Dubai’de eğlenin ama kıyaslamayın

26 Aralık 2007

Son birkaç yıldır Dubai çok moda oldu. Özellikle kış aylarında zengin bir yaz tatili olanağı sunan Dubai, hali vakti yerinde binlerce Türk’ü ağırlıyor. Dubai’yi görüp gelenler de anlata anlata bitiremiyor. Tatil olanakları, teknolojik mükemmellik, yemeklerin kalitesi üzerine konuşanlar neyse de, Dubai ile Türkiye’yi karşılaştırmaya kalkıp üzerine bir de türban siyaseti yapanlar fena halde yanılıyor.Dubai’yi ben de bundan 8 yıl önce görmüştüm. Gerçekten ilk anda adeta çarpılıyorsunuz. Örneğin Dubai’den Abu Dabi’ye 170 kilometre karayolu ile gece gittik. Yolun tamamı ışıklandırılmıştı. Böyle bir zenginlik olur mu? Dubai’den gelip “siyaset de” konuşmak isteyenlerin en çok söyledikleri söz “Tamamen özgür bir ülke, isteyen istediği gibi giyiniyor, şehrin ortasından denize giriliyor, kadınlar bikini ile dolaşabiliyor, her otelde içki de içebiliyorsunuz.” Lafın sonu da genellikle Türkiye bağlantılı oluyor: “Ne güzel; kimse kimseye karışmıyor, türban, çarşaf sorun edilmiyor.” İşte temel yanılgı burada. Dubai söylendiği gibi bir ülke değil. Bütün bu anlatılanlar sadece yabancılara uygulanıyor. Kendi halkı ise başka türlü yaşıyor.Birleşik Arap Emirlikleri dünyanın en zengin ülkelerinden. Başta petrol ve doğalgaz satıyor. Ama asıl para kaynağı uluslararası ticaret. Ülke tamamen yabancı sermayeye ve ticarete açılmış durumda. Neredeyse dünyanın ticari mal dağıtım merkezi gibi.Nüfusu 4.5 milyon, ülkede “fakir” bulmak neredeyse mümkün değil. Çünkü kişi başına düşen milli gelir tam 49 bin 700 dolar. Ülkede demokrasi yok. Siyasi parti ve seçim yok, dolayısıyla oy hakkı da yok. İnsanlar vatandaş değil bir tür kul. Hemen herkes devlet tarafından maaşa bağlanmış. Dubaili olup da çalışan pek yok. Halk kentlerde İstanbul’da birkaç milyon dolara müşteri bulabilecek büyük evlerde yaşıyor. Ancak tüm evlerin etrafı duvarlarla çevrilmiş, dışarıdan hiçbir şey göremiyorsunuz.Dubai vatandaşları hiçbir şekilde içki içemiyor, içkili eğlence yerlerine giremiyor. Dubaili kadınlar tıpkı bizim türbana benzer bir örtüyle başlarını örtüyor, bazıları ise kara çarşaf altında. Dubaili kadınların başının açık olması yasak, erkekler yanlarında olmadan su içmek için bile bir yerde oturamıyor.Ülkenin yöneticileri yıllar önce “ticareti” keşfetmiş. Para Dubai için her şey. Para kazandıran herkese ve her şeye açıklar. Dubai şeyhi için son derece liberal, açık görüşlü, ticarete elverişli deniyor. Öyle olmasına öyle de az önce yazdığım gibi bu sadece yabancılar için geçerli. Ülkede zaten sadece şeyh sülalesi çalışıyor gözüküyor, diğerleri sadece maaş alıyor.Dubai veya Birleşik Arap Emirlikleri’nin diğer kentleri teknolojinin son buluşlarıyla donatılmış dev binalarla dolu. Her şeyin en güzeli ve lüksü bu ülkede. Dubai’de hizmet sektöründe çalışan Dubai vatandaşı bulamazsınız, çalışanların neredeyse tamamı yabancı. Emirates Havayolları’nda Arapça bilen yok örneğin, çünkü tüm çalışanlar Singapurlu.Dubai’ye gidenlerin heyecanını anlıyorum. Ama bunu içine siyaset sosu dökerek “Bakın onlar başarmış” diye anlatmak çok yanlış. Herkes gider tatilini yapar, çöllerdeki âlem gecelerinde dansöz oynatır, içkiler su gibi akar, bu yeter.Bu Arap ülkesinin yabancılara gösterdiği olağanüstü liberal politikalarla, kendi halkına reva gördüğü yaşam biçimini asla karıştırmamak gerek. Hele Türkiye’nin de böyle olabileceğini söylemek yanlışların en büyüğü olur.*****Hafta sonları trafik çilesi Ne zamandır dikkatimi çekiyor ama bayramda bir parça yaşayınca konuyu yazmak istedim. 14 milyonluk İstanbul’un çevresinde günü birlik gidilecek, nefes alınacak çok yer var. Ancak bu günü birlik yerlerden dönüş tam bir çileye dönüyor. Çünkü inanılmaz bir trafik işkencesi yaşanıyor.Kent çok büyük ama girişler sadece iki ana yoldan yapılıyor. İki anayol da sonuçta Boğaz köprülerine dayanıyor. Bu da trafiği belli saatlerde içinden çıkılmaz hale getiriyor.Gazeteler bayram dönüşü trafiğinin insanları çıldırttığını yazdı. Oysa özellikle cumartesi günü insanlar dönüş yapmıyordu. Bayramın üçüncü gününün rahatlığından yararlanıp biraz kent dışına çıkmak istemişlerdi. Akşam saatlerinde herkes eve dönüşe geçince iki ana yol bu trafiği taşımadı elbette. Aslına bakarsanız cumartesi ve pazar günleri bu çile hep yaşanıyor. Demek ki İstanbullu için günü birlik tatil artık haram olacak.*****Bu da bir tür vatandaşını kandırmaktır Bazı konular vardır, önceleri ilginizi çekmez. Ayrıca fazla bilginiz de yoktur. İşte bugün yeni öğrendiğim bir konudan söz etmek istiyorum. Konumuz istasyonsuz akaryakıt bayilerine verilmiş olan lisanslarla ilgili.EPDK 1 Ocak 2008’den itibaren istasyonu olmayan akaryakıt bayilerinin satış yapmasını yasakladı. İstasyonsuz akaryakıt bayi nedir diye aklınıza gelebilir. Şuymuş: Akaryakıt bildiğimiz istasyonlardan satılıyor. Bir de kimi şirketlere ve evlere servis yapan şirketler var. Bunların istasyonu yok dağıtımı tankerlerle yapıyorlar. Bunun için devlet bu şirketlere belli süreler için imtiyaz veriyor.Ancak son yıllarda ortaya çıkan kaçakçılık iddiaları genellikle bu istasyonsuz bayileri hedef gösterince EPDK bu çözümü bulmuş ve imtiyazları geri alma kararı vermiş. Buna kimsenin itirazı yok.Ancak şu anda istasyonsuz akaryakıt bayi lisansını elinde tutan 3100 şirket varmış. Bu şirketlerin sahipleri “Yılbaşından itibaren hepimiz batmış olacağız, çünkü başka hiçbir kazanç kapımız yok” diye yakınıyor,Elbette bu karar dün alınıp bugün yürürlüğe girmeyecek. 2006’da bu karar alınmış. Yani herkes için yetecek süre var. Ancak örneğin 2005 yılında lisans alan şirketler var. Onların bu hakkı 2010’a kadar sürüyor. Şimdi 2005 yılında 10 yıl için bir imtiyaz vereceksiniz, bir yıl sonra bunu kaldıracaksınız. Bu da bir tür vatandaşı kandırmak değil midir? Peki ne yapılmalı? Elbette bazı şirketler yeni uygulamanın tamamen kaldırılmasını istiyor. Bu anladığım kadarıyla mümkün değil. Ama en azından herkese imtiyaz süresinin sonuna kadar hak verilebilir. Böylelikle sorun kademeli olarak ortadan kalkar, mağduriyetler en aza iner.Bu yazıyı şu amaçla yazıyorum; devlete güven bir halk için en önemli unsurdur. Devlet kendi yaptığı işi insanları zarara sokarak düzeltmeye kalkmamalı

