Pervez Müşerref’le arada fark kalmıyor

Haberin Devamı

Pakistan yönetimini darbe ile devralan Pervez Müşerref iktidarının sona ermesinden endişelendiği için kendi kendine darbe yaptı.

Bu kez zaten kendisi iktidardaydı ama bu darbe sayesinde iktidarını daha da sürdürme imkanı bulacağını düşünüyor.

Pervez Müşerref Pakistan’ı şeriat rejimi ile yönetiyor. Ama Pakistan’daki dinci çevreler için bu yetmiyor. Onlar daha fazla şeriat istiyorlar. Tabii ülkede çok büyük güce sahip ve şeriat rejimi istemeyen muhalefet de var. Ama Müşerref takdirini şeriattan yana koydu.

Müşerref ülkeyi şeriatla yönetiyor, buna karşın kendisinin gerçekten şeriatçı olduğu konusunda kuşkularım var. Çünkü Pakistan Devlet Başkanı ülkeyi daha rahat yönetebilmek amacıyla şeriatı seçti.

Nedeni çok basit; Pakistan halkının ezici çoğunluğu cahil ve bilgisiz. Bu tür toplulukları demokratik biçimde yönetmek o kadar kolay olmaz. Cahil ve bilgisiz halkın istekleri hem saçma sapan olur hem de bitmek tükenmek bilmez.

Üstelik hiç bilmedikleri konularda da söz sahibi olmayı pek isterler. Bu da yönetimde kaos yaratır.

Bu kaosu önlemenin en etkili yollarından biri cahil ve bilgisiz toplulukları dini kuralların baskısı altına almaktır. Hiçbir konuda bilgisi olmayan yığınlar, din söz konusu olunca iktidara boyun eğmekten başka çare bulamazlar.

İşte Pakistan da böyle bir ülke. Ve Pervez Müşerref ülkesinde şeriat rejimi uygulayarak, bilgisiz ve cahil kitleleri daha rahat yönetme yolunu seçmişti.

Ancak her şeye rağmen bir şeriat ülkesi de olsa Pakistan’da pozitif hukuku uygulamaya çalışan hakimler de var. Belli ki bu hakimlerin hukuka uymaya çalışması Pervez Müşerref’i sıkıntıya sokuyor.

Bir tarafta cahil ve bilgisiz halkın şeriat yasaları sayesinde pasif hale getirilmesi ile kurulan güvenli bir yönetim, diğer tarafta hukukun üstünlüğünü savunan ve böylece Pervez’in otoritesini sarsan hakimler.

Pervez Müşerref çareyi buluyor ve “Hakimler işime karışıyordu, hepsini görevden aldım” diyerek hukukun üstünlüğünden kendini kurtarıyor. Tabii sorun bir iki cümleye sığacak kadar basit değil. Müşerref’in “işime karışıyorlar” dediği hakimler ve onların yarattığı toplumsal iklimin düşünce yapısı da Müşerref’e hiç uymuyor.

Çünkü bu kesim Pakistan yönetimini “Çok Amerikancı” olmakla suçluyor, ülkenin “özelleştirme” adı altında yabancıların eline geçtiğini savunuyor, din baskısının politik olarak kullanıldığını ve toplumun bu yolla uyutulduğunu iddia ediyor.

Cevabını da Pervez’in darbesiyle alıyor.

Pervez Müşerref’le ilgili haberleri okurken insan ister istemez Türkiye’yi de düşünüyor. Ne benzerlik var değil mi?

Dün Amerika’da Başkan Bush’un karşısına çıkan Başbakan Tayyip Erdoğan da daha bir iki gün önce hakimlere öfke saçarak “Bize engel oluyorlar, bu devlete karşı tavır takınmaktır” demişti. Tıpkı Pervez Müşerref gibi düşünüyordu besbelli.

Neyse ki Türkiye bu konuda şanslı. Halkı Pakistan halkı kadar bilgisiz ve cahil değil. Demokrasisi de Pakistan’dan çok farklı. Öyle bir gecede hakimleri kovacak güç yok kimsede.

Gerçi bizim sözde demokrat çevreler Müşerref’in bu çıkışından fena halde iştahlanmış olabilir. Çünkü şu ana kadar Tayyip Bey’in mahkemelere yönelik öfkeli sözleri bu “demokratik” çevrelerde hiç mi hiç eleştirilmedi.

*****

Güzel ekonomi
Benim kafam iyice karıştı. Sanırım sizin de kafanız karışıktır.

Ekonomi için “çok iyi” deniyor. Enflasyon hesapları yapılıyor ve yüzde 10’un altında çıkıyor. Döviz düştükçe düşüyor. Borsa her gün bir kez daha patlıyor.

Ekonomiden anlayanlar “bayram” ediyor.

Benim gibi ekonomiden anlamayanların ise kafası karışıyor. Nasıl karışmasın ki, enflasyon yüzde 10’un altında ama benzin ve mazota sürekli zam yapılıyor. Üstüne bir de ÖTV ekleniyor. Elektrik zammı için en az yüzde 15 deniyor. Doğalgaz zamlandı. Hem de yüzde 10’un üzerinde. Demek ki 70 milyonu etkileyen bu zamlar enflasyona hiç etki etmiyor.

