Cumhurbaşkanlığı seçimlerini bahane ederek Tayyip Erdoğan’ı tahrik etmeye çalışanların yanlış yaptığını yazmıştım dün. Bu yazının son paragrafı tahmin ettiğim gibi çok ilgi çekti. Zafer şımarıklığı ile gözü hiçbir şeyi görmeyenler dışında fikirlerine önem verdiğim bazı kişiler “Bu cümlenin biraz daha açılması gerektiği” konusunda birleştiler.
O halde açayım. Söz konusu cümle aynen şöyleydi: “...Tayyip Bey’i tahrik edenler, bu yolla demokrasicilik oynayanlar, belli ki Türkiye’yi de test etmeye çalışıyor. ‘Sen yürü bakalım ne olacak?’ sorusu zafer şımarıklığı içinde kimilerini tatmin edebilir. Avrupa Birliği’ne ve Amerika’ya güvenerek ‘Cumhuriyet devrimlerini koruyacak tüm güçler artık sindirildi, kıllarını bile kıpırdatamazlar’ diye düşünmek sadece bu fikrin sahibine zarar verir.”
Bunun daha açık anlatımı şu: Günümüzde artık Silahlı Kuvvetler’in siyasete doğrudan müdahalesi neredeyse olanaksız gibi. Ancak bu görüş her şeyin bittiği anlamına da gelmiyor. Ağır aşağılama ve hakaret altındaki Silahlı Kuvvetler öyle bir an gelir ki, her şeyi bir kenara bırakıp müdahale edebilir. İşte o zaman ne olacak?
Sonuç soruyorum yani; de ki oldu, ne yapacaksın?
Şu anda bu görüşümü anlayan tek siyasetçinin Tayyip Erdoğan olduğunu sanıyorum. Seçim akşamından itibaren takındığı tavır, sözleri ve davranışları, durumun ne kadar farkında olduğunun göstergesi bana göre.
Tayyip Bey, din eksenli siyaset ile başladığı iktidar mücadelesinde merkez sağın yine lideri konumuna geçtiğinin bilincinde. İktidar gücünü artık merkez sağ lideri olarak kullanmak zorunda olduğunu da biliyor.
Çünkü; oy dağılımına bakıldığında Türk halkının AKP’ye dini görüşleri nedeniyle değil, Erdoğan’a güvendiği ve geçen 4.5 yılda yapılanları başarılı bulduğu için oy verdiği anlaşılıyor.
Bu 4.5 yılda yapılanların bana göre iyi olup olmaması şu anda önemli değil, Türk halkı bunu böyle kabul etmiştir, o halde gereğinin de yapılması gerekir.
Tayyip Bey de artık yeni konumunu kullanmak ve gerçekten eskiye bir çizgi çekmek istiyor görünümünde. Ancak güya demokrasi adına kendisine yapılan baskılardan da rahatsız olduğunu fark ediyorum.
Bu nedenle demokrasi, uzlaşma, daha sakin bir ortam için Tayyip Bey’e herkesin destek olması gerektiğine inanıyorum. Başbakan’a “rövanşist” duygular içinde baskı yapmaya kalkan herkese karşı çıkılmalı, sağduyu ve aklı selimin sağlanması için el ele verilmeli.
Türkiye’nin gerçekten dünyada hak ettiği yeri almasının yolu buradan geçer.
Yanılan sosyal bilimciler
Seçimlerden sonra en moda söylem, “nasıl da yanıldılar” oldu. Her nedense ilk kez bir seçim sonrasında, muhalefet yapanlara karşı başlatılan kampanya ile insanlar karalanmaya çalışıldı.
Sanki herkes fikrini söylemedi de falcılık yaptı....
Ama madem aklıma yine “yanılma” konusu geldi, yanılma ile ilgili dikkatimi çeken bir noktayı yazmak istedim.
Sosyal bilimciler ısrarla halkın kavgadan, gerginlikten hiç hoşlanmadığını ileri sürerek seçim sonuçlarını da buna bağlayarak “Türk halkı istikrardan, uzlaşmadan yana oy kullandı” diyorlar.
