiriyor.Bunlardan birini, “acaba örtülü içki yasağına mı gidiyoruz?” kuşkusu ile daha önce dile getirmiştim. Aslına bakarsanız sigara yasağı uygulaması Türkiye’de pek de fena durumda değil. En azından başta sağlık kurumları olmak üzere hemen tüm kapalı mekânlarda zaten sigara içilmiyor. Buralarda her şeye rağmen sigara içenlerin olması geneli bozmaz. Bu nedenle çok katı yasak bana biraz abartılı geliyor.Ancak asıl dikkat çekici nokta yasanın 18 ay sonra yürürlüğe girecek olması. Neden? Yasa çıkmış, yarın uygulamaya başlayın. Zaten her yerde yasak değil mi, o halde bir uyum sorunu yok. Bu 18 ay içinde insanları sigaradan tiksindirecek bir kampanya yapılacak mı, bilmiyoruz.O zaman akla yerel seçimler geliyor. Siz bakmayın herkesin yasaktan yana konuşmasına, aslında sigara içen milyonlarca kişi şu anda öfkeli. Bu öfkenin acaba yerel seçimlere yansımaması mı istenmiyor? Merak işte.*****Hangi Irak olduğunu da söylemek gerek Başkomutan Abdullah Gül Amerika’ya giderken uçakta gazeteci arkadaşlarımıza “PKK belasını ortadan kaldırsınlar Irak’a on kat fazla destek veririz” dedi. Güzel de, bunu söylerken “hangi Irak” olduğunu da belirtmesi gerekir. Çünkü artık kendimizi kandırmayalım. Bizim savunduğumuz “Irak’ın toprak bütünlüğü” diye bir şey yok. Artık herkes biliyor ki Irak 3’e bölünmüş durumda ve bundan geri dönüş yok. O halde Türkiye Irak’a yardım edecekse, üstelik bu on kat fazla olacaksa, bu Irak’ın bütününe olmayacaktır. Bu da akla “Türkiye Kuzey Irak’ta bir Kürt Devleti kurulmasına karşı çıkmayacak” savını güçlendiriyor. Türkiye’nin Kürt Devletine yeşil ışık yakacağı konusundaki görüşüm giderek güçleniyor.*****Gazeteci der ki:- Sizin için Norveç’te başbakan olabilir, diyorlar.İnönü’nün cevabı:- Çok teşekkür ederim. Bu herhalde, Türkiye’de bu işleri beceremiyorsun, demenin kibarcası. *****Bush’un Gül’ün omuzuna vurma sahnesiAbdullah Gül’ün Beyaz Saray’da Bush’u beklemesi, sonra Bush’un arkadan gelip Gül’ün omzuna iki kere vurması, uzatılan eli görmeyip sonra fark etmesi, Gül’ün Bush oturmadan ısrarla beklemesi, Bush’un yüzündeki ekşimiş ifade beni rahatsız etti. Başarılı bir görüşmeden daha güzel görüntü gelsin isterdim.*****Cevap çabuk geldiDiyarbakır’daki hain saldırıdan sonra gözaltına alınan 4 kişi serbest bırakılınca şaşkınlığımı “Hiç mi istihbaratımız yok?” diye dile getirmeye çalışmıştım. Hatta aynı gün gelen “Türk ajanlar Amerikan nükleer sırlarını sattılar” başlıklı haberle de bağlantı kurarak “Bunlar için tüccar istihbaratçı deniliyor, o halde bunu da mı tüccar istihbaratçılara verelim” diye sormuştum.Ancak Diyarbakır Terörle Mücadele ekipleri bomba sanığını yakaladı. Üstelik Amerikan dizilerine parmak ısırtacak bir çalışma ile. Kendilerini hararetle kutlamak isterim. *****Güzel numaraAnkara’nın ana caddelerindeki billboard’ları yılbaşından bu yana Belediye Başkanı Melih Gökçek’in güler yüzlü fotoğrafları süslüyor. Konu Gökçek’in 1 Ocak’ta çıkacağı bir televizyon programının tanıtımı.Bir gün bir saatlik programın tanıtımı bir haftayı aşkın süredir reklam panolarında. Aslında çok güzel bir numara bu. Gökçek daha önce de İstanbul’da denemişti bunu. Bir televizyon programına katılmasını bahane ederek bir hafta boyunca duvarlarda kalmıştı.Ne diyelim, iş bilenin kılıç kuşananın. Tabii bunun parası ödeniyor mu yoksa reklam karşılığı mı yapılıyor, vatandaş onu da merak eder.*****Ben bilmediğimi bildiğim için diğer insanlardan daha akıllıyım. Sokrates. *****KAMYON YAZILARIHız benim damarlarımda dolaşan bir etki, ben adam sollamam, benimki etkiye tepki.

