Konda araştırması üzerine yazılacak her şey yazıldı. Türkiye’nin hızla siyasal İslamcılığa doğru kayması, başını örtenlerin sayısında artış olması, türban takanların ise adeta patlama yapması enine boyuna irdelendi.Eğer okuduğumuz bazı yorumlar gerçekleşirse, kimilerinin korkuları hayata geçer de Türkiye gerçekten bir İslam devletine dönüşürse, bugüne kadar alıştığımız pekçok şeyden de vazgeçmemiz gerekecek.TELEVİZYONLAR: Örneğin televizyonlar artık eskisi gibi olamaz. Öyle “magazin” programı adı altında çok güzel kadınların resmigeçidi sona erecek. Mayolu görüntüler, dekolte giysili sunucular, bacak bacak üzerine attığında yürek hoplatan program konuklarına veda edilecek. Ramazan’daki “tesettürlü” günler bile mumla aranacakSadece magazin programları mı, reklamlarda da güzel kadınları görmekten vazgeçilecek. Filmlerdeki ateşli aşk sahnelerinin “makul anları” makaslanmayacak, tamamı kesilecek hatta o filmler hiç oynamayacak.Uydudan yapılan yayınlara da denetim gelecek. Öyle yatsı namazından sonra oturup uydudan hard porno izlenmesi dönemi bitecek. İnternette de “şöyle bir bakıyordum” denilerek porno sitelerde sörf yapmaya kalkılamayacak.Sonra gün boyu yayınlanan kadın programlarına türbanla katılıp “Kocam beni aldatıyor, eltim beni satmaya kalktı, amcamın tecavüzüne uğradım” gibi yürek paralayıcı öykülerle vatandaş ağlatılamayacak.Mayo ve iç çamaşırı defilelerinden ise söz etmek bile gereksiz, onların adını bile kimse ağzına alamayacak.KUMAR-ŞANS OYUNU: İslam devleti olursak en büyük günahlardan biri olan kumarın kökü de kazınacak. Öyle kahvelerde “çayına” kağıt oynamak yok. Tabii okey falan da olmayacak. Hele tam oyunun ortasında ezan sesi duyulunca oyunu bırakıp camiye koşmak, namazdan sonra kalındığı yerden devam etmek falan da olmayacak.İddaa, Spor Toto, Loto gibi şans oyunları da sona erecek. At yarışları ise ancak gazozuna yapılabilecek, 6’lı ganyan, üçlü bahis deyimleri anılarda kalacak.İnternetten de “şansımı bir deneyeyim” diyerek kumar sitelerine girme dönemi kapanacak tabii ki.İÇKİ ZİNHAR: İslam devleti olursak bütün kötülüklerin anası içki tarihe karışacak. “Akşam eve gitmeden arkadaşlarla bir duble attık” sözü unutulacak. 30 gün Ramazan’da kendini tutup da bayram namazından sonra küp gibi içme günleri geride kalacak. Devlet ricali ikidebir misafir onuruna kadeh kaldırma derdinden de kurtulacak. Barlar, içkili lokantalar, Reynalar meynalar da olmayacak tabii. Her İslam devletinde olduğu gibi sadece 5 yıldızlı otellerde içki satılabilecek, ama orada da müslüman olup olmadığınız sorulacak.DENİZ TATİLİ Mİ: Yeni yapıda tatil kavramı da değişecek. Kaplıcalar herhalde çok ön plana geçecek. Deniziyle ünlü sahiller ya yok olacak ya da sadece yabancılara açık olacak. Uyanık olanlar kadın erkek ayrı plajlar yaparak durumu bir süre kurtaracak.VESAİRE: Bunların dışında örneğin kadınlar spordan ya tamamen çekilecek ya da tesettüre uygun formalar giyecek. Böyle olunca uluslararası yarışmalarda derece almak zorlaşacak. Gelen yabancı kadın sporcular spor kıyafeti giyemeyeceği için ülkemizde hiçbir uluslararası yarışma yapılmayacak, yapılsa da bunlar Arap ülkeleriyle sınırlı kalacak.Cenazelerde fotoğraf kullanılmayacak, kuruyunca haça benzediği gerekçesiyle çelenk gönderilmesi de yasaklanacak, kadınların işgüzarlık yapıp cenaze namazı için saf tutmaları gibi bir şey yaşanmayacak.Güzellik yarışması falan da yapılamayacak. Yapılsa bile bu yarışmaların adı “gizemli güzellik” olacak. Ama seçilen mayo ile geçişe katılamayacağı için uluslararası yarışmalara gidemeyecek.Faizden para kazanmak da yok tabii. Bu tür avantalar geçerliliğini yitirecekSON SÖZ: Bu yazdıkarım kimseye hayal gibi gelmesin. Gidiş o gidiş. Gerçi kendini “siyasal İslamcı” gibi görenlerin de çoğunluğu “canım bunlardan niye vazgeçelim” diyeceklerdir ama, ben de zaten bunun için yazıyorum. Bilin ki desteklediğiniz düzende bunlar olmayacak, ona göre, benden söylemesi.*****Evli erkek evrimi6. hafta: Seni seviyorum. 6. ay: Tabii ki, seni seviyorum.6. yıl: Seni sevmesem çoktan çeker giderdim.6. hafta: Aşkım, ben geldim.6. ay: Selam!6. yıl: Annen ne yemek yapmış?6. hafta: Zahmet etme, ben açarım.6. ay: Ben açayım mı kapıyı?6. yıl: Yahu şu kapıya baksanıza!6. hafta: Sevgilim, Ayşe telefonda.6. ay: Seni arıyorlar6. yıl: Telefoooon!6. hafta: Zor bir çocukluk geçirmişsin.6. ay: Senin anan da cins ha!6. yıl: Ulan tam da anana çekmişsin!6. hafta: Bu yaz seni Venedik’e götüreceğim.6. ay: Tatilde Ankara ya gitsek ne olur?6. yıl: Niye, evin suyu mu çıktı?6. hafta: Bu yüzüğü inşallah seversin.6. ay: Resim çerçevesi aldım, her zaman lazım.6. yıl: Şu parayla kendine bir şey al.6. hafta: Hangi filmi görmek istersin?6. ay: Evita’ya gidelim mi?6. yıl: Evita’yı gör, ben çok beğendim.6. hafta: Üzülme sevgilim, leke yapmaz.6. ay: Dikkat etsene yahu!6. yıl: Amma da sakarsın be kadın!6. hafta: Ben pek bu fikirde değilim.6. ay: Bu konuda yanlış düşünüyorsun.6. yıl: Saçma sapan konuşma, Allahaşkına!6. hafta: Yaptığın yemeklere de bayılıyorum.6. ay: Bu akşam ne yiyoruz?6. yıl: Gene mi makarna!6. hafta: Bir şey içer misin?6. ay: Bir Martini içerim6. yıl: Gene buz koymayı unutmuşsun.6. hafta: Bu elbise sana çok yakışmış.6. ay: Bir elbise daha mı aldın?6. yıl: Kaç para verdin buna?6. hafta: Özür dileyecek bir şey yapmadın ki...6. ay: Biraz dikkat etsene be kızım!6. yıl: Hay senin eline...*****Azrail arka koltuktaBiri yazmış bu hikayeyi. “Gerçekten yaşandı” diye iddia ediyor. İster yaşansın ister yaşanmasın, olay çok komik. Böyle cinlik kimin aklına gelir ki. Okuyun bakalım ne diyeceksiniz...Adamın biri arabasıyla giderken, el eden birini arabaya alır. Adam arka tarafa biner. Sürücü “Eee hemşerim kimsin nereye gidersin” diye sorar. Yolcu “Ben Azrailim, canını almaya geldim” karşılığını verir. Sürücü alaycı bir tavırla “Sen mi Azrail’sin yahu senin gibi Azrail olur mu? der. Yolcu sakin bir tavırla “Sen daha önce Azrail gördün mü ki” diye sorduktan sonra ekler “Madem inanmadın bana; Bak o zaman söyleyeyim, 200 metre gittikten sonra sana bir adam daha el edecek ve sen onu arabaya alacaksın. Gerçekten de adamın dediği gibi şoför 200 metre ilerde birini görür. Adam kendisini de alması için el etmektedir. Sürücü şaşırır ve durur. Adamı alır. Yeni gelen ön koltuğa oturur.Sürücü aynı şekilde bu kez yeni binen adama “ee sen kimsin nereye gidersin” diye sorar. Yeni yolcu “Abi ben merkezde bir yerde indirirsen çok sevinirim adım Ali” cevabını verir.Sürkücü yine alaylı bir sesle “Yahu şu arkadaki adam bana Azrailim diyor, aklınca benimle dalgasını geçiyor zibidi” diye arkadaki adamı anlatır yanındakine. Önde oturan bunun üzerine arkaya döner ve şaşırmış bir ifadeyle “iyi de abi arkada kimse yok ki” der. Sürücü hayretle arkaya bakar ve “Kör müsün be adam arkada oturuyor ya” deyince öndeki arkaya bir daha bakar ve “Abi senin kafan iyi mi yoksa dalga mı geçiyorsun?” diye sorar.Bu kez arkadaki “Azrail” söze girer; “Gördün mü beni ne duyabilir ne de görebilir, beni sadece sen görüp sen duyabilirsin” Sürücünün o an dizlerinin bağı çözülür, beti benzi atar. Arkadan bir ses daha duyar: “Haydi canım, kaderden, Azrail’den kaçılmaz. Kenara çek, iki rekat namazını kıl, sonra canını alacağım.” Sürücü ağlamaklı ve zaresiz biçimde arabayı kenara çeker, iner arabadan ve namaza durur.Sonra... Sonra ne olmuş biliyor musunuz?Adamlar arabayı aldıkları gibi kaçmışlar...
