Uzun yıllar birlikte çalıştığımız Fügen Ünal Şen’le konuştum geçenlerde. Fügen çok başarılı ve kaliteli bir gazeteciydi. Her nedense meslekten bir koptu pir koptu. Onun yeteneklerinde bir gazetecinin çalışmaması bana gerçekten acı veriyor. Keşke bir fırsat olsa da mesleğe dönse diyorum kendi kendime.
Ama Fügen Ünal Şen çalışmıyor diye boş da oturmuyor. Kitap yazıyor. Kaç kitabı oldu bilmiyorum.
Fügen’in yazdığı kitaplardan biri “Kuytuda Büyür Hayat” Bu kitapta Afgan kadınlarının kullandığı Burka ile ilgili bir yazısı vardı. Bu yazı yazıldığında belki çok dikkat çekmemiş olabilir, çünkü o sırada Türkiye şimdiki gibi bir tehlike ile karşı karşıya değildi.
Fügen’den bu yazıyı köşemde kullanıp kullanamayacağımı sordum. Memnun olacağını söyledi. Ben de bir kadın gazeteci gözüyle Afgan kadınının kâbusu olan Burka’yı okuyun istedim. İşte o yazı:
Amerika Afganistan’ı vurdu ya, gazeteci olan eşim günlerini, hatta aylarını o bölgede geçirdi. Türkiye’ye dönerken bana “armağan” olarak mavi, ipekli bir “Burka” getirdi.
Evet evet, Afganlı kadınların Taliban döneminde giymeye zorlandıkları Burka’dan söz ediyorum.
Burkayı bavulundan çıkarıp bana uzatırken de, “Bunu giydiğin an, armağanın benden değil, Atatürk’ten geldiğini hissedeceksin. Atatürk’ün, siz kadınlara yaptığı iyiliği daha iyi anlayacaksın” demişti.
Doğrusu o an ne söylediğini anlayamamıştım, mavi ipeksi kumaşa uzanırken...
Burkayı ambalajından çıkarıp, bu acayip örtünün neresine kafamı sokacağımı araştırdım bir süre. Bilmece gibiydi. İşlemelerle yapılmış yarım santimlik pencerelerden oluşan kafesi gözlerimin önüne denk düşürmeye çalıştım.
Dünyayı görebilmek için!!!
Kafamı bir çember gibi sıkan dar bölmeye sokuşturdum; daha ilk saniyelerde kendi nefesimden tiksinmeye başlamıştım. Soluk alıp vermek tam bir işkenceydi. Ağzıma yapışan kumaş nefesimle ısınıyor, “içeride” gitgide ağırlaşan bir koku oluşuyordu.
Ellerim de felaket durumdaydı doğrusu. Hareket kabiliyetimi tümüyle kaybetmiştim.
Eşime, “Bunun omuz kısmı neresi” diye sormuştum burkayı giymeye çabalarken. O da, “Omuz olursa, burka olmaz. Önemli olan kadının, hiçbir hattının belli olmaması” demişti.
Burkayı giydim. Aynanın karşısına geçtim ve kendimi aradım! “Ben” yok olmuştum. Gözlerim, yüzüm, mimiklerim, bakışım hatta sesim yok olmuştu.
Ezilmiştim. Küçülmüştüm. Görüş alanım daralmıştı.
Görebildiğim dünya minik karelere bölünmüştü. Sanki kafamı çevirmek yetmiyor, vücudumu komple oynatırsam daha fazla bir şeyler görürüm zannediyordum. Ama olmuyordu.
Gözler 180 derece görür ya, benimkiler o an ancak 30 dereceye hakimdi.
Zannedersem bir dakika kalabildim burkanın içinde. Bir ömür böyle yaşayanları anlayabilmek için, bir dakika zor dayandım, itiraf ediyorum. Bir çırpıda çıkardım.
Ama burkayı söküp atarken bedenimden, evime gelen tüm kadınlara burkayı giydirmeye karar verdim. Benim öğrendiğimi, yani “Atatürk’ün armağanı”nın farkına daha iyi varabilsinler diye.
Çünkü ben, bir kadın için çarşafa bürünmenin ne demek olduğunu ancak burkanın içinde bir dakika kaldığımda tam algılayabilmiştim.
Şimdi daha rahat hissediyorum kendimi.
Daha güçlüyüm ve daha kendim.
Burka, beni hayattan çekip alırken kulağıma bir şeyler de fısıldamış belli ki...
