Nisan 2005’te yazdığım bir yazıda söz ettiğim “trafikle ilgili bir önlemin” nihayet hayata geçirildiğini görünce çok sevindim. Gerçi bu buruk bir sevinç, çünkü yapılan aslında “Madem bir türlü öğrenemiyorsunuz o halde en ilkel yönteme döneriz, aklınız başınıza gelir” önlemi.
O tarihlerde hiçbir yerde yazamıyordum, ama Sonar araştırma şirketinin bir aylık dergisi vardı. Sonar’ın Başkanı Hakan Bayrakçı burada yazmamı istemişti. Ben de ayda bir, tıpkı bu köşe gibi birkaç konuda yazı yazıyordum.
Bu yazılardan biri yine trafikle ilgiliydi. Yazıda bilimsel olmayan trafik akışlarının ve yol hatalarının trafiğe vurduğu darbeyi anlattıktan sonra sürücülerin de bunda yarı yarıya pay sahibi olduğunu belirtmiştim. Sürücülerin özellikle kavşaklarda hiçbir kurala uymadıklarını belirterek şunu yazmıştım:
“Trafiği geciktiren bir diğer önemli olay da kavşaklarda birikmeler. Kendi şeridinde gitmeyi gururuna yediremeyenler kavşaklarda ikinci hatta üçüncü şeritleri oluşturarak trafiğin sıkışmasına aldırmıyorlar. Oysa kavşak yerlerinin hemen hepsinde, tıpkı Batı ülkelerinde olduğu gibi kalın şeritler ve enine boyanmış bölgeler vardır. “Burayı kullanmayın, çünkü bu şeritleri düzene sokmak için yapılmıştır” anlamına gelir. Medeni insanlar buna uyar. Oysa Türkiye’de enine boyalı kavşak bölgelerini kimse takmaz. Tam tersine kendine uygun ve açık bir yol bulduğu inancı ile burayı kullanır. Şimdi, diyorum ki biz ne yazık ki bu çağdaş uygulamayı bilmiyoruz. O halde kent içindeki kavşaklarda enine çizgi ile belirlenen ve üzerinde trafik olmaması gereken yerleri yükseltelim. Yani çizgi çekerek “girmeyin” demek yerine buraları gerçekten üzerinde gidilemeyecek hale getirelim. Göreceksiniz pek çok kavşak çok daha rahat akacaktır.”
Şimdi gelelim bugüne. Bir aydır kavşaklardaki bu çizgili bölgelere ince plastik direkler dikilmeye başlandı. Böylece kavşakta ikinci üçüncü şeridi yapan sürücüler buraları kullanamıyor. Trafik biraz daha düzenli akma şansı buluyor. Sonuçta medeni davranmayı öğrenemeyen İstanbullu sürücüler en “ilkel” yöntemle hizaya sokuluyor. Bu ayıp bize yetmez mi?
Suudi Kralı kime ne hediye verdi?
Artık herkes biliyor ki Suudi Arabistan Kralı gittiği ülkelerde kiminle karşılaşır, konuşur, hizmet alırsa onları ihya ediyor. Ya zarf içinde para dağıtıyor ya da maddi eğeri çok yüksek hediyeler veriyor.
Kralın bu adeti Almanya’da kendisine eskortluk yapan ve güvenlik sağlayan polislere zarf içinde para dağıtmasıyla açığa çıkmıştı.
Şimdi ilginç bir gelişmeyle daha karşı karşıyayız. Kolombiya Devlet Başkanı Rafael Correa Suudi Kralı’nın eşine hediye ettiği mücevherleri satmaya karar vermiş. Başkan Correa bunun için Kral’dan izin istemiş.
Peki Correa mücevherleri neden satmak istiyor? Çünkü Başkan bu hediyelerin aslında Kolombiya halkına ait olduğunu söylüyor ve sağlanacak gelirin de sosyal destek programına aktarılacağını ekliyor.
Sosyal destek programına aktarılacak paranın da hatırı sayılır olması gerek değil mi? Aynen öyle, çünkü Kral’ın hediye ettiği mücevherlerin değeri yüz binlerce doları buluyormuş.
Gelelim Türkiye’ye. Suudi Kralı Kolombiya gibi küçük bir ülkenin Devlet Başkanı’nın eşine yüz binlerce liralık mücevher hediye ediyorsa, acaba Müslüman Türkiye’de de aynı şeyi yaptı mı? Eğer Kral Türkiye ziyaretinde de bu tür hediyeler verdiyse kime verdi, bunların toplam değeri nedir?
