Türk Silahlı Kuvvetleri 7 aydır terörle mücadele konusunda kendisine sınır ötesi operasyon izni verilmesini talep ediyor. Ancak hükümet bu talebi hep kulak arkasına atıyor.
Bu 7 ay içinde 40’ın üzerinde askerimiz şehit edildi. Ancak bundan sonra hükümet tepkisizliğinin aleyhine dönebileceğini fark etti ve Meclis’ten yetki istedi. Şimdi de bu yetkinin kullanılması için askere talimat vermiyor.
Bir anlamda terör konusunu Amerika’nın himmetine teslim ettik. Eğer onlar gerek görürlerse bize istihbarat verecekler, biz de eğer uygun görürsek gereğini yapacağız.
İktidar sınır ötesi operasyonla ilgili “diplomatik tüm kanalları” kullanma kararında. Bunda yanlış bir şey yok. Elbette askeri bir harekat en son düşünülmesi gereken konudur.
Buna karşın insan ister istemez şüpheleniyor. Diplomatik atak adı altında acaba Kuzey Irak’a bir operasyon düzenlenmesi üstelik bundan Barzani’nin de etkilenmesi önlenmek mi isteniyor diye.
Çünkü ısrarla Kuzey Irak’ta çok sayıda Türk firmasının iş yaptığı, bunun milyarlarca dolar tuttuğu belirtiliyor.
Gelin işi bir de tersinden düşünelim.
Barzani ikinci körfez saldırısından sonra Amerika ile çok içli dışlı oldu. Kuzey Irak’ta yaşayan Kürtler bir anlamda Amerika’nın bölgedeki en önemli müttefiki oldu.
Düne kadar Türkiye’den çekinen hatta PKK’ya karşı operasyonlar bile düzenleyen Barzani de bir anda PKK’cı kesildi. Barzani herhalde Türkiye’nin bu konuda çok duyarlı olduğunu ve tepki göstereceğini de hesaplıyordu.
Ancak gelişmeler bu yönde değil. Barzani Kuzey Irak’taki en önemli inşaat işlerini, hizmet sektörünü Türkiye’ye açtı.
Örneğin son günlerde çok konuşulan üstelik yalanlanmayan bir haber var. Başbakan’ın damadının başında bulunduğu bir şirket Erbil’deki Barzani’nin karargah binasını inşa ediyormuş.
Bir karargah ülkenin en önemli merkezidir ve gizlilik içerir. Böyle bir yerin inşaatını yaptıracağınız kişilerin çok ciddi bir güvenlik sınavından geçmesi gerekir.
Düşünün, bir karargah binası yaptırıyorsunuz, işi yaptırdığınız kişinin kayınpederi sizin bulunduğunuz yere bir askeri operasyon için talimat verecek konumda. İşinizi bu kişiye yaptırır mısınız? Yaptırırsınız tabii ama bu durumda kayınpederin bu kararı asla almayacağına inanırsınız.
Ayrıca bu bölgede iş yapan kişiler içinde sadece Başbakan’ın damadı yok. Yine Başbakan’a çok yakın olduğu bilinen isimlerin de milyonlarca dolarlık işleri var.
Bu durumda “Barzani o kadar güven içinde ki en kritik binalarını bile Türkler’e yaptırmaktan çekinmiyor” dememiz çok mantıksız olmaz.
O halde diyorum ki; belli ki Kuzey Irak’a yönelik, Barzani’yi de rahatsız edecek bir askeri operasyon için izin verilmeyecek. Terörü bitirmek istediğimize göre, Kuzey Irak’ta iş yapan şirketlere Sayın Başbakan bir şart koysun. Desin ki; buradan kazandığınız paralarla Güneydoğu illerine yatırım yapacaksınız. Bu yatırımlar için başta vergi ve sigorta giderleri için sizlere teşvik sağlanacak.
Teröre karşı ekonomik hamle bu yolla başlatılabilir. Yoksa komisyonlar kuralım, önlem paketleri hazırlayalım derken yine çok zaman kaybederiz.
Donup kalmak
İstanbul’u son iki gündür esir alan lodos fırtınası kent yönetiminin nasıl bir acz içinde olduğunu bir kere daha gösterdi. Fırtına nedeniyle deniz ulaşımı hemen hiç yapılamayınca herkes köprülere yöneldi ve trafik kilitlendi.
Anadolu yakasında oturup Avrupa yakasında çalışan yüz binlerce kişi işlerine 3-4 saatlik gecikmelerle gidebildiler. Akşamları da aynı manzara tersine yaşandı.
Oysa bu fırtına biliniyordu. Deniz ulaşımının durabileceği de tahmin ediliyordu. Ama belli ki bu konuda hiçbir önlem alınmadı. İşler yine kendi haline bırakıldı.
