The Economist Dergisi son sayısında “Tayyip Erdoğan Başkan Bush’a söz mü verdi” başlıklı bir yazıya yer vermişti. Bu yazıda Erdoğan’ın Kuzey Irak’taki Kürt yapılanmasına karşı çıkmayacağı anlatılıyordu.
Aslında bu konuyla ilgili şüphe ve endişeler yeni değil. Bugüne kadar pek çok kişi bu yöndeki görüşlerini dile getirdi.
En azından ben bu köşeden birkaç kez “Türkiye’nin Kuzey Irak’ta kurulacak bir Kürt devletine sessiz kalacağı, bunun için Amerika’ya güvence verdiği” yolunda ciddi şüpheler olduğu yolunda yazılar yazdım.
Ancak bu görüşlerin hiçbirine gereken cevaplar verilmedi. Ne zaman ki konu yabancı basında da ele alındı Başbakanlık hemen bir yalanlama yayınladı. Üstelik derginin yazarı da “kulaktan dolma bilgileri kaleme almak” ve “oturduğu yerden yazmakla” suçlandı.
Oysa konu son derece ciddi. Aylardır savunduğum bir görüş var. Diyorum ki “Türkiye’nin Kuzey Irak’la ilgili net politikası nedir, bu bilinmiyor. Türkiye bir Kürt devletinin kurulmasına seyirci kalacak mı, eğer bir Kürt devleti kurulursa ve bu devlet ileride Türkiye’den de toprak talep ederse ne yapılacak?”
Bu konularda bir netlik yok. Türkiye artık hiçbir ülkenin geçerli kabul etmediği “Irak’ta toprak bütünlüğünden yanayız” söylemine açıklık getirmeli.
Başbakan’ın Amerika Başkanı’na gizli söz verdiğini iddia etmek elbette hoş bir şey değil. Ancak bu yalanlanırken Türkiye’nin kesin politikası da artık kamuoyunun bilgisine sunulmalı. Kimse bunun tartışılmasından endişe etmesin.
Bir taraftan Silahlı Kuvvetler Irak topraklarında ardı ardına operasyonlar yaparken diğer taraftan AKP’ye yakınlığı ile bilinen Profesör Mümtaz Türköne “Diyarbakır’ın adı Amed olabilir” (PKK Diyarbakır adını kullanmıyor, Amed diyor. C. A.) diyebiliyor. Demek ki her şeyi özgürce tartışabiliyoruz.
O halde hükümet Irak politikasını kendisini olayların akışına bırakmadan net bir şekilde ortaya koymalı. Bundan kimse korkmasın, tartışa tartışa en iyi yolu bulacağımızdan eminim.
Bayram teşekkürü
Bir bayramı daha geçirdik. Bayramdan önce tüm okurların bayramını kutlamıştım. Ancak bayram boyunca yüzlerce kutlama mesajı geldi. Bana gelen mesajların neredeyse tamamına cevap yazmaya çalışıyorum. Buna karşın bir anda gelen yüzlerce kutlama mesajına yetişmemin mümkün olmayacağını sanırım takdir edersiniz. Her mesaja “Size de iyi bayramlar” diye bir cevap yazmak bile saatler sürer. Bu nedenle bayram boyunca kutlama mesajı gönderen tüm okurlara şükranlarımı sunmak istiyorum. Çok teşekkür ederim.
Ne var ne yok
Bayramda bir yazımı bilindik bir fıkra ile tamamlamıştım. Dünyanın en akıllı bilgisayarına herkes bir soru soruyor, o da cevaplıyormuş. Sıra Türk’e gelmiş. “N’aber” diye sormuş, bilgisayar da bozulmuş. Fıkra böyleydi. Ancak Türk’ün sorusunda bir yanlışlık yapmışım. Soru aslında “Ne var ne yok?” şeklinde olacaktı. Fıkra o zaman daha bir anlam kazanıyor.
Muhtar Kent’in Türklüğü
Hepimiz çok sevindik; ilk defa bir Türk dünyanın en büyük şirketlerinden birinin başına geçti diye. Muhtar Kent’in Coca Cola’nın bir numaralı adamı olmasını Türkiye açısından çok önemsedik. Bunda bir yanlış yok.
Ancak son günlerde “Dünya basını Muhtar Kent’ın Türk olduğunu söylemiyor” diye bir üzüntü içindeyiz. Çünkü dünya basını Muhtar Kent’ten Türk olarak söz etmezse Türkiye bundan çok şey kaybedecek sanıyoruz. Tabii ki hiç de öyle değil.
Ancak burada pek çoğumuzun anlamadığı gerçek şu; global dünya dedikleri böyle bir şey. Artık dev ticaret hacmi olan uluslararası kuruluşlarda kimin hangi milletten olduğunun bir önemi yok. Önemli olan işi kimin en iyi yapacağı. Muhtar Kent Coca Cola içinde işi en iyi yapacağına inanılan kimse. Bu nedenle Türk olup olmamasına kimse bakmıyor. Bugün dünyanın pek çok büyük kuruluşunun başında herhangi bir “dünyalı” oturuyor. En büyük Alman bankasının başında bir İsviçreli’nin oturmasına kimse aldırmıyor. Sistem bu artık. Unutmayın Coca Cola’nın başında bir Türk oturuyor ama Türk Telekom’un başında oturan da bir İngiliz.
Bu tür tetikçiliğe gerek yok
Fazıl Say olayı belli ki iktidarın dengesini bozdu. Beklenmedik anda yapılan bu çıkış AKP çevrelerinde öfke yaratırken Say çevresinde koparılan fırtına da gittikçe büyüyor.
Kişisel olarak Fazıl Say’ın çıkışından anladığım şu; insanlar bazı dönemlerde ülkelerindeki durumdan çok etkilenerek yaşam sevincini yitirebilir. Bu, ülkeyi maddi olarak terk etmek anlamına gelmez. Bazen insanlar ruhsal olarak da ülkelerinden soğuyabilir ve kendini ülkesini terk etmiş sayabilir.
AKP bir sanatçının naif çıkışına öfke duyacağına “acaba sorun bende olabilir mi?” diye düşünerek Fazıl Say’a sahip çıkabilse olay bu kadar da büyümeyebilirdi.
Nitekim Hürriyet’ten Ahmet Hakan’ın yazısından öğrendiğimize göre Milli Eğitim Bakanlığı Say hakkında dava açma fikrinden vazgeçmiş. Demek ki bu yolda olumlu bir adım atılmış.
Buna karşın bir klasik müzik sanatçısının karşısına yine bir klasik müzik sanatçısını adeta tetikçi gibi çıkarmak da çok yanlış. Çukurova Devlet Senfoni Orkestrası şefi Emin Güven Yaşlıçam’ın açıklamalarını okurken dehşete kapıldım. Yaşlıçam Say’ı halk sanatçısı olmamakla, her konser için para istemekle ve ülkesini yabancılara şikâyet etmekle suçluyor. Üzüldüm açıkçası.
Ve Yaşlıçam’ın sözlerindeki bir nokta çok dikkatimi çekti. Şef “Bu iktidardan istediğimizi aldık, çünkü inandırıcı projelerle önlerine çıktık” diyor. Demek ki sayın sanatçı önceki hükümetler döneminde inandırıcı olmayan projeler üretmiş hep. Ünlü “Şecaat arzederken” atasözüne ne kadar uygun değil mi?