Ondandır, “Seyahatim esnasında köylerde değil, bilhassa kasabalarda ve şehirlerde kadın arkadaşlarımızın yüzlerini ve gözlerini çok kesif olarak kapattıklarını gördüm. Erkek arkadaşlar bu biraz bizim bencilliğimizin eseridir. Onlar da yüzlerini cihana gösterebilsinler ve gözleriyle cihanı dikkatle görebilsinler. Bunda korkulacak bir şey yoktur” sözlerini duymam Atatürk’ün.
Ondandır, ansiklopedi karıştırıp hatırlamam, Atatürk’ün bu sözlerinden sonra Türk kadınının önce peçeyi, 25 Kasım 1925’teki Şapka Devrimi’nden sonra da çarşafı bıraktığını...
Ondandır, gülümseyişim, sessiz şükranlarımla...
Irak fiyaskosu
Önce kamuoyunu “Irak’ta sınır ötesi operasyon yapılacak” diye kandırdılar. Ardından bunun yaratacağı sakınca görülerek “Sınır ötesi harekât yapılacak ama Irak hükümetinden de izin alınacak” yalanı yayıldı ortalığa. Sonra anlaşıldı ki Irak yönetiminin böyle bir niyeti hiç olmadığı gibi tepki de göseriyor. Amerika da işe karışınca “sınır ötesi operasyon” lafları rafa kalktı.
Nasıl ekonomide “sanal” bir durum yaşıyorsak dış politikada da durum aynı. İktidar dış politikada başarılı gibi gözükmek için her gün olmadık bir zafer haberi pompalıyor. Örneğin Bush bizi o kadar seviyormuş ki önce Erdoğan’a randevu vermiş, ardından da Gül’ü davet edecekmiş. İyi de kimse sormuyor “Erdoğan hazır Amerika’dayken niye görüşmüyor da 35 gün sonrasına randevu veriyor?” diye.
Dış politikada “sanal” zaferlerle avunurken bir de bakıyoruz ki Amerika PKK’ya tank bile vermiş. Başbakan da 35 gün sonra bunu Bush’a şikâyet edecekmiş. Bush 35 gün sonra şehitlerimizi de geri verebilecek mi?
Takım tutar gibi fikirleri savunmak
Son günlerin en moda konusu Birinci ve İkinci Cumhuriyetçiler olarak adlandırılan kişilerin basındaki sözcülerinden takımlar kurmak oldu.
İlk bakışta esprili gibi görünen hatta insanı gülümseten bir tarafı var. Hele siz de kendinizi bu taraflardan birinde görüyorsanız, karşıdakini aşağılamak için güzel bir fırsat yakalamış oluyorsunuz.
Ben buna başka bir noktadan bakıyorum. Bu takım kurma işi bana göre büyük bir sahtekârlığın da ibret verici bir kanıtı.
Neden böyle düşünüyorum? Fikir tartışmasını takım tutma düzeyine indirirseniz insanların birbirini anlaması, tartışılan fikirlerden iyi bir noktaya gidilmesi mümkün değildir.
Düşünün Fenerbahçe ile Galatasaray’ı. İki takımı tutanlar, ne olursa olsun asla ve kat’a karşı tarafın da iyi oynadığını ya da onlardan bir şeyler kazanacağını düşünmez. Sadece kendi takımını tutar, karşı tarafı yuhalar.
Ama işin bir de başka özelliği var. Bu iki takımın başındakiler aslında aynı kampın adamlarıdır. Aynı yerde yemek yerler, aynı şekilde giyinirler, aynı şeylerden zevk alırlar, maçlar dışında hep birliktedirler ve aralarında pek sorun yoktur.
Bu iki takımın amigoları da birbirlerini tanırlar va hatta birlikte eylem planlarlar. Oysa iki takımın taraftarları için bu pek geçerli değildir. Onlar kavga ederler, birbirlerini bıçaklarlar, yol kesip adam döverler.
Dikkatimi çeken ikinci nokta ise, bazı yazarları iradeleri dışında sanki bir takım içindeymiş gibi göstermektir. Kendilerine ikinci cumhuriyetçi diyenler bu işten elbette memnun çünkü “reklamın iyisi kötüsü olmaz” diye düşünüyorlar. Buna karşın cumhuriyeti, laikliği, demokrasiyi, hukukun üstünlüğünü savunan yazarların bu numaracılara karşı rakip gösterilmesi ve listemler yayınlanması çok ayıp bir şey.

