Son zamanların en matrak ama bir o kadar da gerçekçi haberinin kahramanı televizyon ekranlarının güzel yüzü “aptal!” sarışın Aysun Kayacı oldu. Bu güzel kızımız NTV’deki canlı yayında öyle sözler söyledi ki, programa katılan “güzel” akıllılar ne yapacaklarını şaşırdı.Aslında program ustaca hazırlanmıştı. Baş sunucu olarak “süper entelektüel” bir televizyoncu. Sert tavırları, insanları küçümseyen, sayın demekten imtina eden, döver gibi soru soran böylelikle “kalite sembolü” olduğunu düşünen Çiğdem Anad.Programın ikinci sunucusu sinemadan çok “argo” konuşmaları ve “entelektüel takılmaları” ile tanınan Müjde Ar.Üçüncü sunucu edebiyatımıza çok önemli eserler kazandırmış, entelektüel boyutu tartışmasız olan yazar Pınar Kür.İşte bu üçlüye biraz matraklık olsun, biraz reyting getirsin diye konan bir sarışın, Aysun Kayacı. Bu genç kızımızın görevi, son derece ciddi ve entelektüel biçimde konuşan diğer sunucuların yanında “çıkıntılık” yapması, sarışınlığın getirdiği “aptallıkla” insanları güldürmesi.Çünkü Aysun Kayacı güzelliğinden öte bir özelliği olmayan, günün konularına kafası basmayan, bastığını zannettiği anda da “komik” duruma düşen biri program formatına göre.Ne güzel konuşuyordukProgram bu formatıyla aylardır sürüyor. Aysun Kayacı da verilen rolü gayet güzel oynuyor. Başta programın diğer sunucuları olmak üzere izleyiciler de bu güzel kıza gülüyor hep.Derken son program geliyor. Üçlü yine ciddi ciddi entelektüel birikimlerini ortaya koyuyorlar. Parti kapatma, demokrasi konuşuluyor. Aysun Kayacı her zaman olduğu gibi “komik rolünü oynayacağı” sırada rolü bir kenara bırakıp gerçek duygularını söylüyor: “Ben vergi veriyorum, vergisini vermeyen dağdaki çobanla benim oyum niye eşit?” Soru tabii ki entelektüelleri önce güldürüyor. İlk lafı Müjde Ar kapıyor, alaylı tonla “O zaman en çok vergi verenin 60 oyu olsun” diyor. Yüzünde tebessüm, rolünü iyi oynayan “aptal sarışına” atılmış “demokratik bir gol” diye düşünüyor besbelli.Ama o da ne; Aysun kızımız ısrarlı, yüzünde ve ses tonunda “aptallık” falan yok. Diyor ki “Ama siz şu an ayak takımının iktidara getirdiği partiden şikayet etmiyor musunuz?” İpin koptuğu anİşte zurnanın zırt dediği yer. Müjde şaşkın. Çiğdem Anad “Eyvah” diyor içinden “Yahu bu kız rolü unuttu, gerçekten aptallık yapıyor, şimdi programın başına bir şey gelirse?” Haksız da değil. Yayını yaptıkları kanal AKP’nin yanında yer almış bugüne kadar. Onu rahatsız edecek hiçbir şeye izin verilmemiş. Şimdi işler karışıyor. Ya Tayyip Bey arayıp “Bu ne kardeşim” derse.Pınar Kür gülümsüyor, kafa sallıyor, sanki içinden “Aferin be kızım, aptal maptal dedik ama neler söylüyorsun böyle?” diye geçiriyor.Müjde Ar yine durumu kurtarmaya çalışıyor. O belli ki Çiğdem Anad gibi hesap yapmıyor kafasında ama hayli de şaşkın. Savunmaya geçiyor “Biz ayak takımı demedik ki!” Aysun sular seller gibi, durdurmak mümkün değil. Devam ediyor; “Sonradan belediyelerin diploma dağıtır gibi tapularını dağıttığı gecekondu dikenle, kaçak elektrik kullananla, ki bu yüzbinleri buluyor, Türkiye’de vergi kaçıranla benim oyum neden eşit acaba?” “O kadar da değil” Müjde Ar’ın sabrı taşıyor. “Aptal rolü dedikse bu kadar da değil” diyor belli ki ve yine müdahale ediyor üstelik popülizmin en bayağısını kullanarak “O zaman seni gecekonduya göndereyim iki gün yaşa.” Müjde herhalde “Geçirdim mi salak” diye düşünürken Aysun tutulamıyor; “Bir siyasi parti gelip gecekonduların bilmem nesini verecek, odun verecek, kömür verecek. Ondan sonra da memleket Arabistan olacak. Oldu da.” Çiğdem Anad şaşkın, Müjde Ar şaşkın. “Aptal sarışın” öyle bir rol kaptı ki, sormayın gitsin. Herkesin havası sönüverdi bir anda. Bir tek Pınar Kür, Aysun kızımızın duygularını anlıyor ve onu onaylıyor.Kimse cesaret edemiyorAslına bakarsanız Aysun Kayacı’nın söylediklerini bugün düşünen pek çok akademisyen, düşünce adamı, siyasetçi ve yazar var. Ama bunu söylemek kolay değil. Bir kere düz mantıkla baktığınızda bu sözler demokrasiye şiddetle aykırı. Oy herkes için eşittir. Bütün dünyada bu böyle.Ancak başka bir gerçek de var. Gelişmiş Batılı ülkelerde sistem eğitim, kültür, bilgi, görgü açısından yeterli olmayanları “seçilebilecek” duruma asla getirmiyor. Bakın Amerika’nın gelmiş geçmiş en beceriksiz, en aptal, en dirayetsiz başkanı olarak tanımlanan (tanımlar bana ait değil, bizzat Amerikalılar böyle söylüyor) George W. Bush Yale mezunu. O Yale ki dünyanın en önemli üniversitesi. Bütçesi milyonlarca dolar. Araştırmaya ayrılan bütçesi de milyonlarca dolar. Ve Amerika’nın en yeteneksiz başkanı bile en azından bu okulu bitirmiş olmak durumunda.Bu yazının sonuAysun Kayacı olanca samimiyeti ile pek çok kişinin aklını kurcalayan bir konuyu gündeme getirdi. Bazen en önemli konular en “aptal” sanılan kişiler tarafından dile getirilir. Amerika’da hasılat rekorları kıran “Bu nasıl sarışın” filmini izleyenler ne demek istediğimi daha iyi anlayacaktır.Şunu bilmeliyiz ki, kimse “aptal” değildir. Onları konumlandıran başkalarıdır. Nitekim Aysun Kayacı da program formatı gereği “aptal” olmakla konumlandırılmıştı. Ancak günümüzün gerçekleri aslında “aptal” rolü oynayan “akıllıların” bile sabrını taşırıyor.Bu pazar ilk kez daha uzun bir yazıyla karşınıza çıktım. Çünkü başta da dediğim gibi son zamanların en önemli haberiydi bu bence.Şimdi diliyor ve umuyorum NTV yönetimi iktidarın hışmına uğrama korkusuyla programı kaldırmaya kalkmaz. Bugün tekrarı olması gerekiyor, tekrar izlemeye çalışacağım.***Çıldırtan diyalogEve telefon eden adamla bahçıvanın konuşması;- Her şey yolunda mı?- Yolunda. Küreğin sapı kırıldı.- Neden kırıldı?- Köpeğinize mezar kazarken.- Köpeğim öldü mü?- Havuza düştü. - Ama çok iyi yüzerdi.- Havuzun suyu boşaldı.- Neden boşalttınız?- Biz değil itfaiyeciler. Evdeki yangını söndürmek için.- Evde yangın mı çıktı?- Annenizin vefatı dolayısıyla gelenler oldu, Bir sigara izmaritinden kâğıtlar, ardından da perde tutuşmuş. - Annem nasıl ölür?- Yatak odanıza bir şey bakmak için girmiş. Yatakta karınızla en yakın arkadaşınızı görünce kalbine inmiş.- Yahu hiç pozitif bir haber yok mu? - Var. Geçen gün siz AIDS testi yaptırmıştınız ya. Sonuç pozitifmiş.
