Okurlardan her gün çok sayıda mesaj geliyor. Bunların hemen hepsine cevap yazmaya çalışırım. Bazı mesajlar bana fikir verir, bazılarından yararlanmaya çalışırım. Bu mesajlarda çok ilginç yorumlar olduğu gibi hakaretler, küfürler de olur. Bunlara bile belli bir üslubu bozmamaya çalışarak cevap gönderiyorum genellikle.
İçinde çok ilginç ifadeler, id- dialar, suçlamalar ya da yorumlar olan mesajları da çok dikkatli bir filtreden geçirmeye çalışırım. Hele mail zinciri denilen, bir mesajın bir anda yüz binlerce kişiye gönderilmesiyle oluşan mesajlara hassas davranırım. Çünkü yalan bir haber bu yolla bir anda milyonlara ulaşıyor, mail’i alan herkes bunun doğru olduğuna inanıyor.
Dün gelen bir mesaj beni çok ciddi düşündürdü. Ama alışılmışın dışında üzerinde isim adres her şey vardı. Sadece bana yazılmıştı, başkalarına gönderilmediği gibi bir başkasının mesajı da iletilmiyordu.
Üzerinde çok düşündüm. Ancak mesaj kamuoyuna yaptıkları açıklamalarla da tanınan bir dernek başkanından geliyordu. Şimdilik adı bende saklı olan dernek ve başkanının Türkiye’nin yarısını çok üzeceğini biliyorum. Ama bir ibret belgesi olması açısından sizlere de sunmaktan kendimi alamıyorum.
Okuyun ve değerlendirin.
Mesaj şöyle:
Sayın Ataklı,
10 Kasım tarihli yazınıza dair birkaç kelam etme ihtiyacı hissettim.
Yazınızda “(...)teröre lanet mitinglerinde türbanlıların olmadığı fark ediliyordu, bayrak da asmıyorlar galiba” demişiniz. Evet, bayrak da asmıyoruz, mitinglere de katılmıyoruz (Elhamdülillah). Biraz empati yapmaya çalışırsanız bunu siz de gayet normal olarak karşılarsınız, anlarsınız.
Devlet, biz İslami kimliğe sahip insanları bu ülkenin ikinci hatta üçüncü sınıf vatandaşı yerine koyacak, baş örtülü kızları okullara almayacak, baş örtülü çalışmak isteyen bayanları kamu dairelerine almayacak, baş örtülüye vebalı muamelesi yapılacak, dindar insanların Kuran kursları kapatılacak, partileri kapatılacak, İHL’ler kapatılmaya çalışılacak, İslami kimliğe sahip insanlara medya aracılığı ile her gün bir dünya aşağılama ve hakaretlerde bulunulacak, başörtülü olduğu için kanser hastası bir kadına (Medine Bircan) sağlık hizmeti verilmeyecek ve kadın ölecek, yüz bini aşkın baş örtülü kız okuyamadığı için değişik psikolojik rahatsızlıklar geçirecek, bunlardan bir kısmı çok zor şartlarda başka ülkelerde okumaya çalışacak, laiklik adı altında Kemalizm adı altında her gün dindar insanlara işkenceler yapılacak, hakaretler yağdırılacak, baş örtülü olduğu için asker anaları kışlaların kapısından gerisin geri çevrilecek, baş örtülü analar çocuklarının mezuniyet törenlerine alınmayacak, baş örtülü muhabirler üniversitelerde yapılan etkinlikleri takip bile edemeyecek, bizlere İran düşman olarak tanıtılırken İsrail’le kol kola gezilecek, İsrail Cumhurbaşkanı gelip mecliste konuşma yapacak...
Tüm bunlar olurken bizler de bu ülkenin bayrağını evlerimize asacağız, tertip ettiği mitinglerine koşacağız, öyle mi?
Olur. Başka bir emriniz var mıydı sayın Ataklı?
Bu ülke kuruluşundan itibaren İslama ve Müslümanlara düşmanlık beslemiştir.
İslami değerleri hayattan silmek için elinden gelini ardına koymamıştır.
Bu yüzden hiç kimse bizden celladımıza âşık olmamızı beklemesin. Biz Müslümanlar bu devletin bayrağına da marşına da vb. diğer şeylerine de saygı duymayız.
Şunu hiçbir zaman unutmayın ki; saygı ve sevgi karşılıklı olur.
NOT: Dikkat ettiyseniz hiç “türban” sözü kullanılmıyor. “Baş örtüsü” deniyor. Bu demagoji ne yazık ki çok prim yapıyor.
Şehit cenazeleri
İsterseniz bugün bir okur mektubuna daha yer vereyim. Çünkü bu da bir başka açıdan ibretlik durumu sergiliyor:
Merhaba sayın Can Bey.