Türkiye günlerdir Konda şirketinin yaptığı araştırmayı konuşuyor. Konda’nın bu araştırmasında son 4 yılda türban takanların sayısında müthiş bir artış olduğu ortaya çıkıyordu. Bunun yanısıra Türkiye’nin hızla dine kaydığı da araştırma sonuçlarının en çarpıcı noktalarından biriydi.Doğal olarak bu araştırma her kesimde büyük ilgi gördü. Gazete ve televizyonlarda son birkaç gündür bu araştırmanın sonuçları ile ilgili farklı yorumları okuyup dinliyoruz.Ancak siyasal İslamcı kesimin araştırma sonuçlarına tepkisi hayli şaşırtıcı oldu. Çünkü bu kesim yıllardır sürdürdükleri propagandanın etkisiyle türbanın ciddi bir artış sağlamasından son derece rahatsız görünüyor.Bu rahatsızlık herhalde türbanın çıkışta olmasından kaynaklanmıyor. Bunun bir araştırma sonucu olarak açıklanmasının rahatsız edici olduğu anlaşılıyor. Siyasal İslamcı kesim acaba türbanın yükseldiğinin bilimsel bir çalışma ile ortaya çıkmasından neden bu kadar rahatsız oluyor?AKP yanlısı olduğu bilinen bazı gazete ve televizyonlar her nedense türban araştırmasının bir komplo olduğunu ileri sürüyor. “Bunda mutlaka bir iş var” saplantısından yola çıkan siyasal İslamcıların dayanak noktaları ise Radikal Gazetesi’nde 6 ay önce yayınlanan bir başka araştırma sonucu.AKP politikalarına sıcak baktığı bilinen TESEV’in yaptığı bir araştırmada “başı kapalı olanların sayısı azalıyor” sonucu çıkmıştı.Siyasal İslamcılar aynı gruba bağlı olan Milliyet Gazetesi’nin yeni yaptırdığı araştırmada tam tersi bir sonucu almalarını kuşkuyla karşılayarak “Ne yapılmak isteniyor?” diye soruyorlar.O halde hemen bir karşı soru sormak gerek: “Ne yapılmak isteniyor diyerek ne kastediyorsunuz?” Daha da doğrusu böyle bir soru sormak yerine “Ne yapılmak istendiğini söyleyin o zaman” demek gerekir.AKP iktidarı 5 yıllık ilk dönemini hep korkuyla geçirdi. İktidar sürekli olarak “Bizi devirmek için komplo hazırlanıyor” paranoyasını diri tuttu. Terörle mücadele için Irak’a bir sınır ötesi harekât yapılması talebini bile “Sonunda bizi düşürmek için böyle yapıyorlar” diye görmezden geldiler. Bu nedenle 50’nin üzerinde aslan gibi yiğidimizin şehit olmasına neden oldular.Ancak AKP, bir taraftan böyle bir paranoya yaşarken, diğer taraftan da hayli yol katetti. Aslına bakarsanız AKP bu korkudan bile rant sağlamayı başardı bir başka anlatımla. Geçen dönem mecliste ezici bir çoğunlukla iktidarda olmalarına rağmen “mağduru oynamayı” bir siyaset olarak uygulayıp bundan prim kazandılar.22 Temmuz’dan sonra ise durum farklı bir hale geldi. Bu kez destek “meclisteki ezici üstünlükten” çıktı halkın neredeyse yarısının oy desteğine dönüştü. Normalde artık mağduriyet siyasetinin değişmesi gerekiyor. Ama AKP bundan vazgeçmek istemiyor. Çünkü kendisine oy veren kitlenin büyük çoğunluğu hâlâ durumun farkında değil ve AKP’ye “iş yaptırılmadığına” inanıyor. Böyle olduğu için ekonomik olarak hâlâ büyük sıkıntı içinde olan vatandaşın yarısı “umutla” bekliyor. AKP de kendini gizlemeyi başarıyor.Tekrar başa dönüyorum. Sahi AKP’nin hep sıcak tuttuğu korku nedir? Ne olmasından kuşkulanıyorlar?*****Polis otoları durdurdukları aracın önünde durmamalıPek çok esere imza atan heykeltıraş Profesör Tankut Ökten inanılmaz bir kazada hayatını kaybetti. Bu kazayla Türkiye’de insan hayatının ne kadar ucuz olduğunu, yeri doldurulamayacak insanların nasıl pisi pisine öldüğünü bir kere daha görmüş olduk.Heykeltıraş Öktem’i aramızdan alan trafik kazasında bir dizi ihmal ve bilgisizlik var. Bunlardan çok çarpıcı olan birini hatırlatmak istiyorum.Dünyanın her yerinde, hatalı hareket eden, şüphe çeken, trafik kurallarını ihlal eden araçlar trafik polisi tarafından durdurulur. Çağdaş ülkelerde polis otoları durduracakları aracın arkasına girer, siren çalarak aracın durmasını sağlar.Hatalı araç durdurulduktan sonra polis aracı uyarı ışıklarını söndürmez. Böylelikle arkadan gelen diğer araçlar polis otosunu hemen fark edebilirler ve ona göre davranırlar.Oysa bizde, trafik polisleri durdurdukları araçların önüne geçerler. Böyle olunca, arkadan gelen diğer araçların polis otosunu ve ışıklarını görmeleri her zaman mümkün olmayabilir.Profesör Ökten’i öldüren kazada polis aracı durdurduğu kamyonun önüne geçiyor. Kamyon daralan bölgede, polisin uyarısı ile özensiz biçimde duruyor. O sırada arkadan gelen araçlar kamyonun durduğunu anlamayarak çarpıyorlar. Ökten de böyle bir talihsizliğin kurbanı oluyor.Türkiye’de araç durdurmanın kuralı nedir bilmiyorum. Ama bugüne kadar durdurulan aracın arkasına geçen polis otosu hiç görmedim. Belki de polisler önünde durdukları aracı ve sürücüsünü gördükleri için kendilerini daha güvenli hissediyorlardır.Batıda trafik kuralları çok bilimsel çalışmalarla belirlenir. Her kuralın çok sağlam bir mantığı ve güvenlik anlayışı vardır. Bu kaza belki de şimdiye kadar akla gelmeyen bilimsel bir kuralın kesin koşul olarak uygulanması sağlar.*****CHP’ye bir dokundum... KızdılarCHP ile ilgili isimleri bende saklı okurlarımın tepkilerini dile getirmiştim. Bu tepkiler CHP’nin genel tavrına yönelik olmakla birlikte özel olarak da Bakırköy İlçesi’ni ilgilendiriyordu. Uyarı amacıyla yer verdiğim bu yazılara CHP Bakırköy İlçesi yöneticileri hayli öfkelenmiş anlaşılan. Üzerinde hiçbir yorum yapmadan gelen açıklamayı sizlere de sunmak istiyorum. Siz değerlendirin lütfen:Sayın Ataklı,Biz CHP Bakırköy İlçe Yönetimi olarak 06.12.2007 tarihli yazınızı okuduk. İçeriği itibari ile altı boş bir bilgiyi mesleğinize yakışmayacak bir şekilde yayımlamış olduğunuzu esefle gördük.Hiçbir bilgiye dayanmayan, tek taraflı anlatımın ürünü olan köşe yazınız hasmane bir anlayışı içermekten başka bir şeyi ifade etmemektedir.Biz genelde CHP, özelde Bakırköy CHP olarak parti içi işleyişin bütün kurallarını yasallık içerisinde yerine getirmeye çalışıyoruz. Kişilerle uğraşamayacak kadar yoğun bir gündemimiz var. Özel sorunları olanların parti çalışmalarını geriletmesine göz yumulmaması gerektiğini, ülkedeki genel sorunlardan ötürü biliyoruz. Geriletici, yavaşlatıcı, karalamaya yönelik hiçbir diyaloğun içerisine girmeyeceğiz. Bizim asli görevimiz ülke sorunlarına çözümler üretecek çalışmaları projelendirip hayata geçirmektir. Bu bağlamda iddia sahibi ve sizin iddialarınızla (bilmemekten kaynaklı) ilgili doneleri aydınlanmanız amacı ile ekte gönderiyoruz. Bu bilgilendirmeden sonra daha objektif yaklaşım içerisinde olacağınızı umuyor, saygılar sunuyoruz. Bakırköy CHP Yönetim Kurulu Adına Av. Cemil MEMİŞOĞLUNOT: Ekteki “donelerden” üye olmak için kuyruğa girmiş CHP’liler fotoğrafları çıktı. (C. A.)
