Yine çelik çomak oyunu

Haberin Devamı

Hemen ilk cümleden söylemek istediğim bir şey var. Şu andan itibaren Cumhurbaşkanlığı seçimi konusunda Abdullah Gül’le ilgili hiçbir şey yazmayacağım. Çünkü bu işin tadı kaçtı.

Abdullah Gül aday olacak mı olmayacak mı, olmalı olmamalı mı, fedakarlık mı yapmalı yoksa yapmamalı mı, bunların hiçbirine artık girmek istemiyorum.

Açıkçası bir kere daha çelik çomak oynamak ağrıma gidiyor.

Gerçekten tüm medya Başbakan Erdoğan’ın deyimiyle yine çelik çomak oynamaya başladık. Mayıs krizinde Tayyip Bey “Ellerine bir çelik çomak verdim oynuyorlar” demişti. Yaptığı neydi? Kimin cumhurbaşkanı adayı olacağını açıklamıyordu. Kimi zaman ip uçları veriyordu, bir gün sonra bu ip uçlarını yine kendi çürütüyordu.

Meclis’teki çoğunluğuna güvenerek “Nasıl olsa kimi gösterirsem seçilecek” duygu ve düşüncesi içindeydi. Sonuçta bildiği ama asla olacağına ihtimal vermediği 367 duvarına çarptı.

Şimdi döndük dolaştık aynı yere geldik. Tayyip Bey yine ser veriyor sır vermiyor. Günlerdir, zamanında 367 konusunun nasıl hukuk ve demokrasi dışı bir uygulama olduğunu yazıp çizenler şimdi “Abdullah Gül aday olmasın, gerginlik yaşanmasın” feryadı içinde.

Oyun yine fevkalade oynanıyor. Medyanın bir bölümü “gerginlik” adına Gül’ün fedakarlık yapmasını isterken, bir kısmı da rövanşist duyguları körüklüyor.

Tayyip Bey’in en güvendiği danışmanı takma isimle yazı yazıp Gül’ün çekilmesini istiyor. Ertesi gün “Pes yani, bu yazıdan bu anlam mı çıkar” diyerek çark ediyor.

Tayyip Bey sanki Gül’ü istemiyormuş gibi davranıyor ama gününün neredeyse tamamını Abdullah Bey’le birlikte geçiriyor. Çekilen fotoğraflarda, alınan görüntülerde sanki bir mutluluk havası varmış gibi görünüyor.

Ama tam bu sırada Tayyip Bey yine kafaları karıştıracak biçimde “Arkadaşlar olabilir” diyerek sanki birden fazla aday çıkacakmış izlenimi veriyor.

Bizler de sanki başka hiçbir işimiz yokmuş gibi her gün bu konuyu yazıyoruz.

İşte bu nedenle en azından adaylar veya aday açıklanıncaya kadar ben bu konuya girmeyeceğim. Rahat etmek istiyorum.

Bu konuda da referans alacağım tek isim var. O da Ruşen Çakır. Onun yazılarını izleyerek bu konuyla ilgili bilgilerimi yenileyecek, tazeleyecek ve ona göre kendi analizlerimi kafamda yapacağım.

*****

Betina Hakko

Cuma akşamı Alaçatı’ya geldim. Alaçatı diye yazınca kendi kendime gülüyorum. Çünkü Alaçatı’nın henüz Alaçatı olmadığı zamanlardan beri her yıl buraya gelirim. Özellikle sörf yapılan koyda günümün tamamını geçirmek bana engin bir huzur verir.

Ama son zamanlarda Alaçatı’yı keşfeden bazı aşk-meşkçiler var. Bunlar nasıl seçimden sonra demokrasiyi keşfettiler ve birden en ateşli savunucuları oldularsa, Alaçatı’yı sonradan görmenin heyecanı içinde o kadar çok yazı yazdılar ki iş sonunda alay konusu bile olmaya başladı. İşte gülmem bu yüzden.

Tuval’de yemek yerken ortaya birden kameralar çıktı ve bir masanın etrafını çevirerek görüntü almaya başladılar. “Kim var orada?” diye dikkatle bakınca masada Betina Hakko’nun oturduğunu gördüm.

Daha sonra oturdukları masaya uğrayıp biraz sohbet ettim. Betina Hakko çok üzüntülüydü. “Can Bey siz de gazetecisiniz, ama nasıl düşündüğünüzü, nasıl hareket ettiğinizi bir türlü anlayamıyorum?” dedi.

