Son seçimlerde aday olmayarak kenarda beklemeyi tercih eden Abdüllatif Şener’in Abdullah Gül’le birlikte 1999 genel seçimlerinde milletvekili olan ama yemin edemediği için görevine başlayamayan Merve Kavakçı’yı Erbakan’a takdim ettiklerini yazmıştım. Şener de arayıp “Ben Merve Kavakçı’yı seçimden sonra tanıdım önceden ne tanıdım ne konuştum” açıklaması yapmıştı.Ben de dünkü yazımda bunu dile getirdikten sonra Şener’in 1999 seçimlerinden önce yaptığı bir konuşmanın metnini yayınlamıştım.Abdüllatif Şener bu yazı üzerine de aradı. Söylediği şu: “Evet ben o konuşmayı yaptım. Ancak Merve Kavakçı’yı tanımıyordum. Kendisi artık aday olmuştu, listede adı vardı, bir kır toplantısında vatandaşın sorusu üzerine öğrendiğim bilgilere dayanarak hakkında gıyaben konuştum.” Bu mümkün tabii. Bir başka adayı anlatmak için ille de tanımanın gereği yok.Şener’e “Peki Meclis’te Kavakçı’nın yaptığı basın toplantısını siz organize ettiniz. Kavakçı’nın yanında durdunuz, yaptığı konuşma Fazilet Partisi’nin kapatma gerekçelerinden biri oldu” dedim.Şener buna da “Ben o tarihte Grup Başkanvekiliydim. Görevim gereği orada bulunmak durumundaydım, ben sağa sola kıvırtan adamlardan değilim” cevabını verdi.Bu açıklamalarından sonra Şener’e “Hiç merak etmeyin, sizin adınıza doğru olmayan bir şey kalmayacak” dedim. Şener de “Aslında hakkımda şüphe oluştu. Bunu gidermek istiyorum. Gerçi konuyu sürdüdükçe şişiyor o da ayrı mesele” dedi. Ben de siyasette bunların çok normal olduğunu, bu konuda önde olmak isteyenlerin her şeye hazırlıklı olmaları gerektiğini söyledim.Ve bir not: Yazdığım konunun diğer tarafları olan Necmettin Erbakan ile Abdullah Gül’den ve yakın çevrelerinden bir açıklama henüz gelmedi.*****Radyo çok zevkliymiş Kendimden küçük bir haber vermek istiyorum. Birkaç günden beri Radyo Barış’ta sabahları günün değerlendirmesini ve yorumunu yapmaya çalışıyorum. 107.0’dan yayın yapan Radyo Barış’ın başarılı yapımcılarından İlknur Kaplan her sabah saat 8.00’den 11.00’e kadar “Radyo Gazetesi” adlı bir program yapıyor.Daha önce Radyo Barış’ın bazı yayınlarına katılmıştım. İlknur Kaplan geçen hafta arayıp “Her sabah kısa bir yorum alsak” dedi. Ben de kabul ettim, Böylelikle hayatıma, artık ne kadar sürer bilemiyorum “fahri radyoculuk” girdi.Ama hemen söyleyeyim çok keyifli ve zevkli. Hafta içi her sabah saat 10.10’da beni arıyorlar. Gerek günün gelişmeleri gerekse o gün yazdığım yazılar hakkında İlknur Kaplan’la sohbet ediyoruz.O saatlerde radyo dinleme imkânı olanlara haber vermek istedim. Unutmayın Radyo Barış 107.0’da. Sabahları da “sesli” olarak görüşmek umuduyla.Yine televizyonu soruyorsanız, o olmuyor işte...*****Yine Ermeni Hastanesi Sevgili babamın ameliyatı için Yedikule’deki Surp Pirgiç Ermeni Hastanesi’ne gittiğimizi ve bu hastanenin mükemmelliği karşısında çok şaşırdığımı yazmıştım. Yazı çıktıktan sonra sonra Hastane Vakfı’nın Başkanı Bedros Şirinoğlu’ndan bir teşekkür mesajı aldım. Aynı hafta içinde “Osmanlı Sağlık Hizmetlerinde Ermeniler ve Surp Pirgiç Ermeni Hastanesi Tarihi” isimli muhteşem bir kitap armağan olarak geldi. Çok teşekkür ederim.Önceki hafta babamı ikinci operasyon için tekrar aynı hastaneye götürdük. Bakın orada ne öğrendim.Yazım çıktığında hastane ve vakıf yönetimi çok şaşırmış. Çünkü bizim orada olduğumuzdan hiç haberleri olmamış. Yazıda ameliyatı yapan Cerrahpaşa Tıp Fakültesi öğretim üyelerinden Profesör Dr. Hamdi Özkara’nın adını yazmadığım için ilk anda hastanenin hangi servisine geldiğimiz, babamın ne ameliyatı olduğu da anlaşılamamış tabii. Kayıtlara bakıp bulmuşlar. Bu kez gittiğimde “Neden önceden haber vermediğimi” sordular. Ben de anlattım. Bugüne kadar kendimle ilgili bir iş için hiçbir şekilde gazetecilik mesleğimi veya bulunduğum makamı kullanmadım. Kendi işim olan yerlere sıradan bir vatandaş gibi gittim. Bazen tanıyan çıkıyor, yardım eden de oluyor. Ama eğer beni tanıyan çıkmazsa, işimin olmayacağını bilsem bile kendimi tanıtmamaya özen gösterdim hep.Ayrıca eğer Ermeni Hastanesi’ne gitmeden önce haber vermiş olsaydım, gördüklerim belki de beni o kadar etkilemeyecekti. Çünkü bana özel maumele yaptıklarını sanacaktım ve o yazıyı da belki öyle yazmayacaktım. Hastaneye bu gidişimde Başhekim Doktor Ardaş Akdağ’la da tanışıp sohbet ettim. Bu arada ameliyatı başarıyla yapan Profesör Dr. Hamdi Özkara’ya ve Anestezi uzmanı Dr. Armenak Aslan’a da teşekkürü bir borç bilirim.*****En masumu Nazlı Ilıcak’tı Abdüllatif Şener Merve Kavakçı’yı bulup getirdiği konusundaki iddialardan son derece rahatsız. İki gündür yaptığımız konuşmaları yazıyorum. Burada anlamadığım bir nokta var; Abdüllatif Bey kendi açısından doğru olmadığını söylediği bir bilgiden mi rahatsız yoksa bugünkü ortamda adının Merve Kavakçı ile birlikte anılmasından mı?Neyse, bu tabii ki benim konum değil, ama yeri gelmişken yazmak istediğim bir nokta daha var. Merve Kavakçı olayında en büyük hasarı o dönem seçilmiş olan Nazlı Ilıcak almıştı. Çünkü Nazlı Ilıcak, Merve Kavakçı’yı elinden tutup Genel Kurul salonuna sokmuş, ağır eleştirileri ondan çok kendisi göğüslemeye çalışmıştı.Ancak hafızam beni yanıltmıyorsa Nazlı Hanım Merve Kavakçı’yı daha önceden hiç görmemişti ve hiç tanımıyordu. Meclis kulisinde Fazilet milletvekilleri Merve Kavakçı’nın içeri girmesi konusunda hayli heyecanlıydı. Plana göre Kavakçı Başkan Recai Kutan ve Abdullah Gül’ün arasında içeri girecekti. Ancak iki kurt politikacı oluşacak tepkiyi bildiklerinden olacak, tesadüfen o sırada kulise gelen Nazlı Hanım’ı kurban olarak seçmişler ve Kavakçı’yı ona emanet edip koşarak içeri girmişlerdi.Zaten kendi görüşlerini sonuna kadar savunmakla tanınan Nazlı Ilıcak türbanlı Kavakçı’nın kendisine emanet edilmesinde bir sakınca görmemiş ve kahraman bir edayla içeri girmişti.Sonuçta Gül bugün başkomutanlık makamında oturuyor. Nazlı Hanım ise Fazilet Partisi’nde “irticanın odağı” olmak suçlamasıyla atıldığı parlamentoya bir daha geri dönme şansı bulamadı.Ve şaşırdığım şudur ki, AKP vefa örneği olarak bile Nazlı Ilıcak’a sahip çıkmadı.