Güngör Mengi geçen pazartesi günü köşesinde konuyu yazdı ve kamuoyunun da açıklama beklediğini belirtti. Sordum, henüz bir cevap gelmemiş.
Evet, kamuoyu adına sormak hakkımız. Suudi Kral Türkiye’de kimseye değerli hediye verdi mi? Verdiyse bu hediyeler şu anda nerede?
Sanki 28 şubat
Bugünlere gelişimizin temelinde 28 Şubat’ın yattığını kimbilir kaç kere yazdım. Eğer o kötü dönemin antidemokratik uygulamaları olmasa bugün toplumun yarısı “yaşam biçimimiz mi değişirilecek” korkusu içinde olmayacaktı.
Ancak 28 Şubatvari davranışlar sadece belli bir kesime mahsus değilmiş. O günün mağdur rolü oynayanlarının bugün aynı şeyleri yaptığını görüyoruz.
Örneğin 28 Şubat döneminde bazı aklıevveller “Refah Partisi’ne destek olduklarını” iddia ettikleri bazı malları boykot etmeye çağırıyordu halkı. Örneğin Ordu Pazarları’nda Ülker mamullerinin satılmadığını görüyorduk. Şimdinin AKP’lileri ise her şeyde olduğu gibi alışveriş merkezlerinde de kategoriler oluşturuyor. Bu zihniyetin temel taşı “İçinde mescit olan ve olmayan alışveriş merkezleri.” AKP çevrelerinde üzerinde “Şu alışveriş merkezlerinde mescit yok, alışveriş yapacağınız zaman ona göre karar verin” yazılı listeler dolaştırıyorlar.
İşi artık “Alışveriş merkezlerinde mescit olup olmamasına indirgeyen” zihniyet ile 28 Şubat’ta “şu gıdaları almayın” diyen zihniyet aynıdır. Kadere bakın....
Can Dündar yazmış
Geçen hafta Fazıl Say’ın Metin Altıok için bestelediği oratoryonun galasında bir sinevizyon gösterisinin sansürlendiğini bunu da Can Dündar’ın köşe yazısından öğrendiğimizi yazmıştım. Yazının sonunda da “Olay yaşandığı sırada bu sansür neden Milliyet Gazetesi’nde yayınlanmamıştı, Can Dündar neden o zaman yazmamıştı?” diye sormuştum. Can Dündar’ın yazmadığını internette yaptığım aramada bulamadığım için ileri sürmüştüm. Google’da “Metin Altıok oratoryosu” yazdığımda konuyla ilgili sansürü içermeyen haberlere ulaşmıştım.
Ancak belli ki ya benim gözümden kaçtı ya da soruyu “Metin Altıok ağıtı” diye yazmam gerekiyordu bu nedenle Milliyet’in haberini ve Can Dündar’ın yazısını bulamamıştım.
Bayramın ilk günü Can Dündar’dan çok nazik bir açıklama aldım. Dündar haklı olarak bu sansürü olay günü de okurlarına duyurduğunu belirtiyordu. Can Dündar’an gelen açıklamayı aynen size de sunuyorum. Kendisine de dikkatsizliğim nedeniyle bir özür borcum olduğunu söylemek istiyorum.
Sevgili adaşım, meslektaşım.
Bugünkü yazı için çok teşekkürler. Gerçekten çok önem verdiğim bir konu bu; üstelik Fazıl’ın çıkışının da kökeninde yatan olay...
Bir işin bu kadar içinde olup da yazmaz mıyım?
Hemen ertesi gün, hem de bütün ayrıntısıyla yazdım elbette...
Ve 5 Temmuz 2003 tarihinde (sadece) Milliyet’te 1. sayfadan “Sansür” başlığıyla manşet oldu. Her zaman iftihar ettiğim bu haberi Milliyet arşivinde de, kendi sitem candundar.com.tr’nin “Köşe yazılarım” bölümünde de bulabilirsiniz.
Dünkü yazı, onun bir özetidir. Ancak o dönem bilmediğim için ilk haberde yeralmayan bir ayrıntıyı yeni öğrendiğimden ekledim: Sansür kararının ardında Erdoğan’ın emri vardı.
Sevgilerle...

