“Müslüman değilsin herhalde çünkü türbana karşı çıkıyorsun”

Haberin Devamı

Yazılarımla ilgili her gün siz okurlardan sayısız mesaj geliyor. Bana olduğu gibi diğer yazarlara da tabii. Okurlar bu mesajlarında kimi zaman sizi cesaretlendiren ifadeler kullanırken, kimi okurlar da eleştirilerini dile getiriyor.

Elbette bir de kimliği meçhul, belli ki sırf kendini tatmin amacıyla abuk sabuk küfürler yazanlar da var. Onlar ayrı kategoride.

Bugüne kadar yazdığım yazılar için pek çok eleştiri mesajı aldım. Bunların hepsini titizlikle okur, değer gördüklerime de cevap yazarım.

Ancak dün aldığım bir mesaj beni hem çok şaşırttı hem de ülkemin geleceği adına çok korkuttu.

Altında bir kadının imzası olan mesajda KONDA araştırması ile ilgili değerlendirmem esas alınmıştı. Bu kadın okur mesajında “Sizin Müslüman olduğunuzu hiç sanmıyorum, çünkü baş örtüsüne karşı çıkıyorsunuz” cümlesine yer vermişti.

İşte beni şaşırtan ama daha da çok korkutan cümle bu oldu.

Tam da dünkü yazımda dini sembollerin siyasi amaçla kullanılması ve desteklenmesi halinde bundan en büyük zararı dinin göreceğini, bunun da ötesinde ülkede bir ayrımcılık başlayacağını ve bunun sonucunda da çatışma olacağını belirtiyordum yazımda.

Dehşeti görebiliyor musunuz? Bir kadın okur beni “Müslüman olmamakla” itham ediyor, çünkü baş örtüsüne karşı çıkıyormuşum.

Şimdi “Bir kişi, ne var bunda, olabilir” demeyin sakın. Ben bir zihniyetin çizmeye başladığı rotadan söz ediyorum. Diyorum ki bu tür yanlış tartışmalar toplumda ayrışmalara neden olur, bu hem dine zarar verir hem de sosyal barışı bozar, çatışmaya kadar gider.

Mesajı bu açıdan önemsedim. Bir kere üzerine basa basa söylediğimiz “türbanı bir sembol olarak kullanıp bunun nimetlerinden de yararlanıyorlar” görüşünü yok sayıp başını örten herkesi aynı kefeye koymaya çalışıyorlar.

Böyle olunca denge bozuluyor, sizin anlattığınız konu sapıyor ve söz ettiğim tehlike başgösteriyor. KONDA araştırması elbette çok çarpıcı, ancak bu tür kritik araştırmalardan çıkan sayısal sonuçlar toplumda yanlış anlamalara ve hatta spekülasyonlara çok açıktır. Bu nedenle içimden “keşke bu araştırma sonuçları direkt kamuoyuna açıklanmak yerine akademik bir heyetin bilgisine sunulsa, üzerinde bilimsel çalışmalar yapılsaydı” diyorum.

Bu öyle bir araştırma ki belli bir siyasi kesimi daha da şımarıklığa iterken, toplumun ciddi bir kesiminde ise derin bir umutsuzluk yaratıyor. Bu kadar çarpıcı bir bir sonuç Türkiye’nin geleceğini karanlık gören kimi kesimlerde demokrasi dışı çözüm önerileri üzerine kafa yorma yolunu da açabilir.

Cumhuriyet Gazetesi Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden önce “Tehlikenin farkında mısınız?” diye soruyordu. Öyle görünüyor ki, Türkiye tehlikenin farkına bile varamadan tam ortasına düştü.



*****




YÖK’e aday

YÖK Başkanı Erdoğan Teziç’in görev süresi bitmek üzere. İktidar hiç hoşlanmadığı bir YÖK başkanından kurtulacağı günleri sayıyor şimdi.

Tabii bu konuyla ilgili herkesin en büyük merakı yeni YÖK Başkanı’nın kim olacağı. Başkomutan Abdullah Gül şimdilik ser veriyor sır vermiyor, gönüllerinden kimin geçtiğini söylemiyor. Gazeteciler ise tuhaf bir soruyla kendisini sıkıştırıyor “Şöyle hem özgürlükçü, hem demokrat biri olacak değil mi?” diye.

Başkanlık için adı ortaya atılan biri yok ama ben bir ismi duydum. Bahçeşehir Üniversitesi Rektörü Deniz Ülke Arıboğan iktidarın tercihi olabilirmiş. Son seçimlerde DYP’den aday olması gündeme gelen Arıboğan’ın iktidarla uyumlu çalışacağı ve Erdoğan Teziç gibi her fırsatta laikliği öne çıkararak hükümetle polemiğe girmeyeceği belirtiliyormuş.

