Başbakan Tayyip Erdoğan Bush’la görüşmesinde Türkiye’de Kürtler’e yönelik bir baskı ve sindirme olmadığını anlatmak için “Benim partim Güneydoğu bölgesindeki en güçlü parti. Benim bu bölgeden seçilmiş 75 Kürt kökenli milletvekilim var” dedi.
Çok haklı ve yerinde sözler bunlar. Çünkü Batı dünyası PKK sorununa bakarken bunu Kürt konusu ile karıştırıyor. Pek çok Batılı gazeteci bile Türkiye’de Kürtler’in bir bölgeye sıkıştırıldığını, üzerlerinde çok şiddetli baskı uygulandığını sanıyor.
Nitekim buna ben de çok tanık oldum. Sabah Gazetesi’nde yazdığım dönemde New York Times muhabiri bu konuyla ilgili röportaja gelmişti. Bana ısrarla “Kürt bölgesi, Kürt bölgesi” deyince ben de kendisine “Peki siz 2.5 milyona yakın Kürt kökenlinin yaşadığı kenti gezip inceleme yaptınız mı?” diye sormuştum. New York Times muhabiri şaşırarak “Diyarbakır’ın nüfusu o kadar oldu mu?” demişti. Ben de “Diyarbakır’dan bahsetmiyorum, bakın size en büyük Kürt kökenli vatandaşın yaşadığı kentten söz ediyorum” diye üsteledim.
Muhabirin iyice şaşırması üzerine “Şu anda o kenttesiniz zaten” dedim. Muhabirin daha da şaşırdığını anladım. Tam o sırada bizim katta çay servisi yapan delikanlı kapının önünden geçiyordu. Seslendim ve “Nerelisin?” dedim. Çaycı “Diyarbakır Can Abi” karşılığını verdi. Ben New York Times muhabirine gülümseyerek bakarken basın kartımı çıkardım ve uzatarak “Bak bakalım doğum yeri olarak neresi yazıyor?” diye sordum.
Muhabir kartı eline aldı, doğum yerine baktı şaşırmış biçimde “Diyarbakır” dedi. Bunun üzerine kendisine şunu söyledim: “Ben Diyarbakır’da annemle babamın memuriyeti nedeniyle doğdum. Ama şunu anlatmak istiyorum. Sizlerin zannettiği gibi Türkiye’de Türkler’in giremediği, Kürtler’in çıkamadığı bir yer yok. Bu ülke sınırları içinde yaşayan herkes Türk vatandaşıdır. Özgürce istediği yere gider, yerleşir, iş kurar, istediği okulda okur, devlet katında yükselir. Meclis Başkanı, Başbakan, Cumhurbaşkanı olabilir ki bunun örnekleri de var. Bu nedenle Türkiye’yi başka ülkelerle karıştırmayın.”
New York Times muhabiri şaşırmış halde beni dinlerken konuşmamı sürdürdüm: “Bakın bugün Türkiye’nin her yerinden şehit asker cenazeleri kalkıyor. Cenaze törenlerinin yapıldığı yerlerde Kürt vatandaşlar da oturuyor. Kiminin dükkânı var, kiminin manavı, kiminin ofisi. Ama bu cenaze törenlerinde bugüne kadar tek bir Kürt kökenli vatandaşa yönelik bırakın şiddet eylemini rencide edici bir protesto bile olmadı. Çünkü Türk halkı teröristle Kürt insanını ayırmayı biliyor.”
Tayyip Erdoğan’ı dinlerken, daha önce de yazdığım bu anım yine hatırıma geldi. Tayyip Bey sözlerinde çok haklı. Ancak tüm dünyaya da örnek olması açısından şimdi bu 75 Kürt kökenli AKP milletvekiline önemli bir misyon düşüyor.
Bu milletvekilleri ortak bir deklarasyon yayınlayarak “PKK’nın bir terör örgütü olduğunu” tüm dünyaya haykırmalıdır. Kimileri “Tezkere için imza verdiler, daha ne istiyorsun?” diyebilirler.
Bu doğru da, kimse buradaki inceliği görmez. Bu nedenle Kürt kökenli 75 milletvekilinin bölge halkının da düşüncesini dünyaya açıklamak adına bunu yapmaları gerekir. Böyle bir deklarasyon Tayyip Erdoğan’ın da elini çok güçlendirecektir.
Hangi istihbarat?
Bir süre terörle mücadele koordinasyonunda yer alan emekli orgeneral Edip Başer dün televizyon kanallarında konuşuyordu.
Başer’in bir sorusu çok dikkatimi çekti. Diyordu ki “Amerika madem istihbarat verebiliyordu, bugüne kadar niye vermedi?” Çok yerinde bir soru. Başer Paşa teröre karşı koordinasyon ekibinde bunun için çok çaba harcadı. Ama bir gelişme olmadığını görünce işi bıraktı.
Sahi Amerika neden istihbarat vermiyordu ki? Ve ikinci soru, benim Silahlı Kuvvetlerim sınır sızmalarını önceden saptayacak teknolojiye sahip değil mi ki Amerika’dan medet umuyor.