Artık işin iyice suyu çıkmaya başladı. AKP’nin kapatılmak istenmesinden çılgına dönen kimi çevreler etrafa saldırmaya başladı. Ergenekon adı verilen ne idüğü belirsiz bir çete olayını bahane edip, AKP’li olmayan herkesi demokrasi düşmanı ve darbeci ilan edenler şimdi de yine ne idüğü belirsiz kağıt parçalarını kullanarak bazı isimleri karalamaya çalışıyorlar. Fitili Sabah Gazetesi yaktı. Veli Küçük adlı eski bir generalin evinde yapılan aramalarda kimi gazetecileri “kategorize” eden kağıtlar bulunmuş. Yaklaşık 60 gazetecinin adı geçiyormuş bu kağıtlarda. İşte bir kısım medya mal bulmuş mağribi gibi atladığı bu kağıtlarla insanları kirletmeye çalışıyor. Maksat herhalde kafaları iyice karıştırıp AKP’nin kapatılmasını önlemek. İyi de bundan bize ne? Yargı kararını verince hepimiz görürüz. Şimdi size önceki gün ve dün yaşadığım iki “medya!” olayını anlatmak istiyorum. İbretle okuyunuz:*****Engin Cüzzar Kanal 1’de Çarkıfelek yarışması. Başarılı sunucu Mehmet Ali Erbil olanca sevimliliği ile yarışmacının yanına gidiyor. Çünkü ünlü sanatçı Engin Cezzar’ın adı -NGİN C-ZZAR olarak belirmiş ekranda. Mehmet Ali Erbil yarışmacının ismi söyleyeceğine inanarak “Evet” diyor. Yarışmacı kararsız, Bir türlü söyleyemiyor. “Cüzzar” diyor, “Cizzar” diyor “Cuzzar” diyor ama bir türlü “Cezzar” diyemiyor.Sanatçılar genellikle politik söylemlerden kaçınır. Çünkü bilir ki her kesimden seveni vardır bu nedenle de kimseyi kızdırmak istemez. Ama Erbil öyle fena oldu ki adeta patladı: “Bir ülkede sanata değer vermek yerine, halk türbandı Ergenekon’du, yüzde 47’diydi gibi konularla uğraştırılırsa sonuç bu olur” dedi.Erbil’i kutlamak isterim. Kafalarını kuma sokan onca sanatçıya inat gösterdiği cesaret için.*****Eğitimin kökleri acı fakat meyveleri tatlıdır. Aristotle*****Sabah’tan gelen telefon Perşembe günü öğleden sonra cep telefonumdan arayan sesi pek hoş bir kadın muhabir “Can Bey” dedi “Ergenekon ile ilgili yeni bir belgeye daha ulaştık.” Ben de “hayırlı olsun” karşılığını verdim. Sabah Gazetesi’nden aradığını söyleyen muhabir devam etti, “Veli Küçük’te ele geçen belgeye göre çok sayıda gazetecinin bağlantıları belirtiliyor.” Hafiften gülmeye başladım, çünkü beni de aradığına göre listede adım geçiyor. “Anladım da beni neden aradınız? Herhalde adım geçiyor” diye sordum. Muhabir “Evet sizin de adınız var, bunu haber yapıyoruz, söylemek istedim” dedi.Çok güzel, peki benim adım ne olarak geçiyormuş. Muhabir elindeki kağıtları karıştırmaya başladı (hışırtı sesi geliyordu) sonunda adımı ilgili başlık altında buldu. Aklımda kaldığı kadarıyla şöyle diyormuş: “Gazetecilik yeteneği olmadığı halde MİT’le ilişkisi nedeniyle meslekte kalanlar.” Benimle beraber 20’yi aşkın gazeteci bu şekilde tanımlanmış.Muhabire, “Beni bu tanımlamanın içine vicdanen sokabiliyorsanız söyleyecek bir şeyim yok” dedim. Ardından da “Demek ki medya artık bu hale geldi” diye ekledim. Muhabir biraz panikledi ve “Hayır Can Bey, ben size bilgi aktarıyorum” deyince “Lütfen sakın alınmayın, sözüm size değil elbette, ama artık durum bu hale gelmişse hepimizin düşünmesi gerek” karşılığını verdim. 22 yıl önce binbir emekle kurduğumuz Sabah Gazetesi’nin bu hale düşürülmüş olması da çok üzücü tabii.*****Gazeteport’tan gelen telefon Dün öğle saatleriydi. Yine cep telefonum çaldı. Yine bir kadın sesi “Can Ataklı?” diye sordu. “Benim” deyince bir çırpıda “Gazeteport’tan arıyorum” dedi ve sürdürdü: “Ergenekon çetesi soruşturması kapsamında sizin de adınız geçiyor.” Doğal olarak “Eeee,” dedim. Muhabir sordu; “Bu konuda ne söylemek istiyorsunuz?” Ne söylememi bekliyorlar ki, “Böyle saçma sapan bir şey için konuşacağımı beklemiyorsunuz herhalde” dedim.Kadın muhabir sesinin tonunu yükselterek “Belge var amaaaaaa” demez mi? “Hanımefendi” dedim “Belge var diyorsanız bana bu belgeyi de gönderin, bu iş bu kadar mı ucuz” diye sürdürdüm. Muhabirin “Ama ne yapabilirim ki, elimde belgesi duruyor” deyince canım iyice sıkıldı “Tamam anladım, o halde bari belgeyi tarif edin, nasıl bir şeydir bu belge?” diye üsteledim. Muhabir bunun üzerine biraz durakladı “Ben sizi beş dakika sonra arayayım” diyerek telefonu kapattı. Bir daha da aramadı.***** Emniyetli ilişki Fıkra Yıldırım Tuna’dan: Delikanlı, dedesi ile balık tutuyormuş, sohbet ilerlemiş, yaşlı adam zamanın nasıl olumsuz değiştiğini anlatmaktaymış, konu sağlık problemlerine ve hastalıklara gelmiş.. “Sizin zamanınızda böyle hastalıklar var mıydı dede?..” diye sormuş delikanlı. “Hayır..” diye cevap vermiş yaşlı adam. Delikanlı merakla, “Peki, emniyetli ilişki için insanlar ne kullanırdı?..” diye sormuş. Dedenin cevabı ise akıllara zarar olmuş: “Evlilik yüzüğü..!”