Bayramdan hemen önce Vatan’ın ekonomi sayfalarında Kuveytli bir iş kadını ile ilgili haber yayınlandı. “Körfez’in en güçlü kadını” olarak tanınan Maha K. Al Ghunaim Ülker’in sahibi olduğu Fon Finansal Kiralama’nın yüzde 60’ını satın almıştı. Haberi iş kadınının güzel bir fotoğrafı süslüyordu. Fotoğrafta Kuveytli iş kadınının başı açıktı ve üzerinde son derece modern bir kıyafet vardı.
Açıkçası hiç kimse Kuveytli kadının bu fotoğrafını yadırgamadı. Kimse kalkıp da “Kuveyt şeriatla yönetilen bir ülke peki bu kadının başı nasıl açık?” diye sormadı.
İşte yıllardır anlatmaya çalıştığım nokta bu. Türkiye’de garip bir türban tartışması yapıyoruz. Kadınların başının örtünmesi için dayatanlar bunun bir “inanç” ve “demokrasi” sorunu olduğunu başımıza kakıp duruyor.
Oysa bir yıl önce de yazdığım gibi bu tür örtünme inanç veya demokrasi sorunu değil bir yaşam biçimi. Üstelik genellikle de ülke sınırlarını kapsayan bir yaşam biçimi.
Kuveytli Al Ghunaim elbette kendi ülkesinde başı açık dolaşmıyor. Hatta bizim türban gibi de değil, yüzün hemen tamamını kapatan giysi içinde dolaşıyor. Ama aynı kadın sıra dünya ticaretine geldiğinde ve yurt dışına çıktığında tıpkı diğer dünyalıların giyindiği gibi giyiniyor.
Bugüne kadar başını örten hiç kimseyle sorunum olmadı. Ama başını örtmeyi siyasal bir simge yapanlarla ve daha da doğrusu kadınları bu yöne itenlerle, deyim yerindeyse türbanla değil türbancılarla mücadele etmeye çalıştım.
Baş örtmeyle ya da türbanla zaten bir sorunum olamaz. Kimsenin de olmamalı. Ancak her ülkenin bir kuruluşu, ilkeleri, dünya görüşü ve yaşam biçimi vardır. Türkiye 600 yıllık imparatorluktan sonra kendi çözümünü cumhuriyette ve laik devlette buldu. Türkiye’yi kurtaran bir savaştan çıktıktan sonra anayasasını yaptı, devrimlerini gerçekleştirdi yepyeni bir yaşam biçimi kurdu.
Yeni cumhuriyet laik yapısıyla din ve devlet işlerini birbirinden tamamen ayırdı. İnsanların inançlarına saygı en üst düzeye çıkarken, devlet yönetiminde dini esasların uygulanmasına şekil ve şart esasları da korunarak tamamen son verildi.
Şimdi “bizim inançlarımız bu yönde” diyerek öncelikle şekil konusunda dayatmak çok anlamsız.
Eğer Türkiye’deki kadınlar inançları uğruna başını örtüyorsa, Kuveytli bu iş kadınının ülkesi dışında başını açmasına “inançsızlık” diye mi bakacağız. Kesinlikle hayır. Ama Kuveyt kuruluşunda kararını vermiş ve bir yaşam biçimi oluşturmuş. Kuveyt halkı böyle yaşıyor, böyle yönetiliyor. Zaten örnek olarak seçtiğim Al Ghunaim’in dünyayı gezerken tıpkı diğerleri gibi kıyafet giymesi de bunun örneği.
Daha önce de yazmıştım, hatırlayın, Arabistan’ın en güçlü isimlerinden Zeki Yamani kızının düğününü İstanbul’da yaptığında, konuklara hiç içki içilmemiş bardaklarla içecek ikram edilmişti ama salonda neredeyse bir tek başı örtülü kadın da yoktu. Göğüs dekolteleri ise yürek hoplatan cinstendi.
Oysa aynı kadınlar Suudi Arabistan’da kara çarşafların altında. Şimdi onların imanından şüphe mi edeceğiz?
Türkiye’de ister inancı uğruna ister değil, başını örtenle hiç kimsenin sorunu yoktur olamaz. Sorun bunu bir yaşam biçimi olarak Türkiye’de hakim kılma savaşıdır. Bunu hepimizin bilmesi gerek.
YARIN sizlere son zamanlarda herkesin hayranlıkla söz ettiği Dubai’yi anlatmak istiyorum. Benzer bir durum burada da söz konusu. Laik demokratik devlet konusunda fazla fikirleri olmayanlar Dubai’dan çok övgüyle söz ediyorlar, buradaki gerçekten söz etmek istiyorum.
Vakko işte bunun için Vakko oldu
Vakko’nun kurucusu Vitali Hakko’nun vefatından sonra hakkında pek çok olumlu yazı yazıldı. Çünkü Vitali Hakko kendi deyimiyle işe sıfırın altından başlayıp Türkiye’nin en güçlü ve itibarlı “marka”larından birini yaratmıştı.
İş anlayışı, zekâsı, ahlakı ve mesleğine sevgisiyle kendisi de en tepeye kadar çıkmayı başarmıştı. Vitali Hakko kendi alanında pek çok yeniliğe ve ilke de imza atmayı başarmış, bu nedenle ününü yurt dışına da taşımıştı.
Vitali Bey adeta işiyle yaşıyordu. İşini büyütmek, geliştirmek ve en önemlisi itibarlı tutabilmek için elinden geleni fazlasıyla yapmıştı. Vakko markasının önemini her zaman her şeyin önünde tutmuş ve örnek olmuştu. Ölümünden sonra üzüntümü belirtmek amacıyla yazdığım yazıda 10 yıl sonra sökülen pantalonunu değiştirmek için getiren müşteriye davranışını anlatmıştım. Vitali Bey “Vakko markası çok önemli, müşteri 10 yıl sonra sökülse bile güvendiği için geri getirebiliyor” mantığı ile aynı pantolondan dikip hediye etmişti.
Vitali Bey’i kaybetmemizden sonra anladığım kadarıyla kurduğu yapı oğlu Cem Hakko tarafından aynen sürdürülecek. Zaten babasının yanı sıra çeşitli başarılara imza atan Cem Hakko’nun da açılan bu yolda ilerleyeceğini biliyordum ama yaptığı küçük bir jest bu düşüncemi kuvvetlendirdi.
Vitali Hakko’nun ölümünden sonra cenazesine binlerce kişi katıldı, üzüntüsünü dile getirmek amacıyla gazetelere ilan verdi, çiçek gönderdi, gazeteciler yazılar yazdı. Önceki gün Cem Hakko’dan bir teşekkür mektubu aldım. Bu tür önemli kişilerin ölümünden sonra aileleri yakın gördüklerine teşekkür mektubu yazar. Ayrıca gazetelere de ilan vererek topluca teşekkür eder. Bu mektuplar genellikle tek tip olur. Ancak Cem Hakko’dan gelen teşekkür mektubu tamamen bana özeldi. Vitali Bey için yazdığım yazıya atıf yapılmıştı. Sanıyorum Cem Hakko Vitali Bey için yazan herkese bu tür özel mektup göndererek teşekkür etti. İşte bana göre Vakko’yu Vakko yapan en önemli faktör bu. Vitali Bey hiçbir ayrıntıyı ihmal etmezdi. Anlaşıldığı kadarıyla Cem Hakko babasından devraldığı bayrağı aynı yükseklikte taşıyacak.