Dün meslek yüksek okulu öğrencileri ile sohbet için Bahçeşehir Üniversitesi’ndeydim. Arıboğan’a da yemekte rastladım. Ayaküstü konuştuk, geçen hafta rahatsızlanan babasının sağlık durumunu sordum, ama o an bu konu aklıma gelmedi. Bu da itirafımdır. Ne diyeyim bu yazı Arıboğan için de sürpriz oldu artık.



*****




Değişen bir şey yok ama Irak’ta operasyon yapıldı

Genelkurmay Başkanı Nisan ayında Kuzey Irak’a yönelik bir operasyon yapılması gerektiğini söylemişti. AKP iktidarı ise “Bunların asıl niyeti bizi devirmek” düşüncesiyle bu talebi görmezden geldi. Önce seçime kadar oyaladılar, sonra seçimden sonra unutturmaya çalıştılar.

Ne zaman ki şehit sayısı artmaya başladı, iktidar gönülsüz de olsa tezkere çıkarılması için harekete geçti. Bu kez de tezkerenin gereğini yerine ge-tirmekten kaçındılar. “Diplomasi ile halletmek istiyoruz” dediler.

Başbakan Amerika’ya gitti. Başkan Bush Erdoğan’a “Sınır ötesi operasyon yapmayın, gerekirse biz size istihbarat verelim” dedi.

AKP iktidarı 50’den fazla şehit vermemize rağmen Irak’a müdahale edilmemesinin ne kadar büyük başarı olduğunu vurgulamaya çalıştı. Bunda da başarılı oldu tabii. Bir yandan her eve bayrak asılırken, diğer yandan Amerika’nın sözünü dinleyen iktidara verilen destek daha da arttı.

Şimdi öğreniyoruz ki Türk Silahlı Kuvvetleri Kuzey Irak’ta nokta operasyonu yapmış. İyi de neden? Diplomasi yolu tıkandı mı artık? Hani silah sıkmamak büyük başarıydı? Nereden çıktı bu operasyon?

Çok merak ediyorum, Nisan ayından bu yana ne değişti de askerimiz Irak topraklarına girdi? Ortam mı çok uygun, yoksa kamuoyunun artık pek kalmayan gazının mı alınması tercih edildi? Bu operasyondan ne sonuç alındı?

Bütün bu soruları sormak hakkımızdır. Dağlıca katliamının yapıldığı an refleks bile göstermeyen Silahlı Kuvvetler bu operasyona neden gerek duydu? Operasyona ordu mu karar verdi yoksa siyasi iktidar talimat mı verdi?

Evet, açıkçası çok merak ediyorum. Türkiye’de akla kara o kadar karıştı ki...



*****




‘Söyleyin Anama Ağlamasın’

Geçen hafta Cumhuriyet Gazetesi’nden Mehmet Faraç son çıkan kitabını göndermiş. “Söyleyin Anama Ağlamasın” adlı kitap Faraç’ın töre cinayetleri konusundaki son araştırma kitabı. Daha önce de “Töre Kıskacında Kadın” ve “Doğu Yakasında Değişen Bir Şey Yok” adlı kitaplarıyla töre cinayetlerini enine boyuna inceleyen, yüzlerce gerçek olay anlatan Mehmet Faraç “Bu artık sonuncu kitap. Bu kitapla töre cinayetleri serisine de son noktayı koymuş oldum” diyor.

Kitabı bir solukta okudum. Gerçekten yaşanmış töre cinayetlerini okurken kendimi bir televizyonun canlı yayınında gibi hissettim. Öldürülen genç kızlarımız ayrı bir dram, evlatları gözlerinin önünde öldürülen ve çaresizlik içinde hiçbir şey yapamayan annelerinin acısı ayrı bir dram.

Yaşananları gözümüzün önüne getirince tüyleriniz diken diken oluyor.

Geçim sıkıntısı, terör, din baskısı, ağa zulmü, hepsi bir yana Türkiye’de hepimizin gözü önünde korkunç bir gerçek yaşanıyor. Bunu sona erdirmek elbette o kadar kolay değil. Ama eğitimle, yaşam düzeyini artırmakla, akıllı insanların çabasıyla her gün bilgi vermekle bu korkunç gerçeği değiştirmek aslında elimizde.

Bu nedenle Faraç’ın bu kitabını ve okumadıysanız daha önce yazdıklarını okuyarak ilk adımı atabilirsiniz. Gerçekleri öğrendikten sonra çözüm için daha hızlı çaba harcanabilir.

DİĞER YENİ YAZILAR