İlk “sivil anayasa” sözü anlamsız

Haberin Devamı

Seçimin hemen ertesi gününden itibaren yeni anayasa tartışmaları başlamıştı bile. Hatta “solcu” kontenjanından AKP’ye giren ve milletvekili olan Profesör Doktor Zafer Üskül yeni anayasada Atatürk’ün adının geçmeyeceğini ve zaten geçmemesi gerektiğini açıklamıştı. Bu öngörü AKP’ye oy verenlerin bile tepkisini çekince Tayyip Erdoğan bir açıklama yapmak ve “O arkadaşımızın yeni Anayasa’nın hazırlanmasıyla bir ilgisi yok” demek zorunda kalmıştı.

Böylelikle bir zamanların televizyon yıldızı Üskül’ün siyasetteki yıldızı parlamadan sönmüştü.

Ancak yeni anayasa tartışması da başlamış oldu böylelikle.

AKP’nin seçimleri tek başına kazanmasının sevinciyle adeta göklere uçan bazı çevreler yeni anayasanın “ilk sivil anayasa” olacağını, bu anayasa ile Türkiye’nin demokratikleşme aşamasının sonuna geleceğini ileri sürüyorlar.

Türkiye’nin yeni bir anayasaya ihtiyacı olduğu kesin bir gerçek. Ama bunu “ilk sivil” diye tanımlamaya kalkmak, nihayet demokrasinin geldiğini söylemek bana göre doğru değil.

Türkiye bugüne kadar 3 kez anayasa yaptı. Biri Cumhuriyet’in ilanından sonra 1924’te. Diğeri 27 Mayıs’tan, üçüncüsü de 12 Eylül’den sonra.

Her üç anayasa da çeşitli zamanlarda değişikliğe uğradı.

Özellikle 12 Eylül’den sonra yapılan anayasa hem günün koşulları hem de Avrupa Birliği’ne uyum adına pek çok değişiklikle bugüne kadar geldi.

Galiba her üç anayasanın da askerlerin büyük katkısıyla hatta baskısıyla hazırlanmış olmaları nedeniyle bazıları şimdi yapılacak anayasaya “sivil” damgasını vurmak istiyor.

Ancak unutulmamalı ki her üç anayasa da halkın oylarına sunulmuş ve büyük çoğunlukla kabul edilmişti. Seçimlerde halkın bir partiyi seçmesini “demokrasinin zaferi” olarak kabul edip sıra anayasaya gelince bu kez halkın oylarını yok saymak anlamsız.

12 Eylül Anayasası halkın yüzde 92’sinin oylarıyla kabul edilmişti. Orada halkın iradesi yok muydu? “Efendim millet askerden bir an önce kurtulmak istedi” sözü boş laftır, çünkü ortada halkın iradesi vardır.

Bunun yanı sıra bugün kıskanarak baktığımız çağdaş ülkelerin de anayasaları da asker damgası taşır. Çünkü anayasalar genellikle savaşların ya da iç çatışmaların sonunda ortaya çıkmıştır hep.

Bu nedenle önemli olan anayasayı kimin hazırladığı değil, toplumun beklentilerini karşılayıp karşılamadığıdır. Askerler dünyanın en iyi anayasasını hazırlayabilecekleri gibi siviller bunun tam tersini yapabilir. Nitekim 27 Mayıs Anayasası döneminin en özgürlükçü, hukukun üstünlüğüne en uygun, demokrasinin gelişmesine en çok katkı yapacak anayasaydı. Ama bizzat sağ iktidarlar tarafından delik deşik edilmişti. 12 Eylül Anayasası ise darbeyi yapan kadronun gücünü kullanması ve güvenliğini sağlaması için gerekli maddelerle donatılmıştı.

Bu durumda yeni anayasa hazırlanırken zafer çığlıkları atarak çok büyük bir iş yapılıyor havasına kapılmadan, toplumun tüm kesimlerinin görüşünü alarak, gerçekten tartışarak, asla acele etmeden bundan sonra değiştirilmeye pek muhtaç olmayacak, eskilerine oranla daha az maddeli bir anayasa hazırlamak zorundayız.


***



Seçimde kuşku için son yazıdır

Seçimlerden bir hafta sonra ilk kez yazmıştım. Korsan bir programla seçim sonuçlarının bilgisayar ortamında aktarılması sırasında bozulmuş olabileceği iddiaları vardı. Bu iddiaları ortaya çıkarmak çok kolaydı. Partiler kendi sandık görevlilerinin yazdıkları tutanaklarla YSK’nın internetteki sandık sonuçlarını karşılaştıracaklardı.

Ancak partiler bunu nedense yapmadılar. Bunun yerine birkaç sandık için YSK’ya itirazda bulundular.