Devamını Oku

İşte anlatmak istediğim bu

25 Aralık 2007

Bayramdan hemen önce Vatan’ın ekonomi sayfalarında Kuveytli bir iş kadını ile ilgili haber yayınlandı. “Körfez’in en güçlü kadını” olarak tanınan Maha K. Al Ghunaim Ülker’in sahibi olduğu Fon Finansal Kiralama’nın yüzde 60’ını satın almıştı. Haberi iş kadınının güzel bir fotoğrafı süslüyordu. Fotoğrafta Kuveytli iş kadınının başı açıktı ve üzerinde son derece modern bir kıyafet vardı.Açıkçası hiç kimse Kuveytli kadının bu fotoğrafını yadırgamadı. Kimse kalkıp da “Kuveyt şeriatla yönetilen bir ülke peki bu kadının başı nasıl açık?” diye sormadı.İşte yıllardır anlatmaya çalıştığım nokta bu. Türkiye’de garip bir türban tartışması yapıyoruz. Kadınların başının örtünmesi için dayatanlar bunun bir “inanç” ve “demokrasi” sorunu olduğunu başımıza kakıp duruyor.Oysa bir yıl önce de yazdığım gibi bu tür örtünme inanç veya demokrasi sorunu değil bir yaşam biçimi. Üstelik genellikle de ülke sınırlarını kapsayan bir yaşam biçimi.Kuveytli Al Ghunaim elbette kendi ülkesinde başı açık dolaşmıyor. Hatta bizim türban gibi de değil, yüzün hemen tamamını kapatan giysi içinde dolaşıyor. Ama aynı kadın sıra dünya ticaretine geldiğinde ve yurt dışına çıktığında tıpkı diğer dünyalıların giyindiği gibi giyiniyor.Bugüne kadar başını örten hiç kimseyle sorunum olmadı. Ama başını örtmeyi siyasal bir simge yapanlarla ve daha da doğrusu kadınları bu yöne itenlerle, deyim yerindeyse türbanla değil türbancılarla mücadele etmeye çalıştım.Baş örtmeyle ya da türbanla zaten bir sorunum olamaz. Kimsenin de olmamalı. Ancak her ülkenin bir kuruluşu, ilkeleri, dünya görüşü ve yaşam biçimi vardır. Türkiye 600 yıllık imparatorluktan sonra kendi çözümünü cumhuriyette ve laik devlette buldu. Türkiye’yi kurtaran bir savaştan çıktıktan sonra anayasasını yaptı, devrimlerini gerçekleştirdi yepyeni bir yaşam biçimi kurdu.Yeni cumhuriyet laik yapısıyla din ve devlet işlerini birbirinden tamamen ayırdı. İnsanların inançlarına saygı en üst düzeye çıkarken, devlet yönetiminde dini esasların uygulanmasına şekil ve şart esasları da korunarak tamamen son verildi.Şimdi “bizim inançlarımız bu yönde” diyerek öncelikle şekil konusunda dayatmak çok anlamsız.Eğer Türkiye’deki kadınlar inançları uğruna başını örtüyorsa, Kuveytli bu iş kadınının ülkesi dışında başını açmasına “inançsızlık” diye mi bakacağız. Kesinlikle hayır. Ama Kuveyt kuruluşunda kararını vermiş ve bir yaşam biçimi oluşturmuş. Kuveyt halkı böyle yaşıyor, böyle yönetiliyor. Zaten örnek olarak seçtiğim Al Ghunaim’in dünyayı gezerken tıpkı diğerleri gibi kıyafet giymesi de bunun örneği.Daha önce de yazmıştım, hatırlayın, Arabistan’ın en güçlü isimlerinden Zeki Yamani kızının düğününü İstanbul’da yaptığında, konuklara hiç içki içilmemiş bardaklarla içecek ikram edilmişti ama salonda neredeyse bir tek başı örtülü kadın da yoktu. Göğüs dekolteleri ise yürek hoplatan cinstendi.Oysa aynı kadınlar Suudi Arabistan’da kara çarşafların altında. Şimdi onların imanından şüphe mi edeceğiz?Türkiye’de ister inancı uğruna ister değil, başını örtenle hiç kimsenin sorunu yoktur olamaz. Sorun bunu bir yaşam biçimi olarak Türkiye’de hakim kılma savaşıdır. Bunu hepimizin bilmesi gerek.YARIN sizlere son zamanlarda herkesin hayranlıkla söz ettiği Dubai’yi anlatmak istiyorum. Benzer bir durum burada da söz konusu. Laik demokratik devlet konusunda fazla fikirleri olmayanlar Dubai’dan çok övgüyle söz ediyorlar, buradaki gerçekten söz etmek istiyorum.*****Vakko işte bunun için Vakko oldu Vakko’nun kurucusu Vitali Hakko’nun vefatından sonra hakkında pek çok olumlu yazı yazıldı. Çünkü Vitali Hakko kendi deyimiyle işe sıfırın altından başlayıp Türkiye’nin en güçlü ve itibarlı “marka”larından birini yaratmıştı.İş anlayışı, zekâsı, ahlakı ve mesleğine sevgisiyle kendisi de en tepeye kadar çıkmayı başarmıştı. Vitali Hakko kendi alanında pek çok yeniliğe ve ilke de imza atmayı başarmış, bu nedenle ününü yurt dışına da taşımıştı.Vitali Bey adeta işiyle yaşıyordu. İşini büyütmek, geliştirmek ve en önemlisi itibarlı tutabilmek için elinden geleni fazlasıyla yapmıştı. Vakko markasının önemini her zaman her şeyin önünde tutmuş ve örnek olmuştu. Ölümünden sonra üzüntümü belirtmek amacıyla yazdığım yazıda 10 yıl sonra sökülen pantalonunu değiştirmek için getiren müşteriye davranışını anlatmıştım. Vitali Bey “Vakko markası çok önemli, müşteri 10 yıl sonra sökülse bile güvendiği için geri getirebiliyor” mantığı ile aynı pantolondan dikip hediye etmişti.Vitali Bey’i kaybetmemizden sonra anladığım kadarıyla kurduğu yapı oğlu Cem Hakko tarafından aynen sürdürülecek. Zaten babasının yanı sıra çeşitli başarılara imza atan Cem Hakko’nun da açılan bu yolda ilerleyeceğini biliyordum ama yaptığı küçük bir jest bu düşüncemi kuvvetlendirdi.Vitali Hakko’nun ölümünden sonra cenazesine binlerce kişi katıldı, üzüntüsünü dile getirmek amacıyla gazetelere ilan verdi, çiçek gönderdi, gazeteciler yazılar yazdı. Önceki gün Cem Hakko’dan bir teşekkür mektubu aldım. Bu tür önemli kişilerin ölümünden sonra aileleri yakın gördüklerine teşekkür mektubu yazar. Ayrıca gazetelere de ilan vererek topluca teşekkür eder. Bu mektuplar genellikle tek tip olur. Ancak Cem Hakko’dan gelen teşekkür mektubu tamamen bana özeldi. Vitali Bey için yazdığım yazıya atıf yapılmıştı. Sanıyorum Cem Hakko Vitali Bey için yazan herkese bu tür özel mektup göndererek teşekkür etti. İşte bana göre Vakko’yu Vakko yapan en önemli faktör bu. Vitali Bey hiçbir ayrıntıyı ihmal etmezdi. Anlaşıldığı kadarıyla Cem Hakko babasından devraldığı bayrağı aynı yükseklikte taşıyacak.

