Vatan’ın cuma günkü manşetinde yer alan “Yasak şehir” haberi belli ki çok ilgi gördü. Çünkü konuyla ilgili pek çok mesaj aldığım gibi çok sayıda tanıdık tanımadık kişiyle de konuştum.
Tabii arayanlar genellikle herkesin ortak kullanım alanı olan yeşil alanların piknikçiler tarafından doldurulmasının verdiği rahatsızlığı dile getiriyordu.
Bahçeşehir’den arayan bir tanıdığım “Aslında gelip görmelisin” diye söze girdi. Devam etti: “Artık özel yaşam diye bir şey kalmadı. Cumartesi, pazar olduğunda evimizden çıkamıyoruz. Sabah yürüyüşü yapamıyoruz. Mangal dumanları bir tarafa yürürken gözlerle tacize de uğruyoruz.”
Parklar, bahçeler herkesin malı. Ama bunları da kullanmayı bilmek gerek. Dünyanın her çağdaş ülkesinde insanlar halka açık park ve bahçelerden sonsuz yararlanır. İsteyen çimlerin üzerinde çıplak ayakla yürür, isteyen yatar uyur, isteyen yere bir örtü serip getirdiği piknik sepetinden çıkardığı sandviçleri yer.
Ama hiçbir ülkede bizdeki gibi yeşillikler üzerine kilimler serildiğini, mangalların yakıldığını, pijama altı ve atletle oturulduğunu, voleybol veya futbol oynandığını göremezsiniz.
Yurtdışına gidenler bilir. Örneğin Hyde Park insanların parkları özgürce kullandıkları bir Kabe’dir adeta.
Geçenlerde aklıma Çamlıca Tepesi’ne çıkmak geldi. Tepeye giden yolun kenarında, bir metrelik kaldırımda, adam mangalını yakmış, çoluk çocuk piknik yapıyorlar.
Tabii ki isteyen istediğini yapar ama, bu nasıl bir zevktir ki bir metre yanından geçen arabaların egzos dumanını yutarak keyif alırsınız.
Bahçeşehir haberini okuyunca aklıma yıllar önce Çeşme Ilıca halkından dinlediğim hikayeler geldi.
Ilıca’da Çeşme’nin en güzel plajına bakan 200 kadar tek katlı eski yapı vardır. Bunlar zamanla zenginler tarafından alınmış ve eklemelerle muhteşem villalar haline getirilmiş. Hepsinin de geniş bahçeleri var ve bu bahçeler yemyeşil çimler ve rengarenk çiçeklerle kaplı.
Ancak cumartesi, pazar geldiğinde plaj bir anda piknikçilerle doluyormuş. Ama piknikçiler plajın kumlarında şemsiye altında oturmak yerine bu villaların binbir emekle yapılmış bahçelerine doluşuyorlarmış.
Bir Çeşmeli “Bahçenizdeki piknikçiyi çıkarmak mümkün değil. Adamlar öyle bir kafa tutuyor ki korkuyorsunuz. Ayrıca bir anda bütün bahçeler dolduğu için kimse de bir şey yapamıyor” diye anlatmıştı.
Ama asıl matrak olan, bahçeleri işgal eden piknikçilerin ev sahiplerinden “ricalarının” da olması. Örneğin bir keresinde kadının biri elindeki karpuzla kapıyı çalmış ve “Şu biraz sizin buzdolabında dursun, soğusun” demiş.
Bir başkası yine kapıyı çalıp “Tuvaleti kullanacağım” diye tutturmuş. Suyu bitince su isteyen, kömürü bitince kömür olup olmadığını soran, ateş isteyen, biraz uyumak isteyip de eve girmeye kalkanlar Çeşme halkının hatıraları arasında.