*****Ne şirin rektörümüzdünüz Deniz Ülke Hanım Pek değerli Deniz Ülke Arıboğan Hanımefendi; sizi önceleri televizyon ekranından söylediklerinizle tanıdık. Akıcı üslubunuz ve akılcı sözlerinizle pek çoğumuzun gönlünü kazandınız. Hele güzelliğiniz. Sonra rektör oldunuz bir özel üniversiteye. Ona da pek sevinmiştik.Sizi en son Star TV’de Uğur Dündar’ın haberlerinde gördüm. Erzurum’da olduğunuzu, 2000 metreden Türkiye’ye baktığınızı, devletin çökmüş olduğunu gördüğünüzü söylediniz.Gerçi sözünü ettiğiniz gün hava bulutlu ve yağmurluydu, Türkiye’yi nasıl gördünüz bilemiyorum ama teşhisiniz beni ziyadesiyle yaraladı.Deniz Ülke Hanımcığım; devletin çöktüğünü söylüyorsunuz ve bunu da AKP’nin kapatılma davasına bağlıyorsunuz. Yargının bağımsız olmadığını söylüyorsunuz, “Kapatacaksınız AKP’yi de ne olacak?” diyorsunuz. Şaşırdım ki ne şaşırdım.Unuttuğunuz bir şey var. O çökmüş dediğiniz, beğenmediğiniz ülke bırakın daha öncesini ama 1000 yıldan beri Anadolu topraklarında yaşıyor. Bugün bayıldığımız Avrupa’ya da Amerika’ya da devletin nasıl kurulacağını bu ülkenin insanları öğretmişlerdi.Anladığım kadarıyla AKP’ye yönelik kapatma davası sizi pek üzmüş Deniz Ülke Hanımcığım. Bu yüzden de konumunuz gereği bilimsel olma sıfatınızı bir kenara bırakıp duygularınızla konuşmaya başlamışsınız gibi geldi bana.Hele “AKP Güneydoğu’da bütün belediye başkanlıklarını kazanacak, şimdi bu partiyi kapatmakla ne yapmak istiyorsunuz?” diye sormanız herhalde akademik kariyerinizin en müstesna yerinde duracak bundan sonra.Türkiye’ye karşı bu kadar öfkeli ve önyargılı olmayınız sayın rektörüm. Unutmayın ki sizi bugünkü durumunuza getiren de “çökmüş” dediğiniz bu devlet.
Bazı sivil toplum kuruluşları bir tür şovu andıran törenle “uzlaşma” ve “sağduyu” çağrısı yaptı. İkisi de “sihirli” sözcük, kimsenin itirazı olamaz. Tamam da sözü edilen bu “uzlaşma” ve “sağduyu” nasıl sağlanacak, bu konuda görüş birliği yok.Dünkü açıklamalardan anladığım kadarıyla sivil toplum kuruluşları “AKP kapatılmasın, ama onlar da laiklikle ilgili bazı yanlış davranışlarından vazgeçsin” ana fikri çıkıyor.Çünkü Rifat Hisarcıklıoğlu soruları topluca alıp, asıl söylemek istediğini söyledi cevap vermek yerine. Dedi ki “Herkes bir adım geri atmalı.” İyi de bu “herkesin” içine kimler giriyor? “Herkes bir adım geri çekilsin” derken örneğin Yargıtay davayı geri çeksin, CHP laiklik söylemini sürdürmesin, AKP de laikliğe aykırı tutumunu bıraksın denmek isteniyor sanki.Bana göre Türkiye’nin en önemli sorunu, “söz söyleme gücü” olanların gerçek görüş ve fikirlerini asla açık açık söylememeleri. Asıl görüşü söylemek yerine dolambaçlı yolları tercih etmek herhalde daha güven verici bulunuyor.Böylelikle net görüşünüzü ortaya koymadığınızdan, gelişen olaylara göre tavır almak kolaylaşıyor. Oluşan yeni duruma göre siz de kendinizi yeniden konumlandırıyor ve tehlikeyi bertaraf ediyorsunuz.Dünkü açıklamayı dinledikten sonra zihnimde oluşan manzara şöyle; aslında herkes başlatılan hukuk sürecinin sonunda AKP’nin kapatılmasının büyük ihtimal olduğunu biliyor. Bilinmeyen ondan sonrasının ne olacağı.Bu durumda, öyle bir açıklama yapar ve tavır koyarsınız ki, diyelim AKP kapatıldı, yeni bir oluşum ülke yönetimine geldi, siz onlara “Bakın tüm gücümüzle uyarı görevimizi yaptık, ama dinletemedik, sonuç kaçınılmazdı” diyerek yeni iktidarın yanında eskisinin yanında olduğunuz gibi durursunuz.Tam tersine eğer kapatma mümkün olmadı ve AKP güçlenerek iktidarını sürdürdü o zaman da “Gördünüz mü sivil inisiyatifi devreye soktuk ve sistemi kurtardık” deme şansı bularak kaldığınız yerden devam edersiniz.Yanisi şu ki; “anlamsız” ama “sihirli” sözcüklerin arkasına sığınıp sadece “denge” hesabı yapmış olursunuz. Başarılı olur mu? Evet, bugüne kadar hep oldu.*****Kontörlü su saatleri çağdaş ama... Yeni kontörlü su saatleri için çağdaş bir uygulama demek yanlış olur. Pek çok insan fatura ödemelerini, bankalara otomatik ödeme talimatı yoluyla yapmaktalar. Oysa kontörlü su saati uygulaması ile kontör yüklemek için mesai saatleri içinde İSKİ merkezlerine gitmek zorundasınız. İşkenceye bakın! Özellikle çalışan insanlar ve yaşlılar için tam bir zulüm. Bu uygulamaya geçmek için İSKİ’nin her sokak başına kontör yükleme makinesi koyacak hale gelmiş olması gerekir.Henüz kullanmadığınız suyun parasını peşin ödemek durumundasınız, hukuka aykırı. Su dağıtımı bir kamu hizmetidir ve kamu hizmetini almak zorlaştırılamaz. (Av. Kamil Özbasan)*****Dünya düşünenler için bir komedi, hissedenler için trajedidir. Walpole***** Görevimiz Tehlike’deki gibi Ergenekon olayının artık iyice suyu çıktı. Çok belli ki özellikle bir kesim “liberal” kesimin ellerine geçirdikleri medya sayesinde büyüttükleri bu olay çok yakında çürüyüp gidecek.