30 yılı aşkın gazetecilik hayatımın yarıdan fazlası aynı zamanda yazı da yazarak geçti. Bu süre içinde çok beğendiğim yazılarım olduğu gibi başka yazarların yazılarını da adeta kıskandığım oldu.
Kıskançlık diyorum özellikle, çünkü hasetle karıştırmamak lazım. İnsan öyle bir an geliyor ki “Ah bu yazıyı keşke ben yazsaydım” diyor içi giderek.
Ya da tam siz bir yazı üzerinde çalışırken bir başkası benzer bir yazıyı kaleme alıyor. O zaman da hem kıskanıyorsunuz hem de kendinize kızıyorsunuz.
İşte dün Cumhuriyet Gazetesi’nde Emre Kongar’ı okurken bu duyguları yaşadım. Çünkü birkaç gündür benzer bir yazı yazmak üzere kafa yoruyordum.
Kongar “Demokrasi ne değildir?” başlıklı bir yazı kaleme almış. “Demokrasi ve Laiklik” adlı kitabında konu çok daha geniş biçimde irdeleniyor. Ama Kongar öyle cümleler çıkarmış ki, demokrasiye inanan herkes “İşte budur” demekten kendini alamaz.
Türkiye yıllardır “demokrasiyi” tartışıyor. Ve herkes demokrasiyi kendi çıkarı açısından ele alarak bir oraya bir buraya çekiştiriyor. Demokrasi kültürü yerleşemediği için de “göstermelik” ölçüler neredeyse “demokrasi kıstası” olarak sunuluyor ve özellikle bu konuda hiçbir kültürü olmayan geniş yığınlar başımıza bir de “sıkı demokrat” kesiliyor.
Oysa Türkiye’nin çok ciddi biçimde demokrasi tartışması yapması gerekiyor. Ancak eğer bu tartışmayı konuyla ilgili kültürü olmayan çok geniş yığınların önünde yaparsanız spekülasyonların da önüne geçemezsiniz. Çünkü demokrasiyi çarpıtarak, sömürerek ve gerçek anlamından saptırarak politika yapanlar, demagoji ustası da olduklarından işlerine nasıl geliyorsa demokrasiyi de öyle tarif edeceklerdir.
Nitekim Türkiye’de şu anda yaşanan da budur. Kanla yazılmış bir cumhuriyetin temel ilkelerini “sözde demokrasi” adına değiştirmek isteyenler bunu “özgürlük, fikir hürriyeti” maskesi altında demagojilerle yapmaya çalışıyorlar.
Amerika’da örneğin “Özgürlük bildirisini demokrasi adına değiştirmeye” bir kalkın bakalım. Sizi demokrasi adına destekleyecek bir kişi bulabilir misiniz?
Almanya’da “demokrasi fikir özgürlüğü değil mi, o halde Nazi Partisi kuracağım” deyin bakalım, neyle karşılaşacaksınız?
Fransa’da “Korsika bağımsız olmalı” diyenler demokrasinin arkasına sığınabilir mi?
O halde “özgürlük” adına aklımıza her gelenin ille de demokrasi olarak tanımlanması mümkün değil.
Türkiye’de ise durum çok daha farklı. Bizde “baskıcı rejim uygulamak” veya “geriye dönüşü” isteyenler bunu demokrasi diye dayatmaya çalışıyor. Demokrasi konusunda hiçbir kültürü olmayan, yoksulluğa ve avantaya alıştırılıp oy deposu haline getirilen milyonların desteğine “işte demokratik irade” diyenler bu anlamda başarıya ulaşmak üzere.
Ama kimse şunu da unutmamalı. Akıl da henüz ölmedi.
İşte Emre Kongar’ın yazısı
Demokrasi Ne Değildir
Demokrasi, ülke çıkarlarının emperyalistlerin çıkarları uğruna feda edilmesi değildir.
Demokrasi, terör eylemlerinin yeşereceği ve egemen olacağı bir ortam değildir.
Demokrasi, sayısal azınlıkların ya da sayısal çoğunluğun, milli ya da dini duyguları kötüye kullanarak, ülkeyi faşizme ya da şeriatçılığa sürüklemesi değildir.
Demokrasi, etnik bölücülük değildir.
Demokrasi, çoğunluk diktatörlüğü değildir.
Demokrasi, ülkeyi yönetenlerin demokrasinin ön koşulları olan laikliği, temel hak ve özgürlükleri, yargı bağımsızlığını ortadan kaldıracak eylemleri, “sandıktan çıktık” gerekçesine sığınarak yapması değildir.
Demokrasi, tarikatların ve cemaatlerin egemenliği değildir.
Demokrasi, feodal düzen, toprak ağalığı değildir.
Demokrasi, kadınların ikinci sınıf vatandaş muamelesi görmeleri, evde oturmaya veya örtünmeye zorlanması, köleleştirilmesi değildir.
Demokrasi, kadınların “töre cinayetleri” adı altında katledilmesi değildir.
