Sayın Başbakan;
Meclis grubunuzda dün yaptığınız konuşmayı önce dikkatle dinledim daha sonra da yazılı metninden bir kere daha okudum.Konuşmanızın bazı noktalarının beni çok korkuttuğunu söylemek istiyorum. Çünkü halka çok hoş gelecek bazı söylemleriniz giderek “tek adam” olmayı çok sevdiğiniz doğrultusundaki hislerimi güçlendirdi.
Sayın Başbakan; tek adam olma idealinizin sizi aynı zamanda diktatörlüğe de götüreceğini lütfen unutmayın.
Dünkü konuşmanızda “özgürlüklerin sınırsız olmadığını” söylediniz. Basının sınırsız özgürlük istediğini ve bunu da hakaret edebilmek amacıyla yaptığını belirttiniz. Bu yargıya nasıl vardığınızı bilemiyorum. Ancak hakkınızda açılan “sayın” davasını ele alış biçiminiz ve vardığınız sonuç hukuk ve adalet kavramlarını altüst eder nitelikteydi.
“Birine sayın demişiz” diyorsunuz. Oysa o “biri” dediğiniz binlerce vatan evladının katili bir terörist. Hakkınızda “üç kuruşluk” dava açılmasını ve bundan mahkum olmanızı da eleştirerek “Ben bir ceza almışsam buna inanmalıyım” diyorsunuz. Sonra da ekliyorsunuz “Hukuk bu kadar zedelenmemeli.”
Yani diyorsunuz ki mahkemeler size karşı oldukları için bu tür kararlar veriyorlar. Siz de aba altından sopa göstererek “Sakın bir daha yapmaya kalkmayın” diyorsunuz. Bu çok vahim bir gidiştir Sayın Başbakan. Yargının bağımsızlığı bizzat sizin elinizle yok ediliyor bu durumda.
Sayın Başbakan; anladığım kadarıyla hakkınızdaki eleştiriler ve özellikle mahkeme kararları duygusal yanınızı çok etkiliyor. Hepimiz insanız, bundan etkileniriz. Ancak siz ülkeyi yöneten kişi konumundasınız. Dün yaptığınız konuşmayı dinleyen hakim ve savcıların kendilerini nasıl bir baskı altında hissedeceklerini düşünebiliyor musunuz?
Benim endişem, çevrenizin de etkisiyle “tek adam” olmayı çok sevmeniz ve giderek diktatör olmanız. Unutmayın ki bulunduğunuz yere demokrasinin nimetlerinden yararlanarak geldiniz. Demokrasiyi sadece kalabalıkların desteği olarak nitelendirip kendinize de kötülük etmeyiniz.
Hatırlatmak istedim.
Saygılarımla.
Tuvalet muhabbeti
Genç adam İstanbul’dan Ankara’ya otobüs ile giderken, Bolu Dağı’nda verilen molada hemen tuvalete koşturdu. Korkunç sıkışmıştı. Şansına boş kabin bulup kendini oraya attı.. Tam oturmuştu ki yan kabinden bir ses “Merhaba” dedi. Adam şaşkın şaşkın “Merhaba” diye cevap verdi.. Ses devam etti “Nasılsın?” İlk defa başına böyle bir şey geliyordu. Yine şaşkın şaşkın cevap verdi “Sağol iyiyim... Sen nasılsın...?” Ses sordu “Ne yapıyorsun?” Bir an tereddüt geçirdi. Adam onun tuvalette olduğunu bildiği için mutlaka ne yaptığını da biliyordu. Başka bir şey anlatmak istedi ve “Ben” dedi “İstanbul’dan gelip, Ankara’ya gidiyorum. Sen nereye gidiyorsun?” Adamın sonraki cümlesi bu muhabbeti sona erdirdi. “Hayatım, telefonu kapatıyorum. Yandaki tuvalette biri var. Sana sorduğum sorulara cevap verip duruyor. Ben seni daha sonra ararım.”
Kamu bankalarını neden sormuyoruz?
Vicdan edebiyatı yaparak el konulan özel bankaların sahiplerine “hortumcu” damgası vuran devlet çok şahin. “Hortumlandı” denilen paranın büyük bölümü yüksek faiz alan vatandaşın cebine gittiği halde devlet kamu alacağını öyle bir iki katıyla değil on katıyla geri almaya çalışıyor.
4-7 milyar dolar arasındaki buharlaşan para da pazartesi günü yazdığım gibi 40 milyar dolar ve üstünde batık olarak telaffuz ediliyor.
Tamam, tüm bunlara bir şey demeyelim. Ama ortada bir de kamu bankalarının yarattığı dev açık var. Bunun toplam değerinin de 27 milyar dolar olduğu belirtiliyor. Üstelik bu 27 milyar dolar faizlerle şişirilmiş değil. Net rakam bu. Yani kamu bankalarının “görev zararı” adı altında batırdıkları para net 27 milyar dolar.
Vatandaşın aklını karıştırarak ve vicdan edebiyatı ile güya yolsuzlukların üzerine gittiklerini söyleyenler sıra kamu bankalarının sözde “görev zararı”na gelince ne yapıyor? Hiçbir şey.
Peki bu para nerede, kimin cebinde? Hemen söyleyeyim. Bir kısmı bir takım işbirlikçi işadamı, siyasetçi ve bürokratın cebinde. Gerisi çeşitli partilerin il ve ilçe başkanlıklarında, partilerin delegelerinde ve “kafaya alınması gereken” yüzbinlerce çiftçi, esnaf, küçük müteahhit ve işletmecinin cebinde.
Kamu bankalarının “görev zararları” bir tahsil edilmeye kalkılsa kaç yüz bin kişi için işlem yapılır insan hayal bile edemiyor. Burada çok büyük bir adaletsizlik yok mu?
Vergin ve İpekçi’ye yargısız infaz yok
AKP yandaşı çevreler bir iki gün sessiz kaldıktan sonra Nur Vergin ve Cemil İpekçi’ye destek vermek için birden harekete geçtiler. Bu ikiliye yargısız infaz yapıldığını söyleyen AKP yandaşları eleştiri yazanları da ağır dille yeriyorlar.
Oysa kimsenin ne Nur Vergin’e ne de Cemil İpekçi’ye yargısız infaz yaptığı yok.
Bu iki ünlü isim doğruyu söylemedikleri için eleştiriliyorlar. Çünkü her ikisi de özellikle din ve vicdan konusunda toplumun ezici çoğunluğunun davranışını, geleneklerini, yaşam biçimini yok sayarak kimi teorilerde bulundular.
Neyse ki halk gerçeği biliyor. Herkes Kur’an okuduğu için kimsenin eleştirilmediğini de, başına türban takanların yüzüne tükürülmediğini de biliyor.
Şimdi Türkiye’nin iki ünlü ismi tamamen şöhretlerini kullanarak ekranlarda ve gazete sayfalarında doğru olmayan iddiaları dile getirecekler, bunları ortaya çıkaranlar da “yargısız infaz” yapmış olacak. Böyle saçma sapan şey olmaz.

