Türban diye tutturuyorlar ama asla samimi değiller

Haberin Devamı

Çok basit bir soru sormak istiyorum. Kadınlara niçin türban taktırılmak isteniyor? İnançları öyle gerektirdiği için mi? Yani kadınlar “Bizim dini inancımız başımızı örtmenimizi emrediyor, biz de bu nedenle türban takmak istiyoruz”mu diyorlar?

“Evet inancımız gereği türban takmak istiyoruz” diyenlerin cevaplarını aynen kabul ediyorum. Hiç bir şekilde de itiraz etmiyorum.

Ama eğer türban takmak gerçekten “inanç” nedeniyle ise aklıma takılan bir nokta var. Türban madem “inanç” gereği taktırılmak isteniyor, o halde neden sadece “üniversitelerde türban serbest olsun” kavgası yapılıyor. Neden türban savunucuları “Bizim inancımız gereği, istediğimiz her yerde türban takmalıyız” diye kavga vermiyor da sadece üniversite ile sınırlı tutuyorlar taleplerini.

Şimdi bazıları “Hayır biz türbanın her yerde serbest olmasını istiyoruz” diyebilirler. O ayrı. Ama şu anda yapılan genel propaganda sadece üniversitelerle sınırlı.

AKP iktidarı 5 yıldır iktidarda. Türban konusuyla ilgili tek bir açılım bile yapmadı. Sadece bel altından vurarak ve takiye yaparak sorunu diri tutuyor.

Şimdi bir anayasa hazırlığı var. Taslak çalışmaları yapan kurullardan aldığımız bilgiye göre “Üniversitelerde türban serbest bırakılacak.” Güzel de “Neden sadece üniversiteler?”

Anayasa hazırlığı içinde olan ve bir kısmı eski solculardan oluşan profesörler “demokrasi gereği” türbanın üniversitelerde serbest bırakılmasını istiyorlar. Eğer türban bir “inanç” konusuysa ve demokratik anlayış bunu gerektiriyorsa türbanın sadece üniversitelerde değil her yerde serbest olması lazım.

“Ben inancım gereği başımı örtüyorum ama şimdilik üniversiteler yeterli” demek inançla açıklanabilir mi? İnançlı biri her zaman ve her yerde bu mücadeleyi yapmak zorundadır.

Türbanı üniversitelerde serbest bırakmak için çaba harcamak bile konunun ne kadar samimiyetsizlikle sırıttığının ve bunu talep edenlerin asıl niyetlerinin başka olduğunun bir göstergesi.

Gerçekten inanan insanlar, hele bu çağda, bu tür dolambaçlı yollara sapmazlar. Yiğitçe ortaya çıkarlar, açık açık söylerler taleplerini. “Şimdilik üniversite yeter” demek inanca da saygısızlıktır. İşte bu nedenle rahatlıkla türban konusunun bir inançtan kaynaklanmadığını, kimi siyasi zihniyetlerin ülkedeki egemenliklerini pekiştirmek için kullandıkları bir araç olduğunu söyleyebiliyorum.

Şimdilik türbanı üniversitelerde serbest bıraktırmak isteyen bugünün tatlı su demokratları, göreceksiniz 10 yıl içinde yine “inançları” bahane ederek “Madem bu kadar türbanlı kızı üniversitede okuttuk, o halde onlara devlet dairelerinde çalışma izni de vermek zorundayız, demokrasinin gereği budur” diyeceklerdir.

Bunu biraz zekası olan herkes biliyor zaten. Ben de diyorum ki, bu samimiyetsizliğe ne gerek var. Anayasayı yaparken türbanı sadece üniversitelerle sınırlı bırakmayın. Hiç olmazsa gerçekten düşündüğünüze inanabiliriz.



***




Erke bağlantısı

Isparta’ya inerken düşen uçakta bulunan bilim adamları kaza ile ilgili “çok ciddi” şüphelerin de ortaya atılmasına neden oldu. Bu kişilerden Boğaziçi Üniversitesi Nükleer Fizik Profesörü Engin Arık’ın bir yıl önce ortaya çıkan ve bir daha da bilgi verilmeyen “Erke projesi” içinde çalıştığını öğrendim. Bu proje geçen yıl “ayrıntı verilmeden” kamuoyuna sunulmuş ve “Hayata geçmesi halinde enerji maliyetinin sıfıra ineceği, petrol bağımlılığımızın biteceği” ileri sürülmüştü. Gerçek açıklamanın tam bir yıl sonra yapılacağı da belirtilmişti. Geçen yıl kasım ayında yapılan bu açıklamadan bir yıl geçmesine rağmen şu ana kadar hiçbir yeni açıklama yapılmadı ve proje ile ilgili bilgi de sızmadı. Kasım’ın son gününde meydana gelen bu kaza ister istemez şüphe yaratıyor.

Aynı profesörün, yine enerji bağımlılığını çok azaltacak CERN adlı projede de çalışıyor olması şüpheleri daha da artırıyor. Bu konuda fikir yürüten bazı “komplo teorisyenleri” birini ortadan kaldırmak için “genel bir kaza” yaratmanın en geçerli yol olduğuna dikkat çekiyor.