Bütçe görüşmelerinde pek dikkat çekmeyen çok ilginç bir açıklaması oldu Başbakan Erdoğan’ın. Başbakan’ın bu sözleri, AKP zihniyetinin demokrasi, hukuk, adalet kavramlarına hangi gözle ve nasıl baktığının da kanıtıydı bana göre.Başbakan konuşmasının, CHP lideri Baykal’a “hoplama” gibi Meclis kürsüsünden söylenmesi pek yakışık almayan sözle başladığı bölümünde Hatay’da ortaya çıkarılan ve kısaca Ali Dibo olarak adlandırılan yolsuzluk iddialarına da yer vererek aynen şöyle dedi: “Sayın Baykal, hâlâ yorulmadınız mı? Ali Dibo yattınız, Ali Dibo kalktınız. Hataylı size gereken dersi verdi. AK Parti açık ara birinci parti oldu. Halkımıza hakaret ediyorsunuz. Halkımız yolsuzluğu yapanı abat ediyor, ona paye veriyor öyle mi? Yine parlamentoya geldiler hatta oy sayısını artırarak geldiler.” Deniz Baykal Başbakan’ın bu sözlerine “Aynen dediğiniz gibi bu halk yolsuzluk yapanı abat ediyor” dedi mi bilmiyorum. Ancak Erdoğan’ın bu sözlerini duyunca çok şaşırdım. Çünkü bu sözler demokrasi için yepyeni bir tanım gibi geldi bana.Sözlerin tam tercümesi şudur bence: “Ey ahali, benim adamlarım yolsuzluk yapabilir, adam kayırabilir, suistimalde bulunabilir. Ama eğer onlar seçilip geliyorsa kimsenin ağzını açmaya hakkı yoktur.” Gerçekten de, siz istediğiniz kadar yolsuzluk çıkarın ortaya, eğer halk buna rağmen oy veriyorsa söyleyecek lafınız olmaz artık. Ama bunu başbakan bir “milli irade sonucu” gibi sunarsa canınız sıkılıyor. O kadar. Üstelik Başbakan bir de muhalefete adeta nanik yapar gibi “Ali Dibo dedin ne oldu, oyun azaldı” diyor ki bu da başka bir sıkıntı verici taraf.Gerçi Deniz Baykal’ın bunu biliyor olması gerek. Çünkü 1999’da Türkbank yolsuzluğunu ortaya çıkardığı için halk kendisini cezalandırmış ve meclis dışında bırakmıştı.Şimdi gelelim Ali Dibo olayına. AKP Hatay milletvekili aynı ilden seçilmiş başka bir AKP milletvekilini suçlayarak “İhaleleri yönetiyor, istediklerine veriyor” demişti. Gerçekten de Hatay’da yapılan 271 ihalenin tamamı AKP’lilere verilmişti. Yani ortada parti adına yapılan müthiş bir yolsuzluk vardı.Buna karşın Hatay halkı AKP’yi ödüllendirdi. Adı yolsuzluğa karışan milletvekillerini daha fazla destekle Meclis’e gönderdi. Bu hiç de mantıksız değil. 271 ihale nedeniyle sebeplenen binlerce kişi var. Altın yumurtlayan tavuğu niye kessinler ki, elbette yine AKP’yi seçecekler ki bu düzen aynen devam etsin.Tamam bu bir realite. Ama yakışık almayan Başbakan’ın yolsuzluğu bile “demokrasi” adı altında “milli irade” diye tanımlamaya kalkması ve rakibiyle alay etmesi.Son sözüm: Halkın oyu her zaman demokrasi anlamına gelmez. Daha çok oy almış olan daha iyi demek değildir. Halk her zaman haklı olmayabilir.*****CHP’ye biraz dokundum....!Geçen hafta bir kadın okurumun evlerdeki fazla giyim eşyalarını ihtiyaç sahiplerine vermek üzere CHP Kadın Kolları ile işbirliği yaparak dağıtmak istediklerini ancak partiden umdukları ilgiyi göremediklerini anlattığını yazmıştım.Yazı üzerine CHP’den pekçok tepki aldım. Bu tepkilerin büyük bölümü CHP içinde nasıl fırtınaların estiğini de gösteriyor.CHP Bakırköy İlçe Kadın Kolları Yönetim Kurulu üyesi bir kadın (ismi bende) hemen arayarak “O hanımefendi ile ben konuştum, iki gün süre istedik, ama onlar beklemeyip eşyaları dağıtmışlar” dedi.Ancak CHP’li bu kadın yönetici “Asıl söylemek istediğim başka” diyerek şunları anlattı: “Bizler CHP Bakırköy Kadın Kolu yönetimi ve kadın kolunda aktif olan kadın üyeler olarak seçim sürecinden 1 yıl önce Bakırköy’de girilmedik bina, ziyaret edilmedik esnaf ve sivil toplum örgütü bırakmadan birebir çalıştık. Bizler yaz sıcağında evimizi, çocuğumuzu, ailemizi ihmal ederek oylarımızı artırmak ve iktidar olabilmek için çalışırken, bugün bizleri çalıştırmamak için uğraşan sözde yönetim kurulu üyeleri Zuhuratbaba kahvesinde oyun oynuyorlardı. İlçeyi polis kuvvetiyle teslim almaya gelen zihniyet elbette Bakırköyde Kadın Kolunu yok sayıp çalıştırmamak için çaba sarfediyor. Bizler 16 yılda 2474 üye yaparken aynı zihniyet bir gecede 12. maddeden 1626 üye yaparak parti tüzüğünü çiğnemişlerdir. Üye yapılan kişilerin çoğunluğu üye olduğunu bile bilmemektedir. Türkiye’nin her ilinden ve her ilçesinden naylon üye yapılmıştır. Delege seçimleri sandık konulmadan sahte imzalarla ilçemizde gerçekleşmektedir. Bu duruma il başkanı nedense sesini çıkartmamaktadır. Çünkü kendisi de atanmıştır. Biz Cumhuriyet Halk Partili kadınlar olarak partimize son nefesimize kadar çalışıp emeğimizi sunacağız.” CHP kaynayan kazan gibi besbelli. Kurultay’a doğru ciddi kavgalar çıkabilir.*****Cumhurbaşkanlığı artık gereksiz mi?Başbakan Erdoğan, çok güçlü bir iktidarın başında oturduğundan belki, çoğu zaman konuşmasına pek dikkat etmiyor. Eskiden de etmezdi gerçi.Abdullah Gül’ün Çankaya’ya çıkmasından sonra, Meclis’te kabul edilen yasaların neredeyse hiçbir incelemeden geçirilmeden imzalanması, atama kararnamelerinin jet hızıyla geçmesi çok dikkat çekiyor.Başbakan ise Meclis’te bu uygulamayı savunurken bakın ne diyor: “Neymiş (Cumhurbaşkanı) döner dönmez imzalamış. Biz 15 günün son dakikasına kadar bekletildik. Bu ülke hizmetine bir ağırlaştırmaydı. Kusura bakmayın, bu iş ne kadar süratlenirse o kadar hayırlı olacağına inanıyoruz. Cumhurbaşkanımıza teşekkür ediyorum, var olsun sağ olsun.” Cumhurbaşkanının “şeklen” de olsa tarafsız görünmesi gerekir. Ama Gül böyle gözükmek bile istemiyor, direk “ben bu hükümetin cumhurbaşkanıyım” tavrıyla hareket ediyor.Başbakan da Cumhurbaşkanı’nın ne isterse öyle davranacağını biliyor ki Meclis’te böyle bir konuşma yapabiliyor.Bu durumda Türkiye’de Cumhurbaşkanlığı makamına gerek kalıp kalmadığı bile tartışma konusu olabilir. Hükümet Sezer’in acısının çıkarılması için her şeyin hızlanacağını söylüyor. Çankaya bu talebe aynen uyuyor. O halde işleri daha hızlandırmak ve Türkiye’nin önünü açmak için Çankaya’nın jet onayı ile zaman kaybetmeyelim, Cumhurbaşkanı onayını kaldıralım olsun bitsin.
