Yine hepimiz aptal yerine konduk

20 Kasım 2007

Artık çok sıkıldım biliyor musunuz? Her gün, herkes tarafından “aptal” yerine konuyoruz.Biz gazeteciler ve uzantısı kamuoyu olarak “Aklımız, fikrimiz yok. Açıklamalardan hiçbir şeyi anlamıyoruz. Ne söylense tersten yorumluyoruz.” Tabii böyle olunca da koca devlet adamları, ülke yöneticileri, önemli şahsiyetler “düzeltme açıklaması” yapmak durumunda kalıyor.Bir bakan diyor ki “8 askerin geri gelmesinden mutlu olmadım.” Gazeteciler bunun ne anlama geldiğini yazıyor. Bakanımız “düzeltme açıklaması” yapıyor; “Ben o anlamda söylemedim, siz bunu böyle yorumladınız.” Başbakan “ulemadan” söz ediyor. Gazeteciler bunun ne demek olduğunu yazıyor. Haydi arkasından “düzeltme açıklaması” geliyor. “Yazılanlar söylenenlerin kastını aşmıştır, o laf öyle demek değildir.” Şimdi bütün örnekler aklıma gelmiyor. Ama hafızanızı zorlayın, ne kadar çok “düzeltme açıklaması” yapıldığını göreceksiniz.Şimdi bu kervana Genelkurmay da katıldı. Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Yönetmeliği’nde bir değişiklik yapılıyor. Kamuoyuna “istenmeyen” açıklamalar yapan subayların orduevlerine alınmayacağı duyuruluyor. Gazeteciler de bunu doğal olarak “emekli generallere sus genelgesi” olarak tanımlıyor.Aaaa, bir bakıyorsunuz ertesi günü “düzeltme açıklaması” geliyor. “O genelge o anlama gelmez.” Pazar günkü gazetelere bakıyorum. Televizyonları izliyorum. Hemen hepsi yeni düzenlemeden bu anlamı çıkarmış. Vatan öyle, Hürriyet öyle, Sabah öyle, Yeni Şafak öyle, tüm televizyonlar öyle. Yani hepsi akılsız, izansız, anlama özürlü.Ama açıklama “Hayır yanıldınız, öyle değil böyle” şeklinde. Bu kadar aptal yerine konmamız açıkçası ağırıma gidiyor.Şimdi yine “hayır anlamadın” diyecekler ama, “Sus genelgesinden” sonra yapılan “düzeltme açıklaması” kamuoyunda şöyle algılanıyor: “Başbakan Erdoğan kürsüden konuşan emekli generallere (bunlar milli birliğe kurşun sıkıyorlar) dedi. Genelkurmay hemen harekete geçti. Tepki doğunca da bu kez geri adım attılar.” Halk böyle düşünüyor. Gelen mesajlardan bu anlaşılıyor.Sırası gelmişken, Tayyip Erdoğan o konuşmasında “ister muvazzaf ister emekli olsun” tanımını kullanmıştı. Bu konularda konuşan muvazzaflar belli. Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanları. Onlar dışında konuşan yok. Bu rahatsız edici değil mi? Bunu da mı yanlış anlamış olabiliriz?Bu arada Genelkurmay bazı kanallarda konuşma yapan emekli askerlerden rahatsızlık dile getirirken, hangi emekli generallerin hangi kurumlarda yönetim kurulu üyeliği yaptığını, hangi rengi pek belli olmayan adamların yanında gezip tozduklarına da baksa ya.*****İyileri paylaşmakGeçenlerde İzmirli bir akrabamın Ankara’da beklenmedik anda kalp krizi geçirmesi üzerine gittiği Yüksek İhtisas Hastanesi Acil Servisi’nde nasıl hayata döndürüldüğünü yazmıştım.Dün Ankaralı bir öğretmen okurumdan bir mesaj aldım. Mesajı okuyunca iyi yapılan işleri paylaşmanın insanda nasıl mutluluk yarattığını bir kez daha görme fırsatı yakaladığımı fark ettim. Bu mesajı size de aynen aktarmak istiyorum:Sevgili Can Bey oğlum,5 Kasım yazınızda Yüksek İhtisas Hastanesi ile övgü yazınızı okumuştum. Birkaç gün sonra da, İzmir’den bir arkadaşımın torununun kalbinde delik teşhisi konulduğunu öğrendim ve Ankara’ya çağırdım. 12 yaşındaki kızımız Yüksek İhtisas’ta fevkalade ilgi ile muayene ve tetkikler sonucu ameliyat edilerek kısa zamanda sağlığına kavuştu. Bugün onları yolcu ettim İzmir’e ve hemen size yazıyorum.İlk gün sıra numarası almak için kuyruğa girenler arasında bir hanım öne geçmek istedi ve özel hasta (ne demekse) olduğunu öne sürdü. Görevli hanım ona aynen şu cevabı verdi. “Bizim hastalarımızın hepsi özeldir. Sıranızı bekleyin.” İşte böyle. Bu memlekette iyi çalışan kurumların teşvik edilmesi gerektiğine inandığım için size yazdım. Haa ayrıca İzmir’de bir üniversite hastanesinde aşağı yukarı 3 bin lira tutacağı söylenen bu ameliyat sağlık karnesi ile bedava yapılmıştır. 500 lira ücretli ama neyse ki sigortalı baba da böylece mutluluktan uçtu. Selamlar. Emekli öğretmen Nevin Çelik*****“Karışınca da kavga çıkıyor”İstanbul trafiğinin insanı artık delirtme noktasına getirdiği kesin. Bunun mutlaka bir bilimsel çözümü olmalı. Trafik dünyanın her kentinde sıkışır, ama İstanbul’daki gibi olmuyor hiçbir yerde.Bunda sürücü faktörünün de çok etkili olduğunu biliyoruz. Nitekim geçenlerde kavşak noktalarını güya “kurnazlık” adına tıkayanlara nasıl ifrit olduğumu yazmıştım. Hatta iki kere arabadan inip diğer sürücüyü uyardığımı da anlatmıştım.İşte bir okurdan mesaj geldi. diyor ki “Ben de sizin gibi buna çok öfkeleniyorum. Aynı sizin gibi arabadan inip kibarca yolu tıkayan sürücüyü uyarmak istedim, bana (Sana mı kaldı lan) diye bir saldırdı, canımı zor kurtardım” diyor.Bir vatandaşın diğer vatandaşı iyi niyetle uyarmasına kaba tepki ancak ciddi bir devlet otoritesinin olmadığı ülkelerde sık rastlanır. Bizde bir trafiği bile düzene sokacak otorite gösterilemeyince yol magandalarına da gün doğuyor işte böyle.Tabii bu böyle oluyor diye her şeye de boyun eğecek değiliz. Yine kendi çapımızda uyarı görevimizi yerine getirmeye çalışacağız. Ancak tedbirimizi de alacağız. (Nasılsa?)*****Abdi İpekçi Caddesi kiralarda en pahalı, peki ya satışlar?Pazar günü neredeyse bütün gazetelerde dünya çapında yapılan bir araştırmanın sonuçları vardı. Buna göre dünyanın önde gelen kentlerindeki alışveriş caddeleri incelenmiş ve en pahalı caddeler seçilmiş. İstanbul’daki Abdi İpekçi Caddesi en pahalı 33. cadde olmuş.Tabii başlıklar böyle olunca konu tam anlaşılmıyor. Abdi İpekçi Caddesi kiralar açısından en pahalı caddeler arasında. Çünkü bu caddede dünyanın en tanınmış markaları satılıyor. Onlar zaten pahalı. İş yeri sahipleri de “madem en pahalı malları satıyorsunuz, o halde çok yüksek kira ödersiniz” mantığı içinde.Oysa bu haberde iki temel hata var. Birincisi cadde açısından bakınca Abdi İpekçi Caddesi en pahalı kirası olan caddeler arasında yer alabilir. Buna karşılık İstanbul’un dev alışveriş merkezlerindeki kiralar Abdi İpekçi’den daha fazla. Ama onlar “cadde” statüsüne girmiyor.İkincisi ise çok önemli. Gerek Abdi İpekçi Caddesi’ndeki, gerekse çok pahalı alışveriş merkezlerindeki dükkânların çoğu iş yapmıyor. Evet çok cicili bicili dükkânlar açılıyor, dünya markaları geliyor, ama satışlar tam bir felaket.Bu nedenle dünyanın hiçbir yerinde görülmedik biçimde mevsim dışı anormal indirimler yapılıyor. Yine de dükkân sahipleri bundan iki üç yıl öncesinin cirolarına ulaşamıyor.Gerçi ekonomi için çok iyi diyorlar. Türkiye’nin harikalar yarattığı söyleniyor. Ama sonuçta realiteye bakmak lazım. Çok kaliteli dükkânlar bile günü siftah yapmadan kapatıyorsa, bazı ünlü markalar çok zengin Arap turistlerin ayda bir iki yaptıkları büyük alışverişlerle ayakta duruyorsa, ekonominin iyi olduğunu nasıl söyleyebiliyoruz anlamak mümkün değim.

Devamını Oku

Çok şükür Amerika var!?..