Devamını Oku

Yabancı sorunca cevap geliyor

24 Aralık 2007

The Economist Dergisi son sayısında “Tayyip Erdoğan Başkan Bush’a söz mü verdi” başlıklı bir yazıya yer vermişti. Bu yazıda Erdoğan’ın Kuzey Irak’taki Kürt yapılanmasına karşı çıkmayacağı anlatılıyordu.Aslında bu konuyla ilgili şüphe ve endişeler yeni değil. Bugüne kadar pek çok kişi bu yöndeki görüşlerini dile getirdi.En azından ben bu köşeden birkaç kez “Türkiye’nin Kuzey Irak’ta kurulacak bir Kürt devletine sessiz kalacağı, bunun için Amerika’ya güvence verdiği” yolunda ciddi şüpheler olduğu yolunda yazılar yazdım.Ancak bu görüşlerin hiçbirine gereken cevaplar verilmedi. Ne zaman ki konu yabancı basında da ele alındı Başbakanlık hemen bir yalanlama yayınladı. Üstelik derginin yazarı da “kulaktan dolma bilgileri kaleme almak” ve “oturduğu yerden yazmakla” suçlandı.Oysa konu son derece ciddi. Aylardır savunduğum bir görüş var. Diyorum ki “Türkiye’nin Kuzey Irak’la ilgili net politikası nedir, bu bilinmiyor. Türkiye bir Kürt devletinin kurulmasına seyirci kalacak mı, eğer bir Kürt devleti kurulursa ve bu devlet ileride Türkiye’den de toprak talep ederse ne yapılacak?” Bu konularda bir netlik yok. Türkiye artık hiçbir ülkenin geçerli kabul etmediği “Irak’ta toprak bütünlüğünden yanayız” söylemine açıklık getirmeli.Başbakan’ın Amerika Başkanı’na gizli söz verdiğini iddia etmek elbette hoş bir şey değil. Ancak bu yalanlanırken Türkiye’nin kesin politikası da artık kamuoyunun bilgisine sunulmalı. Kimse bunun tartışılmasından endişe etmesin.Bir taraftan Silahlı Kuvvetler Irak topraklarında ardı ardına operasyonlar yaparken diğer taraftan AKP’ye yakınlığı ile bilinen Profesör Mümtaz Türköne “Diyarbakır’ın adı Amed olabilir” (PKK Diyarbakır adını kullanmıyor, Amed diyor. C. A.) diyebiliyor. Demek ki her şeyi özgürce tartışabiliyoruz.O halde hükümet Irak politikasını kendisini olayların akışına bırakmadan net bir şekilde ortaya koymalı. Bundan kimse korkmasın, tartışa tartışa en iyi yolu bulacağımızdan eminim.*****Bayram teşekkürüBir bayramı daha geçirdik. Bayramdan önce tüm okurların bayramını kutlamıştım. Ancak bayram boyunca yüzlerce kutlama mesajı geldi. Bana gelen mesajların neredeyse tamamına cevap yazmaya çalışıyorum. Buna karşın bir anda gelen yüzlerce kutlama mesajına yetişmemin mümkün olmayacağını sanırım takdir edersiniz. Her mesaja “Size de iyi bayramlar” diye bir cevap yazmak bile saatler sürer. Bu nedenle bayram boyunca kutlama mesajı gönderen tüm okurlara şükranlarımı sunmak istiyorum. Çok teşekkür ederim.*****Ne var ne yokBayramda bir yazımı bilindik bir fıkra ile tamamlamıştım. Dünyanın en akıllı bilgisayarına herkes bir soru soruyor, o da cevaplıyormuş. Sıra Türk’e gelmiş. “N’aber” diye sormuş, bilgisayar da bozulmuş. Fıkra böyleydi. Ancak Türk’ün sorusunda bir yanlışlık yapmışım. Soru aslında “Ne var ne yok?” şeklinde olacaktı. Fıkra o zaman daha bir anlam kazanıyor.*****Muhtar Kent’in TürklüğüHepimiz çok sevindik; ilk defa bir Türk dünyanın en büyük şirketlerinden birinin başına geçti diye. Muhtar Kent’in Coca Cola’nın bir numaralı adamı olmasını Türkiye açısından çok önemsedik. Bunda bir yanlış yok.Ancak son günlerde “Dünya basını Muhtar Kent’ın Türk olduğunu söylemiyor” diye bir üzüntü içindeyiz. Çünkü dünya basını Muhtar Kent’ten Türk olarak söz etmezse Türkiye bundan çok şey kaybedecek sanıyoruz. Tabii ki hiç de öyle değil.Ancak burada pek çoğumuzun anlamadığı gerçek şu; global dünya dedikleri böyle bir şey. Artık dev ticaret hacmi olan uluslararası kuruluşlarda kimin hangi milletten olduğunun bir önemi yok. Önemli olan işi kimin en iyi yapacağı. Muhtar Kent Coca Cola içinde işi en iyi yapacağına inanılan kimse. Bu nedenle Türk olup olmamasına kimse bakmıyor. Bugün dünyanın pek çok büyük kuruluşunun başında herhangi bir “dünyalı” oturuyor. En büyük Alman bankasının başında bir İsviçreli’nin oturmasına kimse aldırmıyor. Sistem bu artık. Unutmayın Coca Cola’nın başında bir Türk oturuyor ama Türk Telekom’un başında oturan da bir İngiliz.*****Bu tür tetikçiliğe gerek yokFazıl Say olayı belli ki iktidarın dengesini bozdu. Beklenmedik anda yapılan bu çıkış AKP çevrelerinde öfke yaratırken Say çevresinde koparılan fırtına da gittikçe büyüyor.Kişisel olarak Fazıl Say’ın çıkışından anladığım şu; insanlar bazı dönemlerde ülkelerindeki durumdan çok etkilenerek yaşam sevincini yitirebilir. Bu, ülkeyi maddi olarak terk etmek anlamına gelmez. Bazen insanlar ruhsal olarak da ülkelerinden soğuyabilir ve kendini ülkesini terk etmiş sayabilir.AKP bir sanatçının naif çıkışına öfke duyacağına “acaba sorun bende olabilir mi?” diye düşünerek Fazıl Say’a sahip çıkabilse olay bu kadar da büyümeyebilirdi.Nitekim Hürriyet’ten Ahmet Hakan’ın yazısından öğrendiğimize göre Milli Eğitim Bakanlığı Say hakkında dava açma fikrinden vazgeçmiş. Demek ki bu yolda olumlu bir adım atılmış.Buna karşın bir klasik müzik sanatçısının karşısına yine bir klasik müzik sanatçısını adeta tetikçi gibi çıkarmak da çok yanlış. Çukurova Devlet Senfoni Orkestrası şefi Emin Güven Yaşlıçam’ın açıklamalarını okurken dehşete kapıldım. Yaşlıçam Say’ı halk sanatçısı olmamakla, her konser için para istemekle ve ülkesini yabancılara şikâyet etmekle suçluyor. Üzüldüm açıkçası.Ve Yaşlıçam’ın sözlerindeki bir nokta çok dikkatimi çekti. Şef “Bu iktidardan istediğimizi aldık, çünkü inandırıcı projelerle önlerine çıktık” diyor. Demek ki sayın sanatçı önceki hükümetler döneminde inandırıcı olmayan projeler üretmiş hep. Ünlü “Şecaat arzederken” atasözüne ne kadar uygun değil mi?