Şimdi ise pek olmuyormuş artık. Çünkü belediye bu evlerin biraz ilerisindeki ormanlık alanı piknik yeri olarak göstermiş. Yine de bahçeleri kullanmaya kalkanlar oluyormuş. Ama artık kalabalık olmadıklarından ev sahiplerinden uyarı alınca çıkıp gidiyorlarmış.
Hayat zor tabiii...
İmamların fazla mesaisi
Geçen hafta imamların sabah ve yatsı namazları için fazla mesai istemesi ile ilgili yazdığım yazıya bir okurum katkı yapmış. Bakın ne diyor:
İmamların fazla mesai ödeneği talepleri konusundaki görüşleriniz tümüyle doğru; ancak burada atladığınız iki husus var. Birincisi, İmam sabah saat 4.00’te sabah namazını kıldırır bu en fazla 10 dakika sürer, sonra caminin kapısını kilitleyip evine veya caminin hemen yanındaki lojmanına gidip yatar. Öğle namazına kadar işi yoktur. Bunun neresi fazla mesai? Çalışmadığı saatlerle, çalıştığı saatler karşılaştırılırsa borçlu çıkarlar. İkincisi ve en önemlisi, seçimin hemen ardından gelen bu talebin altında yatan asıl neden, AKP’nin seçim zaferindeki diyet alacaklarıdır. Fazla mesaiden başka bunu hangi kılıfa sarabilirlerdi ki.
Emniyet şeridi protestosu
Çok hoş bir protesto gösterisi haberini Buseness Channel Haber Müdürü Alican Değer’den dinledim.
Alican Değer Anadolu yakasında oturuyor ve her gün arabasıyla Çamlıca’nın altından geçen tüneli kullanarak Boğaz Köprüsü’nden işine geliyor.
Çamlıca’daki tünel iki şeritli. Ancak kenarda hayli geniş bir emniyet şeridi var. Sabah saatlerinde doğal olarak trafik çok ağır akıyor.
Tabii her zaman olduğu gibi bazı uyanıklar bu sıkışıklığı atlatmak için emniyet şeridini kullanmaya kalkıyor.
İşte her sabah bu yolu kullananlar arasında görünmeyen bir dayanışma oluşmuş. Eğer herhangi bir araç emniyet şeridini kullanarak hızla ön tarafa geçmek isterse, bütün araçlar kornalarına basmaya başlıyormuş. Böylelikle herkes emniyet şeridinden birinin gelmekte olduğunu anlıyor ve tünelin sonunda araya kaynak yapmaya çalışan sürücüyü engelliyormuş.
Sonuçta emniyet şeridini kullanmaya kalkan yine araya giriyormuş da, herkes “adamı rezil etmenin” keyfini çıkarıyormuş.
Sanıyorum bu böyle giderse yakında emniyet şeridini kullananları duvara sıkıştırıp oraya girdiğine pişman da edeceklerdir.
Efsaneyi ciddiye alan sayısı çok fazla
Dün biraz da gülümseyerek yazdığım “seçim efsanesi” yazısı tahminimin üzerinde ilgi gördü. İstanbul dışında olduğum için mesajlarımı göremedim ama nasılsa telefonumu bulup ulaşanlar “yazıyı ciddiye almayarak yazdığınız belli ama, söylediklerinizde gerçek payı var, biz de öyle düşünüyoruz” dediler.
Bu arada ismini vermek istemediğim önemli bir akademisyen bilgisayar sisteminin nasıl istenildiği gibi kullanılabildiğini anlatan bir yazıyı gönderdiğini söyledi.
Arayanlardan biri de Vatan’da cuma günü yayınlanan “Tanınmamış bağımsız adaylara çok fazla oy çıktığı” haberini hatırlatarak “Çünkü bilgisayar programı bağımsılara isme bakmadan oy verdi” iddiasında bulundu.
Baskın Oran’ın da bu dizayn programına kurban gittiğini öne süren pek çok kişi de “Yüksek Seçim Kurulu karşılaşırmalı denetleme yaptığını kanıtlamalı” dedi.