18 Kasım 2007

Ortalık bir anda savaş alanına dönmüş gibi oldu. Ne kadar gazete, televizyon varsa aynı anda aynı başlıklarla yayınlandı.“İlk istihbarat geldi, F-16’larımız nokta vuruşu yaptı” “Jetlerimiz Kuzey Irak semalarında” “PKK’lıların bulunduğu bir bina bombalandı” Bunlar aklımda kalan başlıklar.Haberlerin bu şekilde duyurulmasıyla birlikte milleti de bir heyecan kapladı. Kim bilir kaç kişi beni aradı hatırlamıyorum. Sordukları hep aynı şey “Harekât mı başladı?” Hani gazeteciyiz ve her şeyi biliriz ya, bu nedenle arıyorlar. Oysa gerçekten bildiğim bir şey yok. Ben de gelen bu haberleri görüyorum.Sonra gecenin bir vakti galiba Genelkurmay bir açıklama yapmış, bu tür bir operasyonun olmadığı yönünde. Ama saat geç olduğu için gazeteler baskılarına yetiştirememişler belli ki, çünkü heyecanlı başlıklar ve senaryolar aynen duruyor.Ertesi gün herkeste bir kuşku. Arkadaşlar Başbakan’ı Türkiye’den geçerken yakalayıp soruyorlar “Operasyon başladı mı?” diye. Başbakan epeydir Türkiye’ye uğramadığından olacak “Bilmiyorum” cevabını veriyor.Neyse ki Amerika’dan resmi açıklama geliyor. Deniyor ki bu açıklamada “Türk Silahlı Kuvvetleri herhangi bir sınır ötesi operasyon yapmamıştır. Türk jetleri Irak sınırını geçmemiştir.” Okey canım. Çok şükür Amerika var da ne olup bittiğini öğrenebiliyoruz. Türk askeri harekete geçmiş mi geçmemiş mi, jetlerimiz uçuyor mu uçmuyor mu, bizim de bilgimiz oluyor.Şimdiiiii, 32. Gün programında “kepazelik” dediğim için iyi niyetli bazı kişiler eleştiri getirdiler. “O kadar sert söyleyince iyi olmuyor, haklıyken haksız konuma geçiyorsun” dediler.Tamam da ben şimdi “kepazelik” demeyeyim de ne diyeyim?Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bir sınır operasyonu yapıp yapmadığını ben Amerikan resmi açıklamalarından mı öğreneceğim?Anladık, başbakan Amerika’ya gitti. Ona “Sen merak etme biz sana istihbarat veririz” dediler. İyi de istihbarat dedikleri bu muydu yani?Çok kötü bir dezenformasyon, yani yanlış bilgiler dönemi yaşıyoruz. Nereden kaynaklanıyor bu? Tamamen iktidarın tutumundan. Doğru dürüst bir bilgi akışı sağlamıyorlar, bu hassas günler için özel bir bilgi merkezi kurmuyorlar. Oysa teknolojik gelişme sayesinde doğru bilgiye ulaşmak mümkün olduğu gibi, aynı zamanda herkes propagandaya yönelik haberlere ve dezenformasyona da açık.Bu bilgi kargaşalığından ve kirliliğinden iktidarın da rahatsız olması gerek, ama gördüğüm kadarıyla şimdilik böyle bir kaygıları yok. Tam tersine, Başbakan yalan olarak nitelediği haberleri kendince düzeltirken, bunu bir iç siyaset ve rakiplerini sıkıntıya sokmak için malzeme olarak kullanıyor, hakaretler yağıdırıyor.Türkiye bu gayri ciddi tutumdan kurtulmalı ve askerin hareketliliğini bile Amerika’dan öğrenmek durumunda kalmamalı.Çünkü bu işin sonunda kamuoyunda ciddi bir güven bunalımı başlar. Kimse Amerika’dan resmi açıklama gelinceye kadar söylenen hiçbir şeye inanmaz. Türkiye’yi bu hale düşürmeye kimsenin hakkı var mı?*****Mesut Yılmaz hazırlanıyor! Geçenlerde bir tanıdığım “Yahu Mesut Yılmaz milletvekili oldu ama hiç ortada görünmüyor, ne yapar, ne eder?” diye sordu. Gerçekten aklıma gelmemişti. Ben de Mesut Yılmaz’ı pek görmüyorum.Aklıma takılınca rastladığımda Yılmaz’ı iyi tanıyanlara aynı soruyu sormaya başladım. İlginç bilgiler aldım. Mesut Yılmaz “şimdilik gizli” bir çalışma içindeymiş. Bazı temaslar yapıyormuş. Mayıs ayından önce de ortaya çıkması pek mümkün değilmiş. “Ne var Mayıs’ta?” Aslında bir şey yokmuş ama ancak o zamana kadar bu temasların sonucunu almak mümkün olurmuş.Mesut Yılmaz’ın ortaya çıkması nasıl olur? Bir parti mi kurar, bir sivil hareket mi başlatır, yoksa başka bir partiye mi geçer? Bunlar konusunda somut bilgi yok. Ama tanıyanlar “Mesut Bey 5 yılı boş geçirmedi, kendisini hazırladı, zaten seçilerek bu hazırlığı gösterdi, sıra bunun meyvelerini almaya geldi” diyorlar. Haydi hayırlısı..*****Asala’yı nasıl bitirdik? Ercan Çitlioğlu’nun kaç kitabı oldu şu anda bilemiyorum. Ama terör, özellikle Asala terörü ve PKK konusundaki uzmanlığını artık herkes biliyor.Çitlioğlu’nun son kitabı “Ölümcül Tahterevalli- Ermeni ve Kürt sorunu” elime yeni geçti. Önceki kitapların verdiği heyecanı bildiğim için bunu da hemen okudum.Çitlioğlu bu kitabında Ermeni sorununun tarihsel boyutunu anlattıktan sonra bunun PKK ile çakışmasını ortaya yepyeni belgeler de koyarak anlatıyor.Kitapta Asala terörünün bitirilmesi için yapılanları, bugüne kadar hiç yayınlanmamış gerçek olaylara da dayandırarak ortaya seriyor. Örneğin bir dönem adından çok söz edilen Abdullah Çatlı’nın Asala operasyonlarındaki rolü kitapta çok çarpıcı biçimde dile getiriliyor. Hatta bu konuda “artık son nokta konmuş” dedirtiyor.Kitapta Asala’ya yönelik operasyonlarla ilgili bölümü okurken Türkiye’nin hangi ülkede olursa olsun kararlı olduktan sonra yapılanların hesabını sorabilecek güçte olduğunu anlıyorsunuz. Bugün bir sınır ötesi operasyon için Amerika’nın iki dudağına bakmak zorunda kalışımız ise bunların ışığında insanı üzüyor.*****Bir mizah yazarının çığlığı! Perşembe günü yazdığım, mizahçıların siyasi mizah yapmamasına ilişkin yazım üzerine mizah sanatçısı Cihan Demirci’den bir mektup aldım. Bu mektubu (yer nedeniyle zorunlu olarak kısaltarak) sizlerle paylaşmak istiyorum;Sevgili Can Ataklı, Çok sevdiğim ve saygı duyduğum Erol Günaydın ustamız, “politik mizah yapamıyorlar, korkuyorlar” diye şüphesiz yeni komedyenleri yani stand-up’çıları kasdetmiş. Onun ne demek istediği net olsa da, bugünkü yazınızı okuyunca yazmak istedim. Mizah yazınına profesyonel olarak 27, amatörlükle birlikte tam 29 yıldır hem yazar hem de çizer olarak yoğun emekler veren bir mizahçı olarak üstüme alınmasam da en azından, siyasi ve toplumsal mizaha hâlâ inatla devam eden bir mizah emekçisi olarak bir ÇIĞLIK ATAYIM DEDİM. Evet şu anda bir ÇIĞLIK ATIYORUM, sesimin çıktığı kadar bizi görmeyen, duymayan, konuşmayan, bizden bahsetmeyen medyayadır bu çığlığım!... Artık sesimizi duyuracağımız gazete, dergi, televizyon, radyo, aklınıza ne gelirse hiçbir şey kalmadı bu ülkede... Bakın benim yayınlanmış 32 kitabım var. Bu kitapların satışı 300 bini aşmıştır. Çoğu muhalif mizah eseridir. Yazılması cesaret isteyen kitaplardır. (...) Haziran başlarında bu ülkenin şu ana dek tek özgün Başbakan RTE fıkraları kitabını yazıp, bin bir güçlükle yayınladım. “RTE GARANTİLİ FIKRALAR” adlı bu kitabı 2 yıl yayınlatacak yayınevi bulamadım. (...) Ülkede müthiş bir baskı ortamı var. Ben bu kadar ağır bir baskı ortamı 12 Eylül’de dahi yaşamadım. 12 Eylül’den 5 ay sonra bile bu ülkede “Sahte Atatürkçüleri” konu alan politik bir karikatür sergisi açabilmiş biriyim. Gelelim biraz da sevgili halkımıza... Hani hep “Bunu istiyor” denen halka... Halk siyasi-toplumsal mizah yapan mizahçısına zerre kadar sahip çıkmıyor. Muhalif hiçbir şeye sahip çıkan yok. Ülkede muhalefet partisi var mı ki, muhalif mizah olsun demek geliyor içimden... Oysa ülkede korkunç derecede İslamcı bir faşizm var. Diktatörlükten farksız bir ortamda yaşarken, muhalif mizaha şans verilmiyor. Bizlerin sesi duyulmuyor. Ben bu yüzden mizahımı ancak internette sürdürebiliyorum. Damdaki Mizahçı ve Mizah Haber adlı blog sitelerimde sesimi insanlara duyurabiliyorum. Bu açıdan lütfen, tatlı para ve lüks hayat peşinde koşan stand-up’çı arkadaşlarla biz mizah emekçilerini karıştırmayalım, bizlere haksızlık oluyor... Korkak olanlar mizahçılar değil var olan sahne komedyenleridir bu ülkede... Korkaklık bir yana politik-toplumsal bir mizah yapacak alt yapıları da yoktur ne yazık ki... Zaten böyle bir mizahı isteyen bir halk da yok ortada, o yüzden onlara kızmanın anlamı da kalmadı... Tüm olumsuzluklara inat ben yazıp-çizmeyi sürdürüyorum. Her şeye inat mizahın o gülümseyen muhalif yüzüyle... Sevgilerimle...