Devamını Oku

Aman dikkat bu yolun sonu diktatörlük

8 Ocak 2008

Sayın Başbakan;Meclis grubunuzda dün yaptığınız konuşmayı önce dikkatle dinledim daha sonra da yazılı metninden bir kere daha okudum.Konuşmanızın bazı noktalarının beni çok korkuttuğunu söylemek istiyorum. Çünkü halka çok hoş gelecek bazı söylemleriniz giderek “tek adam” olmayı çok sevdiğiniz doğrultusundaki hislerimi güçlendirdi.Sayın Başbakan; tek adam olma idealinizin sizi aynı zamanda diktatörlüğe de götüreceğini lütfen unutmayın.Dünkü konuşmanızda “özgürlüklerin sınırsız olmadığını” söylediniz. Basının sınırsız özgürlük istediğini ve bunu da hakaret edebilmek amacıyla yaptığını belirttiniz. Bu yargıya nasıl vardığınızı bilemiyorum. Ancak hakkınızda açılan “sayın” davasını ele alış biçiminiz ve vardığınız sonuç hukuk ve adalet kavramlarını altüst eder nitelikteydi.“Birine sayın demişiz” diyorsunuz. Oysa o “biri” dediğiniz binlerce vatan evladının katili bir terörist. Hakkınızda “üç kuruşluk” dava açılmasını ve bundan mahkum olmanızı da eleştirerek “Ben bir ceza almışsam buna inanmalıyım” diyorsunuz. Sonra da ekliyorsunuz “Hukuk bu kadar zedelenmemeli.” Yani diyorsunuz ki mahkemeler size karşı oldukları için bu tür kararlar veriyorlar. Siz de aba altından sopa göstererek “Sakın bir daha yapmaya kalkmayın” diyorsunuz. Bu çok vahim bir gidiştir Sayın Başbakan. Yargının bağımsızlığı bizzat sizin elinizle yok ediliyor bu durumda.Sayın Başbakan; anladığım kadarıyla hakkınızdaki eleştiriler ve özellikle mahkeme kararları duygusal yanınızı çok etkiliyor. Hepimiz insanız, bundan etkileniriz. Ancak siz ülkeyi yöneten kişi konumundasınız. Dün yaptığınız konuşmayı dinleyen hakim ve savcıların kendilerini nasıl bir baskı altında hissedeceklerini düşünebiliyor musunuz?Benim endişem, çevrenizin de etkisiyle “tek adam” olmayı çok sevmeniz ve giderek diktatör olmanız. Unutmayın ki bulunduğunuz yere demokrasinin nimetlerinden yararlanarak geldiniz. Demokrasiyi sadece kalabalıkların desteği olarak nitelendirip kendinize de kötülük etmeyiniz.Hatırlatmak istedim. Saygılarımla. *** Tuvalet muhabbeti Genç adam İstanbul’dan Ankara’ya otobüs ile giderken, Bolu Dağı’nda verilen molada hemen tuvalete koşturdu. Korkunç sıkışmıştı. Şansına boş kabin bulup kendini oraya attı.. Tam oturmuştu ki yan kabinden bir ses “Merhaba” dedi. Adam şaşkın şaşkın “Merhaba” diye cevap verdi.. Ses devam etti “Nasılsın?” İlk defa başına böyle bir şey geliyordu. Yine şaşkın şaşkın cevap verdi “Sağol iyiyim... Sen nasılsın...?” Ses sordu “Ne yapıyorsun?” Bir an tereddüt geçirdi. Adam onun tuvalette olduğunu bildiği için mutlaka ne yaptığını da biliyordu. Başka bir şey anlatmak istedi ve “Ben” dedi “İstanbul’dan gelip, Ankara’ya gidiyorum. Sen nereye gidiyorsun?” Adamın sonraki cümlesi bu muhabbeti sona erdirdi. “Hayatım, telefonu kapatıyorum. Yandaki tuvalette biri var. Sana sorduğum sorulara cevap verip duruyor. Ben seni daha sonra ararım.” *** Kamu bankalarını neden sormuyoruz? Vicdan edebiyatı yaparak el konulan özel bankaların sahiplerine “hortumcu” damgası vuran devlet çok şahin. “Hortumlandı” denilen paranın büyük bölümü yüksek faiz alan vatandaşın cebine gittiği halde devlet kamu alacağını öyle bir iki katıyla değil on katıyla geri almaya çalışıyor.4-7 milyar dolar arasındaki buharlaşan para da pazartesi günü yazdığım gibi 40 milyar dolar ve üstünde batık olarak telaffuz ediliyor.Tamam, tüm bunlara bir şey demeyelim. Ama ortada bir de kamu bankalarının yarattığı dev açık var. Bunun toplam değerinin de 27 milyar dolar olduğu belirtiliyor. Üstelik bu 27 milyar dolar faizlerle şişirilmiş değil. Net rakam bu. Yani kamu bankalarının “görev zararı” adı altında batırdıkları para net 27 milyar dolar.Vatandaşın aklını karıştırarak ve vicdan edebiyatı ile güya yolsuzlukların üzerine gittiklerini söyleyenler sıra kamu bankalarının sözde “görev zararı”na gelince ne yapıyor? Hiçbir şey.Peki bu para nerede, kimin cebinde? Hemen söyleyeyim. Bir kısmı bir takım işbirlikçi işadamı, siyasetçi ve bürokratın cebinde. Gerisi çeşitli partilerin il ve ilçe başkanlıklarında, partilerin delegelerinde ve “kafaya alınması gereken” yüzbinlerce çiftçi, esnaf, küçük müteahhit ve işletmecinin cebinde.Kamu bankalarının “görev zararları” bir tahsil edilmeye kalkılsa kaç yüz bin kişi için işlem yapılır insan hayal bile edemiyor. Burada çok büyük bir adaletsizlik yok mu? *** Vergin ve İpekçi’ye yargısız infaz yokAKP yandaşı çevreler bir iki gün sessiz kaldıktan sonra Nur Vergin ve Cemil İpekçi’ye destek vermek için birden harekete geçtiler. Bu ikiliye yargısız infaz yapıldığını söyleyen AKP yandaşları eleştiri yazanları da ağır dille yeriyorlar.Oysa kimsenin ne Nur Vergin’e ne de Cemil İpekçi’ye yargısız infaz yaptığı yok.Bu iki ünlü isim doğruyu söylemedikleri için eleştiriliyorlar. Çünkü her ikisi de özellikle din ve vicdan konusunda toplumun ezici çoğunluğunun davranışını, geleneklerini, yaşam biçimini yok sayarak kimi teorilerde bulundular.Neyse ki halk gerçeği biliyor. Herkes Kur’an okuduğu için kimsenin eleştirilmediğini de, başına türban takanların yüzüne tükürülmediğini de biliyor.Şimdi Türkiye’nin iki ünlü ismi tamamen şöhretlerini kullanarak ekranlarda ve gazete sayfalarında doğru olmayan iddiaları dile getirecekler, bunları ortaya çıkaranlar da “yargısız infaz” yapmış olacak. Böyle saçma sapan şey olmaz.