Devamını Oku

Helal olsun sonunda yaptılar

23 Aralık 2007

Nisan 2005’te yazdığım bir yazıda söz ettiğim “trafikle ilgili bir önlemin” nihayet hayata geçirildiğini görünce çok sevindim. Gerçi bu buruk bir sevinç, çünkü yapılan aslında “Madem bir türlü öğrenemiyorsunuz o halde en ilkel yönteme döneriz, aklınız başınıza gelir” önlemi.O tarihlerde hiçbir yerde yazamıyordum, ama Sonar araştırma şirketinin bir aylık dergisi vardı. Sonar’ın Başkanı Hakan Bayrakçı burada yazmamı istemişti. Ben de ayda bir, tıpkı bu köşe gibi birkaç konuda yazı yazıyordum.Bu yazılardan biri yine trafikle ilgiliydi. Yazıda bilimsel olmayan trafik akışlarının ve yol hatalarının trafiğe vurduğu darbeyi anlattıktan sonra sürücülerin de bunda yarı yarıya pay sahibi olduğunu belirtmiştim. Sürücülerin özellikle kavşaklarda hiçbir kurala uymadıklarını belirterek şunu yazmıştım: “Trafiği geciktiren bir diğer önemli olay da kavşaklarda birikmeler. Kendi şeridinde gitmeyi gururuna yediremeyenler kavşaklarda ikinci hatta üçüncü şeritleri oluşturarak trafiğin sıkışmasına aldırmıyorlar. Oysa kavşak yerlerinin hemen hepsinde, tıpkı Batı ülkelerinde olduğu gibi kalın şeritler ve enine boyanmış bölgeler vardır. “Burayı kullanmayın, çünkü bu şeritleri düzene sokmak için yapılmıştır” anlamına gelir. Medeni insanlar buna uyar. Oysa Türkiye’de enine boyalı kavşak bölgelerini kimse takmaz. Tam tersine kendine uygun ve açık bir yol bulduğu inancı ile burayı kullanır. Şimdi, diyorum ki biz ne yazık ki bu çağdaş uygulamayı bilmiyoruz. O halde kent içindeki kavşaklarda enine çizgi ile belirlenen ve üzerinde trafik olmaması gereken yerleri yükseltelim. Yani çizgi çekerek “girmeyin” demek yerine buraları gerçekten üzerinde gidilemeyecek hale getirelim. Göreceksiniz pek çok kavşak çok daha rahat akacaktır.” Şimdi gelelim bugüne. Bir aydır kavşaklardaki bu çizgili bölgelere ince plastik direkler dikilmeye başlandı. Böylece kavşakta ikinci üçüncü şeridi yapan sürücüler buraları kullanamıyor. Trafik biraz daha düzenli akma şansı buluyor. Sonuçta medeni davranmayı öğrenemeyen İstanbullu sürücüler en “ilkel” yöntemle hizaya sokuluyor. Bu ayıp bize yetmez mi?*****Suudi Kralı kime ne hediye verdi?Artık herkes biliyor ki Suudi Arabistan Kralı gittiği ülkelerde kiminle karşılaşır, konuşur, hizmet alırsa onları ihya ediyor. Ya zarf içinde para dağıtıyor ya da maddi eğeri çok yüksek hediyeler veriyor.Kralın bu adeti Almanya’da kendisine eskortluk yapan ve güvenlik sağlayan polislere zarf içinde para dağıtmasıyla açığa çıkmıştı.Şimdi ilginç bir gelişmeyle daha karşı karşıyayız. Kolombiya Devlet Başkanı Rafael Correa Suudi Kralı’nın eşine hediye ettiği mücevherleri satmaya karar vermiş. Başkan Correa bunun için Kral’dan izin istemiş.Peki Correa mücevherleri neden satmak istiyor? Çünkü Başkan bu hediyelerin aslında Kolombiya halkına ait olduğunu söylüyor ve sağlanacak gelirin de sosyal destek programına aktarılacağını ekliyor.Sosyal destek programına aktarılacak paranın da hatırı sayılır olması gerek değil mi? Aynen öyle, çünkü Kral’ın hediye ettiği mücevherlerin değeri yüz binlerce doları buluyormuş.Gelelim Türkiye’ye. Suudi Kralı Kolombiya gibi küçük bir ülkenin Devlet Başkanı’nın eşine yüz binlerce liralık mücevher hediye ediyorsa, acaba Müslüman Türkiye’de de aynı şeyi yaptı mı? Eğer Kral Türkiye ziyaretinde de bu tür hediyeler verdiyse kime verdi, bunların toplam değeri nedir?Güngör Mengi geçen pazartesi günü köşesinde konuyu yazdı ve kamuoyunun da açıklama beklediğini belirtti. Sordum, henüz bir cevap gelmemiş.Evet, kamuoyu adına sormak hakkımız. Suudi Kral Türkiye’de kimseye değerli hediye verdi mi? Verdiyse bu hediyeler şu anda nerede? *****Sanki 28 şubatBugünlere gelişimizin temelinde 28 Şubat’ın yattığını kimbilir kaç kere yazdım. Eğer o kötü dönemin antidemokratik uygulamaları olmasa bugün toplumun yarısı “yaşam biçimimiz mi değişirilecek” korkusu içinde olmayacaktı.Ancak 28 Şubatvari davranışlar sadece belli bir kesime mahsus değilmiş. O günün mağdur rolü oynayanlarının bugün aynı şeyleri yaptığını görüyoruz.Örneğin 28 Şubat döneminde bazı aklıevveller “Refah Partisi’ne destek olduklarını” iddia ettikleri bazı malları boykot etmeye çağırıyordu halkı. Örneğin Ordu Pazarları’nda Ülker mamullerinin satılmadığını görüyorduk. Şimdinin AKP’lileri ise her şeyde olduğu gibi alışveriş merkezlerinde de kategoriler oluşturuyor. Bu zihniyetin temel taşı “İçinde mescit olan ve olmayan alışveriş merkezleri.” AKP çevrelerinde üzerinde “Şu alışveriş merkezlerinde mescit yok, alışveriş yapacağınız zaman ona göre karar verin” yazılı listeler dolaştırıyorlar.İşi artık “Alışveriş merkezlerinde mescit olup olmamasına indirgeyen” zihniyet ile 28 Şubat’ta “şu gıdaları almayın” diyen zihniyet aynıdır. Kadere bakın.... *****Can Dündar yazmışGeçen hafta Fazıl Say’ın Metin Altıok için bestelediği oratoryonun galasında bir sinevizyon gösterisinin sansürlendiğini bunu da Can Dündar’ın köşe yazısından öğrendiğimizi yazmıştım. Yazının sonunda da “Olay yaşandığı sırada bu sansür neden Milliyet Gazetesi’nde yayınlanmamıştı, Can Dündar neden o zaman yazmamıştı?” diye sormuştum. Can Dündar’ın yazmadığını internette yaptığım aramada bulamadığım için ileri sürmüştüm. Google’da “Metin Altıok oratoryosu” yazdığımda konuyla ilgili sansürü içermeyen haberlere ulaşmıştım.Ancak belli ki ya benim gözümden kaçtı ya da soruyu “Metin Altıok ağıtı” diye yazmam gerekiyordu bu nedenle Milliyet’in haberini ve Can Dündar’ın yazısını bulamamıştım.Bayramın ilk günü Can Dündar’dan çok nazik bir açıklama aldım. Dündar haklı olarak bu sansürü olay günü de okurlarına duyurduğunu belirtiyordu. Can Dündar’an gelen açıklamayı aynen size de sunuyorum. Kendisine de dikkatsizliğim nedeniyle bir özür borcum olduğunu söylemek istiyorum.Sevgili adaşım, meslektaşım.Bugünkü yazı için çok teşekkürler. Gerçekten çok önem verdiğim bir konu bu; üstelik Fazıl’ın çıkışının da kökeninde yatan olay...Bir işin bu kadar içinde olup da yazmaz mıyım?Hemen ertesi gün, hem de bütün ayrıntısıyla yazdım elbette...Ve 5 Temmuz 2003 tarihinde (sadece) Milliyet’te 1. sayfadan “Sansür” başlığıyla manşet oldu. Her zaman iftihar ettiğim bu haberi Milliyet arşivinde de, kendi sitem candundar.com.tr’nin “Köşe yazılarım” bölümünde de bulabilirsiniz. Dünkü yazı, onun bir özetidir. Ancak o dönem bilmediğim için ilk haberde yeralmayan bir ayrıntıyı yeni öğrendiğimden ekledim: Sansür kararının ardında Erdoğan’ın emri vardı. Sevgilerle...