Devamını Oku

Tahta kaşıkların öyküsünü biliyor musunuz?

17 Kasım 2007

İnternet yoluyla gelen mesajlardan birini paylaşmak istiyorum sizinle. Bilmiyorum beni çok duygulandırdı. Üstelik bilmediğim şeyler öğrendim. İşini severek yapan insanların hangi koşul altında olursa olsun mutluluktan paylarını aldıklarını bir kere daha hissettim belki. Konumuz tahta kaşıklar. Kimbilir kaçımız sokakta bir sepet içinde tahta kaşık satan birini görmüşüzdür. Ve tahmin ediyorum ki çoğumuz “alt tarafı tahta kaşık” deyip geçmişizdir. Bazı kadınlar teflon tavalarını metal kaşıkla zedelememek için üstelik müthiş pazarlıklar yaparak satın almışlardır bu kaşıklardan.Peki ama bu kaşıklar hangi ağaçtan yapılır, ne kadar dayanır, insan hayatına ne kadar etki eder hiç düşünmüş müdür?İşte başından geçeni yazan okurun kaleminden bir tahta kaşık ustasının duygulandıran öyküsü;Ankara’da işim uzamıştı.. İstanbul’a dönüş için aldığım biletimi değiştirmem gerekiyordu. Öğle arasında Sıhhiye’deki otobüs yazıhanesine gidip biletimi erteletmek için acele ediyordum. Kalabalıkta koşarak yazıhaneye ulaşmaya çabalarken çarpıştık o yaşlı adamla. Sendeledi; elindeki büyük sepette bulunan tahta kaşıklar, maşalar yola saçıldı.Zabıtadan kaçıyordu belkiSanırım o da belediye zabıtasından kaçıyordu. Kısa süren şaşkınlıktan sonra adamın kalkmasına, yola saçılanları toplamaya yardımcı oldum. Heyecanlanmış, rengi solmuş, nefes nefese kalmıştı. Sakinleşmesi için koluna girip yol kenarındaki banka oturmasını sağladım. Savrulan kaşık ve maşaları toplayıp ben de yanına oturdum. Sepetten dağılanları yerine dizip bir yandan da “bırakmıyor şu belediye zabıtaları üç kuruş para kazanalım. Eve katkımız olsun” diyerek söyleniyordu. Tahta kaşıkları dizmesine yardım etmeye çabalarken “Dur hele, şimşir ve ardıç olanları diğerlerine karıştırma” diyerek engel oldu.“Kaşıklar bir olur mu?”- Hepsi tahta kaşık işte, ne fark eder?- Olur mu beyim? Şimşir ve ardıç ile ıhlamur, gürgen bir olur mu?- Bilmem. Görsem ağaçlarını bile tanımam herhalde. Ne fark var aralarında?Eline aldığı kaşıklardan birinin sırtını parmaklarıyla okşayarak bana doğru uzattı: - Ardıç, şimşir sert ağaçtır. Kolay bırakmaz kendini, işleyesin. Zordur ardıçtan kaşık çıkarmak.. Ama evlâdiyeliktir. Senelerce kullanırsın. Ihlamur gürgen ise yumuşaktır. Kolay işlersin ama çabuk yumuşar, dayanmaz. Daha sonra Sivas’ın Hafik ilçesinde çiftçilik yaptığını, sağlık sorunları nedeniyle kızının yanına Ankara’ya yerleştiğini, evin geçimine katkısı olsun diye kaşık ve maşa yapıp işportada sattığını anlattı. Özellikle ardıç ağacının zor bulunduğundan yakındı. Elindeki maşayı eliyle okşayarak “Ardıç kuşu ağacını terk etti. Bir araya gelmeleri çok zor, artık” dedi. “Ardıç kuşunu bilir misin?” Anlamamış gözlerle bakmış olacağım ki açıklama yapma ihtiyacı duydu: - Beyim, ardıç kuşunu bilmez çoğumuz. Bilenler de unuttu, gitti. Ardıç ağacı yabanidir. Öyle tohumundan üretemezsin, çeliklemeyle de olmaz. Ağacın üremesi meyvelerinin ardıç kuşu tarafından yenilip pisliği ile atılmasına bağlı. Ağacın tohumu ancak o zaman filizlenebilir hale gelir. - Yani bu kuş olmazsa ardıç ağacı üreyemiyor, öyle mi?- Evet, aynen öyle. Bunlar biri birine mahkûm sevdalılardı.- Peki, sonra ne oldu, kuşlar mı azaldı?- Kuşlar azalmadı, hatta çoğaldılar bile. Ama şehirler büyüdükçe çöplükleri de büyüdü. Kuşlar ardıcın meyvelerini yemektense çöplükten beslenmenin daha kolay olduğunu keşfettiler. Ardıç kuşu ağacını unuttu. Şimdi kentlerin kasabaların çöplüklerinde yaşıyorlar. Ardıç ağaçları ise kayboluyor gözümüzün önünden. Mezarda da arkadaşElindeki kaşığı, diğerlerinin arasına yerleştirdi. Sepetine tekrar göz atıp çıkardığı maşayı bana doğru uzattı:- Bak bu ardıç. Çürümez, nemlenmez. Eskiden ölüleri gömdükten sonra mezarlara konulurdu. Çürümediği için mezar çökmezdi. Son yolculukta arkadaştı, insanlara. Şimdi kıymete bindi. Mezarlarda yumuşak ağaçları kullanıyorlar. - Olsun, aynı işi gördükten sonra varsın dayanıksız olsun.- Şehirliler de hep senin gibi konuşuyor beyim. Herkes ardıç kuşu gibi zahmet çekmektense çöplükten kolay geçinmenin, kolay yaşamanın yolunu arıyor. Ardına bakmıyor. Çocuklarım bile kasabada yanımda kalmaktansa ardıç kuşu gibi şehirde daha kolay yaşandığını görüp uçup gittiler. Sorsan hallerinden çok memnunlar. Ama geride bıraktıklarını bilmiyor, görmüyorlar. - Sonunda sen de gelmişsin işte şehre! Buradan medet umuyorsun.- Ama ben ardımda kalanların farkındayım. Şehirde emeğin hiç değeri yok. Her şey bol, kolay ve ucuz. Biraz paran olsun emek vermeden yaşayıp, geçip gitmek mümkün bu şehirde. - Ne var bunda, şehirler hep böyle?“Şehirde sevgi yok” Sustu bir süre. Kafasını sağa sola sallayıp kendi kendine söylendi:- Sevgi yok beyim. Şehirde sevgi yok! İnsan emeğini sever. Ben bu kaşıkları tek tek elimde yapıyorum. Beğeninceye kadar uğraşıyorum. Kızımın evine katkım olsun diye satıyorum ve bu beni mutlu ediyor. Elimin emeğinin beğenilip bir yerlerde kullanıldığını bilmek hoşuma gidiyor. Şehir insanı ise emek vermediği için sevmesini de bilmiyor. Ardıç kuşu gibi yaşıyor, semiriyor, ürüyor ama geride kalan ardıç ağacının çektiği acıyı bilmiyor, görmüyor.. Görse bile anlamıyor. Bir süre daha konuşmadan oturduk o bankta. Ardıç ağacından yapılmış bir çift kaşık satın almak istedim. Sepetine göz atıp seçtiği kaşıkları gazete kâğıdına sarıp uzattı. Söylediği fiyattan fazla para vermek istedim; ederinden fazlasını almadı. Sepetin ipini omzuna atıp, kucakladı. Helâlleştik. Sıhhiyeye doğru ağır adımlarla yürüyerek şehrin kalabalığında gözden kayboldu.***** Faydasız bilgilerFaydasız birkaç bilgi daha vereyim;- Sivrisinek kovucu spreyler sinekleri kovmaz, sizi gizler. Sivrisineğin alıcılarını bloke ederek sizin orada olduğunuzu anlamalarını engeller. - Kahve sarhoş bir insanın ayılmasına yardımcı olmaz. Hatta çoğu zaman alkolün etkisinin artmasına yol açar. - Klinik ölüm sonrası insan 5 dakika içinde hayata geri getirilebilir. 5 dakika sonra beyin hücreleri ölmeye başlar, ama yine de bu süreyi 5 dakika daha uzatmak mümkündür. - İnsan uzun süre bir böbrek ve bir akciğerle, midesiz, dalaksız yaşayabilir, ama karaciğersiz bir dakika bile yaşayamaz. - Bir kilo limonda bir kilo çilekten daha fazla şeker vardır.- Eğer aynı zamanda aksırır, hıçkırır ve gaz çıkarırsanız, patlarsınız.