İlhan Selçuk ve Kemal Alemdaroğlu’nun gözaltına alınmalarıyla ciddiyeti de kaybolan Ergenekon’un Amerikan filmlerindeki senaryoları aratmayacak bir komplo olduğu anlaşılmaya başlandı.Elbette şu anda tutuklu olanlar arasında ama kendi çıkarı için, ama sözde devleti korumak adına suça bulaşmış kişiler var. Ama bunu eylemli ve güçlü bir “darbe amaçlı terör örgütü” olarak göstermeye kalkmak da akıl ve mantıkla bağdaşmıyor.Kimi belgelerin sızdırılış biçimi, geçmişte düşünce aşamasına bile gelip gelmediği şüpheli niyetlerin ısrarla pişirilmeye çalışılması, bazı gazetecilere anlatılan dehşetengiz faaliyetlerin ciddiye alınması Ergenekon’u çökertti.Belli ki AKP’yi korumak adına “Görevimiz Tehlike” dizisinde gördükleri komploları uygulamaya çalıştı bazıları. Bu oyuncakla Türkiye’yi karıştırabileceklerini düşündüler. Çığırtkanlık bir süre daha sürecektir, ondan sonra zaten ortaya çıkmaya başlayan gerçek tüm çıplaklığı ile anlaşılacaktır.*****Çocuklar etkilenmesin Biri 95 yaşında, diğeri 92 yaşında olan karı koca boşanmak için hâkimin karşısına çıkmışlar. Hakim üzülmüş, “Yapmayın 70 yıllık evlisiniz niye boşanacaksınız?..” “Yok..” demiş adam, “Biz çoktan boşanmaya karar verdik de, çocuklar etkilenmesin diye ölmelerini bekledik.”***** Milli Takım formalarını hiç beğenmedim Kimin aklına geldi bilmiyorum ama Turkuaz’ın içinde “Turk” sözü geçiyor diye Türkiye’nin sembol rengini turkuaz yapmak istiyorlar.Turkuaz denizde güzel de milli takım formasında pek güzel durmamış gibi geldi bana. Milli Takım bu formayla sahaya çıktığında sanki yabancı bir takımı izleyecekmişim gibi geliyor bana.Oysa bayrağımızın rengi olan kırmızı beyaz formaya çok daha yakışıyor bana göre. “Bayrak rengimizi mi yok etek istiyorlar?” türünden septik bir ruh hali içinde değilim ama, gerçekten de bayrağımızın renginin suyu mu çıktı da Arjantin ya da İtalyan milli takımlarının rengini andıran formalar giyeceğiz.*****“İsmi kodluyorum” 1980’li yılların başıydı. Sahibi olduğum turizm şirketinin Alanya’daki bir turist otobüsü kaza yapmıştı. Neyse ki bir yaralı vardı. Janet adında bir kadın. O günün şartlarında bin bir emekle bölgenin jandarma karakoluna telefonla ulaşabildim. Karşıma çıkan jandarmadan bilgi almaya çalışırken Janet adlı kadının da durumu sordum. Jandarma ismi bir türlü anlamıyordu. Ben de “kodlayayım” dedim. Asker bir an sessiz kaldı belli ki ne dediğimi anlamamıştı ama “Peki” dedi.Ben de başladım “Jandarma, Ankara, Niğde...” derken jandarma sert bir tonla sözümü kesip “Ulan sen memleketin jandarması ile dalga mı geçiyorsun, böyle isim mi olur?” dedi.
AKP’ye açılan kapatılma davası ile birlikte kamuoyunda yine bir “mağdur edebiyatı” başlatıldı. Yayılmak istenen korku şu: “AKP şimdi yine mağduru oynayacak. Bu da oyunu artıracak.” “Mağdur” edebiyatının temel dayanağı 28 Şubat dönemi. Şöyle: Bu süreçte Tayyip Erdoğan ve arkadaşları öyle mağdur edildi ki halk tepki olarak onları destekledi. Bu görüş bana göre gerçeği tam yansıtmıyor. Çünkü Tayyip Bey ve arkadaşları 28 Şubat’ın mağduru değil. Ama mağruru.28 Şubat’ın asıl mağdurları Çiller ve Erbakan. 28 Şubat operasyonu bu ikili üzerinden yürütüldü. Köşeye sıkıştırıldı. Daha sonra yapılan ilk seçimde iki lider de sistem dışına itildi. Bir daha da ayağa kalkamadılar. Eğer “Halk mağduru sever” tezi doğru olsaydı Çiller ve Erbakan siyasetin çöplüğüne itilmezdi halk sahip çıkardı.Tayyip Erdoğan aslında 28 Şubat döneminin “dolaylı mağdurlarından” Çiller ve Erbakan sürece boyun eğdi. Karşı çıkamadılar. Çiller “uslu durarak” iktidarı devralacağını sandı, çıt çıkarmadı. Erbakan sessiz kalarak gemisini yürüteceğini sandı. Yanıldı ikisi de.Erdoğan ise “bu mağdurların” durumundan yararlanıp aslında “mağrur” olmayı oynadı. Hapse girmesini şova çevirdi, siyaset yasağı olmasının da avantajını kullanarak dilediği gibi konuştu, bir tür isyan başlattı.Yani halkın hoşuna giden Erdoğan’ın tıpkı Çiller ve Erbakan gibi “gadre uğramış masum insanlar çaresizliği” tablosu çizmek yerine “Önü kesilmiş mağrur” adam portresi ile ortaya çıkması oldu.