Oysa iktidarın geçirdiği 4.5 yıla bakarsak, kavgasız, gerginlik olmayan gün yok gibi. Üstelik bu kavga ve gerginliklerin sorumlusu da hemen her seferinde hükümet olmuştu.
Hükümet askerle kavga etti, yargıyla kavga etti, üniversitelerle kavga etti, basınla kavga etti, bizzat halkın kendisiyle kavga etti. Ama sonuca bakın, bu kadar kavga eden bir hükümet inanılmaz bir çoğunlukla tekrar tek başına iktidara geldi.
Sosyal bilimcilerin asıl bunu çözmesi gerekmiyor mu?
Ancak gözlediğim kadarıyla bir nokta hep dikkatten kaçıyor. Tayyip Bey herkesle kavga ederken, kendisine yönelik eleştirilere hep kulak tıkadı. Bu siyasetçilerde pek görülmeyen bir tavırdı.
Gerçi Erdoğan omuz silktiği bazı tepkilerin gereğini de yerine getirmekten kaçınmadı. Ama belli ki vatandaş bu umursamaz ve yüksekten bakan tavırdan da hoşlandı.
Garip bir ülkeyiz. Söze gelince kavgadan nefret ettiğimizi söyleriz, ama en büyük merakımız kavga izlemektir.
Siyasette de sanki böyle oldu. Siyaset bilimciler işi bilimsel açıdan irdelemeye kalkınca yanılıyorlar. Sorun bu kadar basit.
Havaalanına giden yol
Milyonlarca dolar harcayarak dünyanın en güzel hava limanlarından birini yapıyoruz ama oraya nasıl ulaşılacağına bir çözüm bulamıyoruz.
İstanbul Atatürk Havalimanı’ndan söz ediyorum. Her şeyi ile mükemmel bir hava limanı. Ama sıra ona ulaşmaya gelince bin bir çile çekiyorsunuz.
Çünkü dünyanın hiçbir yerinde göremeyeceğiniz biçimde havaalanına giriş yolu tam bir keşmekeş içinde.
Trafiği arap saçına döndüren dev bir göbek, bu noktaya gelen ana yoldan THY’nin teknik bölümüne dönen bir yol, bu yoldan sürekli olarak işleyen kamyonlar ve servis araçları.
İstanbul’un her yanına kavşaklar, alt ve üst geçitler köprüler yapılıyor. Havaalanı girişinin de yeniden düzenlenmesi ve Atatürk Havalimanı’na yakışır bir trafik düzeninin sağlanması gerekir.
2010 Dünya kültür kenti İstanbul herhalde artık bunu hakediyordur.
Rahatsız edici bir slogan
AKP seçimlerden sonra bütün kentlerin duvarlarını “teşekkür” ilanlarıyla süsledi. Tayyip Bey’in kocaman bir fotoğrafıyla “Teşekkürler Türkiye” diyen AKP “Nice Ak Yıllara” diye de bir slogan bulmuş.
Seçim kazanmak güzel de, geçirdiğimiz yılları “Ak yıllar” olarak nitelemek ve bunun sürmesini dilemek rahatsız edici.
AKP’nin “Ak yıllar” olarak nitelediği yıllarda hiç de “ak” olmayan o kadar çok şey yaşadık ki. İhale yolsuzlukları, bakanların ve yakınlarının adlarının karıştığı skandallar, kadrolaşma adına yapılan çirkinlikler, adam kayırma, beğenmediğini işten attırma, dış politikada halka rağmen verilmiş ve halkla paylaşılmamış sözler Ak Yıllar sloganını baştan çürütüyor.
Elbette hepimiz ülkemizin daha iyiye gitmesini isteriz. Ama bir seçim zaferi kazandıktan sonra bunu bu kadar abartmanın da alemi yok.
Çok iddialı sloganlar kirlendiğinde bunun altından kalkmak da zor olur.