Devamını Oku

Dinç Bilgin için hâlâ ‘hortumcu’ demek yanlış

7 Ocak 2008

Bu köşede dün okuduğunuz “Kimin ne kadar borcu var?” başlıklı yazı iş adamlarından ve hukukçulardan pek çok tepki aldı. Özellikle el konulan bankalar nedeniyle kendilerine ödeme emri çıkarılan bazı iş adamları “Yaramıza parmak bastın. Böyle adaletsizlik dünyanın hiçbir yerinde yok” diye yakındılar.Güvendiğim bazı hukukçular da “Hortumcu sözü tamamen popülist amaçla kullanılan, el konulan banka sahiplerinin çoğunu haksız yere suçlayan bir ifade, özellikle Dinç Bilgin için böyle bir tanım kullanılması çok yanlış” görüşünü ilettiler.Gerçi dünkü yazımda bankasına el konulan bazı iş adamlarının “hortumcu” olarak anılmasına karşı çıktığımı, deyimi özellikle tırnak içine alarak belirtmeye çalışmıştım.Yazıda Dinç Bilgin’in adının geçmesi ise son günlerde Sabah-atv satışı ile ilgili gündemde çok yer alması nedeniyle oldu. Yoksa geldiğimiz günün koşullarında ne Dinç Bilgin için “hortumcu” denilebilir artık ne de bu durumda mağdur edilen birçok kişiyi bu sınıfa sokabiliriz.Ancak yazımda Dinç Bilgin adı geçtiği için önemli bir iki ayrıntıyı da belirtmek istiyorum. Öncelikle Dinç Bilgin 2000 yılından bu yana kendisine çıkarılan “kamu alacağının” neredeyse tamamını ödedi. Ancak gözlediğim kadarıyla TMSF yasanın kendisine verdiği sınırsız yetkiyle ödenmiş olan parayı adeta görmezden geliyor ve en önemlisi alacağının tam olarak ne olduğunu asla açıklamıyor.Zaten işin adaletsizliği burada. Borçlu ne kadar borçlu olduğunu bilmezse ne yapabilir ki?İkinci nokta da şu ki, mahkeme süreci sonunda Bilgin’in Etibank’tan şirketlerine kullandırdığı miktarın tamamının teminatı 1 milyar doların üzerinde olduğu ortaya çıktı. Yani ortada buharlaşan para yok. Belki yanlış stratejiden söz edilebilir ki bu da banka müşterisine bir zarar getirmedi.Diyorum ki Dinç Bilgin’e “hortumcu” demememiz, bu konudaki eleştirileri bitirmemiz ve en önemlisi adaletin yerine gelmesi için çaba harcamamız gerek.*****Kaç paraAdam deri, yarım bot ve koyu kahverengi ayakkabıyı alıp kasaya yanaşıyor... Kasadaki bayan botları poşete koyarken, adam da 50 lira çıkarıp uzatıyor ve soruyor; “43 lira değil mi?...” Tezgâhtar kız “Ne münasebet” der gibi bakıyor ve “Bunlar orijinal deri... İndirimli fiyatı 180 lira...” diyor. Adamın buna cevabı ise kızcağızın kopuş anına denk geliyor; olur mu hanımefendi, altında ‘Size 43’ yazıyor... (Size İngilizce’de sayz okunur ve ayakkabıda ölçü-numara anlamına gelir.)