Türkiye sınır ötesi harekata kalkmadan önce çok ciddi bir politika oluşturmalı. Düzenli bir ordunun çeteyle savaşması ve onu yok etmesi çok zordur. O halde Türk Silahlı Kuvvetleri Irak’ta çok önemli mevzileri kontrolü altına alıp burada kalıcı hale gelmek zorundadır.
Aylardır sınır ötesi harekatı tartışıyoruz. İktidar buna pek yanaşmak istemiyor. Erdoğan şimdilik başarılı bir politikayla “diplomasiyi sonuna kadar zorlayarak” bir çözüm arıyor.
İşte geldik son birkaç güne kilitlendik. Bütün tepkilere rağmen Erdoğan Amerika Başkanı Bush’la yapacağı görüşmeyi bekliyor. Eğer bu görüşmeden tatmin edici bir sonuç çıkmazsa neler olacağını kestirmek güç.
Erdoğan Türk Silahlı Kuvvetleri’ne Meclis’ten aldığı sınır ötesi operasyon yetkisi ile bir talimat verecek mi, vermeyecek mi? Beklenen bu.
Toplum çok uzun yıllardır görülmemiş bir öfke ve kalkışma içinde. Herkes burnundan soluyor. AKP’ye oy veren vermeyen herkesin beklentisi Türkiye’nin bu kez gücünü göstermesi yönünde.
Peki bu güç nasıl gösterilecek? Askeri konularda fikir belirtecek kadar haddimi aşacak değilim, ama düzenli bir ordunun gerilla taktiği ile savaşan çetelerle mücadele edebilmesinin de mümkün olmayacağını biliyorum.
Yani kimse Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Irak’a girerek PKK’lıları ortadan kaldıracağını düşünmesin. Terör, tek tek teröristleri öldürerek çözülemez. Öyle olsa Amerika elindeki üstün teknoloji ile bunu becerirdi.
Düzenli ordunun yapacağı şey terörün kaynaklandığı ve beslendiği bölgeleri ele geçirmek, lojistik desteklerini kesmek ve stratejik noktalara hakim olmaktır.
Bu nedenle eğer bir sınır ötesi harekat yapılacaksa Türk Silahlı Kuvvetleri Irak topraklarında önemli bir mevziyi ele geçirmek ve burada kalıcı hale gelmek zorundadır.
Kampları bombalamak, mağaralarda terörist avına çıkmak sınır ötesi harekat değil sadece sıcak takiptir.
Eğer Türkiye sınır ötesi harekat yerine sıcak takibi andıran bir harekatla yetinecekse terörü bitirmeyeceği gibi daha da alevlendirecektir.
Elbette bir ülke silahlı kuvvetlerinin başka bir ülkenin topraklarında uzun süreli konuşlanması, yazıldığı kadar kolay bir olay değildir.
İşte ısrarla Türkiye’nin de bir projesi olmalı tezini bu yüzden belirtmeye çalışıyorum. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Irak topraklarında uzun süre kalabilmesi ve terörü kökünden çözebilmesi ancak başta Türkiye olmak üzere herkesin çıkarına olacak projelerle gerçekleşebilir.
Ama bunu önceden herkese söyleyerek başaramazsınız. Dünya tarihi de şunu göstermektedir ki bu tür durumlarda fiili durum yaratan ve mantıklı planlarla ortaya çıkanlar sonunda haklılıklarını kanıtlamayı başarmışlardır.
Türkiye artık bir fiili durum yaratmalı ve bunu herkesin yararına projelerle kabul ettirmelidir.
EPDK Güneydoğu’da çok ceza kesmiş
Hafta içinde bir marinanın yöneticiliğini yapan İstanbul Erkek Lisesi’nden arkadaşımın mektubunu yayınlamıştım. Arkadaşım marina mevzuatı gereği akaryakıt satma zorunlulukları da bulunduğunu belirterek EPDK’nın (Enerji Piyasası Denetleme Kurumu) kendilerine göre yanlış uygulamalarından yakınıyordu. Mektubun sonunda da Günedoğu bölgesinde onca kaçakçılık yapılırken EPDK’nın buna müdahale edemediği ama Batı bölgelerinde şahin kesildiği öne sürülüyordu.
Perşembe günü EPDK Başkanı Yusuf Günay aradı. Bu yazımla ilgili bir cevapları olduğunu belirtti. Günay EPDK’nın Günedoğu’da hiçbir şeyden korkmadığını ve yasadışı eyleme kalkışan pek çok kişinin cezalandırıldığını söyledi. Ardından da yazılı açıklamayı gönderdi. Açıklamada il il kesilen cezaların tablosu verilmiş. Buna göre Güneydoğu’da yasadışı işlem yaptığı belirlenen 430 bayiye 54 milyon 757 bin YTL ceza verilmiş.
Çok güzel.
