AKP’nin yüzde 47’lik seçim zaferinde en önemli faktörlerden biri “Askeri ciddiye almaması” oldu. Tayyip Bey ve kurmayları bu konuda riske girdiler ve kazandılar. Üstelik bu tavırları geçen her gün kendilerine biraz daha puan kazandırıyor.
Türkiye gerçeklerinden habersiz, eğitimi düşük, kültüre, bilime, sanata, üretime bir katkı sağlamayan çok geniş bir kesim kahve edebiyatının da etkisiyle “AKP’nin çok yürekli olduğu” propagandası altında gidip oylarını bu partiye verdi.
Türk Silahlı Kuvvetleri iki darbe, iki de darbe andıran müdahalesi ile siyasi hayatımızın üzerinde son derece etkiliydi. Bugüne kadarki alışılmış düzen de şöyleydi:
Sivil otorite her ne kadar demokrasi nutukları atsa da, göz ucuyla hep askeri izler. Bu askerden korkuyla karışık bir güven duygusudur aynı zamanda. Başı sıkıştığı zaman karmaşık hale gelen sorunların çözümünü geçici süre için askere devretmek, bu arada toparlanıp yeniden iktidara gelmek ve daha sakin dönemlerde de askere karşı tavır takınmak en geçerli yoldu.
Eğer Türk siyasi tarihini daha ciddi gözle incelersek, askerlerin siyasete müdahale arzusunun fazla olmadığını ama başı sıkışan sivil otoritelerin buna davetiye çıkardığını görürüz.
Sivil siyasetçilerimizin bu “çifte standartlı” davranışları, giderek askerin de haketmediği bir kanıyı oluşturdu. Şunu: Türkiye’de Silahlı Kuvvetler siyaset üzerinde çok belirleyicidir.
Bu tabii giderek öylesine yerleşti ki, halkın da genlerine işledi adeta. Çünkü silahlı kuvvetler bir anlamda kurtarıcı gibi de görünüyordu. Türkiye’nin başı derde girerse nasıl olsa asker yetişirdi.
Sivil siyasetçiler bu yaygın görüşü, kendi çıkarları için de gayet güzel kullandılar. Beceremedikleri her işi askerin sırtına yükleyerek “Yapacağız ama asker engel oluyor” dediler.
“Peki asker ne yapacak ki?” sorularına karşı her seferinde gülümseyen gözlerle “Bilmiyor musun canım” diyerek imalı mesajlar verdiler. Söylemek istedikleri şuydu: “Biz bunu yapmaya kalkarsak asker de darbe yapar.”
Gerçekten yapar mı? 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül ve 28 Şubat dönemlerini hatırlayınca askerin darbe yapabileceği savı güçleniyor. Peki aynı dönemlerde, sivil siyasetçiler otoriteyi ellerinde tutmayı başarıp, askerle de iyi diyaloglar içinde olabilselerdi bu darbeler gelir miydi?
Örneğin 27 Mayıs’ta Menderes “Orduyu yedek subaylarla bile idare ederim” demek yerine “erken seçim kararı” alsaydı, Genelkurmay Başkanı’nı sadık adamı yapmak yerine ordu-hükümet ilişkilerini rayına oturtsaydı darbe gelir miydi?
12 Eylül’de askerin “durum kötüye gidiyor” mektubunu “Bana değil, kime bilmiyorum” tavrı ile sulandırmak yerine uyarılara kulak verseydi darbe gelir miydi?
Bundan önceki sivil yönetimler toplumu da “asker korkusu” baskısıyla sindirirken, AKP bambaşka bir şey yaptı. Daha doğrusu hiçbir şey yapmadı. Askeri “yok” saydı.
24 Nisan’da muhtıra gibi bir bildiri yayınlandı. Herkes eski alışkanlıkla “Hükümet istifa eder, AKP bitiyor” yorumları yaparken hiç de öyle olmadı. AKP bildiriye karşı çıktı ama hükümet olmasının gerektirdiği hiçbir adımı atmadı. Ne kendi istifa etti ne de bu açıklamayı yapan komutanları emekli etti.
Şunu biliyordu: Askerin yapabileceği hiçbir şey yok. Darbe yapamaz. Yapacak gibi davrandığında da hükümet aldırmaz. Bunu keşfeden AKP üstelik durumdan da yararlandı.
Ama AKP’nin eski iktidarları andıran davranışı bir konuda aynen sürüyor. O da türban. Bu konuyla ilgili olarak AKP kendi oy tabanına “Kurumlar arası konsensus” bahanesiyle hiçbir adım atmıyor. Demek istiyor ki “Asker oldukça bu sorunu halletmemiz zaman alacak.” Bu mantıkla da Başbakan türbanı yüzünden kürsüden indirilen kız öğrenciyi telefonla arayarak “Bu haksızlıklar bir gün bitecek” diyor.