Yazılarımla ilgili her gün siz okurlardan sayısız mesaj geliyor. Bana olduğu gibi diğer yazarlara da tabii. Okurlar bu mesajlarında kimi zaman sizi cesaretlendiren ifadeler kullanırken, kimi okurlar da eleştirilerini dile getiriyor.Elbette bir de kimliği meçhul, belli ki sırf kendini tatmin amacıyla abuk sabuk küfürler yazanlar da var. Onlar ayrı kategoride.Bugüne kadar yazdığım yazılar için pek çok eleştiri mesajı aldım. Bunların hepsini titizlikle okur, değer gördüklerime de cevap yazarım.Ancak dün aldığım bir mesaj beni hem çok şaşırttı hem de ülkemin geleceği adına çok korkuttu.Altında bir kadının imzası olan mesajda KONDA araştırması ile ilgili değerlendirmem esas alınmıştı. Bu kadın okur mesajında “Sizin Müslüman olduğunuzu hiç sanmıyorum, çünkü baş örtüsüne karşı çıkıyorsunuz” cümlesine yer vermişti.İşte beni şaşırtan ama daha da çok korkutan cümle bu oldu.Tam da dünkü yazımda dini sembollerin siyasi amaçla kullanılması ve desteklenmesi halinde bundan en büyük zararı dinin göreceğini, bunun da ötesinde ülkede bir ayrımcılık başlayacağını ve bunun sonucunda da çatışma olacağını belirtiyordum yazımda.Dehşeti görebiliyor musunuz? Bir kadın okur beni “Müslüman olmamakla” itham ediyor, çünkü baş örtüsüne karşı çıkıyormuşum.Şimdi “Bir kişi, ne var bunda, olabilir” demeyin sakın. Ben bir zihniyetin çizmeye başladığı rotadan söz ediyorum. Diyorum ki bu tür yanlış tartışmalar toplumda ayrışmalara neden olur, bu hem dine zarar verir hem de sosyal barışı bozar, çatışmaya kadar gider.Mesajı bu açıdan önemsedim. Bir kere üzerine basa basa söylediğimiz “türbanı bir sembol olarak kullanıp bunun nimetlerinden de yararlanıyorlar” görüşünü yok sayıp başını örten herkesi aynı kefeye koymaya çalışıyorlar.Böyle olunca denge bozuluyor, sizin anlattığınız konu sapıyor ve söz ettiğim tehlike başgösteriyor. KONDA araştırması elbette çok çarpıcı, ancak bu tür kritik araştırmalardan çıkan sayısal sonuçlar toplumda yanlış anlamalara ve hatta spekülasyonlara çok açıktır. Bu nedenle içimden “keşke bu araştırma sonuçları direkt kamuoyuna açıklanmak yerine akademik bir heyetin bilgisine sunulsa, üzerinde bilimsel çalışmalar yapılsaydı” diyorum.Bu öyle bir araştırma ki belli bir siyasi kesimi daha da şımarıklığa iterken, toplumun ciddi bir kesiminde ise derin bir umutsuzluk yaratıyor. Bu kadar çarpıcı bir bir sonuç Türkiye’nin geleceğini karanlık gören kimi kesimlerde demokrasi dışı çözüm önerileri üzerine kafa yorma yolunu da açabilir.Cumhuriyet Gazetesi Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden önce “Tehlikenin farkında mısınız?” diye soruyordu. Öyle görünüyor ki, Türkiye tehlikenin farkına bile varamadan tam ortasına düştü. ***** YÖK’e aday YÖK Başkanı Erdoğan Teziç’in görev süresi bitmek üzere. İktidar hiç hoşlanmadığı bir YÖK başkanından kurtulacağı günleri sayıyor şimdi.Tabii bu konuyla ilgili herkesin en büyük merakı yeni YÖK Başkanı’nın kim olacağı. Başkomutan Abdullah Gül şimdilik ser veriyor sır vermiyor, gönüllerinden kimin geçtiğini söylemiyor. Gazeteciler ise tuhaf bir soruyla kendisini sıkıştırıyor “Şöyle hem özgürlükçü, hem demokrat biri olacak değil mi?” diye.Başkanlık için adı ortaya atılan biri yok ama ben bir ismi duydum. Bahçeşehir Üniversitesi Rektörü Deniz Ülke Arıboğan iktidarın tercihi olabilirmiş. Son seçimlerde DYP’den aday olması gündeme gelen Arıboğan’ın iktidarla uyumlu çalışacağı ve Erdoğan Teziç gibi her fırsatta laikliği öne çıkararak hükümetle polemiğe girmeyeceği belirtiliyormuş.Dün meslek yüksek okulu öğrencileri ile sohbet için Bahçeşehir Üniversitesi’ndeydim. Arıboğan’a da yemekte rastladım. Ayaküstü konuştuk, geçen hafta rahatsızlanan babasının sağlık durumunu sordum, ama o an bu konu aklıma gelmedi. Bu da itirafımdır. Ne diyeyim bu yazı Arıboğan için de sürpriz oldu artık. ***** Değişen bir şey yok ama Irak’ta operasyon yapıldıGenelkurmay Başkanı Nisan ayında Kuzey Irak’a yönelik bir operasyon yapılması gerektiğini söylemişti. AKP iktidarı ise “Bunların asıl niyeti bizi devirmek” düşüncesiyle bu talebi görmezden geldi. Önce seçime kadar oyaladılar, sonra seçimden sonra unutturmaya çalıştılar.Ne zaman ki şehit sayısı artmaya başladı, iktidar gönülsüz de olsa tezkere çıkarılması için harekete geçti. Bu kez de tezkerenin gereğini yerine ge-tirmekten kaçındılar. “Diplomasi ile halletmek istiyoruz” dediler.Başbakan Amerika’ya gitti. Başkan Bush Erdoğan’a “Sınır ötesi operasyon yapmayın, gerekirse biz size istihbarat verelim” dedi.AKP iktidarı 50’den fazla şehit vermemize rağmen Irak’a müdahale edilmemesinin ne kadar büyük başarı olduğunu vurgulamaya çalıştı. Bunda da başarılı oldu tabii. Bir yandan her eve bayrak asılırken, diğer yandan Amerika’nın sözünü dinleyen iktidara verilen destek daha da arttı.Şimdi öğreniyoruz ki Türk Silahlı Kuvvetleri Kuzey Irak’ta nokta operasyonu yapmış. İyi de neden? Diplomasi yolu tıkandı mı artık? Hani silah sıkmamak büyük başarıydı? Nereden çıktı bu operasyon?Çok merak ediyorum, Nisan ayından bu yana ne değişti de askerimiz Irak topraklarına girdi? Ortam mı çok uygun, yoksa kamuoyunun artık pek kalmayan gazının mı alınması tercih edildi? Bu operasyondan ne sonuç alındı?Bütün bu soruları sormak hakkımızdır. Dağlıca katliamının yapıldığı an refleks bile göstermeyen Silahlı Kuvvetler bu operasyona neden gerek duydu? Operasyona ordu mu karar verdi yoksa siyasi iktidar talimat mı verdi?Evet, açıkçası çok merak ediyorum. Türkiye’de akla kara o kadar karıştı ki... ***** ‘Söyleyin Anama Ağlamasın’Geçen hafta Cumhuriyet Gazetesi’nden Mehmet Faraç son çıkan kitabını göndermiş. “Söyleyin Anama Ağlamasın” adlı kitap Faraç’ın töre cinayetleri konusundaki son araştırma kitabı. Daha önce de “Töre Kıskacında Kadın” ve “Doğu Yakasında Değişen Bir Şey Yok” adlı kitaplarıyla töre cinayetlerini enine boyuna inceleyen, yüzlerce gerçek olay anlatan Mehmet Faraç “Bu artık sonuncu kitap. Bu kitapla töre cinayetleri serisine de son noktayı koymuş oldum” diyor.Kitabı bir solukta okudum. Gerçekten yaşanmış töre cinayetlerini okurken kendimi bir televizyonun canlı yayınında gibi hissettim. Öldürülen genç kızlarımız ayrı bir dram, evlatları gözlerinin önünde öldürülen ve çaresizlik içinde hiçbir şey yapamayan annelerinin acısı ayrı bir dram.Yaşananları gözümüzün önüne getirince tüyleriniz diken diken oluyor.Geçim sıkıntısı, terör, din baskısı, ağa zulmü, hepsi bir yana Türkiye’de hepimizin gözü önünde korkunç bir gerçek yaşanıyor. Bunu sona erdirmek elbette o kadar kolay değil. Ama eğitimle, yaşam düzeyini artırmakla, akıllı insanların çabasıyla her gün bilgi vermekle bu korkunç gerçeği değiştirmek aslında elimizde.Bu nedenle Faraç’ın bu kitabını ve okumadıysanız daha önce yazdıklarını okuyarak ilk adımı atabilirsiniz. Gerçekleri öğrendikten sonra çözüm için daha hızlı çaba harcanabilir.