*****Vay canınaHiç beklemiyordum market arabaları yazısının bu kadar ilgi göreceğini. “Vay canına” diyerek şaşkınlığımı belirtmek isterim.Carrefoursa’daki taşıma arabalarının paralı olmasına yönelik eleştirim o kadar çok tepki aldı ki anlatamam. Doğal olarak iki açıdan da tepki geldi. Birincisi paralı market arabalarını hararetle savunanlar. İkincisi ise beni çok haklı bulup bu tür marketlere boykot uygulanmasını bile isteyenler.Beni haklı bulanları kenara bırakalım. Ama karşı çıkanların ortak bir yönü var. Mesajlardan algıladığım kadarıyla karşı çıkanların tamamı “düzgün” vatandaşlar. Yani yasa ve kurallara uyan, başkasının hakkına saygı gösteren, haksızlık yapanlara karşı çıkanlar.Söyledikleri şu: Marketlerden çıkanlar eşyalarını arabalarına koyduktan sonra arabaları rastgele bırakıyorlar. Bu yüzden park halindeki araçlar çiziliyor, Parktan çıkmak zorlaşıyor. Hatta çoğu kez ortalıktaki arabaları kenara çekmek bile bize kalıyor. Bu nedenle arabaların paralı olmasını zaten biz istiyorduk.Son derece haklılar. Ancak arabalar paralı olduktan sonra bu düzensizlik ne kadar azaldı? Mutlaka azalmıştır, ama zaten bu özensizler paralı olsa da olmasa da aynı saygısızlığı gösteriyorlar.Sonuç: Çok basit gibi görünen ama kentlerde günlük hayatımızı etkileyen konulardaki yazı ve eleştiriler çok yararlı oluyor. En önemlisi ilginç bir mekanizma çalışıyor ve her biri uygulanabilir pek çok güzel öneri çıkıyor ortaya. Okurlara teşekkürler.NOT: Uygulamanın hayli zamandır yapıldığını söyleyen bazı okurlar benim alışverişe yeni mi başladığımı da sorguluyor. Hayır evin alışverişini yapmaktan çok keyif alırım. Ne zamandır yazacaktım şimdi kısmet olmuş demek ki.*****Hiç mi istihbarat yok?Diyarbakır’daki hain saldırıdan sonra göz altına alınan 4 kişi çıkarıldıkları mahkeme tarafından serbest bırakıldı. Bu 4 kişinin olayla ilgilerinin olmadığı anlaşılmış.Bunu çok korkutucu buldum. Çünkü çok hassas bir kentte bomba patlıyor. Çok daha vahim sonuçlar verebilecek bu olayda 5 pırıl pırıl gencimiz can veriyor. Ama olayla ilgili bir tek kişi bile yakalanamıyor.Oysa o sırada biri Batı’da biri Doğu’da iki minibüste kilolarca patlayıcı bulunuyor. Patlayıcıları taşıyanları yakalayan istihbarat birimleri patlatanları ele geçiremiyor.Bu nasıl iş böyle?*****İstihbaratın ticaretiDiyarbakır’da bomba patlatanların izini bulamıyoruz ama maşallah Amerika Birleşik Devletleri’nin nükleer sırlarını öğrenip bunu dünyaya pazarlamayı beceriyoruz.İngiliz gazetesine açıklamalarda bulunan Türk asıllı Amerikalı Sibel Edmond Türk ajanlarının bazı sırları Pakistan ve İsrail’e sattıklarını söylemiş. Edmond FBI’da çevirmen olarak çalıştığı sırada okuduğu dokümanlardan bu bilgileri aldığını da eklemiş. Bir CIA yetkilisi de açıklamaları yalanlamamış ve Türk ajanlarının tüccarlık yaptıklarını belirtmiş.Demek ki gizli bilgi almayı ticaret için yapan istihbaratçılar daha başarılı oluyormuş. Bizdeki terör olayları konusunda istihbaratı da bu tüccarlara mı vermek lazım acaba?