Şimdi bakıyorum da AKP “mağdur” rolünü soyunuyor. Erdoğan da “biz yapınca suç oluyor, ötekiler yapınca olmuyor” söylemiyle halkı etkilemeye çalışıyor. Ama dikkat etmeli, halkın mağduru sevmiyor ki. *****Dinlemeyi çok iyi beceriyoruz Son birkaç yıldır gazete haberlerinde en çok yer kaplayan haberler hangileri derseniz “Telefon deşifreleri” cevabını verebilirim. Neredeyse her olayda artık âdet haline geldi, hemen ortaya bir takım telefon konuşmaları saçılıyor.Anlaşıldığı kadarıyla çok iyi bir dinleme sistemine sahibiz. Ben eskiden “telefonum dinleniyor” paranoyasına kapılanlara “Merak etme Türkiye’de bu kadar insanı aynı anda dinleyecek düzeyde akıllı adam yoktur” diye gülüyordum. Yanılmışım. Demek ki bu kadar insan aynı anda dinlenebiliyormuş.Ama anlamadığım bir şey var; Türkiye’de herkesin neredeyse nefesi bile dinlenebiliyor ama sıra Kuzey Irak’a gelince “Amerika’nın kulağına” muhtaç oluyoruz. Garip. *****Paniklemeyin Fehmi Beyciğim Pek değerli Fehmi Koru Beyefendiciğim; son iki gündür yazılarınızı okurken açıkçası içim burkuluyor. Çünkü garip bir duygu içinde sanki panik yaşıyorsunuz gibi geliyor bana. Hedef gösterilmekten çekindiğinizi yazıyorsunuz, hatta bazı yakınlarınızdan bir süre yurt dışında yaşamayı düşündüğünüzü duyuyorum.Kuzum Fehmi Beyciğim, hiç merak etmeyin, kimse sizi hedef yapmaz, tam tersine yazmanızı sabırsızlıkla bekliyor herkes, merak ettiği sorulara cevap bulsun diye. Sizin iktidar içindeki engin haber kaynaklarınız, günü gününe yaşanacak gelişmelere de ışık tutuyor.Yalnız Fehmi Beyciğim, siz her gün üstelik takma isimle yazdığınız yazılarda dilediğiniz kişiyi karalayabiliyor, “duydum” kod adı altında her türlü dedikoduyu yazıyorsunuz, sonra bu insanlar bir şekilde soruşturmaya uğruyor, işinden atılıyor, başkalarının hedef tahtası haline geliyor. Mesela bunlar sizin ruh yapınızda bir hasara neden oluyor mu? Üzülüyor musunuz, İlhan Selçuk olayında “kahrolduğunuzu” yazmışsınız, gerçekten kahroldunuz mu?Fehmi Beyciğim; gazetecilik gerçekten çok zor ve meşakkatli bir meslektir. İktidarın eteğine tutunup, onlara akıl hocalığı yapmak, operasyon planlarını birlikte hazırlamak, sonra bunları araştırmacı gazeteci kimliği ile yazmak ve “ben dememiş miydim” havasına girmek gazetecilik değil bize öğretildiği kadar.Ama endişelenmeyin, sizin gibi düşünmeyenler, sizin vicdan ve ahlak düzeyinize inemeyeceğinden kimsenin hedefi de olmazsınız. İçiniz rahat olsun. Siz asıl kendi iktidarınızdan korkun ve sakın “tarafsız” olduğunuzu göstermek için iktidara “uyarı” falan yapmaya kalkmayın. Biliyorsunuz böyle yapanları Tayip Bey eteğinden atıveriyor. Mahsus selamlarımla. *****Bunu herkes konuşuyor İlhan Selçuk’un telefon dinleme kayıtlarından “Bir şeyler olması gerek, yargı müdahale edecek” gibi cümleler cımbızla çıkarılıp “bir kısım” medyaya sızdırılmış. AKP ve yandaş liberaller bunun üzerine balıklama atlayarak “İşte bakın, aralarında bunu konuşuyorlar” diye çığlıklar atıyorlar.İyi güzel de be kardeşim, siz hiç mi sokağa çıkmıyorsunuz? Vatandaş ne konuşuyor hiç mi dinlemiyorsunuz. Şöyle dolmuşa, otobüse binin, esnafın dükkânına uğrayın bakın neler duyacaksınız. İlhan Selçuk’un arkadaşlarıyla “espri” niyetine söylediklerinden ne kadar ağır sözlerin söylendiğine tanık olacaksınız. *****Kimse beraatten söz etmiyor Gerçekten çok merak ediyorum, neden hiçbir AKP’li ya da AKP’ye destek veren çevreler kapatma daasına karşı “Bu iddialar bir şey ifade etmez, birkaç sayfalık savunma ile bile beraat edilir” demiyor. Ya da diyemiyor.Varsa yoksa “demokrasiye aykırıdır, parti kapatmanın önüne geçelim, bunun için anayasa değiştirelim” söylemi.Sanıyorum başta Başbakan olmak üzere AKP kurmayları ve yandaşları iddianamedeki suçlamaların çok ciddi ve vahim olduğunu, anayasanın en önemli maddelerine aykırılık taşıdığını biliyor. *****Av tüfeği Fıkra Yıldırım Tuna’dan. Kadın, av malzemesi satan dükkâna gidip “Kocam için istiyorum..” diye bir tüfek satın almak istemiş.. “Kocanız size hangi çapta bir tüfek almanız gerektiğini söyledi mi bayan?” diye sormuş tezgâhtar, “Şaka mı yapıyorsunuz?” diye sertçe çıkışmış kadın, “Onu vuracağımı dahi bilmiyor!”*****Eğitimin amacı boş bir zihnin yerine, açık bir zihin koymaktır. M. S. Torbes
Pazar günü AKP’nin yayın organı gibi çalışan Yeni Şafak Gazetesi’nin en tepesinde garip bir haber vardı. Haberde Ankara’da ortaya çıkarılan bir rüşvet çetesinin Doğan Grubu’na “Yüzde verirseniz POAŞ işini Danıştay’da çözeriz” önerisi götürdüğü öne sürülüyordu.Hürriyet Yazarı Mehmet Yılmaz dünkü köşesinde haklı olarak bu habercilik anlayışına tepki göstererek bunun tamamen yalan olduğunu yazdı. Zaten yalan olduğu biliniyordu, Yeni Şafak’ın amacı şüphe yaratmak.Ancak Yılmaz doğal olarak konuyu sadece Doğan Grubu açısından ele almış. Bana göre burada daha önemli hedef Danıştay. Çünkü haberi okuyanın zihninde “Demek ki Danıştay’a rüşvet verilirse işiniz halledebilir” fikri oluşuyor. Buradaki amaç bir yüksek yargı organını rüşvetle iş yapar gibi göstermek. Böylelikle yüksek yargı organları üzerindeki güveni sarsarak, kamuoyunun vicdanında soru işaretine yol açmış olursunuz. Böyle çirkin bir oyuna medyanın alet olması ibret verici bir durum.