Dinç Bilgin için hâlâ ‘hortumcu’ demek yanlış

Haberin Devamı

Bu köşede dün okuduğunuz “Kimin ne kadar borcu var?” başlıklı yazı iş adamlarından ve hukukçulardan pek çok tepki aldı. Özellikle el konulan bankalar nedeniyle kendilerine ödeme emri çıkarılan bazı iş adamları “Yaramıza parmak bastın. Böyle adaletsizlik dünyanın hiçbir yerinde yok” diye yakındılar.
Güvendiğim bazı hukukçular da “Hortumcu sözü tamamen popülist amaçla kullanılan, el konulan banka sahiplerinin çoğunu haksız yere suçlayan bir ifade, özellikle Dinç Bilgin için böyle bir tanım kullanılması çok yanlış” görüşünü ilettiler.
Gerçi dünkü yazımda bankasına el konulan bazı iş adamlarının “hortumcu” olarak anılmasına karşı çıktığımı, deyimi özellikle tırnak içine alarak belirtmeye çalışmıştım.
Yazıda Dinç Bilgin’in adının geçmesi ise son günlerde Sabah-atv satışı ile ilgili gündemde çok yer alması nedeniyle oldu. Yoksa geldiğimiz günün koşullarında ne Dinç Bilgin için “hortumcu” denilebilir artık ne de bu durumda mağdur edilen birçok kişiyi bu sınıfa sokabiliriz.
Ancak yazımda Dinç Bilgin adı geçtiği için önemli bir iki ayrıntıyı da belirtmek istiyorum. Öncelikle Dinç Bilgin 2000 yılından bu yana kendisine çıkarılan “kamu alacağının” neredeyse tamamını ödedi. Ancak gözlediğim kadarıyla TMSF yasanın kendisine verdiği sınırsız yetkiyle ödenmiş olan parayı adeta görmezden geliyor ve en önemlisi alacağının tam olarak ne olduğunu asla açıklamıyor.
Zaten işin adaletsizliği burada. Borçlu ne kadar borçlu olduğunu bilmezse ne yapabilir ki?
İkinci nokta da şu ki, mahkeme süreci sonunda Bilgin’in Etibank’tan şirketlerine kullandırdığı miktarın tamamının teminatı 1 milyar doların üzerinde olduğu ortaya çıktı. Yani ortada buharlaşan para yok. Belki yanlış stratejiden söz edilebilir ki bu da banka müşterisine bir zarar getirmedi.
Diyorum ki Dinç Bilgin’e “hortumcu” demememiz, bu konudaki eleştirileri bitirmemiz ve en önemlisi adaletin yerine gelmesi için çaba harcamamız gerek.

*****


Kaç para

Adam deri, yarım bot ve koyu kahverengi ayakkabıyı alıp kasaya yanaşıyor... Kasadaki bayan botları poşete koyarken, adam da 50 lira çıkarıp uzatıyor ve soruyor; “43 lira değil mi?...” Tezgâhtar kız “Ne münasebet” der gibi bakıyor ve “Bunlar orijinal deri... İndirimli fiyatı 180 lira...” diyor. Adamın buna cevabı ise kızcağızın kopuş anına denk geliyor; olur mu hanımefendi, altında ‘Size 43’ yazıyor... (Size İngilizce’de sayz okunur ve ayakkabıda ölçü-numara anlamına gelir.)

*****


Vay canına

Hiç beklemiyordum market arabaları yazısının bu kadar ilgi göreceğini. “Vay canına” diyerek şaşkınlığımı belirtmek isterim.
Carrefoursa’daki taşıma arabalarının paralı olmasına yönelik eleştirim o kadar çok tepki aldı ki anlatamam. Doğal olarak iki açıdan da tepki geldi. Birincisi paralı market arabalarını hararetle savunanlar. İkincisi ise beni çok haklı bulup bu tür marketlere boykot uygulanmasını bile isteyenler.
Beni haklı bulanları kenara bırakalım. Ama karşı çıkanların ortak bir yönü var. Mesajlardan algıladığım kadarıyla karşı çıkanların tamamı “düzgün” vatandaşlar. Yani yasa ve kurallara uyan, başkasının hakkına saygı gösteren, haksızlık yapanlara karşı çıkanlar.
Söyledikleri şu: Marketlerden çıkanlar eşyalarını arabalarına koyduktan sonra arabaları rastgele bırakıyorlar. Bu yüzden park halindeki araçlar çiziliyor, Parktan çıkmak zorlaşıyor. Hatta çoğu kez ortalıktaki arabaları kenara çekmek bile bize kalıyor. Bu nedenle arabaların paralı olmasını zaten biz istiyorduk.
Son derece haklılar. Ancak arabalar paralı olduktan sonra bu düzensizlik ne kadar azaldı? Mutlaka azalmıştır, ama zaten bu özensizler paralı olsa da olmasa da aynı saygısızlığı gösteriyorlar.
Sonuç: Çok basit gibi görünen ama kentlerde günlük hayatımızı etkileyen konulardaki yazı ve eleştiriler çok yararlı oluyor. En önemlisi ilginç bir mekanizma çalışıyor ve her biri uygulanabilir pek çok güzel öneri çıkıyor ortaya. Okurlara teşekkürler.
NOT: Uygulamanın hayli zamandır yapıldığını söyleyen bazı okurlar benim alışverişe yeni mi başladığımı da sorguluyor. Hayır evin alışverişini yapmaktan çok keyif alırım. Ne zamandır yazacaktım şimdi kısmet olmuş demek ki.


*****



Hiç mi istihbarat yok?

Diyarbakır’daki hain saldırıdan sonra göz altına alınan 4 kişi çıkarıldıkları mahkeme tarafından serbest bırakıldı. Bu 4 kişinin olayla ilgilerinin olmadığı anlaşılmış.
Bunu çok korkutucu buldum. Çünkü çok hassas bir kentte bomba patlıyor. Çok daha vahim sonuçlar verebilecek bu olayda 5 pırıl pırıl gencimiz can veriyor. Ama olayla ilgili bir tek kişi bile yakalanamıyor.
Oysa o sırada biri Batı’da biri Doğu’da iki minibüste kilolarca patlayıcı bulunuyor. Patlayıcıları taşıyanları yakalayan istihbarat birimleri patlatanları ele geçiremiyor.
Bu nasıl iş böyle?


*****



İstihbaratın ticareti

Diyarbakır’da bomba patlatanların izini bulamıyoruz ama maşallah Amerika Birleşik Devletleri’nin nükleer sırlarını öğrenip bunu dünyaya pazarlamayı beceriyoruz.
İngiliz gazetesine açıklamalarda bulunan Türk asıllı Amerikalı Sibel Edmond Türk ajanlarının bazı sırları Pakistan ve İsrail’e sattıklarını söylemiş. Edmond FBI’da çevirmen olarak çalıştığı sırada okuduğu dokümanlardan bu bilgileri aldığını da eklemiş. Bir CIA yetkilisi de açıklamaları yalanlamamış ve Türk ajanlarının tüccarlık yaptıklarını belirtmiş.
Demek ki gizli bilgi almayı ticaret için yapan istihbaratçılar daha başarılı oluyormuş. Bizdeki terör olayları konusunda istihbaratı da bu tüccarlara mı vermek lazım acaba?

DİĞER YENİ YAZILAR