Tarhan Erdem Milliyet Gazetesi adına yeni bir araştırma yaptı. “Gündelik yaşamda, din, laiklik ve türban” başlıklı araştırma çok ilginç sonuçlar veriyor.Araştırmaya göre başını örtenlerin oranı son 4 yılda yüzde 64.2’den yüzde 69.4’e çıkmış. Demek ki zaten Türkiye’deki kadınların yüzde 64.2’si başını örtüyordu. AKP iktidarı ile birlikte bu oran yüzde 5 kadar artış sağlamış.Ancak sıra “türban” konusuna gelince çok ilginç bir sonuçla karşı karşıya kalıyoruz. Çünkü bu dört yıl içinde “türban takanların sayısı 4’e katlanmış.” 4 yıl önce başını örtenlerin arasında türban takanların oranı yüzde 3.5 iken, bu oran şimdi yüzde 16.2’ye yükselmiş. İşte bu oran Türkiye’de oynanan oyunu ve ülkenin nereye gittiğinin çok özel bir göstergesidir.Çünkü konu “inancı veya yaşantısı gereği başını örtmekten çıkıp, bir siyasal hareketin simgesi haline” getirilmiş.Bu araştırma türbanın bir inanç gereği değil, bir siyasi sembol olduğunun da kanıtıdır. Bunun da yanında kimilerinin alay ettiği “mahalle baskısının” tipik bir örneğidir.Herhalde kadınlarımız son 4 yılda birden hidayete ermiş gibi dini inançlarının farkına varmadılar. Eğer türban takmak giderek artıyorsa, inançtan değil, ortama ayak uydurmak ve bu ortamın nimetlerinden yararlanmak içindir.Kadınlarımızdan önce erkeklerimiz bu ortamın nimetlerinden yararlanmanın en kestirme yolunun türbandan geçtiğini keşfetmiş durumda.Erkeklerin eşlerine ya da kızlarına türban taktırmaktaki “çıkarları” çok basittir. Dönem AKP dönemi. Bu dönemde eşini ya da kızını herhangi bir işe sokmak isteyen erkekler “türbanlı olmasının avantaj yaratacağını” görmektedir.Aynı şekilde erkekler, kendileri için bir iş ya da kazanç kapısı açmak istiyorsa, muhatabı genellikle AKP’li biri olacağından, eşinin ve ailesinin başının kapalı olmasının avantajlı olacağını biliyor artık.İşte türban konusu burada çok hassas bir önem kazanıyor. Artık milyonlarca kişi biliyor ki sadece başını kapatmış olmak yetmiyor. Kadınların bir “kimlik” belirtmesi gerektiği de ortada. Başını baş örtüsüyle örten bir kadın AKP’yi kesmiyor. Bu kadının hangi taraftan olduğunu belirten bir kimliği de açıkça göstermesi isteniyor.Bu nedenle başını örtenlerin değil, türban takanların sayısında artış oluyor.Bu tablo Türkiye’nin bir felakete gittiğininin de resmidir aynı zamanda. Sakın “Eyvah, herkesin başı mı kapanacak paranoyası içinde” yazdığımı zannetmeyin. Ama eğer bir ülkede inanç ve vicdanlar bir siyasi hareketin egemenliği için kullanılmaya başlanırsa, o ülkede kısa süre sonra en büyük yarayı din alır.Din, bir takım siyasi sembollerle bölücü bir unsur haline gelir ve çatışma çıkar. Siyasal egemenlik adına dini bu kadar hoyratça kullanmanın da ülkeyi felakete götürdüğünü söylemek sherhalde yanlış olmaz.*****Sabah - atv ihalesi iyice çıkmaza girdiNe zamandır merakla beklediğimiz Sabah- atv ihalesi yarın yapılacak. Ama içimdeki bir his bu ihalenin erteleneceğini söylüyor. Bunları düşünerek yazmaya başlamıştım ki haber kanalları Nurol Grubu’nun ihaleden çekildiğini duyurdu. Bu durumda ihaleye katılacak sadece iki grup kaldı. En azından ahlaki açıdan bu ihalenin yapılması çok zor.Ancak gelin olayın başka noktalarını paylaşalım.Sabah-atv ihalesinde, üzerinde pek durulmayan temel bir gerçek var. Bu ihale bir özelleştirme ihalesi değil. Bu bir borç tahsilatı. Etibank’a 2000 yılında el konulmasından sonra ortaya çıkan kamu alacağının tahsili için yapılıyor bu ihale. Daha da doğrusu, Etibank nedeniyle borçlu durumda olan, Sabah ve atv’nin eski sahibi Dinç Bilgin kalan borcunu bu satışla ödeyecek.El konulan diğer bankaların da bazı şirketleri ve malları satışa çıkmıştı. TMSF burada fiyatı çok yüksek tutmaya çabaladı elbette. Çünkü sadece bir şirketin satışıyla borcun ödenmesi mümkün değildi. Oysa Sabah- atv satışında fiyatın 900 milyon dolar olmasıyla örneğin 5 milyar dolar olmasında devlet adına çok fark yok. Sonuçta bir satış yapılacak, Dinç Bilgin’in 900 milyon dolara yakın olduğu söylenen borcu tahsil edilecek. Üstü ne olacak, o benim konumun dışında. Ama mantık borçtan kalan paranın Dinç Bilgin’e kalması gerektiğini söylüyor. Bilgin’in başka borçları varsa bilemem, ama o iş de TMSF’nin görev alanında değil.Gelelim yarınki ihaleye. Sabah-atv için önce 10 grup şartname almıştı. Aralarında dünya medya devlerinin de bulunduğu bu gruplar ihale için açıklanan 1.1 milyar dolarlık muhammen bedelin çok üstüne çıkabileceklerini bile söylemişlerdi.Ancak iş teklif vermeye gelince ortada sadece 2 grup kaldı. Buna son anda, tahmin ediyorum “Sen de gir de dedikodu olmasın” baskısıyla Çalık Grubu katıldı. Yani Çalık’ın Sabah grubunu almak için yarışa katılacağını hiç sanmıyorum.Geriye kalan Akın İpek, Ethem Sancak RTL ortaklığının ise muhammen bedeli bile toplayamadıklarını duydum.Akın İpek payına düşen yüzde 25’i denkleştirmiş. Ama arkasında Remzi Gür, Hasan Doğan, Fettah Tamince gibi isimlerin bulunduğu Ethem Sancak’ın parayı toparlayamadığı söyleniyor. Yani bu durumda yarın bu grubun teklif sunamaması bile mümkün.Daha önce de yazdığım gibi bu ihale her nedense Başbakan Erdoğan için çok önemli. Erdoğan’ın gönlünün Akın İpek-Ethem Sancak’tan yana olduğu ileri sürülüyor. Hatta bu konuda TMSF’ye “ricada” bile bulunduğu belirtiliyor. Ancak TMSF Başkanı Ahmet Ertürk’ün “kurallar neyi emrediyorsa onu yaparım” diyerek direndiği de konuşulanlar arasında.Yarın ihale bana göre yapılmaz. Peki sonra ne olur? TMSF yeniden şartname oluşturur. Rakamlarda bu kez sanki para hazineye gidecekmiş gibi “uçulmaz.” Bu grubun değeri neyse belirlenir ve ihale yeniden açılır. Bu arada umarım iktidar da alışkanlığından kurtulup elini çeker ve şeffaf ihale ile hem bir kamu alacağı tahsil edilir hem de bugüne kadar yapılmış haksızlıklar sona erer.*****SkandalBaşkomutan Abdullah Gül Pakistan yolculuğu sırasında uçağında bulunan gazetecilere bir açıklama yaparak YÖK’ü ağır dille suçladı. YÖK’ün rektör atamaları konusunda, adayların eş durumları ile ilgili ihbar notu koyduklarını söyledi. Buna göre adaylardan birinin eşinin çarşaflı olduğunun belirtildiğini açıkladı. Başkomutan yaptırdığı araştırma sonunda eşi çarşaflı denilen kişinin hiç evlenmediğinin belirlendiğini de sözlerine ekledi.Gözler YÖK’e çevrildi ister istemez. YÖK Başkanı Teziç böyle bir notun asla olmadığını, rektör atamalarında, adayların özel hayatlarıyla ilgili hiçbir ayrıntının konuşulmadığını açıkladı.Başkomutan da zora düştü ve Pakistan’dan açıklama yaparak “Söz konusu notun YÖK’le ilgisi yoktur” dedi. Bu tam bir skandaldır. Ya uçaktaki gazeteciler Gül’ün ne söylediğini anlamadan yazdılar ya da Gül “Biraz hareket gelsin” diyerek ortaya bir sorun attı. İki durumda da temizlenmesi gereken bir ayıp ve skandal var ortada. Türkiye’nin en tepesinin böyle oyunlara alet edilmesi affedilecek gibi değil.