Devamını Oku

Kelimenü’den matrak kelimeler

22 Aralık 2007

Geçen hafta pazar günü bir okurumun gönderdiği günümüze uyarlanmış bazı kelimeleri sunmuştum sizlere. Ancak hemen ertesi gün bir mesaj aldım. Elma Yayınevi’nden gelen mesajda “Yayınladığınız kelimeleri keyifle okuduk. Ancak bu kelimeler okurunuzun yazdıkları değildir. Bunlar Hakan Yaman’ın yazdığı Kelimenü adlı kitaptan alınmıştır. Bu kitaptan alınan bazı kelimeler bir süredir internet ortamında, yazarı belirtilmeden dolaşmaktadır, bunu düzeltmenizi rica ederiz” deniyordu.Mesajı okuyunca üzüldüm tabii. Okurumun bunda bir kusuru yok. O da beğendiği bir şeyi paylaşmak için bana da göndermiş. Beni üzen, ne yazık ki dikkatimden kaçan bir kitaptan alınmış bölümü, kaynağını belirtmeden yazmak.Ancak internet çıktı çıkalı bu tür şeyler başımıza çok geliyor. Tabii internet sayesinde pek çok okurun görüşlerine ulaşma şansımız oluyor. Son derece zekice yazılmış yazılar, espriler, şakalar her gün binlerce kişinin bilgisayarında dolaşıyor. Ben de bu tür olanları ayırıp saklıyorum ve zaman zaman sizlerle de paylaşıyorum.Aslından bozularak yapılan kelimeler de çok hoşuma gitmişti. Bu nedenle Kelimenü kitabının yazarı Hakan Yaman’dan da özür dilemek isterim.Bu arada aslından bozularak üretilen “matrak” kelimeleri yayınlamama bazı okurlardan eleştiri de geldi. Diyorlar ki “Türkçemiz zaten çok bozuldu, sen de katkı mı sağlıyorsun?” Bu kadar sert düşünmüyorum. Çünkü bunlar günlük kullanılan kelimeler değil. Aslından zekice bozulmuş ve günümüzün bir sorununa uyarlanmış kelimeler bunlar. Komik olsun diye yazılmış. Ama bazıları gerçeğin de ta kendisi.Bakın böyle kelimenin aslını bozup güne uyarlama yöntemini en iyi bir zamanların Star Gazetesi yapardı. Gazetenin o dönemdeki Yazıişleri Müdürü şimdi Hürriyet yazarı Yılmaz Özdil inanılmaz kelimeler üretirdi haber başlıkları için. Bunların çoğu diğer gazeteleri bile kıskandırırdı. Çünkü bu kelimelere hem gülerdiniz hem de konuyu ortaya açıkça koymaları açısından pek güzeldiler.Şimdi asıl kaynağından Kelimenü kitabından seçtiğim bazı kelimeleri yazıyorum. Merak edenler ve gerisini de okumak isteyenler lütfen kitabı alsınlar artık.İSKENTÇE: Büyük kentlerde yaşayanların çekmek zorunda kaldıkları zor ve eziyetli hayat.EŞDİNSEL: Sadece kendi dininden olan kişilerle ilişkiye giren kimse.TÜHBEBEK: İki yakası bir araya zor gelen ve çoğu zaman anne babalarından destek almak zorunda kalan yeni evli çalışan çiftin istemeden yaptığı bebek.DOYGUSAL ZEKA: Bir kimsenin restoranda ısmarlayacağı yemeğin, açık büfeden alacağı yiyeceğin miktarını veya sofradan kalkması gereken zamanı mantık yürüterek objektif düşünerek saptama yeteneği, dirayeti.TİCAREYTİNG: Televizyon kanallarının sadece reyting alınıp satılan mecralar haline dönüştürülmesi.YAZARLAMACI: Bir yazarın daha geniş okuyucu kitlesine ulaşmasını sağlamak ve yazdığı kitapların satışını artırmak için gerekli pazarlama faaliyetlerini belirleyen ve gerçekleştiren profesyonel.OKURYAŞAR: Okuduğu romadan fazla etkilenip hikayedeki karakterler gibi konuşmaya ve davranmaya baylayan kimse.OKURYATAR: Kitap okumadan uyuyamayan kimse.YAZMİNAT: Bir köşe yazısında ve bir kitapta ifade ettiği düşünceleri ve yorumları yüzünden yazarın mahkeme kararıyla ödemek zorunda bırakıldığı para.KAZMAPOLİT: Şehir magandasıYOZMOPOLİT: Kozmopolit olacağım diye önüne gelen bütün yabancı kültürleri benimseyen hiçbirini derinliğine öğrenmediği ve anlamadığı için sık sık dengesi bozulan yanlış yapan boş kimse.METROSELSÜEL: Büyük şehirde yaşamayı seçtiği için doğal afetlerden uzak kalacağını zanneden ama en basit bir sağanakta bile oturduğu ev bir metre sel suyunun altında kalan birikimleri silindir gibi ezilen İstanbullu.ŞEYHVET: Din sömürüsü yapan tarikat liderinin kadın müritlerine duyduğu cinsel ilgi.ŞARKLATAN: Doğu felsefeleriyle ilgili bir iki tane kitap okuduktan sonra kendisini uzman ilan edip çevredekilere de şifa dağıtmaya çalışan üç kağıtçı.VASATANDAŞ: Ortalama özelliklere sahip vatandaş. Sıradan insan.SEMTŞERİ: Sizinle aynı semtte oturan kişi.BÜROKRANT: Kamuda çalışan üst düzey görelinin pozisyonunu kullanarak elde ettiği haksız gelir.AFBONE: Siyasilerin çıkardıkları aflardan yararlanıp serbest kaldıktan hemen sonra birisinin canını yakıp tekrar içeri giren af suç hapis abonesi, azılı sabıkalı.İSTİHBAYAT: Güncelliğini,önemini ve değerini yitirmiş gizli servis haberi.BELEŞTRİK: Kaçak kullanılan elektrik.HEMŞOVENİST: Hemşerilerini ülkenin diğer bölgelerinden gelenlerden üstün gören.MUHAYELEFET PARTİSİ: Birincil görevi hükümetin icraatını eleştirmek aşırılıklara karşı çıkmak ve denge kurmak olmasına rağmen kendi iç işleri, hizipleşme ve güç çekişmeleri yüzünden mecliste ağırlığını koyamayan varlık gösteremeyen aradabir görünüp yine kaybolan muhalefet partisi.ŞİİRTİCA: Gericiliğin ve bağnazlığın kendi düşüncelerine uymayan şiiri bile yasaklayacak kadar ileri aşaması, ümitsiz vakası.OYGAZM: Politikacının bol oy alıp iktidara ele geçirdiği anlarda yaşadığı yoğun zevk.SOLTANAT: Sol partilerimizin uzun süredir benimsediği mutlak egemenliğe ve tek adamlığa dayalı tek adam yönetimi.MOLLANARŞİ: Molla monarşisi. Bir din adamının başa geçip ülkeyi kral gibi yönettiği ölene kadar gücü kimseyle paylaşmadığı ve siyasi otoritenin bir molladan diğerine geçtiği ortaçağdan kalma ilkel yönetim biçimi.KADRODİZYAK: Kadro genişlemesinin hırslı yönetici üzerinde yarattığı uyarıcı etki. *** Gereksiz bilgiler - Bir bardak sıcak su, buzdolabında soğuk sudan daha çabuk donar. - İnsan bir günde 28-33 bin litre hava, 500-700 litre oksijen, 2 kilogram yiyecek tüketir. - Dünyanın en hızlı kuşu boğazlı kırlangıçtır. 3 saniye süreyle saatte 128 km. sürate ulaşmıştır. - Ünlü basketbolcu Michael Jordan’ın bir yılda Nike’tan aldığı sponsorluk parası Nike’ın Malezya fabrikası personelinin tamamının bir yılda aldığından daha fazla. - ABD, Ohio’da lisans olmadan fare yakalamak yasaktır. - Aşık olduğumuzda beynimiz “phenylethylamine” üretir. Bu kalp atışınızı hızlandırır ve sizi mutlu yapar. Bu kimyasal madde çikolatada da vardır. - Uzayda yerçekimi olmadığı için astronotlar ağlayamaz. Çünkü gözyaşı aşağı düşmez. - Birinci Dünya Savaşı’nda Fransa ülkedeki tüm taksileri devraldı ve askerler cepheye bu taksilerle taşındı.