Enflasyon diyor ki “Siz benzine, elektriğe, doğalgaza isterseniz yüzde 100 zam yapın, beni ilgilendirmez.”

Biz galiba elimizdeki parayla bir şey alamadığımızdan enflasyonu da düşük zannediyoruz.

*****

“Köye su getirmek de nereden çıktı?”
Önceki hafta İstanbul Erkek Liseli arkadaşlarımla yediğimiz yemekten söz etmiş ve “Çok hoş şeyler konuştuk, bunları ara sıra yazarım” demiştim. İşte bunlardan biri. Güneydoğu sorunu ile ilgili ve bir dönem devletin nasıl bir katılık içinde olduğunun göstergesi.

Arkadaşlarımdan biri büyük bir şirketin satış müdürü olarak sık sık Anadolu turlarına çıkıyormuş. Bundan 15 yıl kadar önce Mardin’in Midyat ilçesine giderken bir köy tabelası görmüşler. Arkadaşım “Vaktimiz var, şuraya bir girelim, bakalım halk ne yapıyor” diye düşünüp arabayı köye sürmüş.

Şöyle anlatıyor gerisini arkadaşım: “Köye bir girdik şaşırdım. Böyle bir fakirlik ve sefalet olmaz. Köy kahvesinde biraz sohbet ettik, neredeyse herkes PKK’lı. Köyde su yok. Birbuçuk kilometre uzaklıkta bir dere var. Oradan kadınlar teneke ile su taşıyor, erkekler kahvede oyun oynuyor. Oradan bir boruyla köye su geirmek akıllarına bile gelmiyor.”

Arkadaşım İstanbul’a dönünce patronlarına bu köyü anlatmış ve hiç olmazsa bu dereden su getirilebileceğini söylemiş. Şirket bu tür sosyal yatırımlar için bir fona sahipmiş. O bölgenin müdürü aranmış, maliyet raporu istenmiş. Çok küçük bir maliyet tuttuğu anlaşılmış. 20 gün içinde köyün meydanına su getirilmiş.

Derken bölge müdürü patronu aramış ve “Beni MİT’ten çağırdılar, hangi amaçla bu köye su götürdüğümü sordular” demiş. Büyük şirketin patronu hemen devreye girmiş. Ankara’daki hatırlı kişiler aranmış ve iyiniyetli bir girişim olduğu başka hiçbir amacın olmadığı anlatılmış.

Arkadaşım 5 yıl sonra yine yolu düştüğünde bu köye uğramış. Köylüler meydana getirilen suyu evlere de dağıtmışlar. Köyün eli yüzü daha düzelmiş. Ama en önemlisi 5 yıl önceki PKK’lılıktan eser bile kalmamış.

Bu bize bir ders veriyor mu vermiyor mu?

*****

Şimdi bunun adı başarı
Rehin tutulan 8 askerimiz yürek burkan bir törenle serbest bırakıldı. Askerlerimizi teslim almaya bazı DTP milletvekilleri gitti. Amerikalı yetkililer geldi. Dağlıca katliamını planlayan ve yöneten terörist törene bizzat katıldı. Sonunda askerlerimiz serbest kaldı.

Bu konudaki haberleri dün gazetelerden okurken canım çok sıkıldı. Çünkü pek çok gazetede bu serbest bırakılma olayı sanki başarıymış gibi sunuluyordu. “Diplomatik ve askeri baskıların” sonuç verdiği söyleniyordu. “Türkiye’nin gücü” ortaya çıkmıştı.

Bir dakika kardeşim, bir dakika.

Bu askerlerin kaçırılıp rehin alınmasını hiç tartıştık mı?

Bu askerlerin nerede tutulduklarını öğrenebildik mi?

Bu askerlerin her gece televizyonlara çıkarılıp “Bize yardım gelmedi, çaresiz teslim olduk, bize iyi bakıyorlar” propagandası yapılmasını önleyebildik mi?

Hiçbirini yapamadık.

Kendimizi kandırmayalım. Biz rehin tutulan askerlerimizi Amerika’nın insafına terk ettik. Onlar da Başbakan’ın Bush’a gittiği gün “Bakın artık devreye biz girdik, bundan sonra sakın çılgınca bir şey yapmaya kalkmayın” uyarısında bulunmak için askerlerimizi geri verdi. Mesele budur.

Bundan pay çıkarmak, iktidarın gücünü kanıtlamaya çalışmak, bugüne kadar bilerek yapılan hataların ve ihmallerin üstünü kapamaya çalışmak sadece sinir bozar.

8 asker olayının çuval olayından hiçbir farkı yoktur. İkisi de Türk halkını rencide etmek için kullanılmıştır. İkisi de Türkiye’nin Amerikan Başkanı’nın kapısında “aman dilemesi” için düzenlenen planın parçalarıdır.

Kimse 8 askerin geri alınmasını bahane ederek “kahramanlık” taslamaya kalkışmasın, adamın asabını bozmasın.

DİĞER YENİ YAZILAR