Ne yazık ki asker de bu oyunun zorunlu bir parçası olmaktan başka bir şey yapamıyor. O da sadece türban konusunu bahane ederek laikliğin bekçiliğini yaptığını göstermeye çalışıyor. Türbanlı cumhurbaşkanı eşine sırtını dönerek durumu kurtarıyor.
Türbanlının komünisti
Türban kavgası verenler bir zafer daha kazandılar. Hürriyet Gazetesi’nin haberine göre İstanbul İstiklal Caddesi’nde “Kızıl Bayrak” adlı komünist bir dergiyi satanlar arasında türbanlı kızlar da varmış. Yani artık “komünistlerimiz bile türbanlı” diyebiliriz.
Bu durumda “inançları gereği” başlarını örten ve devlet düzeninin İslami kurallara göre yürütülmesini isteyenler komünist de olabiliyormuş.
Bir başka anlatımla, İslama dayalı devlet yönetimi ile sınıf hakimiyetini esas alan komünizm arasında fark görülmüyor.
O zaman Siyasal İslamcılar’ın çok ciddi bir öz eleştiri yapması gerekmiyor mu? Yıllar önce “Komünizmle Mücadale” dernekleri kurarak “Kanlı Pazarları” yaşatanlar siyasal İslamcılar’dı. Demek ki şimdi hidayete eriyorlar.
Kimileri “Türkiye İran olmaz” diyor. TUDEH’i de yaşatmaya başladığımıza göre, bu sav çürümüş oluyor..
Nobel için Bush’u aday göstersinler
İsrail ve Filistin Devlet Başkanları’nın Ankara’da bir araya gelmesi bazı AKP’lileri çok heyecanlandırmıştı. Bu heyecanları o kadar kabına sığmaz hale gelmişti ki, bazıları Başbakan Erdoğan’ı Nobel Barış Ödülü için aday göstermeye bile kalkmıştı.
Gerçi böyle bir adaylık için başvuru yapılıp yapılmayacağını da henüz bilmiyoruz, çünkü Dışişleri Bakanı Ali Babacan “Enteresan bir öneri, arkadaşlar üzerinde bir çalışsınlar bakalım” demişti.
İsrail ve Filistin Devlet Başkanları biliyorsunuz birkaç gün önce Amerika’da Başkan Bush’un huzurunda yine bir araya geldiler. Zaten Ankara toplantısı da bunun bir ön hazırlığı idi.
Bu durumda şimdi Amerika’daki Cumhuriyetçiler de Bush’u Nobel Barış Ödülü için aday göstermeye kalkabilirler mi? Çünkü sonuçta eğer bir barış sağlanacaksa bunda aslan payını Bush alacak. Komik geliyor bu öneri değil mi? Ama Türkiye’de olunca ciddiye bile alındı.
Tabii bir notu da eklemeden edemeyeceğim. Biz burada kendi kendimize “Ortadoğu’da barışı sağlıyoruz” diye havalara girerken, Başkan Bush Amerika zirvesinin ilk adımı olan Ankara toplantısından hiç söz etmedi bile. Aklına Türkiye’ye ve “barışçı” Başbakanına teşekkür etmek gelmedi.
Atatürk’ün sofrası
Başkomutan Abdullah Gül’ün Çankaya Köşkü’nde bazı bilim adamlarına yemek vermesi medyada çok yer aldı. Sanki bundan önceki cumhurbaşkanlarının hiçbiri böyle bir şey yapmamış gibi olay öyle bir büyütüldü ki, iş sonunda “Gül Atatürk’ün sofrasını kuruyor” yorumuna kadar gitti. Bu Atatürk’e yapılacak en büyük saygısızlıktır. Hele masada “leblebi- rakı” muhabbeti yapmak ve Gül’ün konuklarına şarap ikram etmesiyle bağlantı kurmaya çalışmak tam bir densizlik.
Gül’ün Çankaya Köşkü’nde bilim adamlarını, aydınları ağırlaması onlarla sohbetler yapması elbette çok güzel bir gelişme. Ama bunu Atatürk gibi sunmaya kalkmak, her şeyin ötesinde takıyedir. Atatürk’e hiç mi hiç saygısı olmayanların, olur olmaz her olayda Atatürk’ten söz etmeleri aldatmacadan öte bir şey ifade etmez. Tabii bir de bakalım, Gül’ün bundan sonraki konukları kimler olacak?