***




Onur kırıcı davranışlar

Amerika Büyükelçisi Ross Wilson DTP’li olmayan bazı Kürt grupların önde gelen isimleriyle bir kahvaltılı toplantı yaptı. Hangi nedenle ve hangi yetkiyle böyle bir girişimde bulundu anlamak kolay değil.

Ardından AKP içindeki 75 Kürt milletvekilini temsilen bir grupla daha toplanacaktı ki, AKP’liler “Bu nasıl şey?” diyerek son anda katılmaktan vazgeçti.

Gazetelerin yazdığına göre Wilson bu tavıra çok şaşırmış.

Ama asıl bomba hemen bunun arkasından patladı. Amerikan Büyüelçisi “Neden DTP dışındaki Kürt isimlerle görüşüyorsunuz?” sorusuna “DTP, PKK ile arasına mesafe koymalı, bu mesafeyi koyana kadar ben kendileriyle hiçbir şekilde görüşmem” karşılığını vermiş.

Şimdi burada biraz durmak gerek. Amerikan Büyükelçisi’nin bazı Kürt isimlerle görüşmesi zaten bir garabet. Ancak mecliste temsil edilen bir siyasi partinin üyelerini aşağılamaya kalkmak olacak şey değil.

DTP’nin son günlerde ard arda yaptığı yanlışlara bakarak Amerikan Büyükelcisi’nin tavrına “Bravo” diyenler çıkabilir. Ama konuya demokrasi ve Türkiye’nin onuru açısından baktığımızda kendimi buna karşı çıkmakla zorunlu hissediyorum.

Çünkü, zaten Amerikan Büyükelçisi’nin bazı Kürt isimlerle bir araya gelmesi ancak bir sömürge ülkesinde olabilir. Kürt isimlerle resmi bir toplantı düzenlemek, onların sorunlarını dinlemek, çözüm önerilerini not almak ve hatta sonradan bunu Türk yetkililere aktarmak bir büyükelçinin görevi olamaz.

Amerika kendi çıkarı açısından bu tür istihbarat çalışmaları yapabilir, bunun nasıl olduğunu farketmeyiz bile, buna karşın açık açık toplantılar düzenlemek Türkiye’nin itibarını ve onurunu kırmaya yönelik davranışlardır.

Üstelik bir de Meclis’te temsil edilen partiyi azarlamaya kalkmak, onu sözde yola getirmek için harekete geçmek, ne bir Amerikan Büyükelçisi’nin ne de bir başkasının haddi olamaz.

Kanıma dokunan şudur: Yıllardır yaşadığımız ve çözümü de bizim elimizde olan bir sorun için bir yabancı ülkenin parlamenterlerinin, adeta birer siyasi komiser gibi ortalıkta dolaşması bizim de bunu seyretmemiz.

Türkiye’nin bu hale düşürülmesi başkasının da kanına dokunmuyor mu?



***



CHP’li bir kadının yakınması

Geçenlerde bir kadın okurum telefonla aradı. Seçimlerde “CHP’ye oy verdiğini” belirttikten sonra “Ancak bu partiden hiç umudum kalmadı, çünkü en basit çalışmaları bile yapmıyorlar” dedi.

AKP teşkilatlarının çok iyi çalıştığını da söyleyen okurum “CHP kendi çalışmadığı gibi bir şeyler yapmaya çalışan insanları da dışlıyor, heveslerini kırıyor” dedi.

Aramasının nedeni de yaşadığı bir olayı aktarmakmış. Oturdukları yerde kadınlar aralarında toplanmışlar ve kullanmadıkları ama eski görünümünde de olmayan giyim eşyaları ile bazı ev eşyalarını ihtiyaç sahiplerine vermeyi düşünmüşler. Bunun için de CHP’yi aramayı kararlaştırmışlar. Amaçları da CHP’nin bu tür girişimlerde bulunmasını sağlamak.

Partiyi aramışlar ve Kadın Kolları ile görüşmek istediklerini belirtmişler. Telefona çıkan yetkili, Kadın Kollarını’nın telefonu olmadığını, ama bir cep telefonu verebileceğini söylemiş.

Bu cep telefonu aranmış, Kadın Kolları adına çıkan kadın “Siz merak etmeyin ben sizi arayacağım” demiş. Ama aradan 10 gün geçtiği halde arayan soran olmamış. Bunun üzerine Bakırköy İlçesini aramışlar. Burada telefona çıkan bir kadın son derece soğuk bir tonda konuşmuş, ilgilenmemiş.

Sonunda kadınlar topladıkları malları kendi becerileriyle muhtaç kişilere ulaştırmışlar.

Şimdi okurum diyor ki: “Biz CHP’ye güvenmek istiyoruz, ama olmuyor. Nedense aykırı bir ses istemiyorlar, hizmet istemiyorlar. Sonra da AKP nasıl yüzde 47 alır diye şaşırıyorlar. Peki biz ne yapacağız. Kendimizi aldatılmış gibi hissediyoruz, çaresizlik duyguları içine itiliyoruz.” Yorum sizin.

DİĞER YENİ YAZILAR