Ben de “Hayrola ne oldu ki?” diye sordum. Anlattı. Eşi Cem Hakko’dan ayrıldıktan sonra hakkında yazılanlarda çok rahatsız olmuş. Çünkü medyada bu ayrılık nedeniyle eşinden 17 milyon dolar aldığı, bir sevgilisinin olduğu iddiaları yer almış.

Betina Hakko “Magazin muhabiri arkadaşlarla konuşuyorum. Böyle bir para almadığımı, bir sevgilimin olmadığını söylüyorum. Beni dinleyip gidiyorlar. Ertesi gün gazeteyi açıyorum, yine aynı iddialar. Ne yapacağımı şaşırdım” dedi.

Herhalde bana doğruyu söylememesi için hiçbir neden yok. Peki neden böyle oluyor?

Sanıyorum bazı konuları doğru olmasa da yazmak, yayınlamak daha cazip geliyor. Çünkü özellikle magazin konularında galiba doğrular halkın pek ilgisini çekmiyor. Bir tür “kan kokusu” taşıyan unsurlar daha çekici geliyor.

Betina Hakko’ya üzülmemesini, gerçeğin bir gün mutlaka ortaya çıkacağını, ama bu süreyi sabırla geçirmesini ve en azından bir süre her soruya cevap vermemesini önerdim. Magazinci arkadaşlara da bir ağabeyleri olarak “yapmayın artık, bir insanı bu kadar üzmekle hiçbirimiz bir şey kazanmayız” diyorum.

*****

Yeni demokrasi yeni faşizm!..

Seçim sonuçları medyada da ciddi dalgalamalara neden oldu. Özellikle AKP’nin kazanmış olmasından mutlu mesut olanların gözde söylemi “Halkı okumak.”

Diyorlar ki “Bazıları halkı tanımadan yazılar yazdılar, halkın duygu ve düşüncelerini okuyamadılar, yanıldılar. O halde artık yazmasınlar.”

Neden, çünkü demokrasi kazandı, halka ters düşenler demokrasiye inanmıyorlar, onların artık işi yok.

Bu seçimlerde demokrasi kazandıysa, örneğin 1965’te ne kazanmıştı, 73’te, 77’de veya 83’te, 92’de kazanan neydi? O zaman antidemokrasi mi kazanmıştı?

Demokrasi fikirlerin özgürce tartışılmasıdır. Tartışmanın sonunda genele başvurulur ve tüm halk bu tartışmalardan çıkardığı sonuca göre tercihini belirler.

Demokrasi herkesin aynı şeyi düşünmesi ve sonunda aynı yönde oy kullanması değildir.

Seçimden önce bugünkü iktidarı eleştirmek, yanlışları göstermek ve hatta onun iktidarda olmamasını istemek her bireyin özgür demokratik hakkıdır.

Bu hakkı kullanan herkesin istediği sonucu alması elbette mümkün değildir.

İstediği sonucu alanların, karşı görüşte olanları yok etmeye çalışması da demokrasi değil ancak faşizmdir. Şu anda kendine demokrat diyen nice köşe yazarı, televizyon yorumcusu, akademisyen veya siyasetçi aslında faşizmin ayak seslerini dinletiyor herkese.

Bugünler için değil ama çok değil iki yıl sonrası için hiç iyi şeyler düşünmüyorum.

*****

Menderes Havaalanı

İki hafta sonu küçük kaçamak yapınca havaalanları ile ilgili gözlemlerim oldu. Geçen hafta Atatürk Havalimanı’na giden yolların perişanlığını artarmıştım size. Bu hafta da İzmir Adnan Menderes Havaalanı ile ilgili bir saptamamı paylaşmak istiyorum.

Eski Dış Hatlar Terminali’ni yenileyip İç Hatlar yapmışlar. Bir şey söyleyeyim mi, bu işin mimarı kimse çok ayıp etmiş.

Uçaktan iniyorsunuz, körükten yürüyorsunuz dik bir merdivenden iniyorsunuz. Sonra yürüyorsunuz, yine merdiven, yürüyorsunuz bir dik merdiven daha.

Kimse yaşlıları, özürlüleri düşünmemiş. Uçaktan eli kolu dolu bir de bebeği olan kadınlar da hiç akla gelmemiş. Hani havaalanı eski olsa diyeceğim ki o zaman bu anlayış yoktu, ama yeniden elden geçmiş, onarılmış, düzeltilmiş. Yürüyen merdiven koymak çok mu zordu acaba?

DİĞER YENİ YAZILAR