Devamını Oku

Ünlüleri ‘hizaya sokan’ diyetisyen

21 Aralık 2007

Diyetisyen Dilara Koçak’ın kitabı “Dilara Koçak ile İyi Yaşam” piyasaya çıkalı hayli oluyor. Hatta kitabın tanıtım gecesininin üzerinden bile neredeyse bir ay geçti. Kitap günlerdir önümde, açıp her gün bir yerine bakıyorum.Geçen hafta yazacaktım, o sırada aklıma geldi ki önümüz bayram. Kurban Bayramı’nın ilk iki gün herkes patlayıncaya kadar yiyecek. Sonra yine herkes klasik sohbete başlayacak: “Çok kilo aldım, bayram diye yedik ama bunları nasıl atacağız, pazartesi kesin perhize giriyorum.” O halde çok yönlü faydası olsun, Dilara Koçak’tan ve kitabından “herkes istim üzerindeyken” söz edeyim.Hemen baştan söyleyeyim, Dilara Koçak’ın 360 büyük sayfadan oluşan kitabı zayıflama formülleri veren klasik bir eser değil. Koçak kitabında iyi bir yaşam için beslenmenin önemini anlatıyor. Beslenme çözümlerini ve kişiye göre beslenmenin nasıl olması gerektiğini örneklerle, günlük gıda listeleriyle sunuyor.Bilgileri aldıktan sonra bu listelerden kendinize uyanını seçtiğinizde sağlıklı kalmanın formülünü keşfediyorsunuz, tabii zaten bunlara uyunca istemediğiniz kilolarınızdan da kurtulma şansını buluyorsunuz.Ama ilginçtir, Koçak’ın kitabında koca bir bölüm “kilo almaya” ayrılmış. Elbette milyonlarca insanın birinci derdi “kilo vermek” ama bir de tersine, kilo alması gerekenler var, onların da sağlıklı ve dengeli biçimde kilo almaları gerekiyor.Kilo almak için verilen gıda rejimini kendi yediklerinizle karşılaştırın. İnanın kilo alma rejimiyle aslında kilo bile verirsiniz. Başlıkta “ünlüleri hizaya sokan” deyimini kullandım. Onu da anlatayım. Dilara Koçak’ın kitabının tanıtım gecesinde pek çok ünlü de vardı.Örneğin Rahmi Koç oradaydı. Rahmi Bey Koçak’ın kitabını çok beğendiğini ve çok yararlandığını söyledi. Ayrıca Koç Grubu’ndaki bazı yöneticiler de Koçak’ın önerileriyle kilo vermiş. Ama şöyle söyledi Rahmi Bey, “Bizim arkadaşlar 150 kilo verdi?” Nasılı şöyle, diyetlere uyanların kaybettiği kiloları topluca söylüyormuş. Galiba az verenler ve çok verenler var, orta yolu toplam kilo ile bulmuşlar.Aydın Doğan da Dilara Koçak’ın önerilerinden yararlanıyor. Kitabın arka kapağına da bir yazı yollamış Aydın Bey. Şöyle diyor: “Ben Dilara Hanım’dan çok şey öğrendim. Sizlerin de bu kitaptan öğreneceği çok şey var.” İnan Kıraç da “Sizi sizden daha iyi tanıyan, ikna eden, alışkanlıklarınızdan vazgeçiren bir diyetisyen” diyor. Cem Boyner’in ise ilginç bir bağı var Dilara Koçak’la. Çünkü Cem Bey ne zaman tıka basa yemek yemeyi düşünse, her nasılsa tesadüfen Dilara Koçak ararmış telefonla.Leyla Alaton- Mehmet Günyeli çifti de “Beslenme kültürümüzü yeniden şekillendirdi, o bir sağlık perisi” diyorlar.Sadece zayıflamak değil, aynı zamanda sağlıklı olmak da istiyorsanız Koçak’ın kitabını edinmenizde yarar var.*****Dilligil, Gürzap’ı çileden çıkarmışPazartesi günü Sabah Gazetesi’nin eki Günaydın’da eski Devlet Tiyatroları Genel Müdürü Rahmi Dilligil ile yapılmış bir röportaj vardı. Hakkında bazı davalar süren Dilligil açıksözlülüğünün kurbanı olduğunu söylüyor. Röportajın ayrı bir kutu içinde verilen bölümünde Dilligil tiyatro sanatçısı Can Gürzap için “Onu dava etmiştim, tazminat kazanmıştım. Aslında hocamdır, saygı da duyarım ama bir gün kendisine defol git demiştim” diyor.Yazıyı okuduktan sonra tesadüf eseri akşam Can Gürzap’la karşılaştım. Doğal olarak “Dilligil niye böyle söylemiş?” diye sordum. Gürzap “Gerçekten çileden çıktım” dedi. Ardından da “Böyle bir şeyi hiç hatırlamıyorum, ben çıktıktan sonra söylemiş olabilir, ama o sırada Devlet Tiyatroları Genel Müdürü’ydü, bu makamda oturan birine böyle yapmak yıllar sonra da çok matah bir şeymiş gibi açıklama yapmak yakışır mı?” diye ekledi.“Tazminat ödemişsin ama?” diye biraz deştim. O tazminat bir kelime yüzünden olmuş, 4 yıl kadar önce. Dilligil genel müdürken yabancı bir yazarın eserini içindeki isimleri Türkçeye çevirerek kendi eseri gibi repertuara koymuş. Sonra bu anlaşılmış soruşturma yapılmış ama devlet memuru kanununa göre bakan izin vermediği için yargılanmamış. Gürzap da o yıllarda bunu eleştirirken Dilligil’den hırsız diye söz etmiş. “Aslında” diyor Can Gürzap, “Eser hırsızı dediğimi hatırlıyorum, gazetede sadece hırsız kelimesi çıktı. Yanlış tabii. İntihal demek gerekirdi. Ama mahkûm oldum ve 5 milyar tazminat ödedim.” Gürzap, “Belli ki Dilligil bunu unutamamış, mahkemenin aleyhime karar vermesinden de yararlanarak asıl gerçeği söylemeyip (Onu mahkûm ettirmiştim, zaten defol da demiştim) diye şimdi intikam alıyor” dedi.Can Gürzap’ı uzun yıllardır tanırım. Türk tiyatro ve sinema izleyicileri de tanır. Bunca yılın sanatçısının böyle tatsız olayda adının büyük puntolarla geçmesi canımı sıktı benim de.*****Belediyeler teknolojiyi pes ettirdiHürriyet’te Erkan Çelebi’nin çok çarpıcı bir haberi vardı geçenlerde. Çağdaş otomotiv dünyasının en etkili yeniliklerinden biri olan “yön bulma” cihazları Türkiye’de belediyelerin teknolojiyi alteden uygulamalarına ayak uyduramıyormuş.Çünkü belediyeler o kadar sık güzergâh değiştiriyor, cadde ve sokak isimleriyle oynuyor ve kazı yapıyormuş ki, “yön bulma” araçları işe yaramıyormuş.Navigasyon yani yön bulma araçları çağdaş ülke ürünü. Kent haritası çıkarılıyor, araç üzerindeki bilgisayara bu haritalar yükleniyor. Siz aracınızla giderken cadde veya sokak adı verip en kısa yolu buluyorsunuz.Ama belediyeler ışık hızıyla değişiklikler yapınca navigasyon cihazındaki haritalar sadece ekranda güzel görüntü olarak kalıyor, ama size yolunuzu gösteremiyor.Kısacası teknolojiye taş çıkaran belediyelerimiz bilgisayarların da kafasını karıştırmayı başardı.Bilgisayar deyince aklıma geldi. Dünyanın en akıllı bilgisayarını yapmışlar. Ne sorarsanız anında sesli olarak cevap veriyormuş. Her milletten adam soru sormuş. Saniye içinde sesli cevabı almışlar. Sıra Türk’e gelmiş. O da sormuş. Bilgisayardan hiç cevap yok. Herkes şaşkın bakarken bilgisayardan dumanlar yükselmiş. Türk’e “Ne sordun böyle” demişler. Meğer bizim Türk en akıllı bilgisayara “Naber?” demiş.