İki gündür Merve Kavakçı’nın 19 Nisan 1999 seçimlerinde aday gösterilmesinde Abdüllatif Şener ve Abdullah Gül’ün öncülük ettiğini yazıyorum. Dünkü yazıda Necmettin Erbakan’ın “Merve Hanım’ı bize Latif Bey (Abdüllatif Şener) ve Abdullah Bey (Gül) takdim etti” dediğini belirtmiştim.Dün öğleye doğru Abdüllatif Şener TOBB Üniversitesi’ndeki makamından telefonla aradı, “Ben Merve Kavakçı’yı seçilmesinden sonra tanıdım, daha önce ne gördüm, ne konuştum” dedi. Kendisine “Ben yazarken (Erbakan’ı kastederek) çok güçlü kaynağa güvendim, demek ki söylediği doğru değil” dedim. Şener buna karşılık “Sanıyorum size aktaran milletvekili bize pek uygun biri değilmiş” cevabını verdi.Şener daha sonra “Yazmanız için değil bilmeniz için söylüyorum, tabii kanaatinizi etkilemem mümkün değil” dedi. Ben de “Burada kanaat yok bilgi var, Erbakan’dan naklen bir konu anlatıldı bunu yazdım, siz böyle olmadığını söylüyorsunuz, artık kanaat söz konusu değil, bilgi söz konusu” cevabını verdim,Telefonu kapattıktan sonra bir araştırma yaptım. Abdüllatif Şener’in 3 Mayıs 1999’da Merve Kavaçı’nın Meclis kürsüsünden yemin ettirilmemesinden bir gün sonra basın toplantısı yaptığını hatırlıyordum. O tarihte Fazilet Partisi Grup Başkanvekili olan Şener ve bazı milletvekilleri Merve Kavakçı’nın Meclis’te basın toplantısı yapmasını sağlamışlardı. Kavakçı bu basın toplantısında ağzına geleni söylemişti. Şener ve diğer milletvekilleri de Kavakçı’ya alkış tutmuştu.İddianameye girdiAbdüllatif Şener’in bu basın toplantısına katılması ve söyledikleri bir süre sonra Fazilet partisi’ne karşı açılan kapatma davasının iddianamesine de girmişti. İddianamede ilgili bölüm şöyleydi; “Yine bilginize sunduğum görüntülü kasetlerin incelenmesinden, baş örtüsü ile yemin etme eylemi yapmak için TBMM’ye Nazlı Ilıcak’ın refakatinde gelen Merve Kavakçı için yaptıkları tezahürat ve yemin töreninin sonucuna doğru salonda bulunmadığı halde, Merve Kavakçı’nın ismi okununca Fazilet Partisi milletvekillerinin tümünün katıldığı tezahürattan; 3.5.1999 günü Merve Kavakçı’nın TBMM’de yaptığı ve baş örtüsü eylemini, insafsız ve ancak bir ajan provokatöre yakışacak biçimde, Amerika’da zencilerin insan hakları için yaptığı mücadeleye benzettiği basın toplantısına, Fazilet Partisi Grup Başkanvekili Abdullatif ŞENER’le birlikte, Fazilet Partisinin pek çok milletvekilinin katılması, eyleminin Fazilet Partisi yöneticileri tarafından planlandığını ve teşvik edildiğini açık bir biçimde göstermektedir.” Nitekim hatırlanacağı gibi Fazilet Partisi bir süre sonra kapatılmıştı.Kavakçı’yı tanımamakGelelim Abdüllatif Şener’in Kavakçı’yı seçimden önce tanımadığını söylemesine. Abdüllatif Bey’in doğru söylemediğini iddia etmiyorum elbette, bunca yıllık siyasi geçmişi ve devlet adamlığı var, elbette doğru olmayan bir şey söylemesini düşünmek bile mümkün değil.Ancak 19 Nisan 1999 seçimlerinden önceki propaganda döneminde Abdüllatif Bey’in bir konuşması var. Bu biraz kafa karıştırıyor. Söylediklerini aynen aktarıyorum;“Bakın Merve Kavakçı ismi kazanacak bir yerdedir. O bölgeden inşallah 10 civarında milletvekili çıkaracağız. 4. sıradadır. Bu kardeşiniz Meclis’e girecektir. Kim bu? Bu arkadaşımız, hanım bacımız. Türkiye’de tıp fakültesinden başörtülüdür diye atılmış, kaydı silinmiş bir insan. Ama babası üniversiteden arkadaşımızdır, profesördür. Babası bir ihtisas sebebiyle ABD’ne gitmiş, 5-6 sene kalmıştır. Kızını da yayına almış, Amerika’ya götürmüştür. Bu kız, Amerika’da Bilgisayar Mühendisliği Fakültesi’nden baş örtüsü ile diplomasını almış, gelmiştir.” Şimdi bu ifadeden Abdüllatif Şener’in “seçimlerden önce Merve Kavakçı’yı tanımadığı” anlamı çıkar mı çıkmaz mı ben karar veremedim. *** Üniversite kütüphaneleri Sevgili Can Ağabey; Uludağ Üniversitesi İktisat Fakültesi 3. sınıf öğrencisiyim ve bitirme tezim için yoğun bir araştırma içerisindeyim. İnternet araştırmalarım sonucu İstanbul Kültür Üniversitesi’nin kütüphanesinde tez konumla ilgili bir kaynak bulup üniversitenin yolunu tuttum fakat kapıda bekleyen güvenlik görevlisi tarafından kütüphaneye alınmadım. Bir üniversite kütüphanesine başka bir üniversite öğrencisinin alınmamasını gerçekten çok yadırgadım. Bilgi paylaşımı eğitim kurumlarının ortak bir göreviyse neden sadece kendi öğrencilerinin yararlanabileceği bir bilgi ortamı kurulsun ki? Devlet üniversiteleri kapılarını her öğrenciye açarken özel üniversitelerin (bütün hepsi değil) böyle bir uygulamada bulunması gerçekten çok üzücü. Ben bunun bir güvenlik önlemi değil o üniversitenin utancı olduğunu düşünüyorum. *** Biraz ahlâk AKP ve yandaşları işlerine geldiği zaman olayları nasıl çarpıtıyorlar ve nasıl rahat yalan söylüyorlar, gerçekten aklım almıyor. Örneğin şu “Avrupa’da parti kapatma yok” konusunda o kadar garip şeyler söyleniyor ki insan ne yapacağını şaşırıyor.Üstelik yalan söylerken çok sakinler. Geçen akşam bir TV programında konuşmacı Avrupa’da kapatılan partilerden söz ediyordu, AKP’li gazeteci “Yok böyle bir şey” diyerek kesti attı. Milletin aklında bu kalıyor sonuçta.Oysa biraz ahlâklı olmak gerek. “AKP kapatılmasın” diye adeta çığırtkanlık yaparken hiç olmazsa doğruları söylemek en azından meslek borcumuzdur.1- Avrupa Birliği ülkelerinin hepsinde parti kapatma ile ilgili maddeler var. Bunların şu ya da bu şarta bağlı olması gerçeği değiştirmez.2- Son yarım yüzyılda Avrupa ülkelerinde kapatılan partiler vardır. Bunların sayısının az olması gerçeği değiştirmez.3- Şu anda hiçbir Avrupa ülkesinde parti kapatılmıyor olması ülkelerin demokrasiye bağlılığından değil, siyasi partilerin kendi ülkelerinin anayasalarına ve demokrasiye saygılı olmasından. Kapatma gerekçesine giren bir parti olması halinde durumun ne olacağını tahmin etmek zor olmaz. ***Çok yalan söyleyenin ettiği yemin de çok olur. ALFIERI