Dün YSK Başkanı Muammer Aydın ile konuştum. İzmir’de itiraz edilen 47 sandıktan sadece 5’inde sorun çıktığını, bunların da insan hatasından kaynaklandığını belirtti. Diğer 41 sandıkta hiç hata yokmuş.

Ben de artık bu konuda yazmayacağım, çünkü gerek kalmadı. Partiler üzerlerine düşeni yapmadığı veya korktuğu sürece de kamuoyunun kuşkularının giderilmesi mümkün değil.


***



Demokrasi, yaşam biçimi, estetik, banallik

Hürriyet Gazetesi’nde bir fotoğraf. Konya Kültür ve Turizm Müdürü Abdüssettar Yarar, Paris’te Mevlânâ’yı tanıtım etkinliklerinde düzenlenen bir toplantıya katılmış. Yeri protokol sırasında. Kültür ve Turizm Müdürü, topuğuna bastığı ayakkabılarını çıkarmış, bej rengi çoraplı ayaklarını altına alarak bağdaş kurmuş.

Belli ki böyle rahat ediyor. Ya da günün moda deyimiyle “yaşam biçimi” böyle.

İşte sıkıntı buradan doğuyor. Elbette insanların bir yaşam biçimleri, dünyaya bakış açıları vardır. Bunu eleştiremezsiniz.

Ama bir de artık dünyanın kabul ettiği, uyduğu kurallar vardır. Bu bir tür uluslararası yaşam biçimidir. Orada kendi yaşam biçiminizi göstermeye çalışırsanız, en azından komik duruma düşersiniz. Şahsen çok kaybınız olmaz belki, çünkü bu ait olduğunuz ülkenin kaybına yok açar.

Gelelim Kültür ve Turizm Müdürü’nün davranışına. Gerçi özür dilemiş yaptığından ötürü ama bu, sorunu ortadan kaldırmıyor. Belli ki muhafazakâr sağ kesimden gelen müdür bey, bu çevrenin tipik davranışını ortaya koyuyor.

Nedir bu? “Demokrasiye uygun ama estetikten yoksun ve hatta banal bir davranış biçimi.”

Muhafazakâr sağ kesim bir yandan güya gelenek, görenek ve inançları ön planda tutarak yaşamak istiyor, diğer taraftan da çağdaş yaşama ayak uydurmaya çalışıyor.

Sorun da bu çağdaş yaşama ayak uydurmada yaşanıyor. Dün alay ettikleri, dayatıldığını iddia ettikleri yaşam biçimine bir şey öğrenme zahmeti duymadan sadece şeklen uymaya çalışınca da komik oluyorlar.

Bunu eleştirince de size “anti demokrat” yaftası asmaya çalışıyorlar.

Mesele bu kadar basit aslında.


***



Cumhurbaşkanı nasıl seçilecek?

Yeni Anayasa ile ilgili çalışmalar sürerken “kasıtlı” olarak yapılan sızdırmalarla kamuoyunda bir tartışma ortamı da yaratılıyor.

Çok belli ki bazı maddeler kamuoyundaki tartışmalar ışığında gözden geçirilecek ve bazıları sanki hiç düşünülmemiş gibi rafa kaldırılacak. Bu arada herhalde sizin de dikkatinizi çekiyordur, pek çok kavram tartışmaya açılırken “Cumhurbaşkanı’nın nasıl seçileceği” konusunda hiçbir şey yok. Oysa Cumhurbaşkanının yetkilerinin azaltılması konusunda neredeyse ortak bir görüş sağlanmış durumda. Hatta bizzat Abdullah Gül bile “yetkilerimin azaltılması beni rahatsız etmez” diyor.

O halde bundan yeni anayasada Cumhurbaşkanı seçiminin yine Meclis tarafından yapılacağı fikrinin ağır bastığını çıkarabiliriz. Çünkü eğer yetkiler azaltılacaksa Cumhurbaşkanı’nı halkın seçmesinin bir anlamı kalmaz.

Buna karşın 21 Ekim’de yapılacak referandumla ilgili de bir çalışma yok. Meclis tatilde, 1 Ekim’de açılacak. Bu durumda kalan 20 gün içinde mutlaka bir şey yapılması gerekiyor. Eğer referandum hiçbir önlem alınmadan yapılırsa, ortaya çok garip bir hukuki durum çıkacak çünkü.

Anlaşılan AKP iktidarı da ne yapacağını tam olarak bilemiyor. Bir tarafta halka verilmiş bir söz var, öte tarafta ise seçilmiş bir Cumhurbaşkanı. Bakalım sayılı gün çabuk geçecek, biz de merakımızdan kurtulacağız.

DİĞER YENİ YAZILAR