Demokrasi, liderler oligarşisi değildir.
Demokrasi ayrıcalıklı bir siyasetçi sınıfı yaratmak değildir.
Demokrasi, sahtecilerin, vurguncuların, hırsızların, uğursuzların, dokunulmazlık zırhına bürünmesi değildir.
Demokrasi, genel olarak yağmacılık değildir.
Demokrasi, özel olarak halkın ve politikacıların el ele, tarihsel, doğal ve kentsel zenginliklerimizi, sit alanlarını birlikte talan etmesi değildir.
Demokrasi, yoksulluk ve gelir adaletsizliği değildir.
Demokrasi, sağlıksız konutlar, gecekondu yaşamı değildir.
Demokrasi, sosyal güvenlikten ve sağlık hizmetlerinden yoksun olmak değildir.
Demokrasi, doğal kaynaklarımızın tüketilmesi, hava ve su kirliliği değildir.
Yine aklım almıyor!
Daha önce de birkaç kez yazdığımı hatırlarsınız. Şu anda dünyanın hiçbir ülkesinde bir Başbakan medya tarafından bizim ülkemizdeki kadar destek görmüyor. En baskıcı olduğunu sandığımız ülkelerin medyasında bile ciddi muhalefet var. Türkiye’de “ciddi” muhalefet çok az.
Ama Başbakan’ın buna bile tahammülü yok. Çok sayıda televizyon kanalı ve gazete fiilen iktidarın emrinde. Ortakları iktidarla “beraber yürüdü” bu yolları. Onun dışında kalanlar ise ağır baskılar altında.
Buna karşın Başbakan hâlâ medyadan şikayet ediyor, yalan yazdığını ve halkın bunlara inanmadığını söylüyor. İyi de kim yalan yazıyor, halk kimi okumuyor, izlemiyor?
Kanal 7, Samanyolu, Kanal 24, TGRT, ATV hükümetin yanı organı gibi. Yeni Şafak, Zaman, Vakit, Star, Türkiye, Bugün ve Sabah da aynen böyle. Erdoğan’a göre “Yalan yazan” yayın organlarının içine bunlar da giriyor. Tirajı 3 milyon olan gazetelerin içinde bunlar da var. Başbakan medyadan daha ne istiyor ki? Anlamak mümkün değil.
Ülkeler yoksullaştıkça yöneten kesim daha lüks meraklısı oluyor
Dikkat ettiniz mi, bugüne kadar aşırı lüks ve şatafat içinde yaşayan bir Amerikan Başkanı hatırlıyor musunuz? Ya da çok pahalı dükkanlardan alış veriş yapan bir İngiliz Başbakanı, Fransız Devlet Başkanı gördünüz mü?
Bu ülkelerin yöneticileri, ülkelerinin zenginliği ile orantılı bir hayat sürerler. Amerikan Başkanı Beyaz Saray’da oturur örneğin. Dünyanın en korumalı binalarından biridir Beyaz Saray, ayrıca içinde bir insan için gerekli her şeyi bulabilirsiniz.
Fransa Devlet Başkanı da Elysee Sarayı’nda oturur. O da ülkesinin zenginliği ile orantılı olarak örneğin Fransa’nın en iyi şarabını içer, kendi ürettikleri en lüks otomobile biner.
Ama gidin bir de halkı yoksulluk içinde kıvranan ülkelere ve onların yönetici takımına bir bakın. Halk ne kadar yoksulsa yönetici konumunda olanlar o kadar lüks ve ihtişam içindedir. En son model ve en lüks otomobillere binerler, davetlilerine altın tabaklarda yemek ikram ederler.
Onları dünyanın en pahalı butiklerinde, en pahalı mücevhercilerinde görürsünüz. İşte son örnek Barzani. Kuzey Irak halkı zengin mi? Değil. Hatta çok büyük bölümü eğer Türkiye gıda maddesi göndermese aç.
Ama oranın lideri Barzani, tuhaftır en kritik dönemde tatile çıkıyor ve İtalya’nın Milano kentine gidiyor. Orada dünyanın en pahalı erkek butiklerinden Brioni’den alışveriş yapıyor. O Barzani ki, kendi topraklarında ayağındaki potur, başındaki örtüyle sıradan bir köylü görünümündeyken, Avrupa caddelerinde 7-8 bin dolarlık takım elbiseyle caka satıyor.
Nedeni çok basit; çünkü bu tür ülkelerde demokrasi yok, demokrasi kültürü yok. İş başına geçenler yoksul halkı ezerek, üzerinde baskı kurarak egemenlik oluşturuyor. Lüks ve şatafat ise halkın üzerindeki bir etki unsuru. Halk asla erişemeyeceği lüks ve ihtişam içinde gördüğü liderinden daha da çekiniyor ve korkuyor.
Türkiye’deki lüks ve ihtişam örneklerine bakın. Bunların ipuçlarını göreceksiniz.