AKP’nin kapatılma sürecinde çok ilginç gelişmelerle karşılaşacağımızı sanıyorum. Beklenmedik anlarda çıkacak beklenmedik karar ya da öneriler hem çok tartışılacak hem de sonucu etkileyecek unsurlar taşıyacak.Bunlardan birinin Anayasa’nın 14. maddesi olduğunu düşünüyorum. Bugün üzerinde fazla yorum yapmadan bu maddeyi sizlere aynen sunmak istiyorum. Sadece şunu söylemekle yetinmek istiyorum; 2006 Aralık ayında Sabih Kanadoğlu Cumhuriyet Gazetesi’nde yazdığı makalede 367 konusunu ortaya attı. O tarihte bunun önemini görüp yazan ilk gazeteciyim. Birkaç kez daha yazınca “Olmaz bu, komik olma” diye uyaranlar çıktı.Oysa şunu söylüyordum; “Cumhuriyet rejimi kendini koruyacaktır. 367 bir reflekstir, ciddiye alın.” Almadılar. Sonucu biliyorsunuz,Anayasa’nın 14. maddesi de bir reflekstir. Yine ciddiye almayacaklar belki ama, sonucu göreceğiz. İşte 14. madde şöyle; (Değişik: 3.10.2001-4709/3 md.) Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratik ve lâik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamaz. Anayasa hükümlerinden hiçbiri, Devlete veya kişilere, Anayasayla tanınan temel hak ve hürriyetlerin yok edilmesini veya Anayasada belirtilenden daha geniş şekilde sınırlandırılmasını amaçlayan bir faaliyette bulunmayı mümkün kılacak şekilde yorumlanamaz.Bu hükümlere aykırı faaliyette bulunanlar hakkında uygulanacak müeyyideler, kanunla düzenlenir.“Peki ne var bunda?” diyenler olacaktır mutlaka. Bir ipucu vereyim. Anayasa’nın bu maddesi “milletvekili dokunulmazlığının üzerine çıkılabileceğinin” formülünü veriyor.Sabah’ta Nazlı Ilıcak 11 Nisan’da bu konuya dikkat çekmişti. Ama sanıyorum bunun için de geç kalındı artık.*****Merve Kavakçı’yı Gül ile Şener bulmuş Sizlere dün Merve Kavakçı olayının kotarılmasında Abdüllatif Şener’in önemli payı olduğunu yazmıştım. Kavakçı Türk siyasetine bir bomba gibi düşmüş ama aynı hızla da dışarı atılmıştı. O tarihlerde Erbakan’ın bu tuzağa nasıl düştüğünü hep merak etmiştim.Şimdi sizlere dün dinlediğim çok taze bir anekdotu aktarmak istiyorum. Anlatan, 1999 seçimlerinde Fazilet Partisi’nden milletvekili seçilen ama şimdi siyaset dışında kalmış bir siyasetçi.Söylediğine göre 99 seçimlerinden önce aday belirleme çalışmaları sırasında Erbakan’ın evine gitmiş. Erbakan Refah Partisi kapatıldığı için yasaklı konumda. Refah’ın yerine kurulan Fazilet Partisi’nin başında Recai Kutan var. Ama belirleyici elbette Erbakan.Milletvekili Erbakan’a “Merve Kavakçı isimli bir hanımı aday gösterecekmişiz” deyince Erbakan da “Evet bu kez bir baş örtülü Meclis’e gelecek” diyor. Milletvekili “Anladığım kadarıyla bu hanım kamuoyunda türban diye bilinen kıyafet içinde. Acaba baş örtüsünü daha andıran kıyafet giyen ve tercihan itiraz edilemeyecek, örneğin bir şehit annesi daha uygun olmaz mıydı?” sorusunu yöneltiyor.Erbakan’ın buna cevabı çok ilginç: “Yok, öyle düşünmeyin. Merve hanımefendi Amerika’da bilgisayar mühendisi olmuş, fevkalade lisan bilen, aydınlık bir hanım. Üstelik kendisini bana bizzat Abdullah Bey (Gül) ve Latif Bey (Abdüllatif Şener) takdim ettiler. Hiçbir kuşkum yok.” Sonucu biliyorsunuz.*****Wagoon Lee değil Yataklı trenlerle ilgili yazımda bu sistemi daha önce yabancı bir şirketin yönettiğini belirtmiş ve adının da Wagoon Lee olduğunu yazmıştım. Büyük hata. Çünkü yazarken “göz hafızama” güvenmiştim ama yine de yanına iki nokta koyarak (Bak) uyarısı koymuştum. Her nasılsa unuttum ve isim yanlış çıktı. Doğrusu Wagons Lits Cook’tur. Wagons Lits Cook’un kökenleri Orient Express’in ilk Türkiye seferine dayanır. 11 Haziran 1891 tarihinde şirkete Orient Express dışında Bursa Mudanya hattı imtiyazı verilir. Cumhuriyet döneminde ise yataklı vagonların işletilmesini bu şirket üstlenir. Şirket yataklı vagonları işlettiği gibi aynı zamanda dönemin en büyük seyahat acentasıdır. 90’lı yıllarda Wagons Lits yataklı vagon işletmeciliğini TCDD’ye devretmiştir. Bu arada aynı yazı ile ilgili küçük bir düzeltme daha; vagonlardaki tuvaletler alafranga değil alaturka.*****Ameliyatı bekleyen çıplak kadın Yıldırım Tuna’dan: Çok güzel bir kadın ufak bir ameliyat için hastaneye gitmiş. Ameliyat saati gelince kadını çırılçıplak soymuslar ve tekerlekli bir sedye ile ameliyathanenin önündeki hole götürmüşler. Hemen içeri alınacağı için de üzerine bir şey örtmemişler. Biraz sonra beyaz önlüklü genç bir adam gelmiş, kadının çıplak vücudunu uzun uzun incelemiş. Sonra gidip diğer bir arkadaşı ile geri gelmiş, birlikte incelemeye başlamışlar,. Derken üçüncü arkadaşları da onlara katılmış. Sonunda kadın dayanamamış “Beyler” demiş, “Şu ameliyata ne zaman başlayacaksınız?..” “Biz nereden bilelim ki” demiş içlerinden bir, “Bizler boyacıyız!”*****Büyük tehlike yarı aptallarla yarı akıllıların arasında yatar. GEOTHE*****Amerikan demokrasisi AKP’ye yönelik kapatma davasına karşı çıkanların demokrasinin kurum ve kurallarından habersiz kitleleri yanıltmak adına sık sık “Ne yani 11 kişi parlamentonun üzerine mi çıkacak?” söylemine sarılıyor. Bu tür söylemler bilgisiz kitleleri etkilemekte birebirdir.Bu popülist ve demokrasi dışı söyleme en güzel cevabı Pazar günü Star TV’de Ruhat Mengi’nin “Her açıdan” programına katılan Ali Rıza Bozkurt verdi. Bozkurt Amerika’daki Yüksek Mahkeme’nin 7 üyeden oluştuğunu belirterek “Temsilciler Meclisi bir kanun çıkarır, iş bununla bitmez Senato’da görüşülür ve kabul edilir, yine bitmez Başkan bunu imzalar, ama Yüksek Mahkeme’deki 7 kişiden 4’ü kabul etmezse olmaz.” Demokrasi konusunda sık sık Amerika’yı örnek gösterenler demokrasinin en temel kurallarını nedense görmek istemezler. Çünkü bizde demokrasi bir yaşam kuralı gibi değil de “işine geleni kılıfına uydurma” yöntemi gibi algılanır.