AKP’nin yüzde 47’lik seçim zaferinde en önemli faktörlerden biri “Askeri ciddiye almaması” oldu. Tayyip Bey ve kurmayları bu konuda riske girdiler ve kazandılar. Üstelik bu tavırları geçen her gün kendilerine biraz daha puan kazandırıyor.Türkiye gerçeklerinden habersiz, eğitimi düşük, kültüre, bilime, sanata, üretime bir katkı sağlamayan çok geniş bir kesim kahve edebiyatının da etkisiyle “AKP’nin çok yürekli olduğu” propagandası altında gidip oylarını bu partiye verdi.Türk Silahlı Kuvvetleri iki darbe, iki de darbe andıran müdahalesi ile siyasi hayatımızın üzerinde son derece etkiliydi. Bugüne kadarki alışılmış düzen de şöyleydi:Sivil otorite her ne kadar demokrasi nutukları atsa da, göz ucuyla hep askeri izler. Bu askerden korkuyla karışık bir güven duygusudur aynı zamanda. Başı sıkıştığı zaman karmaşık hale gelen sorunların çözümünü geçici süre için askere devretmek, bu arada toparlanıp yeniden iktidara gelmek ve daha sakin dönemlerde de askere karşı tavır takınmak en geçerli yoldu.Eğer Türk siyasi tarihini daha ciddi gözle incelersek, askerlerin siyasete müdahale arzusunun fazla olmadığını ama başı sıkışan sivil otoritelerin buna davetiye çıkardığını görürüz.Sivil siyasetçilerimizin bu “çifte standartlı” davranışları, giderek askerin de haketmediği bir kanıyı oluşturdu. Şunu: Türkiye’de Silahlı Kuvvetler siyaset üzerinde çok belirleyicidir.Bu tabii giderek öylesine yerleşti ki, halkın da genlerine işledi adeta. Çünkü silahlı kuvvetler bir anlamda kurtarıcı gibi de görünüyordu. Türkiye’nin başı derde girerse nasıl olsa asker yetişirdi.Sivil siyasetçiler bu yaygın görüşü, kendi çıkarları için de gayet güzel kullandılar. Beceremedikleri her işi askerin sırtına yükleyerek “Yapacağız ama asker engel oluyor” dediler.“Peki asker ne yapacak ki?” sorularına karşı her seferinde gülümseyen gözlerle “Bilmiyor musun canım” diyerek imalı mesajlar verdiler. Söylemek istedikleri şuydu: “Biz bunu yapmaya kalkarsak asker de darbe yapar.” Gerçekten yapar mı? 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül ve 28 Şubat dönemlerini hatırlayınca askerin darbe yapabileceği savı güçleniyor. Peki aynı dönemlerde, sivil siyasetçiler otoriteyi ellerinde tutmayı başarıp, askerle de iyi diyaloglar içinde olabilselerdi bu darbeler gelir miydi?Örneğin 27 Mayıs’ta Menderes “Orduyu yedek subaylarla bile idare ederim” demek yerine “erken seçim kararı” alsaydı, Genelkurmay Başkanı’nı sadık adamı yapmak yerine ordu-hükümet ilişkilerini rayına oturtsaydı darbe gelir miydi?12 Eylül’de askerin “durum kötüye gidiyor” mektubunu “Bana değil, kime bilmiyorum” tavrı ile sulandırmak yerine uyarılara kulak verseydi darbe gelir miydi?Bundan önceki sivil yönetimler toplumu da “asker korkusu” baskısıyla sindirirken, AKP bambaşka bir şey yaptı. Daha doğrusu hiçbir şey yapmadı. Askeri “yok” saydı.24 Nisan’da muhtıra gibi bir bildiri yayınlandı. Herkes eski alışkanlıkla “Hükümet istifa eder, AKP bitiyor” yorumları yaparken hiç de öyle olmadı. AKP bildiriye karşı çıktı ama hükümet olmasının gerektirdiği hiçbir adımı atmadı. Ne kendi istifa etti ne de bu açıklamayı yapan komutanları emekli etti.Şunu biliyordu: Askerin yapabileceği hiçbir şey yok. Darbe yapamaz. Yapacak gibi davrandığında da hükümet aldırmaz. Bunu keşfeden AKP üstelik durumdan da yararlandı.Ama AKP’nin eski iktidarları andıran davranışı bir konuda aynen sürüyor. O da türban. Bu konuyla ilgili olarak AKP kendi oy tabanına “Kurumlar arası konsensus” bahanesiyle hiçbir adım atmıyor. Demek istiyor ki “Asker oldukça bu sorunu halletmemiz zaman alacak.” Bu mantıkla da Başbakan türbanı yüzünden kürsüden indirilen kız öğrenciyi telefonla arayarak “Bu haksızlıklar bir gün bitecek” diyor.Ne yazık ki asker de bu oyunun zorunlu bir parçası olmaktan başka bir şey yapamıyor. O da sadece türban konusunu bahane ederek laikliğin bekçiliğini yaptığını göstermeye çalışıyor. Türbanlı cumhurbaşkanı eşine sırtını dönerek durumu kurtarıyor.*****Türbanlının komünistiTürban kavgası verenler bir zafer daha kazandılar. Hürriyet Gazetesi’nin haberine göre İstanbul İstiklal Caddesi’nde “Kızıl Bayrak” adlı komünist bir dergiyi satanlar arasında türbanlı kızlar da varmış. Yani artık “komünistlerimiz bile türbanlı” diyebiliriz.Bu durumda “inançları gereği” başlarını örten ve devlet düzeninin İslami kurallara göre yürütülmesini isteyenler komünist de olabiliyormuş.Bir başka anlatımla, İslama dayalı devlet yönetimi ile sınıf hakimiyetini esas alan komünizm arasında fark görülmüyor.O zaman Siyasal İslamcılar’ın çok ciddi bir öz eleştiri yapması gerekmiyor mu? Yıllar önce “Komünizmle Mücadale” dernekleri kurarak “Kanlı Pazarları” yaşatanlar siyasal İslamcılar’dı. Demek ki şimdi hidayete eriyorlar.Kimileri “Türkiye İran olmaz” diyor. TUDEH’i de yaşatmaya başladığımıza göre, bu sav çürümüş oluyor..*****Nobel için Bush’u aday göstersinlerİsrail ve Filistin Devlet Başkanları’nın Ankara’da bir araya gelmesi bazı AKP’lileri çok heyecanlandırmıştı. Bu heyecanları o kadar kabına sığmaz hale gelmişti ki, bazıları Başbakan Erdoğan’ı Nobel Barış Ödülü için aday göstermeye bile kalkmıştı.Gerçi böyle bir adaylık için başvuru yapılıp yapılmayacağını da henüz bilmiyoruz, çünkü Dışişleri Bakanı Ali Babacan “Enteresan bir öneri, arkadaşlar üzerinde bir çalışsınlar bakalım” demişti.İsrail ve Filistin Devlet Başkanları biliyorsunuz birkaç gün önce Amerika’da Başkan Bush’un huzurunda yine bir araya geldiler. Zaten Ankara toplantısı da bunun bir ön hazırlığı idi.Bu durumda şimdi Amerika’daki Cumhuriyetçiler de Bush’u Nobel Barış Ödülü için aday göstermeye kalkabilirler mi? Çünkü sonuçta eğer bir barış sağlanacaksa bunda aslan payını Bush alacak. Komik geliyor bu öneri değil mi? Ama Türkiye’de olunca ciddiye bile alındı.Tabii bir notu da eklemeden edemeyeceğim. Biz burada kendi kendimize “Ortadoğu’da barışı sağlıyoruz” diye havalara girerken, Başkan Bush Amerika zirvesinin ilk adımı olan Ankara toplantısından hiç söz etmedi bile. Aklına Türkiye’ye ve “barışçı” Başbakanına teşekkür etmek gelmedi.*****Atatürk’ün sofrası Başkomutan Abdullah Gül’ün Çankaya Köşkü’nde bazı bilim adamlarına yemek vermesi medyada çok yer aldı. Sanki bundan önceki cumhurbaşkanlarının hiçbiri böyle bir şey yapmamış gibi olay öyle bir büyütüldü ki, iş sonunda “Gül Atatürk’ün sofrasını kuruyor” yorumuna kadar gitti. Bu Atatürk’e yapılacak en büyük saygısızlıktır. Hele masada “leblebi- rakı” muhabbeti yapmak ve Gül’ün konuklarına şarap ikram etmesiyle bağlantı kurmaya çalışmak tam bir densizlik.Gül’ün Çankaya Köşkü’nde bilim adamlarını, aydınları ağırlaması onlarla sohbetler yapması elbette çok güzel bir gelişme. Ama bunu Atatürk gibi sunmaya kalkmak, her şeyin ötesinde takıyedir. Atatürk’e hiç mi hiç saygısı olmayanların, olur olmaz her olayda Atatürk’ten söz etmeleri aldatmacadan öte bir şey ifade etmez. Tabii bir de bakalım, Gül’ün bundan sonraki konukları kimler olacak?
