Başbakan Erdoğan geçen hafta cebine yeni hükümeti oluşturacak bakanların isimlerini alarak Çankaya Köşkü’ne çıkmıştı. Ancak Tayyip Bey henüz listesini cebinden çıkarmaya bile fırsat bulamadan Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer “Hiç gerek yok, yeni hükümeti yeni Cumhurbaşkanı’na sunun” demişti.
Tayyip Bey de bu beklemediği tavır sonrası gazetecilere açıklama yaparken “Bunu sayın Cumhurbaşkanı’nın bir jesti olarak değerlendiriyorum” demişti.
Önceki gece Kanal D’de Uğur Dündar bu olayı kendisine sordu. Erdoğan samimi biçimde “Bu benim için gerçekten sürpriz oldu, böyle bir şey beklemiyorum, ancak bunu jest olarak kabul etmekten başkada yapacak bir şeyim yok” cevabını verdi.
Dündar ardından bazı çevrelerin bunu bir jest değil rest olarak nitelendirdiklerini hatırlattı. İşte o anda Tayyip Bey benim için çok sürpriz olan bir şey söyledi. Dedi ki: “Bunu söyleyenler art niyetli kişilerdir.”
Benim için neden sürpriz oldu biliyor musunuz? Çünkü Sezer’in bu tutumunu “rest” olarak niteleyenler bugüne kadar Tayyip Erdoğan ve partisine olağanüstü destek veren bazı yazarlardı. Öyle ki bu yazarlar, zamanında içinde yer aldıkları görüş sahiplerinin bütün eleştirilerine rağmen Tayyip Bey’e bu desteği aralıksız sürdürmekten çekinmemişlerdi. Nitekim destekleri de artarak devam ediyor.
Beni şaşırtan Tayyip Bey’in bu kadar kolay biçimde kendisine destek veren isimleri adeta harcaması oldu. Oysa Tayyip Bey bu soruya gülüp geçebilir ve “Öyle bakanlar da olabilir ama bana göre jestti” diyebilirdi. Aynı Tayyip Bey birkaç dakika sonra bir başka kişiyi daha harcamaktan çekinmedi. Son anda AKP’ye girerek, müthiş bir Tayyip Erdoğan savunucusu olan ve hatta seçilir seçilmez “Atatürk’ün adı Anayasa’dan çıkarılmalı” diyen Prof. Zafer Üskül’ü de bir kalemde çizdi.
Tayyip Bey Üskül’ü bir anda devre dışı bırakarak “Bu arkadaşımız veya arkadaşlarımız Anayasa değişikliği konusunun içinde değiller ki” deyiverdi.
Buradan şunu çıkarıyorum. Bugüne kadar söylediğim bir şey var: Tayyip Erdoğan ve yakın çevresi çok farklı. Partiyi merkezde göstermek adına kendisi gibi düşünmeyen, farklı kesimlerden gelen insanları arasına alıyor. Ancak bu isimlerin hiçbirine kritik görevler vermediği gibi iktidar çemberinin içine de sokmuyor.
Aynı şekilde devletin tüm birimlerine sadece kendi görüşünde olan insanları getiriyor. Bunun dışında kalanlar belli dönemlerde övgü alıp pohpohlanıyor ama asla etkili göreve getirilmiyor. Tayyip Bey’e yoğun destek veren bazı gazeteci ve yazarlar, aslında Tayyip Bey’in kafa yapısında, onun zihniyetinde değiller. Hatta yaşam biçimleri Erdoğan ve çevresinin anlayışına taban tabana zıt.
Ama onlar demokrasi adına ortaya çıkarak Tayyip Bey’e inanılmaz bir destek veriyorlar. Tayyip Bey de bu desteğin karşılığını, onları hoş tutarak, zaman zaman överek ve arkalarını sıvazlayarak cevap veriyor.
Ama kritik anlarda gözü onları hiç görmüyor. İşte önceki gece de bunun bir örneğini yaşadık.
Demokrasi adına kendi gerçek görüş ve düşüncelerini bile bir kenara bırakacak cesarette olan bu gazeteci- yazar dostlarımızın bu gerçeği mutlaka görmeleri gerektiğine inanıyorum.
Ya sev ya terk et
Bir zamanlar MHP’nin bir sloganı vardı. Şimdilerde pek kullanmıyorlar. Duvarlarda “Ya sev ya terk et” diye yazarlardı.
Çok eleştiri almıştı bu slogan, sanıyorum MHP de bu yüzden vazgeçti bu söylemden.