Sevgili okurlar, geçen haftayı yine kapatma davasını tartışmakla geçirdik. Avrupa Konseyi Başkanı Barroso ve genişmeden sorumlu komiser Olli Rehn’in ziyaretleri ise işin rengi oldu. Ancak bu köşe ile ilgili tartışma konusu başkaydı. “CHP’nin muhalefet yapamadığı” eleştirilerine karşı “O halde nasıl muhalefet yapılır?” diye sormam üzerine şaşırtıcı bir mesaj yağmuru başladı.Bu mesajların genel içeriklerini hafta içinde sizlerle paylaşmaya çalıştım. Tabii bu yazılar üzerine CHP’den de hayli arayan oldu. Özellikle milletvekilleri ve bazı parti yöneticileri görüşlerini anlatmak istediler.Ancak sevgili okurlar, burada çok dikkat çekici nokta şuydu: CHP’liler özellikle eleştirilere karşı savunma yapmaya çalıştılar. Hepsine şunu söyledim: “Beni ikna etmeye çalışmanızın fazla anlamı yok. Söyledikleriniz tamamen doğru olabilir, ama ben kamuoyunun bu konudaki tepki ve önerilerini aktarmaya çalışıyorum. Asıl üzerinde durmanız gereken budur.” Gerçekten de CHP’li milletvekili ve yöneticilerinin söyledikleri aslında yanlış değildi. Örneğin sosyal güvenlik yasaları hakkında son derece iyi bir çalışma yapmalarına rağmen bu, medyada yeteri kadar yer almamıştı. Yine pek çok kanun üzerine gece yarılarına kadar süren görüşmelerde çetin bir mücadele verdikleri halde seslerini duyuramamışlardı.Ancak bunların hiçbirinin anlamı yok. Çünkü kamuoyu farklı bakıyor. Demek ki bu farklı bakışı yakalamak ve ona göre davranmak gerekiyor. “Ben haklıyım, gereğini de yapıyorum” savunması her zaman geçerli değil. Bazen çok haklı olduğunuzda da safdışı kalabilirsiniz. Üstelik CHP’nin bunu çok iyi bilmesi gerek. 1999 seçimlerinde kamuoyu CHP’yi adeta “yolsuzlukları ortaya çıkardığı için” cezalandırmış ve baraj altında bırakmıştı. Bilmem anlatabiliyor muyum?Hepinize iyi haftalar dilerim.*****Tayyip Bey, Yeni Türk Lirası’na geçtik Başbakanımız konuşmalarında eğer paradan söz edecekse hep şaşırıyor. Miktarları karıştırıyor. Aynı miktar için bir yerde “bin” derken, arkasından eskiyi hatırlayıp bunu “milyar” olarak telaffuz ediyor.Yani Tayyip Bey TL ile YTL’yi hep birbirine karıştırıyor.Bunu belki çoğumuz yapıyoruz. Hatta hâlâ bir rakam söylediğinizde “Yani eskiye göre ne demekti?” diye soranlar bile var.Ama paradan “6 sıfır atılmasıyla” övünen bir başbakanın paradan söz ederken dilinin sürçmesi ya da TL bazında konuşması olmaz.Yalnız şu da dikkatimi çekiyor. Başbakan özellikle hizmetleri anlatırken yapıyor bu hatayı. Örneğin “Çocuk doğuran kadınlarımıza 400 milyar lira verdik” diyor. YTL olarak bakarsanız bu aslında “400 bin lira” ama galiba Başbakan milyar kullanmayı, etkili olması açısından tercih ediyor. Yani sanki Tayyip Bey hitabet sanatını kullanırken daha etkili olsun diye özellikle TL bazında söylüyor rakamı.*****Merve Kavakçı olayını kim kotarmıştı? Son günlerin flaş isimlerinden biri Abdüllatif Şener. AKP’nin kapatılması ihtimalinin ağır bastığını gören bazı çevreler ortada kalacak partiyi toparlamak için Abdüllatif Şener’in uygun olacağını yaymaya çalışıyorlar.Bir süre önce konuyu dile getirmiş ve “Abdüllatif Şener’i de tıpkı Tayyip Erdoğan gibi pazarlamak istiyorlar, ama gitti Erdoğan, geldi Şener’den farklı olmaz bu” diye yazmıştım.Şimdi aklıma geldi. Merve Kavakçı adlı türbanlı bir kadın milletvekili seçilmiş ve Meclis’in açılış günü olaylara neden olmuştu. Daha sonra Türk vatandaşı da olmadığı anlaşılan Kavakçı’nın milletvekilliği de düşmüştü. İşte Merve Kavakçı’yı bulup getiren, aday olmasını ve seçilmesini sağlayan kişinin Abdüllatif Şener olduğu çalınmıştı kulağıma o zamanlar.Sonra unutuldu gitti. Gerçekten Merve Kavakçı’yı Şener mi bulmuştu? Eğer o bulduysa, bugün Tayyip Erdoğan’ın yerine oturtmaya çalışmak Türkiye’ye ne kadar yarar sağlar acaba?***** Cafer ve karısı Cafer komadadır. Yanında ise karısı... Cafer’in gözleri nemli, kısık sesiyle karısına doğru bakar ve konuşmaya başlar: “İlk işten kovulduğum zaman yanımda idin. İflas ettiğim gün oradaydın.Vurulduğum zaman ilk gözümü açtığımda seni gördüm. Trafik kazası geçirdiğimde hastanede hep başucumdaydın. ” Karısı takdir edilmenin mutluluğunda tabii. Cafer devam eder: “Şimdi komadayım yine başucumdasın. Sonunda anladım ama, çok geç oldu; yahu sen ne uğursuz kadınsın.”*****O gazete Vatan’dı Cuma akşamı Hatırla Sevgili dizisinin son bölümünde kanlı 1 Mayıs 1977 olaylarını hatırladık. O günleri yaşayanlar herhalde hâlâ aynı dehşet ve korku hissini taşıyorlardır üzerlerinde.Diziyi izlerken, belki sizlerin de dikkatinizi çekmiştir. Bir gazeteden söz ediliyordu. O dönem yayınlanan bütün gazetelerin aksine bu gazete “Provokasyon” başlığını atmış ve bu olayla ilgili o tarihten sonraki yorumların değişmesine neden olmuştu.Bölüm boyunca bu gazeteden 4 kere söz edildi ama adı verilmedi. O halde ben söyleyeyim; o gazetenin adı Vatan’dı. Hani mart ayında “32 yıl sonra yeniden bir araya geliyoruz” diye yazdığım Vatan.Vatan Numan Esin’in patronluğunda 12 Mart 1976’da “12 Martlara karşı” sloganıyla çıkmıştı. İşte o Vatan çıkışından bir yıl sonra yaşanan bu korkunç olayı büyük cesaretle “Provokasyon” başlığı ile vermişti. O sırada gazetenin Yazı İşleri Müdürü Bülent Özükan’dı. Bir dönemin Turizm Bakanı Bahattin Yücel genel müdürdü. Zafer Mutlu Ankara Meclis muhabiriydi. Ben de henüz birinci yılımı doldurarak gazetecilik denizinde yelken açmış bir miçoydum.30 yıl sonra böyle cesur bir gazetede mesleğe başladığım için duyduğum mutluluğu tarif edemem.Yalnız bir konu da kafama takıldı. Dizide gazeteden 4 kez söz edildiği halde acaba adı neden verilmedi? ATV Sabah Grubu’nun. Acaba Vatan adından mı çekindiler?*****Aptal ata binmiş, bey oldum sanmış. TÜRK ATASÖZÜ