Devamını Oku

DTP’nin kapatılmasını en çok PKK istiyor

16 Kasım 2007

Başsavcı’nın DTP hakkında açtığı kapatma davası yepyeni bir sürecin de başlamasına neden olacak. İddianameye bakınca mahkemenin davayı “kapatma” ile bitireceği çok belli oluyor.Başsavcı’nın dava açmasından önce MHP’nin Meclis’teki DTP’lileri atmak ve partiyi kapatmak için harekete geçmesine çok şaşırmıştım. Çünkü bana öyle geliyor ki MHP popülist amaçlarla DTP düşmanlığıyla prim yapmak istiyor. Oysa DTP’nin kapatılması ve milletvekillerinin tutuklanması faydadan çok zarar getirecektir.Ve bu nedenle iddialı biçimde diyorum ki “DTP’nin kapatılmasını ve milletvekillerinin de hapse girmesini en çok PKK istiyor.” Nedeni çok basit; DTP’nin kapatılması ve milletvekillerinin hapse atılması Türkiye dışında büyük yankı yapacaktır. Batı basını Türkiye’de demokrasinin ayaklar altına alındığını, halkın iradesinin hiçe sayıldığını, Türkiye’nin aşırı milliyetçi duygularla Kürtler’i yok etmeye çalıştığını söyleyecektir.Dünya kamuoyu aynı bir askeri darbeye vereceği tepkiyi verecektir buna. Yani bu oyunu görmek ve soğukkanlı olmak gerekir.MHP’nin bu konudaki duygularını anlıyorum elbette. Seçimden sonra yaptıkları çok önemli stratejik hatalarla AKP’nin hem önünü açtılar hem de manevra alanını genişlettiler. Şu anda ellerindeki tek koz şehitler. Nitekim şehit cenazelerinde de ön saflarda MHP’lileri görüyoruz.Ancak şu da bir gerçek ki, AKP bu kozu da daha iyi kullanıyor. Seçimlerden önce Başbakan miting meydanlarında MHP ile DTP’nin aynı Meclis’te olmalarının facia olacağını ileri sürüyor ve “Sürekli kavga edecekler, bizim hizmet yapmamızı önleyecekler” diyordu. Ancak AKP lideri seçimden sonra konunun kendi elinde daha faydalı olacağını fark ederek, beklenenin aksine DTP ile kavgaya kendisi girdi.Buna karşın Erdoğan kıvrak politika ile hem DTP kavgasını sürdürüyor hem de bu partinin kapatılmaması gerektiğini söylüyor.DTP’nin hal ve gidişine bakınca sanki kapatılmak isteniyor görünümü sergiliyordu. Çünkü belli ki legal oynamaktansa yeraltına çekilmeyi daha elverişli görüyorlar. Legal politika yapmaya kalktıklarında söyleyecek fazla bir şeyleri olmadığı ortada. Ama yeraltına çekilince iş farklı hale geliyor.Şimdi iş fiiliyata döküldü ve Başsavcı kapatma davasını açtı. Konu mahkemede olduğuna göre sadece şunu söylemek isterim: “Türkiye tuzağa düşmemeli!” Sokaklarda “PKK’yı Meclis’ten atın” diye bağırmak yürekleri ferahlatabilir, bazılarına “vatanı daha çok sevdikleri” hissini verebilir, ama bu karar bu aşamada çok doğru olmayacaktır.*****Biraz nezaket biraz da görgüGörgü yaşam biçimiyle ilgilidir. Çevrenizden edinirsiniz. Tabii aynı zamanda öğrenilir de. Eğitim ve kültür düzeyi arttıkça görgü katsayınız da artar. Paralı olmanın görgüyle alakası yoktur.Nezaket ise eğitim, kültür ve yaşam biçimiyle bağlantılı olsa da biraz ruh gerektirir. Kibarlık öğrenilmez, akıllı olan en azından taklit etmeye kalkar.Hürriyet Gazetesi yazarlarından Ahmet Hakan dün benim Ahsen Unakıtan’la yaptığım telefon konuşmasını yazdığım yazıya atıfta bulunmuş. Benden söz ederken de “Can Ataklı adlı köşe yazarı” tanımını kullanmış.Can Ataklı 30 yılı aşkın süredir gazetecilik yapıyor. Bunun 20 yılı aşkın süresi aynı zamanda yazarlıkla geçti. Çok sık da televizyonlarda fikir ve görüşlerini anlatma fırsatı buluyor. Yani iyi kötü kamuoyunun tanıdığı bir isim.Bu nedenle “Can Ataklı adlı köşe yazarı” tanımı çok yakışıksız. Çünkü bu tür tanımlar genellikle “hakaret” maksatlı kullanılır. Ahmet Hakan’ın “hakaret” kastı taşıdığını sanmıyorum, aramızda bugüne kadar rahatsızlık verecek en küçük bir olay bile geçmedi. Nedeni, olsa olsa nezaketsizlik veya görgü kurallarını bilmemektir. Bunu da doğal karşılıyorum. Bu nedenle en azından meslek kıdemi fazla olan biri olarak “Başka yazarlarla ilgili tanımlamalar yaparken lütfen özen gösterin” demek istiyorum.*****“Çıkmaz Sokak Çocukları” ve emekli orgenerallerÇarşamba akşamı Tiyatro İstanbul’da “Çıkmaz Sokak Çocukları” adlı oyunun galasında çok ilginç birkaç saat geçirdim. Gala için gelen ve hepsi ayrı dönemlerde Türk Silahlı Kuvvetleri’nin en tepe noktalarında bulunmuş emekli orgenerallerle programlanmamış biçimde görüşme fırsatı buldum.Emekli Orgeneral Kemal Yavuz, İlhan Işık, Edip Başer, Çevik Bir eşleriyle birlikte oyunu izlemeye gelmişlerdi. Emekli generalleri hiç de mutlu bir havada görmedim. Tedirgin oldukları anlaşılıyordu. Ama “yazılmamak kaydıyla” bile konuşmadılar. Belli ki böyle bir dönemde söyleyeceklerinin yanlış anlaşılmasından çekiniyorlar. Gerçi Kemal Yavuz Paşa Kanaltürk ekranlarında görüşlerini sürekli açıklıyor ama, o da güncel konulara pek girmek istemedi.Tabii ne olursa olsun yine de laf lafı açmıyor değildi. Örneğin eski Hava Kuvvetleri Komutanı emekli Orgeneral İlhan Işık bir sınır ötesi harekât için ille uçakların sınırı geçmesine gerek olmadığını söyleyerek “Bugünkü teknolojide akıllı bombalar var, kendi hava sahanızdan atıp üsse geri dönersiniz, bomba gider hedefini bulur” dedi örneğin.Emekli Orgeneral Edip Başer de sınır ötesi harekâtın kamuoyunun beklediği anlamda sonuç vermeyeceğini belirterek “Terör tek tek terörist öldürerek bitirilmez. Kaynaklarının kurutulması gerek” diye konuştu.Emekli Orgeneral Çevik Bir’e “Nasıl görüyorsunuz?” diye soracak oldum “Eee anlat bakalım Can, ne olacak, siz daha iyi biliyorsunuz” deyince karşılıklı manidar biçimde gülüştük.Kemal Yavuz Paşa’ya Kanaltürk’ün satılıp satılmadığını sordum. Kanalın büyük baskı altında olduğunu, işlerin her gün zorlaştığını ama Tuncay Özkan’ın direndiğini belirtti hatta “Müthiş bir teklif bile geldi. Ama Tuncay Bey geldiği yere bakarak bu teklifi reddetti” bile dedi.Oyuna gelince. Çok ilginç, ama ağır ve zor bir oyun. Lyle Kessler’in yazdığı oyunu Türkçe’ye Ali Neyzi kazandırmış, yönetmenliğini ise Gencay Gürün yapıyor.Üç kişilik oyunda Hayat Bilgisi dizisinden tanıdığımız Serhan Aslan harikalar yaratıyor. Diğer genç yetenek Ömer Akgüllü ise çok başarılı. İki çok genç oyuncuyla sahneye çıkma cesareti gösteren Türk tiyatrosunun en önemli isimlerinden Cüneyt Türel ise her türlü takdirin üzerinde. Bu rolü Amerika’da Al Pacino oynamış.Sadece komedi izlemek istemeyenlere, iki çok yetenekli gencin sahne performasına tanık olma şansını değerlendirmelerini tavsiye ederim.

Devamını Oku

Kadehe artık kan yerine kırmızı şarap konuyor!