“Ya sev ya terk et” demokrasiyle uzaktan yakından ilgisi olmayan son derece şoven bir slogan.
Biz tam “MHP’nin bu kötü sloganı artık terk etmesi iyi bir şey” düşünürken Başbakan Erdoğan da aynı söyleme sarılmaz mı?
Bekir Coşkun “Abdullah Gül benim Cumhurbaşkanım değil” diye yazdı ya, ona cevap veriyor Tayyip Bey.
Seçilmiş bir Cumhurbaşkanı’na “O benim Cumhurbaşkanım değil” demek belki makama karşı nezaketsizlik olarak nitelenebilir ama bunun için ülkeyi terk edip gitmesini kimseden isteyemezsiniz.
Çünkü demokrasi aynı zamanda beğenmediği bir durumu cesaretle ve özgürce dile getirme rejimidir aynı zamanda. Tayyip Bey kendi iktidarları söz konusu olunca demokrasiden başka söz etmiyor, ama her nedense beğenmediği durumlarda bu demokrasi lafları aklına hiç gelmiyor.
Bekir Coşkun’a ya da AKP politikalarına aykırı düşünen herkesten ülkeyi terk etmesini istemek, bir süre sonra insanı tam bir diktatör yapabilir.
Erdoğan seçimden sonraki ilk konuşmasında bütün Türkiye’yi kucaklayacaklarını, kendilerine verilen yüzde 47’lik oy desteğinin aynı zamanda büyük bir sorumluluk olduğunu kabul ettiğini söylerken yürekleri ferahlatıyor. Ama ardından gösterdiği tahammülsüzlük insanı cidden korkutuyor.
Siyasette önemli olan seveni olduğu kadar sevmeyeni de korumak kollamaktır. Tayip Bey’in “Ülkeyi terk etsinler” sözünü gece yarısı rehavetinin bir ürünü olarak algılamak istiyorum.
Abdullah Gül’ün görüşme telaşı...
Abdullah Gül’ün teknik olarak seçilmesi artık kaçınılmaz. Cuma günü ikinci turun da aynı birinci tur gibi olacağı aşağı yukarı belli. Ama 28 Ağustos geldiğinde üçüncü tur yapılacak, başkaca bir gelişme olmazsa Gül Cumhurbaşkanı olacak.
Gül aday olduğu günden beri inanılmaz bir görüşme trafiği sürdürüyor. İlk önce “kesin destek alacağını bildiği” sivil toplum kuruluşlarını ziyaret etti.
Sonra bir tane de kendisini desteklemeyecek olan kuruluşa gitti.
Ama Meclis’e bağımsız olarak giren neredeyse tüm milletvekillerini tek tek dolaşması bana biraz tuhaf geliyor.
Tamam, demokrasi adına, uzlaşma adına herkesle ve her kesimle konuşması olumlu görülebilir. Buna karşın adeta “Ne olur bana destek olun” der gibi kapıları aşındırması en azından Gül’ün ciddiyeti açısından rahatsız edici.
Cumhurbaşkanı olma arzu ve hırsı Gül’ün bütün siyasi kariyerini, sempatisini ve ciddiyetini elinden alıp götürüyor. Acaba bunu hiç düşündü mü?
Bazı sorular
Yüksek Seçim Kurulu Nuh diyor peygamber demiyor. Yapacağı iş çok basit. Rastgele seçilmiş 30 tane sandık sonucunun tutanağını getirecek, medya önünde bilgisayarı açacak “İşte bakın sandıklar bunlar, bir fark var mı siz görün” diyecek, mesele kapanacak.
Ama YSK buna yanaşmıyor. Nedendir bilinmez. Şayia da büyüyor.
Bu arada MHP Ege’deki 6 ilde, Karadeniz’de ve İç Anadolu’da kendi çapında araştırma başlatmış. Sonuçları yakında belli olacakmış.
Bu arada aklıma takılan başka sorular var, Örneğin YSK’nın bu seçim sonuçlarını bilgisayarla bildireceği önceden açıklanmamıştı. Herkes seçim akşamı bu gerçeği öğrendi. Peki bu bilgisayar programını kim yazdı? Güvenlik derecesi nedir? Bölgelerde sonuç girilen bilgisayarlar dış taarruza açık mıdır değil midir? Kullanılan on line sistem silahlı kuvvetlere mi aittir?
YSK artık bu sorulara da cevap vermek durumunda. Aksi takdirde bu vebalin altından kalkması mümkün olamaz.