Milyar dolar ödediğimiz Avacs uçakları bu iş için kullanılamıyor mu? Terörle düzenli ordunun mücadele edemeyeceğini herkes bilirken, bizim anti terör timlerimiz yok mu? Yıllardır o bölgede deneyim kazanmış olmamız gerekirken, istihbarat için neden Amerika’ya muhtaç kalıyoruz.
Sanırım bu sorular heyecanlı görüşmeler nedeniyle pek akla gelmiyor.
Döndük başa
Amerika gezisinin bana göre Türkiye’ye getirdiği hiçbir yarar yok. Beyaz Saray görüşmesinin tek olumlu tarafı Başbakan Erdoğan’ın müthiş konuşması. Gerçekten Tayyip Erdoğan bana göre son yılların en etkili ve güzel konuşmalarını yaptı 5 Kasım günü boyunca. Belli ki çok iyi hazırlanmış. Çok yerinde, doğru ve etkili sözler söyledi.
Ama ne fayda? Elimizde somut hiçbir şey yok. Tamam deniyor ki “Bundan sonra üçlü koordinasyon kurulacak, Amerikan kuvvetleri anında istihbarat verecek, operasyon bundan sonra Türk Silahlı Kuvvetleri ile Pentagon arasında kararlaştırılacak.”
Aslında anladığım kadarıyla hükümet Silahlı Kuvvetler’e tezkereden aldığı yetki konusunda emir vermiş durumda. Yani bugünden itibaren Silahlı Kuvvetler gerekli gördüğü an operasyon yapabilecek, bunun için hükümetten emir beklemeyecek, çünkü emir verildi. Görüşmenin tek somut sonucu bu bence.
Bunun dışında değişen bir şey yok. Hatta daha net bir tutum var Amerika’dan: Amerika diyor ki 1- Kuzey Irak’a girme. 2- Barzani ile iyi geçin. 3- Kürt devletinin kurulmasına karşı çıkma.
Amerika PKK’ya ise “Artık deşifre olduk seni fazla koruyamam, bu yüzden git İran tarafına musallat ol biraz. Ama ara sıra gücünü kanıtlamak için ses getirecek eylemler yaparsın.” Var mı bu saptamalara itirazı olan?
Ben “Görüşmeler çok iyi” diyen iktidara şunu sorarım ısrarla; Eğer bugünden memnunsanız, Genelkurmay Başkanı 12 Nisan’da sınır ötesi harekâtın gerekli olduğunu söyledi. Kulak arkası ettiniz. Sonra bunu 4 kez yineledi. Yine duymazdan geldiniz. Geçen süre içinde 40’ın üzerinde askerimiz şehit oldu. Ancak ondan sonra harekete geçtiniz. Şimdi Amerika’nın eskiden beri söylediklerini günün başarısı olarak sunmaya kalkmanız en azından ayıptır. Uyarıyı ilk aldığınızda harekete geçmediniz, bu durumda şehitlerin vebali kimin sırtındadır?
Sonuç bana göre hayal kırıklığıdır. Amerika hayli zaman kazanmıştır. AKP iktidarı da ülkedeki öfkeyi bir parça dindirmeyi hedeflemiştir. Olumlu sonuç beklemek abesle iştigal olur.
DTP’nin maskesinin düştüğü falan yok
Dağlıca’daki hain saldırı sırasında rehin alınan 8 Türk askerinin teslim töreninde yaşanan üzücü görüntülerden sonra DTP’ye yönelik eleştiriler de dozunu artırdı. Özellikle AKP sözcüleri DTP’nin maskesinin düştüğünü, artık kimin dost kimin düşman olduğunun anlaşıldığı yolunda açıklamalar yapıyorlar.
Oysa DTP’nin maskesinin düştüğü falan yok. DTP ne ise yine öyle. Bugüne kadar aksini söylemediler.
Ben AKP sözcülerinin birden DTP’ye saldırmasını son günlerde yaşadıklarımızı göz ardı etme çabası olarak görüyorum. İktidar aylardır Türkiye’yi oyaladı. Sonuç fos çıktı. Döndük yine aylar öncesine. Yine Amerika’nın ağzına bakacağız.
Böyle bir ortamda en kolay iş DTP’ye saldırmak. Onları hain, bölücü, düşman göstermek. Çünkü bunun bir müeyyidesi yok. DTP’ye istediğinizi söyleyebilirsiniz. Adamlar dava bile açamayabilir korkudan.
Bence şu ortamda en son eleştirilecek kesim DTP’dir. Tam tersine, onları iyi dinlemek ve üzerinde durmak zorundayız gibi geliyor bana. Çünkü dikkatle bakarsanız, Türkiye’ye baskı yapan batılı dostlarımızın(!) da benzer sözler söylediğini görüyoruz.
Gün kızmak, öfkelenmek günü değil. Bir taraftan terörün başını ezmek diğer taraftan da Türkiye’nin huzurunu sağlamak zorundayız. DTP’ye küfürler etmek özünde gerçek gündemi saptırmaktır ve bu da gelişmelerden nemalananların işine gelir.