Geçen hafta sonunda sevgili dostumuz Arsen Gürzap’ın ağabeylerinden Ufuk Göze ile eşi Belma Göze’nin 40’ıncı evlilik yıldönümü için Ankara’ya gittik. Küçük bir aile toplantısında bulunmak bizi çok mutlu etti. Nice yıllara.40 yıllık bir evliliğin ilk günkü keyfine ortak olunca “nostaljik” anlar yaşama arzusu depreşiyor demek ki, dönüşü yataklı trenle yapmaya karar verdik.Ama o da ne, meğer trene son zamanlarda çok ilgi olmuş, yer bulmak mümkün değil. Gar Müdürlüğü’ne gidip “yer bulunup bulunamayacağını” sordum. Meğer başka talepler de varmış, bunun üzerine “vagon ekleyerek” yer açtılar, biz de nostalji keyfimizi yaşayacak olmanın heyecanına kaptırdık kendimizi.Ama TCDD Genel Müdürü alınmasın, bazen sakınan göze çöp batarmış. Bizde oldu. Çünkü saat 22.30’da hareket eden trenimiz 10 dakika sonra durdu. Sonra yine kalktı, yine durdu. Bizden önce giden Anadolu Ekspresi bir tünel içindeki elektrik hattının kopmasına neden olmuş. 2 saat Ankara sınırları dışına çıkamadan bekledik.Restoranda oturduk. Kalabalık değildi. Çünkü iki vagon tamamen Japon turistlerle doluydu. Onlar da otellerinde yemek yiyip geldikleri için restorana gelmiyorlarmış. Neyse ki restoran personeli o kadar cana yakındı ki, vaktin nasıl geçtiğini anlamadık.Gecikmenin en keyifli yanı, sabah 09.30’a kadar uyuyabilmiş olmaktı. Aksi takdirde saat 07.00’de kalkıp hazırlanmamız gerekecekti.Sonuçta “rötarlı da olsa” nostaljik bir yolculuk yapmış olduk. Trenlerle ilgili bazı eleştirilerimi de diğer yazıda bulacaksınız.*****Gel de bu ülkede yaşamaSamsun’da bir bankanın Mecidiye Şubesi’ni soyan M.P, iki ay sonra aynı şubeye para yatırmaya kalkınca yakalandı.Bursa’da manavda sivribiber kalmadığını öğrenen S.K. “Bu nasıl manav” diyerek domatesleri kurşunladı.Adapazarı’nda İnsan Hakları Ulusal Komitesi Başkanlığı’nca mahkumlar arasında düzenlenen resim yarışmasında mansiyon kazanan G.T.’nin ödülü, tahliye olduğu için evine götürüldü. Polisi gören T. kaçtı, ödül için geldiklerini öğrenince döndü.Adana Kümes Hayvanlarını Koruma Derneği horoz dövüşü yaptırırken yakalandı.Erzurum’da bir köyün sakinleri dört katlı apartman büyüklüğündeki kayayı, köylerine düşmesin diye halatla bağladı.Antalya’da iki kızıyla evden kaçan oryantal H.T. eşinin pantolonlarını, “Takip etmemesi için” yanında götürdü.Fransa’da oynanan Türkiye-Brezilya maçında, fotoğraf makinesini sahaya fırlatan Türk’ü, polis filmi tab ettirerek buldu.178 ALO-RTÜK hattına başvuran biri, Sütaş reklamında gol atan inek Ayraniç’in memelerinin görünmesinden şikâyetçi oldu.(Giray Ertuğrul derlemiş)*****Vah yataklı vagonlar vah1950’li yılların sonunda annem babam Erzincan Şeker Fabrikası’nda görevliydi. Bu nedenle İstanbul yolculuğumuzu yataklı trenle yapardık. İki gün sürerdi bu yolculuk ve çocukluğumun en keyifli anlarıydı bu yolculuklar.O yıllarda yataklı vagonlar bir başkaydı. Bir kere Wagoon Lee adlı bir şirket tarafından işletilirdi. Son derece konforlu ve lükstü. Uzun yıllar sonra Ankara’dan İstanbul’a “yataklı trenle” gelince yataklı vagonların düştüğü acıklı durumu da üzülerek gördüm. İzlenimlerimi maddeler halinde yazayım;- Kompartımanlar çok küçük.- Yataklar açıldığında oturacak yer yok. Ya hemen yatacaksınız ya da restorana gideceksiniz.- Yatağın başında okuma lambası yok, bu nedenle kitap okumanız mümkün değil.- Tuvaletler hâlâ dışarıda.- Odalardaki lavaboların özellikle erkekler tarafından “ihtiyaç gidermek” için kullanıldığı her halinden belli oluyor.- Vagonların yapımında kullanılan malzeme “fevkaladenin fevkinde” kötü:a) Ara bölmeler çok ince ses geçiriyor.b) Kapılar derme çatma kır kahvelerindeki baraka kapılarını andırıyor.c) Battaniyeler zevksiz renklerden seçilmiş.d) Çarşaflar temiz izlenimi vermiyor.e) Vagonun dış görünümü çirkin (eski vagonlar çok ihtişamlıydı).- Camların hiç açılmaması insana bunalım geçirtiyor.- Tuvaletler hâlâ alafranga.- Tuvaletlerde tutunma yerleri yok.Bu saydıklarımın hepsi de çok basit şeyler. Fazla masrafa gerek bırakmadan düzeltilebilir. Örneğin yataklı yolculuğu tercih eden biraz daha fazla para ödeyebilir. Vagonlara 10 yerine 8 kompartıman yapılsa, hem her birine tuvalet konabilir hem de hemen yatmak istemeyene oturma yeri yaratılabilir.Avrupa’da trenlerin dış görünüşü bile insanı etkiler, bizimkiler daha buradan itici olmaya başlıyor. Yazık değil mi en güvenli ulaşım aracı demiryollarını ihmal etmeye.*****İnsanlar seni, istedikleri kadar bilsinler, ama kendi kendini aldatabilir misin? Tolstoy*****Çocuklarla takışmayınKüçük bir kız öğretmeni ile balinalar hakkında konuşuyordu. Öğretmen bir balinanın insanı yutmasının fiziksel olarak imkânsız olduğunu söyledi, çünkü balinaların boğazı çok küçüktü. Küçük kız Jonah’ı (Yunus peygamber) bir balinanın yuttuğunu söyledi. Sinirlenen öğretmen balinanın insanı yutamayacağını tekrarladı. Küçük kız “Cennete gittiğim zaman Jonah’a soracağım” dedi. Öğretmen “Ya Jonah cehenneme gittiyse?” diye yanıtladı. Küçük kız “O zaman sen sorarsın” Bir gün küçük bir kız oturup annesinin mutfakta bulaşıkları yıkamasını seyrediyordu. Aniden annesinin saçlarında beyazlar olduğunu fark etti. Annesine baktı ve merakla sordu, “Neden saçında beyazlar var?” Annesi yanıtladı, “Her yanlış yaptığında, beni kızdırdığında, mutsuz ettiğinde, saçlarımdan biri beyazlar”. Küçük kız bu cevap üzerinde bir süre düşündü ve sonra sordu, “Anne, anneannemin tüm saçları nasıl bembeyaz oldu?” Çocuklar öğle yemeği için Katolik ilkokulunun kafeteryasında sıraya girmişlerdi. Masanın başında büyük bir elma yığını vardı, rahibe bir not yazıp elma tepsisinin üzerine asmıştı: “Sadece BİR tane alın. Tanrı izliyor” Sırada biraz daha ilerleyince, masanın diğer ucunda büyük bir çikolatalı çörek yığını vardı. Bir çocuk not yazmıştı, “İstediğiniz kadar alın. Tanrı sadece elmaları gözlüyor.”