*****Sezer rahat uyuyor mu? İlhan Selçuk’un sabahın köründe gözaltına alınması tepkilere neden oldu. Ancak burada gözardı etmememiz gereken bir nokta var. Ne yazık ki geçtiğimiz dönemde çıkarılan bazı yasalar sanık durumundaki kişilere bu tür davranılmasına olanak sağlıyor.İlhan Selçuk’la ilgili eleştirileri tekrar gözden geçirirken aklıma 10. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer geldi. Öyle sanıyorum ki Cumhurbaşkanlığı döneminde görüştüğü nadir gazetecilerden biri olan İlhan Selçuk’un gözaltına alınması, 24 saat hiç sorgulanmadan bir odada oturtulması Sezer’i de kahretmiştir.Ancak acaba Sezer, İlhan Selçuk’a reva görülen davranışın temelini oluşturan yasaların altında kendi imzası olduğunu aklına getirmiş midir? Örneğin gözaltı süresinin 24 saatten 48 saate çıkarılması, ilk 24 saat psikolojik baskı olması amacıyla hiç sorgu yapılmaması, avukatların sanık yanına sokulmaması, Sezer’in yasayı sorgusuz sualsiz imzalamasıyla hayata geçti. Yine neredeyse herkesin dinlenmesini ve bunların istendiği şekilde kullanılmasını sağlayan yasa da Sezer’in imzasıyla çıktı.Her zaman hukuk ve insan haklarından söz eden Sezer bu anti demokratik ve insan haklarına aykırı yasaları tereddüt etmeden imzalarken bir gün en yakın dostunun bu nedenle mağdur olacağını hesap etmiş miydi?*****İktidara iman testi Başbakan Çanakkale’de Seyit Onbaşı olayını anlatırken “Tek başına 276 kiloluk top mermisini kaldırdı, bunu ona yaptıran iman gücüydü” dedi. Sonra da engin espri yeteneğini kullanarak “Haydi şimdi buna da laikliğe aykırı desinler. Ama gerçek budur” cümlesini kullandı.Bu söz laikliğe aykırı mı değil mi, isteyen tartışsın. Ama benim aklıma takılan şu “iman gücü” konusu.Demek ki iman gücünüz varsa çok ağır bir yükü kaldırabilirsiniz. Bu durumda iktidar “laikliğe aykırı” olmadan iman gücünü tüm millete gösterebilir. İşte fırsat. Başbakan ve hükümet üyeleri ağırlık kaldırsınlar. Ne kadar çok ağırlık kaldırırlarsa imanlarını da o kadar kanıtlamış olurlar. Buyrun işte hendek işte deve, imanınızı gösterin.*****Mail yoluyla kampanya Hafta sonu bir iş adamı dostumla karşılaştım. “Canım sıkkın” dedi. Sorunca anlattı: “AKP’li bir siyasetçi arkadaşım var, dün aradı ve kapatma davasına karşı bir imza kampanyası açtıklarını söyledi. Bunu internette mail ortamında da yapıyorlarmış, hedefleri de en az bir milyon imzaymış. Bir form da bana göndereceğini söyledi.” Ben de “Geldi mi?” diye sorunca “Evet geldi” dedi, “Ama ben OK yazıp geri göndermedim” cevabını verdi. “Peki canın niye sıkkın?” diye sorunca da, artık pek çok kişiden duymaya alışkın olduğum cevabı verdi: “Kampanyaya katılmadım ama onlar kime mail’le form gönderdiklerini ve bu kişilerden cevap alıp almadıklarını ve cevabın ne olduğunu biliyorlar. Bunun başıma iş açmasından korkuyorum.” İşte AKP’nin toplumda açtığı hasarlardan bir örnek.*****Gençliği anlamaz hale gelmişseniz, dünyadaki işiniz bitmiş demektir. Hz. Ali***** Kontörlü su saatleri Benim oturduğum bölgede henüz başlamadı ama Kadıköy yakasında evlerdeki su saatleri sökülüyor yerine “kontörlü” olarak tanımlanan yeni saatler takılıyormuş. Buna göre artık kimseye fatura gelmeyecek. Herkes tıpkı telefona kontör yükler gibi bu saatin özel kartına para yatıracakmış. Kontör bittiğinde su da kesilecekmiş. Çağdaş bir uygulama.Ancak her şeyi olduğu gibi bunu da halka eziyete çevirmekte üstümüze yok. Çünkü saati takılan evlerde oturanlara “İSKİ’ye gelip onay vereceksiniz” diyorlarmış. Pek çok yaşlı okurum “Biz nasıl gideriz?” diye soruyor.Merak ettim, “Neden halka bu eziyet çektiriliyor” diye. Meğer İSKİ’ye gidenlere varsa su borçları çıkarılıyormuş. İSKİ yeni saati takıyor, eskisini söküyor sonra borç ödenene kadar suyu açmıyor. Yazık değil mi bu vatandaşa?*****Evliliğin tuzu, biberi Fıkra Yıldırım Tuna’dan: Düğünden 3 hafta sonra yeni gelin bir aile büyüğünü arayıp “Efendim..” demiş ağlayarak, “John ve ben dün gece çok kötü bir şekilde kavga ettik. Bitti yani..” “Sakin ol meleğim..” demiş adam, “Bitmez.. Evlilikte kavgalar işin tuzu, biberidir. İlk kavganız tabii ki olacaktı. Mühim olan bundan sonra dikkat etmek..” “Bundan sonra ederim efendim..” demiş kız, “Ama şimdi cesedi ne yapacağım?”***** “Biz de bu kadarını beklemiyorduk!” Geçtiğimiz günlerde bir TV programına telefonla katılan bir emekli imam “Laik bir ordunun askerleri şehit olamaz, türbanı reddeden laiklerden şehit olmaz” diye insanın kanını donduran sözler sarfetti. Kulaklarıma inanamadım. Bu insanların gözü dönmüş durumda. Bu gerginliği sürdürürlerse kısa zamanda kötü gelişmelere sürüklenmemiz işten bile değildir. Bu zihniyete hizmet eden iktidarlar sonunda eminim “biz de bu kadarını beklemiyorduk” diyeceklerdir. (K.T.)