14 Kasım 2007

Cumhurbaşkanı da AKP’li biri oluncaya kadar resmi törenlerde “kadeh kaldırma” ritüeli kamuoyunda fazla dikkat çekmiyordu. Çünkü bu tür resmi toplantılarda genellikle Başbakan Erdoğan elindeki su bardağı ile konuklara eşlik ediyor ve eğer zorlamazsanız fazla da dikkat çekmiyordu.Ancak Başkomutanlık makamına da bir AKP’li oturunca “kadeh kaldırma” olayı da sırıtmaya başladı. En dikkat çekici örneği Çankaya Köşkü’nde Suudi Kralı onuruna verilen yemekte yaşadık. “En iyisi hiç kadeh kaldırmamak” diyen Gül bu ritüelin fiilen de kalkabileceğinin sinyalini verdi.İsrail Cumhurbaşkanı ise işi hafiften gırgıra aldı ve “Bazıları şarap içmiyor, ama su da iyidir” diyerek kadehini kaldırdı.Peki bizde artık sorun olmaya başlayan bu “kadeh kaldırma” nedir? Ne zamandan beri insanlar karşılıklı kadeh kaldırıp “şerefe” diyorlar?Bu adetin kesin bir başlangıç tarihi yok. Çeşitli kaynaklardan değişik bilgiler buldum. Ama kadeh kaldırmanın binlerce yıl öncesine dayandığı kesin. Hatta insanlığın en ilkel dönemlerinden kurtuluşu sırasına dayandığı bile söyleniyor.İlkel çağdan, yani birbirlerini öldürüp yedikleri bile revayet edilen çağlardan kurtuluş sırasında kabileler aralarında barış yaparken birbirlerinin kanını bir kadehe koyup “artık seni öldürmeyeceğim, incitmeyeceğim” anlamında gelen bir kelime söyleyip bir yudum alırmış.Bu karşılıklı barış anlaşması ritüeli bin yıllar içinde gelişip “Ben seninle kardeşim, sana benden zarar gelmez” anlamında kullanılmaya başlanmış.Yani kadeh kaldırmak karşı tarafa bir dostluk nişanesi olarak algalanabilir. Günümüzde içinde özellikle kırmızı şarap olması da ilk çağlarda kullanılan kanı çağrıştırması açısından görülmeli. Yani şarap içilmesinin dini anlamı hiç yok.Yine bir başka kaynağa göre Ortaçağ Avrupa’sında verilen davetlerde kimi şovalyelerin içine zehir konulup konulmadığını anlamak için kadehlerini havaya kaldırıp bakmalarıyla başlamış bu adet. Sonra iki taraf da kadehini kaldırıp zehir incelemesi yaptıktan sonra kadehlerini birbirine vurup “güven” telkin ediyorlarmış.Başka bir kaynağa göre de masadaki herkesin eşit olduğunu göstermek için kadeh kaldırıldığı yazılı. Böylelikle herkes birbirinin aynı kadehi kaldırarak ve aynı kaptan konan içkiyi içerek “hepimiz eşitiz” mesajı veriyormuş.Öyle ya da böyle kadeh kaldırmak tamamen karşılıklı dostluk anlamına geliyor. Başka da bir anlamı yok. Kadeh kaldırma töreninin özellikle devlet törenlerinde uygulanması da bunun bir yansıması.*****Korkanlar sadece mizahçılar mı?Fitili yılların tiyatro sanatçısı Erol Günaydın ateşledi. Dedi ki “Yeni komedyenler çok korkak. Politik mizah yapamıyorlar, liderleri taklit atmeye cesaretleri yok.” Günaydın’ın bu sözlerine bazı sanatçılardan destek geldi. Şu ana kadar karşı çıkan da olmadı.Erol Günaydın’ın sözlerine katılıyorum ama bir de ekleme yapmak istiyorum. Korkanlar sadece mizahçılar değil ki. Mizahın sergileneceği mecraları elinde tutanlar da en azından onlar kadar korkak.Ve hemen şunu da söylemek istiyorum. Günümüzde korkmak hiç de ayıp değil. Çünkü öyle bir iktidarla karşı karşıyayız ki. Korkmasanız da bir şey farketmiyor, çünkü zaten elinizden bir şey gelmiyor.Mizanıh temelinde siyaset yatar. Mizahçı yaşadığı günü ve kendini yönetenleri alaya alamazsa görevini yerine getirmiş olmaz. Sırf güldürmek için yazılan vodvillerde bile öyle ya da böyle mutlaka bir politik dokundurma, egemen olanlara karşı ince eleştiri veya alay vardır.Mizah toplumun emniyet subaplarından biridir. En kötü günlerde bile gülümseme yaratacak bir ince alay bizzat iktidar sahiplerini bile kendine getirir.Oysa bugün iktidarda mizahtan tamamen yoksun, tahammülsüz ve despot bir zihniyet var. Bir kedi karikatürüne bile tahammül edemeyen, dava üstüne dava açan bir başbakanımız var.Sırf güldürme amaçlı mizah ancak toplumun en alt kültür düzeyine hitap eder. Genellikle “durum komedisi” dediğimiz insanların komik duruma düşmeleri ya da şive taklitleri bu kesimi çok güldürür. Ne yazık ki bugünkü iktidarın anlayış düzeyi de böyle olunca mizah adına sadece bu yapılıyor. Bunlar neye gülüyor mesela biliyor musunuz? Vaaz veren Cüppeli Ahmet Hoca’ya. Adam diyor ki “Ulan telefonuna ezan sesi koyuyorsun, tam heladayken çalıyor, olur mu böyle?” Cami cemaati kahkahadan kırılıyor. Mizah da bu oluyor. You Tube’da örneği çok.Ağır ve şiddetli baskı nedeniyle gerçek mizaha ortam yaratacak mecralar (Gazete, televizyon, dergiler, radyo) bundan kaçınıyor. O zaman da siyasi mizah ne idüğü belirsiz ve gerçekten korkak olan kimi internet kullanıcılarının eline kalıyor ve tabii bu da hem etkili olmuyor hem de tepki çekiyor.Oysa en baskıcı devirlerde bile Nasrettin Hoca’yı, Bekri Mustafa’yı, Temel’i yaratan da bizleriz. Ama galiba bugünkü gibi bir baskıyı hiç hissetmemiştik. Mizahın gerçek yatağından akamamasının tek nedeni budur. Yazık. Erol Günaydın’a da üzülmek kalıyor*****Hangi dilde nasıl “şerefe?” deniyorArtık dünya çok küçüldü. Milyorlarca insan her gün kendi ülkesi dışında pek çok ülkeye gidiyor. Özellikle iş adamları birçok ülkeye gidiyor ve bu ülkelerin işadamlarıyla anlaşmalar imzalıyor. Sonra da bunun şerefine yemeklere katılıyorlar. O halde “kibarlık” bulunduğunuz ülkenin diliyle “şerefe” demeyi ve kadeh kaldırmayı gerektirir. Bu nedenle ilgilenenlere çeşitli ülkelerde “şerefe” nasıl denir, onu sunuyorum;AVUSTURYA: PrositBELÇİKA: Op uw gezonheid, A votre santeÇİN: Wen lieÇEK CUM: Na zdravi, NazdarDANİMARKA: SkalİNGİLTERE: CheersFİNLANDİYA: Kippis, MaljanneFRANSA: A votre sante, SanteALMANYA: Prosit, Aur ihr wohlYUNANİSTAN: Eis igianİSRAİL: l’chaim, MazeltovİZLANDA: Santanka nuİRLANDA: SlainteİTALYA: SaluteJAPONYA: Kampai, BanzaiHOLLANDA: Proost, GeluchNORVEÇ: SkallPOLONYA: Na zdrowie, VivatİSKOÇYA: Hoot monİSPANYA: SaludPORTEKİZ: A sua saude, EvivaRUSYA: NazdoroviaİSVEÇ: SkalBir de tüm ülkelerde “Çin çin” ortak olarak kullanılır*****Görgü kuralı olarak kadeh kaldırmakKadeh kaldırmak binlerce yıllık bir adet olunca ister istemez bunun kuralları da oluşuyor. İşte görgü kuralı açısından kadeh nasıl kaldırılır, birlikte okuyalım;Kadeh kaldırmadan önce tüm misafirlerin çatal ve bıçaklarını bıraktıklarından emin olun. Kadeh kaldırmak için en iyi zamanlama yemek öncesi ya da tatlı servisi sonrasıdır. Kadeh kaldıran kişi ayağa kalkarak diğerlerinin dikkatini çekmek için bardağına vurabilir. Misafirler bardaklarını havaya kaldırırlar ve kadeh kaldıran konuşmasını bitirince bardaklarından küçük yudumlar alırlar. Onuruna kadeh kaldırılan kişi içkisinden yudum almadan önce diğerlerinin kadeh kaldırmasını beklemeli. Ayrıca kendine kadeh kaldırmaktan kaçınmalıdır. Daha sonra, onuruna kadeh kaldırılan kişi eğer cevap vermek isterse kadeh kaldırabilir.Alkollü içecek kullanmayanlar boş bardak ya da su bardaklarını kaldırabilirler.