Bazı kavramları artık kabul etmemiz ve anlamsız tartışmalarla zaman yitirmememiz gerek. Şurası bir gerçek ki Türk halkı geleceğini Avrupa Birliği’nde ve daha da ötesi Avrupa Birliği standartları olarak bilinen çağdaş yaşam koşullarının ülkemize de yerleşmesinde görmektedir.Küçük bir kesim iflah olmaz biçimde Avrupa Birliği’ne karşı ve bunu da her yerde ve fırsatta söylüyorlar. O kesimi dinleyip haklı oldukları yanları da görmeliyiz. Yine küçük bir kesim de iflah olmaz biçimde “ne pahasına olursa olsun Avrupa Birliği” görüşünde. Onları da iyi dinlemek gerek.Ancak Türkiye’nin önemli bir bölümü “Evet Avrupa Birliği, ancak bu yolda ulusal onurumuzun ayaklar altına alınmasını da istemiyoruz” görüşünde. Kendimi de bu kesimde görüyorum. 20 yılı aşkın süredir yazdığım yazılardan bunu herkes biliyordur herhalde.Peki son zamanlarda kesin AB karşıtları ile ille de AB’ciler arasında neden çok sert tartışmalar oluyor. Bu bana göre “Ne pahasına olursa olsun AB’ye girmeliyiz” diyenlerin aynı zamanda AKP destekçisi gibi görünmelerinden kaynaklanıyor, çünkü onlar gelişmelere “Avrupalı gibi” düşünerek “Türkiye’de bir hükümet var, o da AB için çalışıyor, o halde desteklenmeli” şeklinde bakıyor. Bu iktidarın aslında AB’yi pek istemediğini, ama iktidarda kalabilmek için sıkıştıkları an bu yola saptıklarını göremiyorlar. Yanlışları burada. Önceki gece Show TV’deki Siyaset Meydanı’nda bunun çok çarpıcı bir örneği izledik. Hep Avrupa’da yaşadığı için Türklerden farkında olmadan ve herhalde asla istemeyerek “üçüncü şahıs” gibi “Ben Türkleri çok severim” diye söz eden, beğenmediği görüşler duyunca sinirlenip “vah zavallı Türkiye” veya “aşağılık bir şey bu” tepkisi gösteren Vural Öger gibi...Yine Bahadır Kaleağası da benzer bir duruma düştü. Konuşmasından, giyim kuşamından, görünümünden son derece kaliteli ve donanımlı olduğu anlaşılan Kaleağası herhalde AKP çizgisinde değildir. Ama konumu gereği AKP ile yakın ilişkide olmak zorunda. Bu da AB’den yana ama AKP’ye de karşı olan kesimleri rahatsız ediyor.Buna bir de AB’ye karşı olanların, sanki demokrasi düşmanı ve darbeciymişler gibi suçlanması eklenince insan ister istemez çileden çıkıyor.*****Tanık, komşu Yıldırım Tuna’dan: Adamın biri uyuşturucu satmaktan yargılanıyormuş, yan komşusunu şahit olarak mahkemeye çıkartmışlar. Savcı tanık kürsüsündeki komşuya sormuş, “Bu adam size hiç uyuşturucu verdi mi?” diye. “Hayır efendim” diye yanıtlamış komşu. Savcı bir kez daha sormuş, “Karısı bir şey verdi mi?” Komşunun cevabı yeniden “Hayır efendim” olmuş. “Pekii, hiç kızları size verdi mi?” diye sorularına devam etmiş savcı. “Affedersiniz efendim..” diye araya girmiş komşu, “Hâlâ uyuşturucudan bahsediyorsunuz değil mi?”*****Yalancının cezası, kimsenin kendine inanmayışı değil, asıl kendisinin kimseye inanmayışıdır. Bernard Shaw*****Zamana karşı yarış Başbakan Erdoğan dün Avrupa Birliği toplantısında konuşuyor. Müthiş bir Avrupa Birliği heyecanı içinde. Reformların hızla çıkarılacağını, Türkiye’nin nasıl bir ülke olduğunun herkese gösterileceğini söylüyor.Konuyu bir ara 301’inci maddeye getiriyor. Ve diyor ki “Bu konudaki tasarıyı hazırladık ve Meclis Başkanlığı’na verdik. Ancak Meclis Başkanvekili tasarıyı gündeme almadı. Oysa biz zamana karşı yarışıyoruz.” Çok güzel de, burada samimiyesizlik var. Çok değil bir ay kadar önce canlı yayında Cemil Çiçek’e bu madde sorulmuştu. O da adeta gazetecileri azarlayarak “İkide bir soruyorsunuz, henüz bir şey yok” cevabını vermişti. Bir ay önce “gündemde bile olmayan” şu ünlü madde nasıl oldu bir anda “zamana karşı yarışılarak” çıkarılacak hale geldi. Nedenini biliyorsunuz da, samimiyet adına yazdım.*****İki koyun güdemeyenler Başbakan Erdoğan, söylediği ne kadar oldu tam hatırlamıyorum ama bir tarihte muhalefete çatmak adına “Bunlar iki koyunu bile güdemez” demişti. Hatta o tarihte bir yazı yazıp “yahu bu koyun gütmek çok kolay bir iş midir ki her seferinde bunu örnek gösterirler” diye sormuştum. Vakti zamanında Demirel de “Bunlar iki kazı güdemez” demişti çünkü.Muhalefet kaz ya da koyun güder mi güdemez mi bilemem, ama Başbakan partisinin grubunu yönetemediğini gösterdi. Geçen hafta hükümetin verdiği ve önerge AKP’li milletvekilleri tarafından “muhalefet önergesi sanılarak” reddedilmişti. Kapanma paniği içinde herkes görevini unuttu anlaşılan. Başkalarını koyun gütme konusunda eleştirenler kendi milletvekillerine bile sahip çıkamıyor işte.*****Hasan Celal Güzel Şahsen tanıdığım ve sempati de duyduğum Hasan Celal Güzel’i son zamanlarda ekranda çok sık görür olduk. Ama merakım şu ki Hasan Celal Güzel’i hemen her gece ekrana taşıyanlar acaba ne düşünüyor?Güzel, eski bir siyasetçi. Adının duyulmasını Turgut Özal’a borçlu, parti başkanı olduğunda arkasında 100 kişi ya vardı ya yoktu. Şu anda hiçbir etkili makama sahip değil. Siyaseten gelecek vaat etmiyor. Üretimin içinde değil. Bilim, sanat, kültür konularında bilinen çalışmaları yok.Elbette ekranda görüşlerini açıklamasına karşı değilim, ama toplumda ve siyasette hiçbir etkisi olmayan insanların “çok etkili ve çok önemli” süsü verilerek her gece ekrana çıkarılmasını da anlamak kolay değil.*****Makineye insan muamelesi yapınca öyle oluyor İstanbul’da devreye giren EDS’nin trafik ihlallerini azalttığını daha önce de yazmıştım. Ama her zaman aynı iyi sonucu vermiyor. Bakın anlatayım.Geçenlerde taksiye bindim. Şoförle sohbet ediyoruz. Laf EDS’ye geldi. Ben de “İyi oldu değil mi?” diye sordum. Şoför “İyi oldu da abi, yok yere canımız yandı” dedi. Sonra da 115 liralık ceza makbuzunu göstererek anlattı:Geçenlerde belli ki arkamızdan kalantor biri geliyor, Polisler yol açmaya çalışıyor. Polisin biri yolu rahatlatmak için bizi emniyet şeridine yönlendirdi. Şeritte kocaman EDS yazıyor. Ama polis işaret ettiğine göre girdik tabii. Derken işte bu gördüğün ceza makbuzu geldi. Polis yol verdi ama fotoğraf makinesi bu, anlamıyor ki. Aynı şoför bu yüzden pek çok kişiye ceza geldiğini de ileri sürdü. Bildiğim kadarıyla fotoğraf çekilen yerler aynı zamanda izleniyor da. Ekran başında olanların bu durumları göz önünde bulundurması gerek herhalde.