Temmuz başından ekim sonuna kadar, kaptan olarak okyanuslar çoğunlukta olmak üzere denizlerde gemi kullandım. Sonra vatana döndüm. Vatan gazetemi de okumaya devam ediyorum. İşte bu nedenle bu gün karşılaştığım, canımı hayli acıtan bir olayı size sunuyorum:
Anıtkabir ziyaretinden sonra damadımın sürdüğü, içinde kızım ve torunum olan arabadan Kocatepe Camii’ne dönen yolda polisin izin vermemesi nedeni ile indim, evime giderken, polisler bırakın vasıtaları, yayalara dahi müsaade etmediğinden daha uzak yola saptırıldık. İkindi ezanı okumaya başlandı. Polise müsaade etmesini söyledim kabul etmedi. Sordum “Suudi Kralı mı camiye geliyo?” “Hayır” dedi, “şehit cenazesi var.” Merakım arttı, yan sokaklarda gide gide tam cenaze namazı kılınmaya yakın bir zamanda cami avlusuna zar zor girebildim. Her taraf polis doluydu. Avluda bulunan cemaat kadar polis vardı. Polisler vazifelerini yapıyorlardı ama simalarından, üzüldükleri ve utandıkları anlaşılıyordu.
Eve gelince bugünkü ve dünkü Vatan gazetelerinde şehit haberlerini tekrar okudum.
Ancak 1987 doğumlu, nur yüzlü fotoğrafını yakama iliştirdiğim Şehit EMRE ÇİFTÇİ’nin şehadet haberini bulamadım. Orada soruşturmam sonucu mahalle komşuları da gazetelerde haber olarak okumamışlar.
Nedir bu yangından mal kaçırır gibi şehit cenazesini halkın katılımından kaçırmalar? Emir verenleri kınıyorum. Kendimi adeta işgal edilmiş bir toprak üstünde yaşayan biri olarak hissettim. Yok bu kaldırımdan yürüyemezsin, karşı kaldırıma geç, bu sokağa giremezsin. Barikatlar, barikatlar. Medyayı dahi göremedim. Yalanım varsa en az o emir verenler kadar şerefsizim. Sizi hep okurum. Lütfen yazın bu yazdıklarımı köşenizde, millet öğrensin. (İsmi bende saklı.)
Sanki Tanrı para olmuş
Bir fotoğrafın halkı bu kadar öfkelendirmesi nadir görülür. Sözünü ettiğim fotoğraf dün VATAN’da yayınlanan fotoğraf. Başkomutan ile Başbakan’ın Suudi Kralı’nın otelindeki odasına giderek çektirdikleri fotoğraf.
Atatürk’ten hiç hoşlanmadığını her fırsatta dile getiren bir şeriat ülkesinin kralını üstelik 10 Kasım günü ağırlamak halkın en az yarısını son derece rencide etti. Peki krala bu görülmemiş ilginin nedeni ne acaba? AKP yanlısı gazetelerin haberlerine göre kral 1.5 trilyon dolarlık servetinin önemli bölümünü Türkiye’de değerlendirebilirmiş.
Düşünebiliyor musunuz; para sanki Tanrı olmuş da haberimiz yok. Adamın parası olduğuna göre uçağının kapısında karşılanabilir, ayağına gidilip poz verilebilir, ziyarete gelen her devlet adamı Anıtkabir’i ziyaret ederken onun gitmemesi hoş karşılanabilir, bayraklar sadece Atatürk’ün ölüm günü yarıya indirilirken, o bayrağının yarıya indirilmesine izin vermediği için razı gelinir, uçağının kapısına kadar eşlik edilir.
Ama kendisine kral diyen kişinin ülkesinin tarihi yokmuş, bilim, teknik sadece parayla alınırmış, bir tek bilim adamı, sanatçısı, edebiyatçısı, yazarı, çizeri, müzisyeni bile bulunmazmış ne gam, parası var ya.
Hani bizimkiler ağzından “demokrasi” hiç düşürmüyor ya, ama kralın ülkesinde bırakın demokrasiyi, demokrasi kelimesi bile yasakmış, olsun, ne fark eder parası var ya. Para Tanrı olmuş, gerisi hikâyedir.
Kevin Costner
Ünlü Hollywood yıldızı Kevin Costner’ın Türkiye’ye gelişi olay olmuştu biliyorsunuz. Ben bu tür dünya yıldızlarının Türkiye’ye gelip gitmesinden ve ilgi görmesinden rahatsızlık duymuyorum. Çünkü bu tür ünlüler dünyanın her ülkesinde böyle ilgi görüyor.
Bizim gibi tanıtımı çok önemli ülkeler ise bu tür yıldızlardan mutlaka yararlanma yoluna gitmeli.
İşte Kevin Costner’ın gelişi ilk kez böyle bir girişime de yol açmış. Costner’ın Türkiye ziyaretini organize eden isimlerden Cüneyt Ortan’la konuştum. Ortan Costner ile bir reklam anlaşması imzaladıklarını söyledi. Costner’ın hangi reklamda oynayacağı belli değil. Ama Türkiye’nin dünyada tanınan markalarından biri Costner’dan yararlanabilir. Benim aklımda Türk Hava Yolları var örneğin. Costner’lı THY reklamları tüm dünyada gösterilse fena mı olur?