Ancak ben de bir şey söylemek istiyorum. Arkadaşımın gönderdiği şikayet mektubunda marinalar olarak uğradıkları mağduriyet asıl konuydu. Güneydoğu konusu arkadaşımın bir tür öfkesini dile getiriyordu.
Belli ki EPDK bu konudan fena halde alınmış. Hele PKK terörünün zirveye çıktığı ve Türkiye’nin de ayağa kalktığı bir dönemde böyle bir suçlama altında kalmak Yusuf Günay’ı hayli üzmüş. Haksız diyemiyorum elbette. Böyle hassas günlerde kimse terörün gölgesi altında kalmak istemeyecektir.
Ayrıca beni de şaşırtan biçimde Güneydoğu bölgesinde bu kadar etkin bir denetim yapılmış olması ve cezaların da kesilmesi takdir edilecek bir tutum. Bu açıdan kutlamak ve okurlarımın da yanlış bilgilenmesini önlemek isterim.
Türkiye Musul ve Kerkük’ü kontrol etmelidir
Son günlerde çok şiddetli biçimde tartışıyoruz. Kamuoyu belki de bilinçsizce “Artık bir şey yapalım, Asker Irak’ı girsin ve terörün başını ezsin” görüşünde.
Buna karşın özellikle AKP yandaşı kesimler buna şiddetle karşı çıkarak “Irak’a müdahalenin bir felaket olacağını, Türkiye’nin içinden çok uzun yıllar çıkamayacağı bir bataklığa saplanacağını” ileri sürüyorlar.
Bu üzerinde mutlaka düşünülmesi gereken bir nokta ama, bu görüşü savunanların temel endişesi Amerika ile olan ilişkilerin bozulması yönünde. Çünkü bir tür “aşağılık kompleksi” içinde bulunan bu iktidar yanlıları “Amerika’nın veya diğer dünya devlerinin Türkiye’ye bu noktada izin vermeyeceklerini, Türkiye’ye etkili ambargolar uygulanacağını, ekonominin alt üst olacağını ve Türkiye’nin dünyadan koparılacağını” söylüyorlar.
Gerçekten böyle mi olur? Elbette olabilir ama, ben bunun tersinin de eşit ağırlıkta geçerli olabileceğine inanıyorum.
Daha önce de söylediğim gibi Türkiye dünyanın önüne etkili bir proje ile çıkmadığı için başkalarının planlarını tartışmak ya da onların altında ezilmek durumunda kalıyor.
Buna karşı diyorlar ki “Türkiye siyasi tavrını belirledi. Irak’ın toprak bütünlüğünün korunmasından yana. Bunun ötesinde ülkemize yönelik terörist saldırıların durdurulması için Irak’ın da işbirliği ile önlem alınmasını istiyor.”
Kendi kendimizi kandırmayalım. Artık Irak’ın toprak bütünlüğü diye bir şey söz konusu değil. Irak kesinlikle en az üçe bölünecek, bu bir gerçek.
O halde Türkiye’nin hâlâ “Irak’ın toprak bütünlüğünden yanayız” gibi olmayacak bir tezi ısrarla savunmasının anlamı yok. Türkiye bölgenin tarihsel geçmişini de göz önüne alarak bu bölünmeden hem yararlı çıkmalı hem de ülkenin bundan sonraki güvenliğini, esenliğini sağlamalıdır.
Sınırımızın hemen altında bulunan Musul ve Kerkük bölgeleri Türk nüfusun yoğun biçimde yaşadığı yerler. Devlet kurma özlemi içinde olan Barzani ve Talabani aşiretlerinin gözü bu iki bölgede. Çünkü burada petrol var.
Musul ve Kerkük yüzlerce yıl Türk hakimiyetinde yaşadı. Bölgenin elimizden çıkması Lozan Anlaşması sırasında oldu. Ki Lozan’da bu bölge ile ilgili bazı haklarımızın saklı tutulduğu da biliniyor.
Türkiye bu bölgeyi en azından güvenlik kontrolü altına almalıdır. Bunu ilk kez yazmıyorum. Birinci Körfez Savaşı’ndan beri konuyu defalarca dile getirdim. Her seferinde de “Deli saçması, olacak şey değil, Türkiye mahvolur” gibi sesler yükseldi sağdan soldan. Peki neden deli saçması olsun? Türkiye Kuveyt değil ki Amerika saldırısına uğrasın. Ayrıca bu bölgenin adam gibi bir ülke tarafından kontrol edilmesi sonuçta Amerika ve Avrupa’nın da işine gelir.
Bakın bu söylediğim aslında herkesin zihninde oturmuş durumda. Ama birkaç cesaretli kişi dışında herkes korkuyor bunu söylemeye. Korkmayalım artık; Türkiye, Musul ve Kerkük’ü kontrol etme fikrini mutlaka tartışmalıdır. Bu terörü bitirmenin ve bölgeye kalıcı barış getirilmesinin de yoludur.