Sevgili okurlar; nefes nefese yaşadığımız bir haftayı daha geride bıraktık. AKP hakkında açılan kapatma davasının yarattığı şokla birlikte herkes yeni plan ve politikalar geliştirmek için kolları sıvamış durumda.İlk hafta bende oluşan izlenime göre Başbakan ve AKP kurmayları yaşadığımız olayların anlamını pek kavrayamamış gibi görünüyor. Bu nedenle hem söylemlerini sertleştiriyorlar hem de olayı tamamen din boyutuna çekerek ayrımcılığı körüklüyorlar.Hafta içinde özellikle AKP ve yandaşı çevrelerde bir panik havası yaşandığını da gördük. Bunu yapılan açıklama, beyan ve yazılardan anladığımız gibi gelen mesajların da bir kısmı bu doğrultuda.Bu çevreler her başları sıkıştığında sarıldıkları gibi yine “28 Şubat söylemine” sığınmaya başladılar. Türkiye’nin yeni bir 28 Şubat ile karşı karşıya olduğunu, demokrasinin ayaklar altına alındığını, hukukun çiğnendiğini savunarak bir tür “mağdur” edebiyatı yapılıyor.Oysa AKP’e yönelik kapatma davası ile ne demokrasi ayaklar altına alınıyor ne de hukuk çiğneniyor. Hele yaşadığımız bu yeni süreci 28 Şubat’la kıyaslamak akıl ve mantık dışı. Kimi okurlar bu “beyin yıkama” propagandasının etkisi altında kalarak “28 Şubat’ta karşı çıkmıştın, bugün ne oldu?” diye soruyorlar. Hiçbir şey olmadı. Daha önce de yazdığım gibi 28 Şubat’ta nerede duruyorsam şimdi de orada duruyorum. O süreç çok farklıydı. Nedenini hemen anlatayım;,Hukuk dışılık yok28 Şubat sürecinde oluşturulan konsorsiyum sayesinde hukuk dışı pek çok işe imza atılmıştı. Milletvekillleri üzerine kurulan baskılar, yasayı aşan yetki kullanımları, kimi bürokratların yetkilerinin üzerinde etki alanı yaratmaya çalışmaları şimdi yok. Bugün hukuk dışı tek adım atılmış değil, kimse üzerinde baskı kurulmuyor, devlet yetkilileri görevlerini aşmaya çalışmıyor. Her şey bugünkü iktidarın da oluşmasında imzası olan Anayasa’ya uygun biçimde yürütülüyor.İktidar bekleyen yok28 Şubat’ta iktidarın dışında bir başka ittifak kurulmuştu. Bu ittifakın içinde asker, bürokratlar, iş dünyası, medya vardı. Bu ittifak hukuk ve demokrasi dışı yöntemleri içine sindirerek mevcut iktidarın yıkılmasını ve iktidar sıranın kendilerine gelmesini bekliyordu.Oysa bugün heves ve heyecanla ellerini ovuşturarak iktidar bekleyen kimse yok. Hatta “AKP giderse herhalde bu gelir” denilen parti bile böyle bir beklenti içinde değil çünkü onlar da bu konuda şaşkın durumda.Rant bekleyen yok28 Şubat’ın temel özelliklerinden biri iktidara karşı kurulan ittifakın aynı zamanda bir çıkar ve rant beklentisi içinde olmasıydı. Mevcut iktidara karşı her türlü oyuna başvuranlar aynı zamanda gelmesini umdukları çevrelerle bir menfaat ilişkisine girmişlerdi. İktidar devralındıktan sonra bu rant paylaşılacaktı.Nitekim öyle de oldu. İktidar devrildi, bekleyen ittifak iktidara geldi ve yandaşlar inanılmaz çıkarlar elde etti.Gerçi sonuç hüsran oldu, onlarca banka battı, yolsuzluk ve hırsızlıklar halkın öfkesini kabarttı ve AKP iktidara geldi.Laiklik mücadelesi yok28 Şubat’ta görünür kavga laikliğe karşı girişimlerdi, ama gerçek öyle değildi. O zaman ittifak kuran güçler aslında Refah Partisi’ni pek ciddiye almıyor ve laikliğin tehlikede olduğunu pek düşünmüyordu. Asıl savaş merkez sağdaydı, paylaşma da orada oldu. Laiklik işin tuzu biberiydi. Nitekim 28 Şubat süreci boyunca asıl darbeyi merkez sağ yedi. Demokrasi ve hukuk dışı yöntemlerle iktidar ortağı DYP milletvekilleri tek tek istifa ettirildi. Refah’a ise bir şey yapılamadı. Ne zamanki iktidar el değiştirdi, parti kapatıldı.Bugün artık ne merkez sağ ne de merkez solda kavga yok. Tehlike gerçekten laiklik üzerinde. Ve iktidardaki parti hiçbir yıpratma ve baskıya tabi tutulmadan kapatma davası ile karşı karşıya bırakıldı.Sonuç çok farklı olurBu durumda AKP’nin kapatılma sürecinin sonu 28 Şubat sürecinden çok daha farklı olacaktır. Daha önceki kapatmalardan sonra güçlendiğini düşünen Siyasal İlamcı çevreler şimdi de aynı şeyin olacağını sanıyor ve iddia ediyorlar ki oyları yüzde 60’ları da geçecek.Bu ham hayalden başka bir şey değildir. Bunu bir başka yazımda daha ayrıntılı anlatmak istiyorum. Bu hafta içinde yazarım. Sadece şunu söyleyeyim; AKP ısrarla “kapatılırsak oyumuz artar” diyor. Bu durumda örneğin Türk halkının yüzde 60’ının laikliğe karşı olduğu sonucu çıkar. Peki şöyle bir bakın etrafınıza; gördüğünüz her üç kişiden ikisinin laikliğe karşı olduğunu aklınız alabiliyor mu?Ergenekon olayıGeçen haftanın son günü yaşanan en flaş gelişmelerden biri de Ergenekon çetesi adı verilen garip yapılanmanın soruşturması içine İlhan Selçuk ve Doğu Perinçe ile Kemal Alemdaroğlu’nun katılmasıydı. AKP’nin “Eğer gideceksem ortalığı yangın yerine çevireyim bari” mantığı ile yürüttüğü gerginlik politikasının bu haftaya da damgasını vuracağını söylemek yanlış olmaz.Hepinize iyi haftalar diliyorum.*****Karşı çıkmadınız mı?Bundan yıllar sonra, yaşlıca bir adam ile torunu konuşuyorlarmış. Dede torununa, “Aah aah evladım, işte böyle, bu memleket hiç böyle olacak bir memleket miydi? Bak şimdi bu hale geldi; kadınlar çarşaflı, laiklik bitti, erkekler ucube gibi...aah aah” diye yakınmış. Torunu, “Peki dede hiçbir şey yapmadınız mı? Neden karşı çıkmadınız?” diye sorduğunda ise dedenin cevabı geçikmemiş: “Çıktık yavrum çıktık, gelen mail’leri hep forward’ladık!”*****Kedinin kabahatini önüne koyarlar, öyle döverler
