Son birkaç yıldır Dubai çok moda oldu. Özellikle kış aylarında zengin bir yaz tatili olanağı sunan Dubai, hali vakti yerinde binlerce Türk’ü ağırlıyor. Dubai’yi görüp gelenler de anlata anlata bitiremiyor. Tatil olanakları, teknolojik mükemmellik, yemeklerin kalitesi üzerine konuşanlar neyse de, Dubai ile Türkiye’yi karşılaştırmaya kalkıp üzerine bir de türban siyaseti yapanlar fena halde yanılıyor.
Dubai’yi ben de bundan 8 yıl önce görmüştüm. Gerçekten ilk anda adeta çarpılıyorsunuz. Örneğin Dubai’den Abu Dabi’ye 170 kilometre karayolu ile gece gittik. Yolun tamamı ışıklandırılmıştı. Böyle bir zenginlik olur mu?
Dubai’den gelip “siyaset de” konuşmak isteyenlerin en çok söyledikleri söz “Tamamen özgür bir ülke, isteyen istediği gibi giyiniyor, şehrin ortasından denize giriliyor, kadınlar bikini ile dolaşabiliyor, her otelde içki de içebiliyorsunuz.”
Lafın sonu da genellikle Türkiye bağlantılı oluyor: “Ne güzel; kimse kimseye karışmıyor, türban, çarşaf sorun edilmiyor.”
İşte temel yanılgı burada. Dubai söylendiği gibi bir ülke değil. Bütün bu anlatılanlar sadece yabancılara uygulanıyor. Kendi halkı ise başka türlü yaşıyor.
Birleşik Arap Emirlikleri dünyanın en zengin ülkelerinden. Başta petrol ve doğalgaz satıyor. Ama asıl para kaynağı uluslararası ticaret. Ülke tamamen yabancı sermayeye ve ticarete açılmış durumda. Neredeyse dünyanın ticari mal dağıtım merkezi gibi.
Nüfusu 4.5 milyon, ülkede “fakir” bulmak neredeyse mümkün değil. Çünkü kişi başına düşen milli gelir tam 49 bin 700 dolar. Ülkede demokrasi yok. Siyasi parti ve seçim yok, dolayısıyla oy hakkı da yok. İnsanlar vatandaş değil bir tür kul. Hemen herkes devlet tarafından maaşa bağlanmış. Dubaili olup da çalışan pek yok. Halk kentlerde İstanbul’da birkaç milyon dolara müşteri bulabilecek büyük evlerde yaşıyor. Ancak tüm evlerin etrafı duvarlarla çevrilmiş, dışarıdan hiçbir şey göremiyorsunuz.
Dubai vatandaşları hiçbir şekilde içki içemiyor, içkili eğlence yerlerine giremiyor. Dubaili kadınlar tıpkı bizim türbana benzer bir örtüyle başlarını örtüyor, bazıları ise kara çarşaf altında. Dubaili kadınların başının açık olması yasak, erkekler yanlarında olmadan su içmek için bile bir yerde oturamıyor.
Ülkenin yöneticileri yıllar önce “ticareti” keşfetmiş. Para Dubai için her şey. Para kazandıran herkese ve her şeye açıklar. Dubai şeyhi için son derece liberal, açık görüşlü, ticarete elverişli deniyor. Öyle olmasına öyle de az önce yazdığım gibi bu sadece yabancılar için geçerli. Ülkede zaten sadece şeyh sülalesi çalışıyor gözüküyor, diğerleri sadece maaş alıyor.
Dubai veya Birleşik Arap Emirlikleri’nin diğer kentleri teknolojinin son buluşlarıyla donatılmış dev binalarla dolu. Her şeyin en güzeli ve lüksü bu ülkede. Dubai’de hizmet sektöründe çalışan Dubai vatandaşı bulamazsınız, çalışanların neredeyse tamamı yabancı. Emirates Havayolları’nda Arapça bilen yok örneğin, çünkü tüm çalışanlar Singapurlu.
Dubai’ye gidenlerin heyecanını anlıyorum. Ama bunu içine siyaset sosu dökerek “Bakın onlar başarmış” diye anlatmak çok yanlış. Herkes gider tatilini yapar, çöllerdeki âlem gecelerinde dansöz oynatır, içkiler su gibi akar, bu yeter.