Devamını Oku

Ahsen Hanım’la samimi sabah sohbeti

14 Kasım 2007

Dün saat 10.30 sıralarında yazı yazmak için haberleri okurken cep telefonum çaldı. Karşıma çıkan kadın çok kibar bir sesle “Rahatsız ediyorum. Maliye Bakanımız Sayın Kemal Unakıtan’ın eşi Ahsen Hanımefendi görüşmek istiyor” dedi.10 saniye kadar sonra Ahsen Hanım’ın sesi geldi telefondan.“Can” diye söze girdi “Beni bugün paramparça ettin, çok üzdün. Çok kırdın.” Anladım tabii. Dün bu köşede Unakıtanların çocukları ile ilgili bir yazım vardı. Genç Unakıtanların yumurtadan, mısıra, Telsim kontörlerinden güvenlik kameralarına kadar gelişen işlerini yazmıştım. Sonuna da “Eğer bu çocuklar bakan çocuğu olmasalardı bu kadar değişik alanlarda başarı sağlarlar mıydı?” sorusunu eklemiştim.Ahsen Hanım üzgün bir sesle “Senin yerin bizim için çok ayrıydı. O kadar muhalefet yazmana rağmen senin dürüstlüğüne, namusuna inanıyordum. Seni aileden gibi görüyordum” dedi.Ahsen Hanım’la hiç tanışmamıştım, ama çok yakın bir aile dostumuzla neredeyse akraba gibi.Ama bana olan ilgisinin kaynağı bu değil. Star televizyonundayken Kemal Unakıtan’la bir Kırmızı Koltuk programı yapmıştım. Unakıtan henüz çok yeni bakandı. Kamuoyu kendisini pek tanımıyordu. Ama o Kırmızı Koltuk programında o kadar başarılı ve espriliydi ki, sanıyorum onun bu yönünü kamuoyu bu programla öğrenmişti.Ahsen Hanım da bu programdan çok etkilendiğini belirterek “O günden sonra sana karşı büyük sempati oluştu içimde. Konuşman, tavırların, ilginç soruların ve esprilerin gönlümde taht kurmuştu, ama bugün hepsi yıkıldı.” Ahsen Hanım tabii ki yazdıklarıma “yalan” demiyor ama “Benim çocuklarım iş yapmasın mı?” diye yakınıyor. Çünkü Ahsen Hanım’a göre çocuklarının pek çok alanda iş yapmasının nedeni babalarının bakan olması değil.“Onlar Amerika’da okudu. Okullarını birincilikle bitirdi. Babaları bakan olmadan da iş yapıyorlardı. Ne yapayım yani oğlum yumurta satıyor, yapma mı diyeceğim. Bakan çocuğu oldular diye evde mi oturacaklar” diyor.Ahsen Hanım’a “Haksızlık yapmayın, kimse çocuklarınızın evde oturmasını istemez. Ama birbirinden çok değişik işler yapmaları, hepsinde de başarılı olmaları ister istemez dikkat çekiyor” dedim.Ama Ahsen Hanım bunları dinlemiyor ki. “Benim çocuklarım kazandıkları paraları hangi hayır işlerinde kullanıyor biliyor musun. Kaç aileye iş sağlıyorlar biliyor musun?” diyor ve ekliyor “Bak seni sevdiğim için aradım. Yoksa bizim hakkımızda neler yazıyorlar, cevap bile vermiyorum, açıyorum davayı, kazanıyorum.” Şimdi bu durumda ben ne diyeyim? Karşımda çocuklarını koruyan bir anne var. Belli ki son derece duygusal bir psikoloji içinde. Bu tür yazılar bir anneyi üzer, perişan eder mi? Tabii ki eder.Ama şunu da unutmamak gerek. Kemal Unakıtan bu ülkenin Maliye Bakanı. Ağzından çıkan bir talimat koca şirketleri yerle bir edebilir. Ülkenin parası ondan soruluyor. Hal böyle olunca başta ailesi olmak üzere tüm yakınları da mercek altına alınacak, bu işin kuralı böyle.Tabii ki babaları bakan diye çocuklar işten el çekmeyecek. Sadece dikkat çekmeyecek.Ahsen Hanım’ın annelik duygularını anlıyorum. Ama o da bizim gazetecilik duygularımızı anlamalı.*****Irak’taymışızAylardır Kuzey Irak’a yönelik bir sınır ötesi operasyonu konuşuyoruz. Hükümet de her seferinde “Gerektiğinde karar veririz” diyor. Neyse.Dün gazetelerde yayınlanan bir haberin ayrıntısı hayli şaşırtıcıydı. Amerikalı bir binbaşı PKK’lıların silahlı saldırısına uğruyor. Binbaşı şans eseri saldırganların elinden kaçıyor ve koşarak “yakında olduğunu bildiği Türk Birliği’ne” gidiyor. Böylelikle Amerikalı binbaşı canını kurtarıyor. Gazetelerimiz haberi verirken “Mehmetçik Amerikalı binbaşıyı kurtardı” diyordu.Güzel, bizim de göğsümüz kabardı da, bu arada öğrendik ki sınırın öte tarafında konuşlanmış bir Türk Birliği varmış. Yani sıcak takip falan için gitmemiş, orada yerleşmiş. Amerikalı binbaşı da bunu biliyor.Peki bizim birliğimiz zaten öte tarafta konuşlanmışsa nasıl bir sınır ötesi harekattan söz ediyoruz ki?Bakarsınız yarın da başka bir Amerikalı saldırıya uğrar, aslında operasyonun yapılmış olduğunu öğreniveririz.*****75 milletvekilinden hiç ses yokBaşbakan Tayyip Erdoğan’ın ABD Başkanı Bush’a “Güneydoğu bölgesinde en güçlü parti benim partim. Benim bu bölgeden seçilmiş 76 milletvekilim var” sözleri üzerine “Bu milletvekilleri ortak bir açıklama yaparak PKK’nın terör örgütü olduğunu söylemeliler” demiştim.Sonra bunu bir daha hatırlattım. Üzerinden neredeyse 10 gün geçti ama, hiç tepki gelmedi. Birkaç AKP’li “Sana mı kaldı?” gibisinden içinde hakaretler olan mesajlar gönderdiler o kadar.Oysa böyle bir açıklama bence çok yararlı olacaktır.Çünkü belli ki Güneydoğu halkının bir bölümü çözümü PKK’nın politikalarında görürken, diğer bölümü de çareyi AKP’de arıyor.Bu durumda AKP’ye oy veren vatandaşlar PKK’yı terör örgütü olarak görüyorlar. Yani AKP’yi Kürt kökenli 75 milletvekilinin endişe edeceği bir durum yok.Eğer 75 milletvekili böyle bir açıklama yaparsa Başbakan Erdoğan’ın da eli çok güçlenecektir. O da dünya kamuoyunun önüne çıktığında “Benim ülkemin Güneydoğu’sunda yaşayan insanların çok önemli bir bölümü terörü lanetlediği gibi ülkenin bölünmesinden de yana değiller. Bunu bize verdikleri oylarla gösterdiler” diyebilecektir.Çünkü daha önce de yazdığım gibi özellikle batı basını Güneydoğu halkının tamamını potansiyel olarak Türkiye’den ayrılmak isteyen insanlar olarak görüyor.Bu yanlışın giderilmesi ancak böyle bir çıkışla olabilir. Kürt kökenli milletvekilleri bu cesareti göstermek durumundadır.*****AKP’nin “yayın yasağı” kurnazlığıAskeri mahkemenin kaçırılıp rehin tutulduktan sonra tutanakla teslim edilen 8 askerle ilgili yayın yasağı koymasının öncesi de var.Hatırlayacaksınız, bölgede operasyonlar sürerken Hükümet Sözcüsü Cemil Çiçek bu gelişmelerle ilgili haberlere yayın yasağı konmasını istemişti. RTÜK de bu kararı tüm televizyon kanallarına bildirmişti.Ancak Kanaltürk bunun bir sansür olduğunu ileri sürerek Danıştay’a başvurmuştu. Danıştay da bu başvuruyu haklı bularak yayın yasağını iptal etmişti. Başbakan da buna çok kızmış ve Danıştay’ı hükümetle uyumlu çalışmadığı ve adeta tavır aldığı iddiası ile suçlamıştı.Aldığım bilgiye göre o sırada konulan yayın yasağı talebi Genelkurmay’dan gelmiş ve sadece kaçırılan askerlerle ilgili haberlere uygulanması istenmiş.Ancak bunu fırsat bilen ve terörle mücadelede konusundaki ilgili tüm eleştirilerin önünü kesmek isteyen hükümet talebin kapsamını genişletmiş. Buna gerekçe olarak da “Sadece bir konunun yayın yasağı kapsamına alınması dikkat çeker” bahanesini göstermiş.Sonuçta Askeri mahkeme bir karar aldı ve yayın yasağı getirdi. Aslında ilk güne dönülmüş oldu.

Devamını Oku

Barzani güvenmese karargâhını Türk müteahhitlere yaptırır mı?