Devamını Oku

Kimin ne kadar borcu var?

7 Ocak 2008

Halkın vicdanını okşamak adına “hortumcu” edebiyatı yapmak “tüyü bitmedik yetimlerin hakkını çaldılar” diye cevap hakkı bile kullandırmadan saldırmak çok kolay.Ancak gerçek böyle mi? Örneğin gerçekten “hortumlandı” denilen banka batakları 40 milyar dolar mı? Ya da “hortumcular” gerçekten ceplerine 40 milyar doları attılar da şimdi vur patlasın çal oynasın mı yaşıyorlar?Neredeyse herkesin ağzında olan “40 milyar” dolar aslında gerçek değil. Bunun gerçek rakamı 4-7 milyar dolar arasında. Ve en önemlisi “çalınan” bu paranın neredeyse yüzde 90’ı da halkın cebinde. Zamanında emsallerinin çok üzerinde faiz veren bankalara koşan halkın cebinde.Ama umurumda değil, ister halka faiz diye ver ister cebine indir, buharlaşan para mutlaka ödenmeli. Buna karşın siz en fazla 7 milyar olan bu açığı 40 milyar olarak telaffuz eder üstelik bunu da hazinedeki açık gibi gösterirseniz, hem parayı tahsil edemezsiniz hem de ekonomizi bir türlü denk hale getiremezsiniz.İş dünyasının ekonomistlerin artık bu yanlışı masaya yatırmalarının ve tartışmalarının zamanının geldiğini düşünüyorum. Çünkü son birkaç yıldır çok ciddi tahsilat yapıldı.İkinci konu ise özellikle devlet alacakları konusunda, borçluya ya da haydi popülist deyişle “hortumcuya” borcunun ne kadar olduğunun söylenmemesi. İşte en son Dinç Bilgin olayında gördük. Allah aşkına Dinç Bilgin dahil TMSF’nin alacağının kaç lira olduğunu bilen var mı? Başkan Ahmet Ertürk bir televizyon programında benim sorularıma cevap verirken “4 ayrı hesaplama var. Borç 750 milyon dolar da olabilir 7.5 milyar dolar da” demişti.Ben gazeteci olarak bu kadarını sorarım, ama asıl sorması gerekenler iş adamları. Onların “Böyle bir uygulama dünyanın neresinde var?” diye itiraz etmeleri gerekmiyor mu?Bakın, bu tuhaf uygulamadan sadece “hortumcu” olarak suçlananlar zarar görmüyor. Binlerce insan bu yüzden mağdur. Ama seslerini çıkaramıyorlar.Artık bunları konuşmak lazım.*****Sigara yasağı örtülü içki yasağı gibi Artık hemen her yerde sigara içilmesini yasaklayan kanun Meclis’ten 239 oyla geçti. Elbette sigara gibi sağlığa son derece zararlı bir ürünü kimse savunmaya kalkamaz.Ancak zaten pek çok yerde sigara içilmeyen ülkemizde bu kadar radikal kararlar almak ve en önemlisi bunu uygulamak ne kadar mümkün, onu şimdiden kestirmek zor.Kahvehane, bar, pavyon, gece kulübü, diskotek gibi yerlerde sigarayı tümüyle yasaklamak da bana bir tür “örtülü içki yasağı” konduğunu hissettiriyor.Kahvehaneleri çıkaralım, diğer yasak konan tüm sosyal yerler aynı zamanda içki içilen yerler. Elbette çok içki içip de hiç sigara içmeyenler de var ama genellikle insanlar sigarayı da içkiyle içiyor.