Devamını Oku

Eski bayramları kim yok etti?

19 Aralık 2007

Bugün bayram. Bir yandan “Nerdeeee eski bayramlar” diye hayıflanan bir kesim aynı zamanda “Bu bayram cumartesi pazara denk geldi” diye de yakınıyor. Eee ne yapalım, takvim bu yıl azizlik yaptı, öyle 11 gün tatil yapmaya imkân tanımadı. Darısı gelecek yılların başına artık.Yıllardır herkesten duyduğumuz bir söz var. “Nerde o eski bayramlar...” Evet gerçekten nerede? Kim yok etti o bayramları?Herkesin en iyi giysisini giymek için yüreğinin çarptığı, başta aile büyükleri olarak herkesin birbirini ziyaret ettiği, el öptüğü, küçük bir armağan ya da harçlık aldığı bayramlar neden yok artık? “Zaman değişti” diyorlar. Eskiden ulaşım imkânları bu kadar olanaklı olmadığı için insanlar bayramlarda uzak yerlere gidemiyordu. Şimdi bir uçakla dünyanın öteki ucuna bile gidilebiliyor.Özellikle büyük kentlerin insanı boğan sıkıntısı, yarattığı stres, bayram günlerinde “kaçıp kurtulma” güdüsünü tetikliyor. Birkaç gün için bile olsa alıp başını gitmek insanları rahatlatıyor.Bunların hepsi doğru. Katılıyorum.Ama yine de sormadan edemiyorum, “eski bayramlarımızı kim yok etti?” diye.Son seçimlerin sonuçlarına baktığımızda ülkenin neredeyse yarısı AKP’ye oy vermiş. Bu oranın seçimden yana geçen bu sürede daha da arttığı ileri sürülüyor. AKP’nin yapısı daha muhafazakâr. Özellikle dini konularda çok hassas bir tabanı var bu partinin.Yani en azından AKP’li olanların “yeni nesil” keyiflere pek sıcak bakmadığı söyleniyor. Bunu şu nedenle rahat yazıyorum; seçimlerden sonra AKP yanlıları karşı çıkanlara “Siz halkı okuyamıyorsunuz, halk hep böyleydi, siz görmüyordunuz” dediler ısrarla.Güzel, halkı okuyamadık. İyi de eski bayramlarımızı kim elimizden aldı? Bayramlar da türban gibi üniversitelerde yasak değildi ya. Bu nasıl iş aklım almıyor.Hem ülkenin yarıdan fazlası dinine, geleneklerine, değerlerine sahip çıkacak, hem de en önemli dini günlerimizin ritüelleri unutuluverilecek. Zamana uymak buysa, zamanı kim tayin ediyor acaba?Neyse bu bayram günü zihinleri daha fazla zorlamayayım. Hepinizin bu güzel gününüzü kutlarım.*****Galiba kurbanın anlamını da unuttuk Eski bayramlarla birlikte kurban bayramının asıl nedeni ve amacı da sanki unutuldu. Ya da en azından kurban bayramının gerekleri tam olarak yerine getirilmiyor.Ve en önemlisi, bugünün şartlarında kurban kestiğini söyleyen gerçekten kurban kesmiş mi oluyor. Bu bana göre tartışmalı.Çünkü özellikle son yıllarda, Ramazan ve kurban bayramlarını “kaçış günleri” olarak değerlendirenler, kurbanı da kurban olarak değil de “fakire fukaraya bağış” olarak görüyor.Yüz binlerce liraya mal olan kampanyalardan biliyoruz, pek çok kurum, dernek ve kuruluş halkı “Kurbanlarınızı bize bağışlayın” diye etkilemeye çalışıyor.Kurban kesecek gücü olan on binlerce kişi de kurban kesmek yerine bir kuruma parasını veriyor. Sorarsanız “Kurban kestik” diyecektir.Oysa bu yanlış. Derneklere “bütün olarak” sunulan kurbanlar, dini anlamda kurban değildir. Karşı çıkmıyorum bu uygulamaya, ama buna kurban denemez. Bu yılın belli bir döneminde yapılan yardımdır. Ne zekâttır ne fitredir, vicdan rahatlatan bir yardımdır.Kurban dinimizde “vacip”tir. Yani farz gibi mutlaka yapılması emredilmemiştir. “Vacip” olan bir şeye uyarsanız sevap kazanırsınız, uymazsanız kaybınız olmaz.Bu nedenle kurbanı imkânı olanlar keserler. Gerçi Peygamberimizin yaşadığı dönemde kredi kartı ya da banka sistemi olmadığı için kimsenin aklına “taksitle kurban kesmek” gelmemiş tabii. Yine de özellikle kredi kartıyla üstelik 12 takside bölünen kurban da dinen caiz olamaz diye düşünüyorum.Kurban sadece bizim dinimizde yok. Taa ilkçağ dönemlerinden beri “kan akıtma” törenleri yapılır. Bunun çeşitli nedenleri vardır. Dinimize girmesi de Hazreti İbrahim’e dayandırılan bir efsane olduğu kadar tarih boyunca kazanılmış alışkanlıklar da unutulmamalıdır.Dini ritüellerimize göre kurban kesildikten sonra üçe bölünür. Üçte bir mutlaka evde kalır. Ev halkı kurban etinden mutlaka yer. Üçte biri fakir olmasalar bile kurban kesmeye güçleri yetmeyen konu komşuya dağıtılır. Kalan üçte bir ise fakire verilir.Yani kurbanın tamamını bağış olarak veriliyorsa bunun dinen kurban olup olmadığı konusunda da şüpheliyim.Din âlimleri yeni yorumlarla kurbanın artık bütün olarak verilebileceğini söyleyebilir. Dediğim gibi bu sosyal yardımlaşmaya asla karşı değilim, sadece uygulamanın gerçekten kurban olup olmadığını soruyorum.Kurbanın bölgelere göre bazı başka ritüelleri de vardır. Örneğin bizde kurban bayram namazından hemen sonra evde kesilir. (Şimdi mümkün değil, doğrusu da bu zaten.) Kim adına kesiliyorsa o kişi mutlaka kesim sırasında hayvanın başında durur, tekbir getirir. Kurbanın sağ böbreği hemen pişirilir ve kurban sahibi tarafından yenir. Öğle yemeğinde mutlaka bütün aile kurban etinden yapılmış kavurmanın başına oturur.Bayramlar çok özel günlerdir. Küsler barışır, ihmal edilen aile büyüklerinin gönlü alınır, kimsenin aklından kötü fikir bile geçmez. Bunu yaşatmamız gerek.Hıristiyan alemi Noel ritüellerini hiç bozmadan sürdürür. Elbette oralarda da çağın gereklerine göre bazı adetler yapılmıyor olabilir. Ama bizim Kurban ve Ramazan bayramlarını giderek ihmal etmemiz, hıristiyanların Noel’i karşısında beni çok kıskandırıyor.