12 Kasım 2007

Türk Silahlı Kuvvetleri 7 aydır terörle mücadele konusunda kendisine sınır ötesi operasyon izni verilmesini talep ediyor. Ancak hükümet bu talebi hep kulak arkasına atıyor.Bu 7 ay içinde 40’ın üzerinde askerimiz şehit edildi. Ancak bundan sonra hükümet tepkisizliğinin aleyhine dönebileceğini fark etti ve Meclis’ten yetki istedi. Şimdi de bu yetkinin kullanılması için askere talimat vermiyor.Bir anlamda terör konusunu Amerika’nın himmetine teslim ettik. Eğer onlar gerek görürlerse bize istihbarat verecekler, biz de eğer uygun görürsek gereğini yapacağız.İktidar sınır ötesi operasyonla ilgili “diplomatik tüm kanalları” kullanma kararında. Bunda yanlış bir şey yok. Elbette askeri bir harekat en son düşünülmesi gereken konudur.Buna karşın insan ister istemez şüpheleniyor. Diplomatik atak adı altında acaba Kuzey Irak’a bir operasyon düzenlenmesi üstelik bundan Barzani’nin de etkilenmesi önlenmek mi isteniyor diye.Çünkü ısrarla Kuzey Irak’ta çok sayıda Türk firmasının iş yaptığı, bunun milyarlarca dolar tuttuğu belirtiliyor.Gelin işi bir de tersinden düşünelim.Barzani ikinci körfez saldırısından sonra Amerika ile çok içli dışlı oldu. Kuzey Irak’ta yaşayan Kürtler bir anlamda Amerika’nın bölgedeki en önemli müttefiki oldu.Düne kadar Türkiye’den çekinen hatta PKK’ya karşı operasyonlar bile düzenleyen Barzani de bir anda PKK’cı kesildi. Barzani herhalde Türkiye’nin bu konuda çok duyarlı olduğunu ve tepki göstereceğini de hesaplıyordu.Ancak gelişmeler bu yönde değil. Barzani Kuzey Irak’taki en önemli inşaat işlerini, hizmet sektörünü Türkiye’ye açtı.Örneğin son günlerde çok konuşulan üstelik yalanlanmayan bir haber var. Başbakan’ın damadının başında bulunduğu bir şirket Erbil’deki Barzani’nin karargah binasını inşa ediyormuş.Bir karargah ülkenin en önemli merkezidir ve gizlilik içerir. Böyle bir yerin inşaatını yaptıracağınız kişilerin çok ciddi bir güvenlik sınavından geçmesi gerekir.Düşünün, bir karargah binası yaptırıyorsunuz, işi yaptırdığınız kişinin kayınpederi sizin bulunduğunuz yere bir askeri operasyon için talimat verecek konumda. İşinizi bu kişiye yaptırır mısınız? Yaptırırsınız tabii ama bu durumda kayınpederin bu kararı asla almayacağına inanırsınız.Ayrıca bu bölgede iş yapan kişiler içinde sadece Başbakan’ın damadı yok. Yine Başbakan’a çok yakın olduğu bilinen isimlerin de milyonlarca dolarlık işleri var.Bu durumda “Barzani o kadar güven içinde ki en kritik binalarını bile Türkler’e yaptırmaktan çekinmiyor” dememiz çok mantıksız olmaz.O halde diyorum ki; belli ki Kuzey Irak’a yönelik, Barzani’yi de rahatsız edecek bir askeri operasyon için izin verilmeyecek. Terörü bitirmek istediğimize göre, Kuzey Irak’ta iş yapan şirketlere Sayın Başbakan bir şart koysun. Desin ki; buradan kazandığınız paralarla Güneydoğu illerine yatırım yapacaksınız. Bu yatırımlar için başta vergi ve sigorta giderleri için sizlere teşvik sağlanacak.Teröre karşı ekonomik hamle bu yolla başlatılabilir. Yoksa komisyonlar kuralım, önlem paketleri hazırlayalım derken yine çok zaman kaybederiz.*****Donup kalmakİstanbul’u son iki gündür esir alan lodos fırtınası kent yönetiminin nasıl bir acz içinde olduğunu bir kere daha gösterdi. Fırtına nedeniyle deniz ulaşımı hemen hiç yapılamayınca herkes köprülere yöneldi ve trafik kilitlendi.Anadolu yakasında oturup Avrupa yakasında çalışan yüz binlerce kişi işlerine 3-4 saatlik gecikmelerle gidebildiler. Akşamları da aynı manzara tersine yaşandı.Oysa bu fırtına biliniyordu. Deniz ulaşımının durabileceği de tahmin ediliyordu. Ama belli ki bu konuda hiçbir önlem alınmadı. İşler yine kendi haline bırakıldı.Kimse “aynı anda yüz binlerce kişi köprülere hücum etti, bu kaçınılmazdı” bahanesinin arkasına sığınmasın. Bunun önlemini almak, trafiğin sıkışacağı noktaları denetim altına almak ve buraları görevli sayısıyla takviye etmek hiç de zor değil. İstanbul’da güya bir afet koordinasyon kurulu var. “Allah İstanbul’u başka afetlerden korusun” demekten başka söz bulamıyorum. Ya gerçekten bir afet olursa ne olacak?*****Yalanlanmayan haberSon birkaç gündür internet üzerinden gelen mesajlarda bir haberle ilgili çok sayıda yorum ve suçlama dikkatimi çekiyor. Yorumları bir tarafa bırakın, ama suçlamalar tüm gazetecilere yönelik. Çünkü “Bu haber gazetelerde niye yok?” diye soruluyor.Haberi herkes gibi ben de Gazeteport adlı internet haber sitesinde gördüm. Örneğini bugüne kadar pek çok defa gördüğümüz ve ne yazık ki alıştığımız bir “iktidar bağlantılı, usulsüzlük kokan bir kayırma haberiydi” bu.Yine çok sıkça rastladığımız gibi Maliye Bakanı Kemal Unakıtan’ı ilgilendiriyordu.Haber aslında son derece ilginç. Ayrıca ilgili taraf tarafından ne bir açıklama yapıldı ne de yalanlama. Tabii işin içinde Unakıtan olunca insan pek şaşırmıyor. Çünkü Sayın Bakan’ın adı daha önce de bu tür haberlere konu oldu ama o hiç aldırmadı bile. Hatta Meclis kürsüsünden bu tür usulsüzlük iddialarını ortaya atanları alaya aldı.Son haberin özeti şu: Mersin Serbest Bölgesi için güvenlik kameraları alınıyor. Tutarı 2 milyon dolar. Böyle bir yer için güvenlik kameraları çok önemli ve gerekli. İhaleyi kazanan ve güvenlik kameralarını satan firmanın sahipleri çok ilginç. Habere göre 2 milyon dolarlık mal satan şirket ve ortakları şöyle: Telemobil Bilgi İletişim Hizmetleri A.Ş. Ticaret Sicil No: 543476 / 0 Adres: Çilehane Cad. Çamlıca Evleri Sitesi No: 13/3 Küçükçamlıca Telefon: 0216 545 20 11 Sermaye: 300.000 YTL Yönetim Kurulu Başkanı: Abdullah Unakıtan Başkan Yardımcısı: Fatma Unakıtan Başkan Yardımcısı: Zeynep Basutcu Yani Maliye Bakanımızın oğlu Abdullah Unakıtan ve kızları Fatma ile Zeynep hanımlar. Elbette kimsenin işinde gücünde gözümüz yok. Ama Telsim kontörlerinin satışında bu çocuklar çıkıyor ortaya. Mısır ithalini de bunlar yapıyor. Yumurta işine de giriyorlar. Şimdi de güvenlik kamerası ihalesi. Bilmediğimiz acaba başka hangi işler var.İnsan bu çok yönlü yetenekleri çok merak ediyor ister istemez. Acaba baba bakan olmasa bu kadar farklı alanlarda bu kadar başarılı işlere imza atabilecekler mi?*****Kral ve maiyeti gibiBaşkomutan’la Başbakan’ın Suudi Kralı’nın ayağına gitmesi doğal olarak çok eleştirildi. Ben de bu konudaki rahatsızlığı iki gündür sizlerle paylaşmaya çalışıyorum.Fotoğraflara bakarken bir nokta dikkatimi çekti. Oturma düzeni çok garipti. Yan yana oturduğunuz zaman birbirinizle konuşamazsınız. Sadece kral konuşur ve kime hitap edecekse ona doğru döner. Diğer kişi lafı duymak ya da bir şey söylemek için eğilmek zorunda kalır.Böyle oturunca ortaya kral ve maiyeti görüntüsü çıkıyor. Ortada oturan kişi duruma da hakim konuma geliyor.Kral’ın ayağına kadar giden Başkomutan ve Başbakan hiç olmazsa birbirlerini görecek biçimde hafif yuvarlaklaştırılmış biçimde otursalardı. O zaman en azından görüntü daha şık olacaktı.Nasıl savunurlarsa savunsunlar Türkiye’nin en tepesindeki iki kişi ülkenin onurunu zedelemiştir. Bu görüntü üzerlerine yapışacaktır ve siyasi hayatları boyunca önlerine konacaktır.Şu anda buna hiç aldırmadıkları anlaşılıyor, ama bu iklim de hep böyle gitmeyecek ki.

Devamını Oku

Şu garip mantığa bakar mısınız?..