CHP’nin handikapı olarak Genel Başkan Deniz Baykal’ı görenlerin çokluğunu dün yazmıştım. Bu yöndeki mesajlar artarak gelmeye devam ediyor. Bunun yanısıra etkili muhalefet örnekleri de kelimenin tam anlamıyla “yağmur gibi” geliyor.Dün bunlardan bazılarını sizlerle paylaşmıştım. Bugün de devam ediyorum.Yandaki sütunda, sizin de dikkatinizi çekeceği gibi sosyal, ekonomik ve siyasi konularda CHP’nin daha çok proje üretmesi, örneğin yeni bir anayasa taslağı yazılması, Sosyal Güvenlik Yasası teklifi hazırlanması öneriliyor.Bu AKP iktidarı boyunca benim de çok dikkatimi çekmişti. CHP sadece AKP’nin getirdiği yasa tasarılarına itiraz ediyor ama kendisi bir şey hazırlamıyor.Bu sanıyorum AKP’nin çok kullandığı “sayısal demokrasi” kozunun CHP tarafından da adeta kabul edilmesi anlamına geliyor. CHP “sayısal olarak” başarılı olamayacağını bildiği için herhangi bir şey önermiyor. Burada bir yere kadar haklı. Çünkü AKP iktidarı “biat kültürü” ile şeflerinden gelen talimatlar dışında doğru olsun olmasın başka hiçbir görüş ve öneriye kulak asmıyor.Bu durumda CHP’nin yapacağı “akıntıya kürek çekmek” olarak nitelenebilir. Ancak şurası unutulmamalı ki “sayısal demokrasi” baskısı altında ezilmeyi kabullenmek partiye hiçbir şey kazandırmaz.Ortada sadece AKP’nin öneri, icraat ve baskılarını görenler, bir süre sonra bunu kanıksamaya ve “tek doğru” olarak kabul etmeye başlar. CHP veya diğer muhalefet, sayısal baskı altında kalmadan her konudaki fikir ve görüşlerini, projelendirerek kamuoyu ile paylaşmak zorundadır.Aksi halde seçimlerde söyleyecek söz de bulamaz ve giderek erir. Türkiye de daima hak etmediği yönetimlerin elinde kalır.*****Cennet’te evlilik Evlenme hazırlığı içindeki İtalyan çift trafik kazasında ölüp cennete gitmiş. Damat adayı durumlarını görevli meleğe anlatarak cennette evlenip evlenemeyeceklerini sormuş. “Bir bakayım” demiş görevli melek. Aradan üç ay geçtikten sonra melek gelmiş ve mağdur çifte sevinçli haberi vermiş: “Her şey ayarlandı, sizi evlendirebiliriz!” Damat adayı, “Peki” demiş, “Biz düşündük de; acaba evliliğimiz yolunda gitmezse boşanabilir miyiz?” Görevli melek gök gürültüsünü andıran sesiyle kızgın bir cevap vermiş: “Siz manyak mısınız? Cennette nikâhınızı kıydırabilmek için tam 3 ay dolaştıktan sonra bir rahip bulabildim. Cennette bir avukat bulmak ne kadar sürer hiç tahmin edebiliyor musunuz?”***** Hamdolsun laikliğe aykırı mı? Özellikle Başbakan’ın çok sık kullandığı bir dini terim bu. Aklına gelen her konuda “Hamdolsun” diyor başbakan. Kuzey Irak’tan çekiliyoruz, Başbakan “Hamdolsun askerimiz görevini yerine tam anlamıyla getirdi” diyor. Enflasyon rakamları açıklanıyor, Başbakan “Hamdolsun yüzde 10’un altında kaldık” diyor. Büyüme rakamları açıklanıyor Başbakan “Hamdolsun 79 yılın en büyük büyümesini gerçekleştirdik” diyor. Hatta bir keresinde “Şimdi bu hamdolsuna da takarlar, laikliğe aykırı derler” bile dedi.Aslında doğru söylüyor, çünkü gerçekten de olur olmaz her konuda hamdolsun demek laikliğe aykırı. Çünkü Hamdolsun demek “Allah’tan gelen” demek, Allah’a şükran duygularını anlatmak demek.Laikliği geçelim, ortada başka bir tehlike daha var. Başarıyı Allah’a bağlamaya kalkarsanız, başarısızlıkta ne yapacağınızı şaşırırsınız. Nitekim enflasyon olayında bunu yaşadık. Bir ay önce Başbakan “Hamdolsun enflasyon hedefini tutturduk” demişti. Bu ay bir bakanımız “Hata yaptık, enflasyon hedefinden şaşıyoruz” dedi.Bu durumda ne yapacağız? “Hamdolsun enflasyon hedefini şaşırdık” sözü yakışır mı acaba?Bu görüşe karşı çıkanlar “Allah insana akıl vermiş” bahanesine sığınacaklardır. Demek ki yeterli akıl vermemiş bazılarına. Gördünüz mü popülizm adına din ticareti kurnazlığına soyunmanın sonunun nereye varabileceğini.*****Ne yapmalı? Sizlerden gelen önerilere devam ediyorum: - Baykal sadece grupta konuşuyor, teşkilatlara da gidip konuşmalı.- Yeni bir anayasa taslağı yazmalı.- Sosyal Güvenlik Yasası hazırlamalı,- Sivil toplum kuruluşları ile daha yakın olmalı.- Basın kanununu yazmalı.- İktidardan önce de konuşmayı öğrenmeli.- Gündem yaratacak açıklamalar yapmalı.- Devlet partisi görünümünden kurtulmalı.- Güneydoğu’ya açılmalı.- Özelleştirme ile ilgili net görüş belirtmeli.- AB politikasını tam olarak anlatmalı.- Baykal süper entelektüel konuşuyor, halk dilinden konuşmalı.*****Kamer Genç örneği Bir Meclis’te muhalefetin nasıl yapılabileceğini gösteren en iyi örneklerden biri Kamer Genç. 12 Eylül generallerinin seçtiği Danışma Meclisi’nden bu yana parlamentoda olan Kamer Genç bağımsız milletvekili olmasına rağmen kimsenin yapamadığı muhalefeti yapıyor.Oysa Meclis İçtüzüğü’ne göre bağımsız milletvekillerinin varlık gösterebilmesi çok zordur. Ancak daha önce Meclis Başkanvekilliği yapan Kamer Genç, içtüzüğü çok iyi bildiği için hemen her konuda kürsüye çıkma şansını yakalayabiliyor. Genç ayrıca siyasi şovlar da yaparak gündeme gelmeyi beceriyor. Geçen dönem milletvekili olan Emin Şirin de ısrarlı soru önergeleri ve Bilgi Edinme Kanunu’nundan yararlanarak tek kişilik muhalafet sergilemişti. Daha geriye gidelim, 1965’te Türkiye İşçi Partisi 14 üyesiyle tozu dumana katmıştı. 1971 muhtırasından sonra da CHP 100’ü biraz aşan milletvekiliyle inanılmaz bir muhalefet performansı sergilemişti. Buradaki ortak nokta şu: Muhalefet eğer doğrular çekinmeden söylenerek ve kendi çıkarınıza hesaplara bulaşmadan yapılırsa, kaç kişiyle olursa olsun etkilidir. Doğruları samimiyetle söyleyemiyorsanız, iktidardan bir eksikle bile güçlü muhalefet olamazsınız.*****Hiçbir miras, doğruluk kadar zengin değildir. Shakespeare*****Teşekkürler ama... Fenerbahçe Şampiyonlar Ligi’nde ne yazık ki hüsrana uğradı. Bir Türk takımının Şampiyonlar Ligi’nde bu kadar yukarılara çıkabilmesi hepimizi mutlu etti. Gazeteler dün “Teşekkür ederiz, ayakta alkış, başın öne eğilmesin” başlıklarıyla Fenerbahçe’yi kutladı.Sonuca ben de çok üzüldüm, ama üzüldüğüm başka bir nokta daha ardı. Fenerbahçe’yi hiç bu kadar “korkak” oynarken görmemiştim. Bunun bir açıklaması mutlaka olmalı.