Kimse “aynı anda yüz binlerce kişi köprülere hücum etti, bu kaçınılmazdı” bahanesinin arkasına sığınmasın. Bunun önlemini almak, trafiğin sıkışacağı noktaları denetim altına almak ve buraları görevli sayısıyla takviye etmek hiç de zor değil. İstanbul’da güya bir afet koordinasyon kurulu var. “Allah İstanbul’u başka afetlerden korusun” demekten başka söz bulamıyorum. Ya gerçekten bir afet olursa ne olacak?
Yalanlanmayan haber
Son birkaç gündür internet üzerinden gelen mesajlarda bir haberle ilgili çok sayıda yorum ve suçlama dikkatimi çekiyor. Yorumları bir tarafa bırakın, ama suçlamalar tüm gazetecilere yönelik. Çünkü “Bu haber gazetelerde niye yok?” diye soruluyor.
Haberi herkes gibi ben de Gazeteport adlı internet haber sitesinde gördüm. Örneğini bugüne kadar pek çok defa gördüğümüz ve ne yazık ki alıştığımız bir “iktidar bağlantılı, usulsüzlük kokan bir kayırma haberiydi” bu.
Yine çok sıkça rastladığımız gibi Maliye Bakanı Kemal Unakıtan’ı ilgilendiriyordu.
Haber aslında son derece ilginç. Ayrıca ilgili taraf tarafından ne bir açıklama yapıldı ne de yalanlama. Tabii işin içinde Unakıtan olunca insan pek şaşırmıyor. Çünkü Sayın Bakan’ın adı daha önce de bu tür haberlere konu oldu ama o hiç aldırmadı bile. Hatta Meclis kürsüsünden bu tür usulsüzlük iddialarını ortaya atanları alaya aldı.
Son haberin özeti şu: Mersin Serbest Bölgesi için güvenlik kameraları alınıyor. Tutarı 2 milyon dolar. Böyle bir yer için güvenlik kameraları çok önemli ve gerekli. İhaleyi kazanan ve güvenlik kameralarını satan firmanın sahipleri çok ilginç. Habere göre 2 milyon dolarlık mal satan şirket ve ortakları şöyle:
Telemobil Bilgi İletişim Hizmetleri A.Ş.
Ticaret Sicil No: 543476 / 0
Adres: Çilehane Cad. Çamlıca Evleri Sitesi No: 13/3 Küçükçamlıca
Telefon: 0216 545 20 11
Sermaye: 300.000 YTL
Yönetim Kurulu Başkanı: Abdullah Unakıtan
Başkan Yardımcısı: Fatma Unakıtan
Başkan Yardımcısı: Zeynep Basutcu
Yani Maliye Bakanımızın oğlu Abdullah Unakıtan ve kızları Fatma ile Zeynep hanımlar.
Elbette kimsenin işinde gücünde gözümüz yok. Ama Telsim kontörlerinin satışında bu çocuklar çıkıyor ortaya. Mısır ithalini de bunlar yapıyor. Yumurta işine de giriyorlar. Şimdi de güvenlik kamerası ihalesi. Bilmediğimiz acaba başka hangi işler var.
İnsan bu çok yönlü yetenekleri çok merak ediyor ister istemez. Acaba baba bakan olmasa bu kadar farklı alanlarda bu kadar başarılı işlere imza atabilecekler mi?
Kral ve maiyeti gibi
Başkomutan’la Başbakan’ın Suudi Kralı’nın ayağına gitmesi doğal olarak çok eleştirildi. Ben de bu konudaki rahatsızlığı iki gündür sizlerle paylaşmaya çalışıyorum.
Fotoğraflara bakarken bir nokta dikkatimi çekti. Oturma düzeni çok garipti. Yan yana oturduğunuz zaman birbirinizle konuşamazsınız. Sadece kral konuşur ve kime hitap edecekse ona doğru döner. Diğer kişi lafı duymak ya da bir şey söylemek için eğilmek zorunda kalır.
Böyle oturunca ortaya kral ve maiyeti görüntüsü çıkıyor. Ortada oturan kişi duruma da hakim konuma geliyor.
Kral’ın ayağına kadar giden Başkomutan ve Başbakan hiç olmazsa birbirlerini görecek biçimde hafif yuvarlaklaştırılmış biçimde otursalardı. O zaman en azından görüntü daha şık olacaktı.
Nasıl savunurlarsa savunsunlar Türkiye’nin en tepesindeki iki kişi ülkenin onurunu zedelemiştir. Bu görüntü üzerlerine yapışacaktır ve siyasi hayatları boyunca önlerine konacaktır.
Şu anda buna hiç aldırmadıkları anlaşılıyor, ama bu iklim de hep böyle gitmeyecek ki.