Gazeteci olarak her gün pek çok ilginç olayla karşılaşırız. Bu olaylardan bazılarına “Vay canına, inanılacak gibi değil” deriz. Ama o olay gerçektir. Gariptir ama gerçektir.6 milyar insanın yaşadığı dünyada aslında hiçbir şey kimseyi şaşırtmamalı. İnsanın olduğu yerde“asla inanılamayacak” her şey olabilir.Bugün sizlere insanların başından geçen, duyunca “haydi canım” dedirtecek cinsten bazı “olmadık ölüm” haberleri sunmak istiyorum. Ölü şampiyonİngiltere’deki at yarışı sırasında kalp krizi geçiren jokey Dick Honey at sırtındayken yaşamını yitirdi. Atı üstündeki ölü jokeyi taşıyarak rakiplerini geçti ve birinci oldu. Honey dünyadaki ilk “Ölü şampiyon”du artık.Bir gitti pir gittiBir efsaneye göre 16. yüzyıl başında uzaya gitmek isteyen Hu kendisine özel bir iskemle alarak buna 47 roket bağladı. Hizmetçileri Hu’nun oturduğu iskemleye bağlı olan roketleri ateşlediğinde büyük bir patlama oldu. Etrafı saran duman dağıldığında iskemlenin yok olduğu gözlendi, Hu’dan da bir daha hiç haber alınamadı. Sahnede ölümKomedyen Dick Shawn bir politikacıyı taklit ederken sahnede yere yattı. O sırada kalp krizi geçiren komedyen bir daha ayağa kalkamadı. Seyirciler uzun süre oyunun devam ettiğini zannetti.Gülmekten öldü1975 yılında 50 yaşındaki tuğla ustası Alex Mitchell bir komedi dizisi izlerken gülme krizine girip 25 dakika boyunca durmadan güldü. Kalbi bu duruma dayanamayınca Mitchell yatağına uzandığı an hayatını kaybetti.Istakozlu havyar İsveç Kralı Adolf Frederick 1771 yılında hazımsızlık yüzünden yaşamını yitirdi. Istakoz ve havyarın şampanya ile pişirilmesiyle yapılan yemekten sonra 14 ayrı tatlı yiyen Kral yemekten sonra fenalaşarak hayatını kaybetti. Tabut kırılıncaSihirbaz Joseph W. Burrus ‘Canlı gömülme’ şovunu yapmak için bir tabutun içine girdi. Asistanları kazdıkları bir çukurun içine yerleştirdikleri tabutun üzerine toprak ve beton attı. İşlem bittiğinde döktükleri betonun tabutu kırdığını fark eden ekip sihirbazı tabuttan çıkarsalar da talihsiz adamın cesediyle karşılaştı Öldüren beyzbol topuProfesyonel beyzbol oyuncusu Ray Chapman 1920’de bir maç sırasında sahadan fırlatılan topun kafasına isabet etmesiyle hayata veda etti. Enerji içeceği öldürdüFutbol antrenörü Geogre Allen’ın futbolcuları 1990’da kazandıkları bir maçı kutlamak için antrenörün kafasından aşağıya enerji içeceği boşalttı. Fenalaşan Allen hastaneye kaldırıldı. Ünlü teknik direktör olaydan 1 ay sonra hayatını kaybetti Bilgisayarda oyunBilgisayar oyunları bağımlısı 28 yaşındaki Seop bir internet cafede toplam 50 saat boyunca bilgisayarın başından kalkmadan oyun oynadı. Seop oturduğu sandalyeden bir daha kalkamadı. Ölümsüz CesetSibirya’nin köylerinden birinde cenaze mezarlığa götürülüyormus. Mısır tarlasının ortasında tabut köylülerin ellerinden düşüvermis. Tabutun içindeki ceset düşüp dereye yuvarlanmış. Akıntı, cesedi dinamitle avlanan balıkçıların yanına sürüklemiş. Balıkçılar “Acaba adamı dinamitle biz mi öldürdük” diye endiseye kapılarak cesedi askeri kıslanın tellerine bırakmıslar. Nöbetçi er, bölgeye birinin yaklaştığını düsünerek cesedi yaylım ateşine tutmuş. Hemen ambulans çağrılmış. Delik deşik olan ceset hastaneye kaldırılmış. Operasyon altı saat sürmüş. Ameliyattan çıkan doktor alnından akan terleri silmiş ve “çok zor oldu ama galiba yaşayacak” demiş. İntihardan caydırmaPisa kentinde oturan 42 yasindaki Romollo Ribaldo bir gün, tabanca ile intihar etmeye hazırlandı. Eşi onu engellemek için dil döktü.. Sonunda Romolo ağlamaya başladı ve intihardan vazgeçip silahını yere fırlattı. Ateş alan tabancadan çıkan mermi eşine isabet etti ve eşi öldü. İkizini öldürdüMarko ve Roberto de Solisa adlı iki kardeş, birbirleriyle pek iyi geçinemiyorlardı. Roberto’nun sık sık kendisiyle dalga geçmesine dayanamayan Marko, kardeşini, kafasına sıktığı tek kurşunla öldürdü. Bu basit bir cinayet gibi görünebilir. Ancak gerçek öyle değil. Çünkü Marko ile Roberto aynı dolaşım sistemini paylaşan yapışık ikizlerdi. Roberto’nun ölümünden 5 dakika sonra, kan dolaşımı duran Marko da öldü. Mayınla futbolKomboçya’da 2 asker, patlamamış mayınla futbol oynamaya kalkınca hayatlarını kaybetti. Olayı ilginç kılan bir başka nokta, parçalanarak can veren 2 askerin, Kamboçya ordusunun “en iyi mayın uzmanları” arasında yer almasıydı. Cola’daki çivi New Hempshere eyaletinde 10 yaşında bir çocuk, kolasını çiviyle açmaya çalışırken hayatını kaybetti. Kolanın içindeki gaz basıncıyla fırlayan çivi, çocuğun boğazına saplandı ve çocuk yaşamını yitirdi. Zaten ölecektiAmerikalı bir genç, bunalıma girerek 10. kattan aşağıya atladı. Aynı binanın 9. katında, gencin, birbirleriyle sürekli kavga eden anne ve babası oturuyordu. 8. katta ise intihar eden gencin hayatını kurtarabilecek çelik bir ağ vardı. Gencin intihara kalkıştığı sırada, 9. katta anne ve babası yine kavga ediyordu. Eşine iyice sinirlenen baba, elindeki av tüfeğinin tetiğine bastı. Anne kendini yere atarak hayatını kurtardı, ancak tüfekten çıkan saçmalar, o sırada 9. katın hizasında bulunan gencin başına isabet etti. Pahalı yiğitlik1840’da ABD başkanlığına seçilen William Henry Harrison, çok soğuk bir günde Washington’da açık havada düzenlenen göreve başlama töreninde şapka ve palto giymeyi reddederek yaptığı uzun konuşma sonucu zatürree oldu. Yeni başkan sadece bir ay görev yaptıktan sonra öldü.Yanlış inceleme1971’de toprak kaymalarını incelemek isteyen Japon bilim adamları, büyük bir yağmur fırtınası efekti yapmak için bir tepeyi yangın hortumlarıyla adam akıllı suladılar. Bu yüzden tepenin çökmesi sonucu meydana gelen heyelanda, dört bilim adamıyla 11 izleyici hayatını kaybetti. Nazar değdi1985’de New Orleanslı cankurtaranlar o yıl şehrin havuzlarında kimsenin boğulmamasını kutlamak için bir parti verdiler. Partide konuklardan biri boğuldu.İnadın sonu1983’de mağazada hırsızlık yaparken yakalanan San Diegolu bir kadın polislere eğer onu bırakmazlarsa morarana kadar nefesini tutacağını söyledi. Polisler kadını bırakmadılar, o da gerçekten ölünceye kadar nefesini tuttu.Lüzumsuz merakABD’nin Alabama Eyaleti’nde 25 yaşındaki bir asker tükürme alışkanlığının kurbanı oldu. Pencere kenarında oturarak tükürüğünü sokak lambasına isabet ettirmeye çalışan bir asker, dengesini kaybedip 11. kattan düşerek hayatını kaybetti. İlahi adalet 1995 yılında Coca Cola makinesinden bedava soda almaya çalışan bir adam, aniden fırlayan kola kutusu yüzünden hayatını kaybetti.*****Gereksiz bilgilerBu hafta da birkaç gereksiz bilgiyi paylaşalım isterseniz. Gereksiz diyoruz ama bunlar yayınlandıkça pek çok yerde bu bilgilerle arkadaşlarına hava atanları görüyorum. Demek ki o kadar da gereksiz değiller;* Dünyada bir yılda gerçek paradan daha fazla Monopol parası basılıyor. * Eksi 90 derecede nefesimiz, havanın ortasında donar ve düşer. * Vücudumuzdaki tüm damarları uç uca ekleseniz 19 bin 200 kilometre eder. * Çin’de İngilizce konuşan kişi sayısı Amerika’dan daha fazladır. * Elma, soğan ve patatesin tadı aynıdır. Fark sadece tamamen kokularından kaynaklanır. Aslında hepsi tatlıdır. * En uzun boylu insan 1940 yılında ölen 2.72 metre boyunda ABD’li R.P. Wadlow olmuştur. * Kibrit kutusu büyüklüğündeki altın külçesi yufka gibi açılarak bir tenis kortu büyüklüğüne kadar yırtılmadan uzatılabilir. * İnsan daha çok oksijen alabilmek ve vücudundaki karbon gazını boşaltmak için esner.