Devamını Oku

Bağış güzel ama ülkenin fakirliği de ortaya çıkıyor

18 Aralık 2007

İslam dininin en kutsal özelliklerinden biri toplumda dayanışmayı en iyi şekilde düzenlemesi ve yardımlaşmayı kurumsal hale getirmesidir. Nitekim zekat ve fitre gibi dayanışma örnekleri başka dinlerde bu kadar kurumsallaşmamıştır.Bayramla birlikte bu toplumsal dayanışma ve yardım alanında da müthiş bir hareketlilik yaşanıyor. Gazete haberlerine göre bu yıl kurban nedeniyle yapılan bağışlarda rekora gidiliyormuş. Elbette bu dayanışma ve yardımlaşma çok güzel. Ancak bu aynı zamanda ülkenin içinde bulunduğu fakirliğin de bir yansıması değil mi?Başbakan iş adamlarının gözünün içine bakarak “Siz bilmiyorsunuz, hesabın nasıl yapılacağını ben size anlatayım” diyerek ekonomi dersleri veriyor. Türkiye’nin nereden nereye geldiğini, iktidarı boyunca halkın gelirin nasıl arttığını anlatıyor, kişi başına düşen gelirin 10 bin doların da üzerine çıkacağını müjdeleyerek halkın zenginleştiğini söylüyor.Ama aynı sırada paralel olarak milyarlarca liralık bağış toplanıyor, bunlar halka dağıtılıyor. Yani aslında geliri artan, zenginleşen halkımız bu yardımlara muhtaç durumda.Ve Başbakan bu “güzel sözleri söylerken, AKP’ye yakın olduğu bilinen bazı dernekler inanılmaz reklam kampanyaları ile bağış toplama yarışında. Tabii bu da nasıl oluyor insan merak ediyor. Adeta dilenir gibi yüz binlerce liralık reklam harcamaları yapmak çok dikkat çekici. Sanki amaç bağış toplamak değil de “nasıl müthiş çalışıldığını” göstermek. İktidar bir taraftan “pembe tablolar” çizerken öte tarafta fakirleştirilen vatandaşların gözünü yardım ve bağışlarla boyayarak “oy deposunu” garanti hale getirmeye çalışıyor. Başedilmesi güç bir popülizm.*****Şimşek siyasete çok çabuk alıştıAKP’nin yeni yıldızlarından Mehmet Şimşek yıllar sonra doğduğu köyü ziyaret etmiş. Batman’ın Gercüş İlçesi Arıca Köyü’ne giden bakan Şimşek büyük heyecanla karşılanmış.Gazetelerdeki fotoğraflarına baktım, bakan Şimşek köyünde yere oturmuş öyle sohbet ediyor.Demek ki siyasete çok çabuk ısındı. Çünkü Şimşek’in öz geçmişine baktığımızda köyünden yıllar önce çıktığını, ömrünün büyük kısmının yurt dışında geçtiğini görüyoruz. Yani Şimşek’in “yerel” adetleri yurt dışında da uyguluyor olması az bir ihtimal. Ama köyüne gidince yerelliği de aklına gelmiş.Bunu eleştirmek için yazmıyorum. Şimşek’in fotoğrafları çok şirin. Sadece durum saptaması yapmak istedim.*****Anadolu kentleri Avrupa gibi de ruhu ne olacakGeçen hafta Kayseri’deydim. Erciyes Üniversitesi İletişim Fakültesi öğrencileri davet ettiler. Mesleki deneyim ve bilgilerimi bir sohbet ortamında aktarmaya çalıştım.Kayseri’ye 10 yılı aşkın süre önce gitmiştim. Kenti çok gelişmiş ve büyümüş buldum. Bir Avrupa kentinden farkı yok. Geniş caddeler, büyük alışveriş merkezleri, kentin ortasından geçecek olan bir raylı toplu taşıma sistemi. Meydan çok geniş ve ferah. Kentin çevresi çok katlı konutlarla çevrelenmiş. Gecekondu yok denecek kadar az. Doğalgaz neredeyse tüm kente yayılmış.Ancak sadece Kayseri’de değil, pek çok Anadolu kentinde hissettiğim bir duyguyu anlatmak istiyorum. Gerçekten modern şehircilik adına Anadolu belediyeleri çok iyi çalışıyor. Bu kentlerde yaşayanlar da giderek zenginleşiyor ve kentli yaşamın bütün nimetlerinden yararlanmaya çalışıyor. Buna karşın her biri binlerce yıllık tarihe sahip bu kentlerin ruhu yaşatılamıyor. Giderek gelişen Anadolu kentlerinin sıradan ama gösterişli Avrupa kentlerinden farkı kalmıyor. Bu nasıl çözülür bilemiyorum, ama kent mimarlarının, tarihçilerin, arkeologların bunu düşünmesi gerek. Yoksa çok geç kalınacak.***Türbandan yanayız ama modamız öyle değilPazartesi günü gazeteleri karıştırırken eklerden birine denk geldim. 10 sayfalık bir moda eki dikkatimi çekti. Sayfalarını karıştırmaya başladım. Ne kadar bilindik alışveriş merkezi ve ünlü marka varsa hepsinden seçmeler vardı. Bol da ilan tabii. İlanlardan sadece biri ise Armine türban firmasınındı.Kendi kendime “Türban üreten şirketler artık moda eklerine de giriyorlar” diye düşündüm. Sonra “Bu ek hangi gazetenin” diye ilk sayfaya tekrar baktım. Bir de ne göreyim; Yeni Şafak Gazetesi’nin moda ekiymiş.10 sayfalık moda ekinde Armine firmasının ilanı ve bir küçük haberi dışındaki tüm moda haberleri ve fotoğrafları bildiğimiz moda dergilerindeki gibi. Sadece fazla dekolte giysilere yer verilmemiş o kadar. Bu nasıl bir anlayıştır? Gece gündüz tesettürden, inanç gereği sarılan türbandan, eğitimsiz kalan kızlardan söz edeceksiniz, sıra modaya geldiği zaman eleştirdiğiniz, içinde asla yer almak istemediğiniz ortamın reklamını yapacaksınız. Bunu kimse bana “Her görüşe ve yaşam biçimine saygımız var” diye anlatmaya kalkmasın. Yok böyle bir şey. Siyasette türban, moda da türban dışı. Samimi olmak gerek...*****Hayırsever üniversitesiKayseri Erciyes Üniversitesi’ni çok beğendim. Şimdilik öğrenci adına tabii, tek kusuru, çok büyük bir alana yayılmış olması. Çocuklar bir binadan diğerine gitmek için neredeyse şehirlerarası yolculuk yapıyor ya da yürüyor. Üniversite binaları son derece modern ve olanaklı.Bu üniversitenin en büyük özelliği neredeyse tüm fakülte ve yüksek okullarının hayırseverler tarafından yapılmış olması. Galiba sadece rektörlük binasını devlet yapmış. O da 9 yılda ancak bitmiş. Oysa hayırseverlerin yaptığı binaların temel atma- bitiş süresi en fazla 2 yıl.Binalar modern ve olanaklı dedim, şundan; binaları hayırseverler yapınca devletin klasik bina projeleri bir kenara bırakılmış, inşaatlar okul için ne gerekiyorsa o şekilde yapılmış.Sonra hayırseverler yaptıkları işlerin peşini bırakmamış, yeni doğan ihtiyaçlara göre takviyelerde bulunmuşlar.Keşke Anadolu’nun bütün üniversiteleri tıpkı Kayseri gibi çok sayıda hayırsever bulsa...

Devamını Oku