Tahminin çok ötesinde bir ilgi gördü. Türkiye’de bir muhalefet boşluğu olduğunu, özellikle CHP’nin muhalefet görevini yerine getiremediğini söyleyenlerin sayısı o kadar çok ki açıkçası ne yapacağımı şaşırdım. Bu nedenle hemen bir özür borcumu yerine getirmek istiyorum. Bana gelen mesajların tamamına yakınına bir iki satır da olsa cevap yazmaya çalışıyorum. Ancak bu konu ile ilgili gelen mesajlara cevap yazabilmem mümkün değil.Gelelim konumuza. Çok ilginç bir gözlemim oldu. Ezici bir çoğunluk “Nasıl bir muhalefet olmalı?” sorusunun cevabını tek kalemde geçmiş. “Sorun Baykal.” Yani kamuoyunun bakışı bu kadar basit. Çok sayıda kişinin aklına nasıl muhalefet yapılacağı gelmiyor bile, “Baykal gitsin yeter” diyorlar. Yani sadece Baykal’ın genel başkanlığı bırakmasının bile CHP’ye büyük oy kazandıracağına inananların sayısı hayli yüksek.Örneğin bir okur “Baykal gidince CHP kurtulacaktır. Tanıdığım pek çok kişi Baykal oldukça CHP’ye bir daha oy vermeyeceklerini söylüyor” diyor.Bir başka mesajda şu ifade var: “Baykal dünyanın en namuslu insanı olabilir. Öyledir de. Ama Baykal topluma negatif enerji veriyor. Hırslı, genç, dinamik, akıllı bir lider arıyoruz artık.” Bir okur tepkisini tek cümle ile özetlemiş: “CHP Genel Başkanlığı yan gelip yatma yeri değildir.” Atatürk’ün kurduğu CHP’nin 12 Eylül generalleri tarafından kapatıldığını söyleyen bir okur da “Atatürk isminden yararlanmaya kalkanlar partiyi tekrar kurdular. Sonra Özal’cılığa heveslendiler, Şeyh Edebali’ci oldular, bu olmayınca milliyetçiliğe sarıldılar, en sonunda da Çankaya’da bir türbanlı olabileceğini söylediler. Atatürk’ün partisinde bunlar olabilir miydi?” diye soruyor.*****Başbakan’ın çakısıTayyip Bey kendisine hediye edilen bir halının ipini cebinden çıkardığı bir çakı ile kesmiş. Haberi yapan gazeteler “Başbakan çakıyı bir Türk adeti olarak taşıyor” diye yazmış.Çakı taşımak gerçekten bir Türk adeti mi tartışılır. Çünkü çakı ya da benzeri kesici alet taşımak adetten çok bir gereklilikti bir zamanlar. Özellikle köy yerinde bağ, bahçe, tarlada yanınızda hep bu tür bir kesici bulunmasında yarar vardır. Ama kent yaşamında üzerinde kesici aletle dolaşmanın alemi olabilir mi?Ancak burada bana göre vahim olan çakının bir Başbakan’ın cebinden çıkması. Gerekçesi ve boyutu ne olursa olsun bir Başbakan cebinde “silah” olarak da kullanılabilecek bir alet taşımamalı. Örneğin uçağa tırnak makasıyla bile binemiyorsanız, çakı da aynı kapsama girer.Bunun da ötesinde, üzerinde “küçücük” de olsa “kesici” bir alet taşımak özendirici olabilir. Başbakanlar örnek olmalıdır, ama “iyi örnek” olmalıdır. Başbakan’ın cebinden çakı çıkınca, müritlerinin üzerinden de balta çıkıyor sonra.*****Ne yapmalı? CHP ile ilgili çok sayıda mesajdan çıkarmaya çalıştığım somut önerileri sizlerle de paylaşıyorum. - CHP kadrosu gençleşmeli- Parti içi demokrasi işletilmeli- Milletvekili adayları ön seçimle belirlenmeli- Gölge kabine kurulmalı- Baykal ülkeyi karış karış gezmeli- Artık iktidar olmayı düşünmeli- Küstürdüğü isimlerle barışmalı- Dokunulmazlığın kaldırılmamasının hesabını sormalı- Siyasi partiler kanunun değiştirmeli*****“Ananı da al git mitingi bile yapmadılar” CHP’nin muhalefetini yetersiz bulanlar partiyi gelişen olaylar karşısında aktif olamamakla da suçluyor. Bugüne kadar her siyasi ve ekonomik gelişmede AKP’nin daha aktif olduğunu söyleyen okurlar “CHP ya hiç kılını bile kıpırdatmadı ya da başkalarını görerek harekete geçmek zorunda kaldı” diyorlar.Örneğin bir okur “Tayyip Erdoğan bir çiftçiye (ananı da al git) diye bağırarak hakaret etmişti. CHP bunu bile değerlendiremedi. Oysa bu söz söylenir söylenmez harekete geçecek bir CHP, Türkiye’nin her ilinde çiftçileri ayaklandırır ve (Asıl sen ananı da al git) mitingleri düzenleyebilirdi. Bu mitingler dalga dalga büyük bir muhalefet hareketi oluştururdu” diyor.*****‘Mustafa Mutlu nedenini açıklamış zaten’ Sizlerden gelen mesajların dikkati çeken bir bölümünde Mustafa Mutlu’nun dün yazdığı yazıya gönderme vardı. Mutlu dün “Haklı olan değil çalışan kazanır” başlıklı yazısında son beş hafta sonu Başbakan Erdoğan ile CHP lideri Baykal’ın ne yaptığını yazmıştı.Mutlu’nun tespitlerine göre Erdoğan tüm hafta sonlarını değişik yerlerde halkla ve partililerle geçirmiş, buna karşın Baykal sadece bir hafta sonu Expo 2015 için Paris’e gitmiş, diğer haftalarda evinde oturmuştu.Okurların dikkat ekici bölümü “CHP’nin nasıl muhalefet yapması gerektiğini ne soruyorsun, bu partinin muhalefet yapamayacağının kanıtı Mustafa Mutlu’nun köşesinde zaten” diyordu.*****CHP’yi medya kötülüyor CHP’nin etkili muhalefet yapamadığı eleştirileri üzerine “o halde öneri getirin” kampanyama çok öfkelenen CHP’liler de var elbette. Çünkü onlar diyor ki “Sen de yazmışsın, CHP hangi tür muhalefet yaparsa yapsın medya bunları ya çarpıtıyor ya hiç yayınlamıyor ya da muhalefet olarak kabul etmiyor.” Bu CHP’lilere göre aslında CHP her konuda gerçekleri hiç çekinmeden söylüyor. Genel Başkan tüm dürüstlüğü, içtenliği ile herkese yol gösteriyor. Ama ertesi gün bir bakıyorsunuz bambaşka şeyler çıkmış.Öfkeli CHP’liler “Partimize asla oy vermeyenler, CHP’nin güçlenmemesi için ellerinden geleni yapanlar, AKP’ye yalakalık yaptıkları belli olmasın diye bize saldırıp muhalafet yapılmadığından şikâyet ediyorlar” diyor.BENİM NOTUM: Öfkeli CHP’liler tamamen haksız da değil. Gerçekten de pek çok kişi hiçbir öneri getiremeden “CHP muhalefet yapamıyor” deme hakkını kendinde buluyor. Ana yazıda da belirttiğim gibi kimsenin CHP Genel Başkanı Baykal’ın dürüstlüğünden, bilgi birikiminden, samimiyetinden şüphesi yok. Ancak diyorlar ki “Baykal negatif duygu yaratıyor ve bunun değişmesi artık çok zor.”