Bu Arap ülkesinin yabancılara gösterdiği olağanüstü liberal politikalarla, kendi halkına reva gördüğü yaşam biçimini asla karıştırmamak gerek. Hele Türkiye’nin de böyle olabileceğini söylemek yanlışların en büyüğü olur.
Hafta sonları trafik çilesi
Ne zamandır dikkatimi çekiyor ama bayramda bir parça yaşayınca konuyu yazmak istedim. 14 milyonluk İstanbul’un çevresinde günü birlik gidilecek, nefes alınacak çok yer var. Ancak bu günü birlik yerlerden dönüş tam bir çileye dönüyor. Çünkü inanılmaz bir trafik işkencesi yaşanıyor.
Kent çok büyük ama girişler sadece iki ana yoldan yapılıyor. İki anayol da sonuçta Boğaz köprülerine dayanıyor. Bu da trafiği belli saatlerde içinden çıkılmaz hale getiriyor.
Gazeteler bayram dönüşü trafiğinin insanları çıldırttığını yazdı. Oysa özellikle cumartesi günü insanlar dönüş yapmıyordu. Bayramın üçüncü gününün rahatlığından yararlanıp biraz kent dışına çıkmak istemişlerdi. Akşam saatlerinde herkes eve dönüşe geçince iki ana yol bu trafiği taşımadı elbette. Aslına bakarsanız cumartesi ve pazar günleri bu çile hep yaşanıyor. Demek ki İstanbullu için günü birlik tatil artık haram olacak.
Bu da bir tür vatandaşını kandırmaktır
Bazı konular vardır, önceleri ilginizi çekmez. Ayrıca fazla bilginiz de yoktur. İşte bugün yeni öğrendiğim bir konudan söz etmek istiyorum. Konumuz istasyonsuz akaryakıt bayilerine verilmiş olan lisanslarla ilgili.
EPDK 1 Ocak 2008’den itibaren istasyonu olmayan akaryakıt bayilerinin satış yapmasını yasakladı. İstasyonsuz akaryakıt bayi nedir diye aklınıza gelebilir. Şuymuş: Akaryakıt bildiğimiz istasyonlardan satılıyor. Bir de kimi şirketlere ve evlere servis yapan şirketler var. Bunların istasyonu yok dağıtımı tankerlerle yapıyorlar. Bunun için devlet bu şirketlere belli süreler için imtiyaz veriyor.
Ancak son yıllarda ortaya çıkan kaçakçılık iddiaları genellikle bu istasyonsuz bayileri hedef gösterince EPDK bu çözümü bulmuş ve imtiyazları geri alma kararı vermiş. Buna kimsenin itirazı yok.
Ancak şu anda istasyonsuz akaryakıt bayi lisansını elinde tutan 3100 şirket varmış. Bu şirketlerin sahipleri “Yılbaşından itibaren hepimiz batmış olacağız, çünkü başka hiçbir kazanç kapımız yok” diye yakınıyor,
Elbette bu karar dün alınıp bugün yürürlüğe girmeyecek. 2006’da bu karar alınmış. Yani herkes için yetecek süre var. Ancak örneğin 2005 yılında lisans alan şirketler var. Onların bu hakkı 2010’a kadar sürüyor. Şimdi 2005 yılında 10 yıl için bir imtiyaz vereceksiniz, bir yıl sonra bunu kaldıracaksınız. Bu da bir tür vatandaşı kandırmak değil midir?
Peki ne yapılmalı? Elbette bazı şirketler yeni uygulamanın tamamen kaldırılmasını istiyor. Bu anladığım kadarıyla mümkün değil. Ama en azından herkese imtiyaz süresinin sonuna kadar hak verilebilir. Böylelikle sorun kademeli olarak ortadan kalkar, mağduriyetler en aza iner.
Bu yazıyı şu amaçla yazıyorum; devlete güven bir halk için en önemli unsurdur. Devlet kendi yaptığı işi insanları zarara sokarak düzeltmeye kalkmamalı