Çok basit bir soru sormak istiyorum. Kadınlara niçin türban taktırılmak isteniyor? İnançları öyle gerektirdiği için mi? Yani kadınlar “Bizim dini inancımız başımızı örtmenimizi emrediyor, biz de bu nedenle türban takmak istiyoruz”mu diyorlar?“Evet inancımız gereği türban takmak istiyoruz” diyenlerin cevaplarını aynen kabul ediyorum. Hiç bir şekilde de itiraz etmiyorum.Ama eğer türban takmak gerçekten “inanç” nedeniyle ise aklıma takılan bir nokta var. Türban madem “inanç” gereği taktırılmak isteniyor, o halde neden sadece “üniversitelerde türban serbest olsun” kavgası yapılıyor. Neden türban savunucuları “Bizim inancımız gereği, istediğimiz her yerde türban takmalıyız” diye kavga vermiyor da sadece üniversite ile sınırlı tutuyorlar taleplerini.Şimdi bazıları “Hayır biz türbanın her yerde serbest olmasını istiyoruz” diyebilirler. O ayrı. Ama şu anda yapılan genel propaganda sadece üniversitelerle sınırlı.AKP iktidarı 5 yıldır iktidarda. Türban konusuyla ilgili tek bir açılım bile yapmadı. Sadece bel altından vurarak ve takiye yaparak sorunu diri tutuyor.Şimdi bir anayasa hazırlığı var. Taslak çalışmaları yapan kurullardan aldığımız bilgiye göre “Üniversitelerde türban serbest bırakılacak.” Güzel de “Neden sadece üniversiteler?” Anayasa hazırlığı içinde olan ve bir kısmı eski solculardan oluşan profesörler “demokrasi gereği” türbanın üniversitelerde serbest bırakılmasını istiyorlar. Eğer türban bir “inanç” konusuysa ve demokratik anlayış bunu gerektiriyorsa türbanın sadece üniversitelerde değil her yerde serbest olması lazım.“Ben inancım gereği başımı örtüyorum ama şimdilik üniversiteler yeterli” demek inançla açıklanabilir mi? İnançlı biri her zaman ve her yerde bu mücadeleyi yapmak zorundadır.Türbanı üniversitelerde serbest bırakmak için çaba harcamak bile konunun ne kadar samimiyetsizlikle sırıttığının ve bunu talep edenlerin asıl niyetlerinin başka olduğunun bir göstergesi.Gerçekten inanan insanlar, hele bu çağda, bu tür dolambaçlı yollara sapmazlar. Yiğitçe ortaya çıkarlar, açık açık söylerler taleplerini. “Şimdilik üniversite yeter” demek inanca da saygısızlıktır. İşte bu nedenle rahatlıkla türban konusunun bir inançtan kaynaklanmadığını, kimi siyasi zihniyetlerin ülkedeki egemenliklerini pekiştirmek için kullandıkları bir araç olduğunu söyleyebiliyorum.Şimdilik türbanı üniversitelerde serbest bıraktırmak isteyen bugünün tatlı su demokratları, göreceksiniz 10 yıl içinde yine “inançları” bahane ederek “Madem bu kadar türbanlı kızı üniversitede okuttuk, o halde onlara devlet dairelerinde çalışma izni de vermek zorundayız, demokrasinin gereği budur” diyeceklerdir.Bunu biraz zekası olan herkes biliyor zaten. Ben de diyorum ki, bu samimiyetsizliğe ne gerek var. Anayasayı yaparken türbanı sadece üniversitelerle sınırlı bırakmayın. Hiç olmazsa gerçekten düşündüğünüze inanabiliriz. *** Erke bağlantısıIsparta’ya inerken düşen uçakta bulunan bilim adamları kaza ile ilgili “çok ciddi” şüphelerin de ortaya atılmasına neden oldu. Bu kişilerden Boğaziçi Üniversitesi Nükleer Fizik Profesörü Engin Arık’ın bir yıl önce ortaya çıkan ve bir daha da bilgi verilmeyen “Erke projesi” içinde çalıştığını öğrendim. Bu proje geçen yıl “ayrıntı verilmeden” kamuoyuna sunulmuş ve “Hayata geçmesi halinde enerji maliyetinin sıfıra ineceği, petrol bağımlılığımızın biteceği” ileri sürülmüştü. Gerçek açıklamanın tam bir yıl sonra yapılacağı da belirtilmişti. Geçen yıl kasım ayında yapılan bu açıklamadan bir yıl geçmesine rağmen şu ana kadar hiçbir yeni açıklama yapılmadı ve proje ile ilgili bilgi de sızmadı. Kasım’ın son gününde meydana gelen bu kaza ister istemez şüphe yaratıyor.Aynı profesörün, yine enerji bağımlılığını çok azaltacak CERN adlı projede de çalışıyor olması şüpheleri daha da artırıyor. Bu konuda fikir yürüten bazı “komplo teorisyenleri” birini ortadan kaldırmak için “genel bir kaza” yaratmanın en geçerli yol olduğuna dikkat çekiyor.***Onur kırıcı davranışlarAmerika Büyükelçisi Ross Wilson DTP’li olmayan bazı Kürt grupların önde gelen isimleriyle bir kahvaltılı toplantı yaptı. Hangi nedenle ve hangi yetkiyle böyle bir girişimde bulundu anlamak kolay değil.Ardından AKP içindeki 75 Kürt milletvekilini temsilen bir grupla daha toplanacaktı ki, AKP’liler “Bu nasıl şey?” diyerek son anda katılmaktan vazgeçti. Gazetelerin yazdığına göre Wilson bu tavıra çok şaşırmış.Ama asıl bomba hemen bunun arkasından patladı. Amerikan Büyüelçisi “Neden DTP dışındaki Kürt isimlerle görüşüyorsunuz?” sorusuna “DTP, PKK ile arasına mesafe koymalı, bu mesafeyi koyana kadar ben kendileriyle hiçbir şekilde görüşmem” karşılığını vermiş.Şimdi burada biraz durmak gerek. Amerikan Büyükelçisi’nin bazı Kürt isimlerle görüşmesi zaten bir garabet. Ancak mecliste temsil edilen bir siyasi partinin üyelerini aşağılamaya kalkmak olacak şey değil.DTP’nin son günlerde ard arda yaptığı yanlışlara bakarak Amerikan Büyükelcisi’nin tavrına “Bravo” diyenler çıkabilir. Ama konuya demokrasi ve Türkiye’nin onuru açısından baktığımızda kendimi buna karşı çıkmakla zorunlu hissediyorum.Çünkü, zaten Amerikan Büyükelçisi’nin bazı Kürt isimlerle bir araya gelmesi ancak bir sömürge ülkesinde olabilir. Kürt isimlerle resmi bir toplantı düzenlemek, onların sorunlarını dinlemek, çözüm önerilerini not almak ve hatta sonradan bunu Türk yetkililere aktarmak bir büyükelçinin görevi olamaz.Amerika kendi çıkarı açısından bu tür istihbarat çalışmaları yapabilir, bunun nasıl olduğunu farketmeyiz bile, buna karşın açık açık toplantılar düzenlemek Türkiye’nin itibarını ve onurunu kırmaya yönelik davranışlardır.Üstelik bir de Meclis’te temsil edilen partiyi azarlamaya kalkmak, onu sözde yola getirmek için harekete geçmek, ne bir Amerikan Büyükelçisi’nin ne de bir başkasının haddi olamaz.Kanıma dokunan şudur: Yıllardır yaşadığımız ve çözümü de bizim elimizde olan bir sorun için bir yabancı ülkenin parlamenterlerinin, adeta birer siyasi komiser gibi ortalıkta dolaşması bizim de bunu seyretmemiz.Türkiye’nin bu hale düşürülmesi başkasının da kanına dokunmuyor mu? *** CHP’li bir kadının yakınmasıGeçenlerde bir kadın okurum telefonla aradı. Seçimlerde “CHP’ye oy verdiğini” belirttikten sonra “Ancak bu partiden hiç umudum kalmadı, çünkü en basit çalışmaları bile yapmıyorlar” dedi.AKP teşkilatlarının çok iyi çalıştığını da söyleyen okurum “CHP kendi çalışmadığı gibi bir şeyler yapmaya çalışan insanları da dışlıyor, heveslerini kırıyor” dedi.Aramasının nedeni de yaşadığı bir olayı aktarmakmış. Oturdukları yerde kadınlar aralarında toplanmışlar ve kullanmadıkları ama eski görünümünde de olmayan giyim eşyaları ile bazı ev eşyalarını ihtiyaç sahiplerine vermeyi düşünmüşler. Bunun için de CHP’yi aramayı kararlaştırmışlar. Amaçları da CHP’nin bu tür girişimlerde bulunmasını sağlamak.Partiyi aramışlar ve Kadın Kolları ile görüşmek istediklerini belirtmişler. Telefona çıkan yetkili, Kadın Kollarını’nın telefonu olmadığını, ama bir cep telefonu verebileceğini söylemiş.Bu cep telefonu aranmış, Kadın Kolları adına çıkan kadın “Siz merak etmeyin ben sizi arayacağım” demiş. Ama aradan 10 gün geçtiği halde arayan soran olmamış. Bunun üzerine Bakırköy İlçesini aramışlar. Burada telefona çıkan bir kadın son derece soğuk bir tonda konuşmuş, ilgilenmemiş.Sonunda kadınlar topladıkları malları kendi becerileriyle muhtaç kişilere ulaştırmışlar.Şimdi okurum diyor ki: “Biz CHP’ye güvenmek istiyoruz, ama olmuyor. Nedense aykırı bir ses istemiyorlar, hizmet istemiyorlar. Sonra da AKP nasıl yüzde 47 alır diye şaşırıyorlar. Peki biz ne yapacağız. Kendimizi aldatılmış gibi hissediyoruz, çaresizlik duyguları içine itiliyoruz.” Yorum sizin.