12 Kasım 2007

Okurlardan her gün çok sayıda mesaj geliyor. Bunların hemen hepsine cevap yazmaya çalışırım. Bazı mesajlar bana fikir verir, bazılarından yararlanmaya çalışırım. Bu mesajlarda çok ilginç yorumlar olduğu gibi hakaretler, küfürler de olur. Bunlara bile belli bir üslubu bozmamaya çalışarak cevap gönderiyorum genellikle.İçinde çok ilginç ifadeler, id- dialar, suçlamalar ya da yorumlar olan mesajları da çok dikkatli bir filtreden geçirmeye çalışırım. Hele mail zinciri denilen, bir mesajın bir anda yüz binlerce kişiye gönderilmesiyle oluşan mesajlara hassas davranırım. Çünkü yalan bir haber bu yolla bir anda milyonlara ulaşıyor, mail’i alan herkes bunun doğru olduğuna inanıyor.Dün gelen bir mesaj beni çok ciddi düşündürdü. Ama alışılmışın dışında üzerinde isim adres her şey vardı. Sadece bana yazılmıştı, başkalarına gönderilmediği gibi bir başkasının mesajı da iletilmiyordu.Üzerinde çok düşündüm. Ancak mesaj kamuoyuna yaptıkları açıklamalarla da tanınan bir dernek başkanından geliyordu. Şimdilik adı bende saklı olan dernek ve başkanının Türkiye’nin yarısını çok üzeceğini biliyorum. Ama bir ibret belgesi olması açısından sizlere de sunmaktan kendimi alamıyorum.Okuyun ve değerlendirin. Mesaj şöyle:Sayın Ataklı,10 Kasım tarihli yazınıza dair birkaç kelam etme ihtiyacı hissettim.Yazınızda “(...)teröre lanet mitinglerinde türbanlıların olmadığı fark ediliyordu, bayrak da asmıyorlar galiba” demişiniz. Evet, bayrak da asmıyoruz, mitinglere de katılmıyoruz (Elhamdülillah). Biraz empati yapmaya çalışırsanız bunu siz de gayet normal olarak karşılarsınız, anlarsınız. Devlet, biz İslami kimliğe sahip insanları bu ülkenin ikinci hatta üçüncü sınıf vatandaşı yerine koyacak, baş örtülü kızları okullara almayacak, baş örtülü çalışmak isteyen bayanları kamu dairelerine almayacak, baş örtülüye vebalı muamelesi yapılacak, dindar insanların Kuran kursları kapatılacak, partileri kapatılacak, İHL’ler kapatılmaya çalışılacak, İslami kimliğe sahip insanlara medya aracılığı ile her gün bir dünya aşağılama ve hakaretlerde bulunulacak, başörtülü olduğu için kanser hastası bir kadına (Medine Bircan) sağlık hizmeti verilmeyecek ve kadın ölecek, yüz bini aşkın baş örtülü kız okuyamadığı için değişik psikolojik rahatsızlıklar geçirecek, bunlardan bir kısmı çok zor şartlarda başka ülkelerde okumaya çalışacak, laiklik adı altında Kemalizm adı altında her gün dindar insanlara işkenceler yapılacak, hakaretler yağdırılacak, baş örtülü olduğu için asker anaları kışlaların kapısından gerisin geri çevrilecek, baş örtülü analar çocuklarının mezuniyet törenlerine alınmayacak, baş örtülü muhabirler üniversitelerde yapılan etkinlikleri takip bile edemeyecek, bizlere İran düşman olarak tanıtılırken İsrail’le kol kola gezilecek, İsrail Cumhurbaşkanı gelip mecliste konuşma yapacak...Tüm bunlar olurken bizler de bu ülkenin bayrağını evlerimize asacağız, tertip ettiği mitinglerine koşacağız, öyle mi?Olur. Başka bir emriniz var mıydı sayın Ataklı?Bu ülke kuruluşundan itibaren İslama ve Müslümanlara düşmanlık beslemiştir. İslami değerleri hayattan silmek için elinden gelini ardına koymamıştır.Bu yüzden hiç kimse bizden celladımıza âşık olmamızı beklemesin. Biz Müslümanlar bu devletin bayrağına da marşına da vb. diğer şeylerine de saygı duymayız.Şunu hiçbir zaman unutmayın ki; saygı ve sevgi karşılıklı olur.NOT: Dikkat ettiyseniz hiç “türban” sözü kullanılmıyor. “Baş örtüsü” deniyor. Bu demagoji ne yazık ki çok prim yapıyor.*****Şehit cenazeleriİsterseniz bugün bir okur mektubuna daha yer vereyim. Çünkü bu da bir başka açıdan ibretlik durumu sergiliyor:Merhaba sayın Can Bey.Temmuz başından ekim sonuna kadar, kaptan olarak okyanuslar çoğunlukta olmak üzere denizlerde gemi kullandım. Sonra vatana döndüm. Vatan gazetemi de okumaya devam ediyorum. İşte bu nedenle bu gün karşılaştığım, canımı hayli acıtan bir olayı size sunuyorum:Anıtkabir ziyaretinden sonra damadımın sürdüğü, içinde kızım ve torunum olan arabadan Kocatepe Camii’ne dönen yolda polisin izin vermemesi nedeni ile indim, evime giderken, polisler bırakın vasıtaları, yayalara dahi müsaade etmediğinden daha uzak yola saptırıldık. İkindi ezanı okumaya başlandı. Polise müsaade etmesini söyledim kabul etmedi. Sordum “Suudi Kralı mı camiye geliyo?” “Hayır” dedi, “şehit cenazesi var.” Merakım arttı, yan sokaklarda gide gide tam cenaze namazı kılınmaya yakın bir zamanda cami avlusuna zar zor girebildim. Her taraf polis doluydu. Avluda bulunan cemaat kadar polis vardı. Polisler vazifelerini yapıyorlardı ama simalarından, üzüldükleri ve utandıkları anlaşılıyordu.Eve gelince bugünkü ve dünkü Vatan gazetelerinde şehit haberlerini tekrar okudum. Ancak 1987 doğumlu, nur yüzlü fotoğrafını yakama iliştirdiğim Şehit EMRE ÇİFTÇİ’nin şehadet haberini bulamadım. Orada soruşturmam sonucu mahalle komşuları da gazetelerde haber olarak okumamışlar. Nedir bu yangından mal kaçırır gibi şehit cenazesini halkın katılımından kaçırmalar? Emir verenleri kınıyorum. Kendimi adeta işgal edilmiş bir toprak üstünde yaşayan biri olarak hissettim. Yok bu kaldırımdan yürüyemezsin, karşı kaldırıma geç, bu sokağa giremezsin. Barikatlar, barikatlar. Medyayı dahi göremedim. Yalanım varsa en az o emir verenler kadar şerefsizim. Sizi hep okurum. Lütfen yazın bu yazdıklarımı köşenizde, millet öğrensin. (İsmi bende saklı.)*****Sanki Tanrı para olmuşBir fotoğrafın halkı bu kadar öfkelendirmesi nadir görülür. Sözünü ettiğim fotoğraf dün VATAN’da yayınlanan fotoğraf. Başkomutan ile Başbakan’ın Suudi Kralı’nın otelindeki odasına giderek çektirdikleri fotoğraf.Atatürk’ten hiç hoşlanmadığını her fırsatta dile getiren bir şeriat ülkesinin kralını üstelik 10 Kasım günü ağırlamak halkın en az yarısını son derece rencide etti. Peki krala bu görülmemiş ilginin nedeni ne acaba? AKP yanlısı gazetelerin haberlerine göre kral 1.5 trilyon dolarlık servetinin önemli bölümünü Türkiye’de değerlendirebilirmiş.Düşünebiliyor musunuz; para sanki Tanrı olmuş da haberimiz yok. Adamın parası olduğuna göre uçağının kapısında karşılanabilir, ayağına gidilip poz verilebilir, ziyarete gelen her devlet adamı Anıtkabir’i ziyaret ederken onun gitmemesi hoş karşılanabilir, bayraklar sadece Atatürk’ün ölüm günü yarıya indirilirken, o bayrağının yarıya indirilmesine izin vermediği için razı gelinir, uçağının kapısına kadar eşlik edilir.Ama kendisine kral diyen kişinin ülkesinin tarihi yokmuş, bilim, teknik sadece parayla alınırmış, bir tek bilim adamı, sanatçısı, edebiyatçısı, yazarı, çizeri, müzisyeni bile bulunmazmış ne gam, parası var ya.Hani bizimkiler ağzından “demokrasi” hiç düşürmüyor ya, ama kralın ülkesinde bırakın demokrasiyi, demokrasi kelimesi bile yasakmış, olsun, ne fark eder parası var ya. Para Tanrı olmuş, gerisi hikâyedir.*****Kevin CostnerÜnlü Hollywood yıldızı Kevin Costner’ın Türkiye’ye gelişi olay olmuştu biliyorsunuz. Ben bu tür dünya yıldızlarının Türkiye’ye gelip gitmesinden ve ilgi görmesinden rahatsızlık duymuyorum. Çünkü bu tür ünlüler dünyanın her ülkesinde böyle ilgi görüyor.Bizim gibi tanıtımı çok önemli ülkeler ise bu tür yıldızlardan mutlaka yararlanma yoluna gitmeli.İşte Kevin Costner’ın gelişi ilk kez böyle bir girişime de yol açmış. Costner’ın Türkiye ziyaretini organize eden isimlerden Cüneyt Ortan’la konuştum. Ortan Costner ile bir reklam anlaşması imzaladıklarını söyledi. Costner’ın hangi reklamda oynayacağı belli değil. Ama Türkiye’nin dünyada tanınan markalarından biri Costner’dan yararlanabilir. Benim aklımda Türk Hava Yolları var örneğin. Costner’lı THY reklamları tüm dünyada gösterilse fena mı olur?

Devamını Oku