Şimdi içki satılan tüm yerleri tamamen yasak kapsamına alırsanız buraların müşterilerinin azalacağını tahmin etmek de zor olmaz. Elbette “öküzün altında buzağı arayan adam” olmak istemem, sadece dikkat çekmek istedim.Çünkü bu iktidar sigara yasağındaki bu dehşetengiz baskısını yarın öbürgün başka alanlarda da kullanabilir. Yani bir anlamda sigara ile ilgili kararlı tavır başka kararların provası niteliğinde de olabilir.***** Hülya Avşar’ın başına gelen! Hülya Avşar TMSF ile sonunda anlaşıp 1.5 milyon Yeni Türk Lirası ödemiş ve yakasını kurtarmış, Peki nasıl oluyor da Hülya Avşar TMSF’ye bu kadar borçlanmış oluyor? Şöyle: Avşar 2002’de Star TV’nin o tarihteki sahibi Uzanlar’la bir film anlaşması imzalıyor. Şirket Avşar’a 300 bin dolar avans ödüyor. Ancak film çekimleri bir türlü başlamıyor. Avşar doğal olarak parayı geri vermediği gibi şirket de parayı geri istemiyor.Sonra gün geliyor, TMSF Uzanlar’ın mallarına el koyuyor. Star da TMSF’ye geçiyor. TMSF hesapları incelerken Avşar’ın aldığı 300 bin dolarlık avansı görüyor, sonra da bu parayı geri istiyor.Konu tabii ki hukuksal bir konu aynı zamanda. Avşar önce itiraz ediyor, ama bir şey yapamıyor. Zaman geçiyor, TMSF faiz işletiyor. Avşar ticari olarak sıkışıyor, çünkü bu borç yüzünden belli ki başka banka işlemlerinde başı sıkıntıya giriyor. Sonuçta masaya oturuyor ve 1.5 milyon lira vererek anlaşma imzalıyor.300 bin dolar, alındığı dönemde 500 milyar ediyor. Bu para şimdi 1.5 milyon ya da eski deyişle 1.5 trilyon olarak geri ödeniyor.Bunda bir adaletsizlik yok mu? Hülya Avşar tanıdık isim olduğu için adı gazetelerde yer aldı. Böyle adaletsiz faizlerle borç ödeyip yakasını kurtaran o kadar çok kişi var ki.***** Sivil itaatsizlik Sigara yasağı iyi güzel de uygulanmasında zorluklar çıkacağı kesin. Anlaşıldığı kadarıyla sigara içilmesi tamamen yasaklanan kahvehane, bar, pavyon, diskotek, gece klübü gibi yerlerde iş yeri sahipleri sorumlu tutulacak.Yani sigara içildiği konusunda bilgi alan görevliler direkt iş yeri sahibine ceza kesecek. Bu durumda iş yeri sahipleri ile müşteriler arasında ilk başlarda ciddi tartışmalar çıkması çok muhtemel.Hele köy kahvelerinde uygulama nasıl yapılacak çok merak ediyorum.Bunun yanısıra bazı yerlerde sivil itaatsizlik protestosu da yapılabilir. Yani diyelim ki bir restorandasınız. Aynı anda 40 kişi birden sigarasını yakıyor. Bu durumda iş yeri sahibi ne yapabilir?Bu tür protesto eylemlerini en çok İtalyanlar yapmış. Sonuç ne olmuş biliyor musunuz? O gece içtikleriyle kalmışlar, yasa şimdi hakkıyla uygulanıyor.Yanisi şu ki, bu yazdıklarım yaşanacak ama sonuçta herkes alışacak ve kurala uyacak. İtirazım yok tabii.

Devamını Oku