Son zamanlarda Siyasal İslamcı yeni bir örgüt peydahlandı. Kendilerine “Genç Siviller” diyen bu yeni akım şeriatçılar, anlaşıldığı kadarıyla mizah yeteneklerini de çalıştırmaya çalışıyor. Faydalı bir şey, mizah kolay iş değildir, en azından düşünmeyi gerektirir.Bu yeni akım “Genç Siviller” AKP’ye kapatma davası açılmasına fena halde içerlemişler. Ama söyleyecek söz de bulamayınca işi sululuğa vardırıp demokrasinin üç temel dayanağından yargıyla alay etmeye çalışıyorlar.Yargıtay Başsavcılığı’nın hazırladığı iddianamenin saçma sapan olduğunu ileri süren bu yeni Siyasal İslamcılar, kendilerine göre komik iddialarda bulunmuşlar.Türkiye’yi ortaçağ karanlığına taşımaya niyetli bir zihniyetin “genç” temsilcilerinin bulduğu yeni iddialardan bazılarını birlikte okuyalım isterseniz;* AKP’nin kuruluşunda görev almış bir yetkili, AKP harflerinin Adalet ve Kalkınma Partisi’ni değil Allah ve Kuran Partisi kelimelerini ifade ettiği, ancak şartlar olgunlaşmadığı için gerçeğin açıklanamadığını itiraf etti..* Doğan Medya Center içinde bulunan yoga ve reiki salonunda saat 05.00’te temizlemek için gelen bir grup temizlikçi kadın başörtülerini takarak namaz kılmaya teşebbüs etmişlerdir. * Temizlikçilerin AKP iktidarı döneminde ise alındıkları, AKP iktidarından cesaret alarak geçen Ramazan ayında oruç da tuttukları ortaya çıkarıldı. * Avcılar Selami Yetişgil İlköğretim Okulu’nun bazı öğrencilerinin, okulun bodrum katında “ALLAH” olarak isimlendirdikleri görünmez bir varlığa ibadet ettikleri tespit edildi. * 14 Nisan 2006 günü, AKP seçmeni olduğu tespit edilen 67 yaşındaki Hatice Benli, Gaziosmanpaşa-Bakırköy hattında çalışan belediye otobüsüne sağ ayağıyla bindi ve ayağını atarken içten içe “Bismillahirrahmanirrahim” dedi. * AKP’li bakan tarafından yeni atanan Rize Tapu Kadastro Müdürü’nün odası boyanırken Atatürk resmi duvardan indirildi. Kullanım talimatnamesinde boyanın 12 saatte kuruyacağı belirtilmişken, resim 15,5 saat sonra yani 3,5 saat gecikmeli olarak tekrar eski yerine asıldı. Dolayısıyla söz konusu partinin Atatürk’ü hazmedemeyen kişilerle kadrolaşma yaptığı ispatlanmış oldu. * AKP tarafından başhekim yapılan imam hatip kökenli, Samsun Devlet Hastanesi başhekimi Kamil Çoban, siroz hastası 59 yasındaki B.T. isimli hastasına, içki içmeye devam etmesi durumunda tedaviye devam etmesinin bir anlamı kalmayacağını söyleyerek, içki içmemesi konusunda baskı yaptı, laikliği çiğnedi. * AKP’li belediyelerin geçmiş dönemlere göre iki kat fazla yeşillendirme çalışması yaptığı belgelendi. Şeriatı temsil eden yeşil ile rejim değişikliğine park, bahçe ve refujlerden başladıkları açıkça görülmektedir. * CHP’nin amblemi bir Türk savaş aleti olan OK, DP’nin amblemi yine bir Türk taşıma aracı olan AT iken AKP’nin sembol olarak Avrupalı Edison tarafından icat edilmiş ampulü seçmiş olması Türkiye’yi AB’ye peşkeş çekeceğinin en güzel kanıtıdır. * AKP döneminde eşi türbanlı olan Ertuğrul Sağlam Beşiktaş teknik direktörü olurken, namaz kıldığı bilinen futbolcular sürekli ilk on birlerde takımda yer bulmaya başlamışlardır.*****Komİk sloganlar bulmuŞlarKendilerine “Genç siviller” diyen yeni akım siyasal İslamcı örgüt kendilerine göre sloganlar da üretmişler. İşte bazıları;* AKP kapatılsın, halı saha yapılsın* Tek Parti Olsun, Temiz Olsun* Düzgün bir demokrasimiz olamadı bari adam gibi bir totalitarizmimiz olsun* Daha da kötü bir Türkiye mümkün* Yeter artık olacaksa olsun şu darbe • CHP’nin duygularıyla oynamaya hakkınız yok*****Benzin kapağı ne tarafta?Daha önce gerçekten ben de hiç dikkat etmemiştim, bunun da ötesinde duymamıştım bile. Okurlardan Turhan Feyzioğlu’dan gelen bir mesajla ben de öğrenmiş oldum. Belki benim cahilliğim, ama bilmeyenler için paylaşmak istedim;Daha önce kullanmadığınız bir arabaya bindiniz. Benzin azaldı. Benzin istasyonuna gireceksiniz. Acaba bu arabanın benzin deposu sağda mı yoksa solda mı? Çünkü ona göre yanaşmanız daha pratik. Cevap çok basit, benzin göstergesine bakın orada bir pompa işareti var. Eğer depo sağda ise hortum ve tabanca pompa şeklinin sağında, solda ise hortum ve tabanca pompanın solunda. (Denemek için arabanızın gösterge tablosundaki şekle bakınız) Bugüne kadar dikkat etmemiştim dedim ya, arabaların kullanma klavuzunda da bunu anlatan bir cümle görmedim ben. Otomotiv mühendisleri bu basit şeyi neden saklarlar ki acaba?*****Hiçbir şey zor değildir, yalnız onu ufak parçalara bölmesini bilelim. Henry Ford*****Ailenin başı erkektir ama...- Dede ailenin başı kadın mıdır, erkek mi?- Erkek baştır.- Peki kadın nedir?- Kadın boyundur, başı nereye isterse oraya çevirir...
İngiliz Economist Dergisi’nin son sayısında Türkiye ile ilgili makaleyi dünkü Vatan’da okumuş olmalısınız. AKP hakkında açılan kapatma davasını şiddetle eleştiren İngiliz dergisi laik elitlerin fildişi kulelerinden inmesini istiyor.Dergi hangi yazarının hangi bilgisine dayanarak bu yazıyı koymuş anlamak zor. Yazı kendi içinde tutarsızlık ve yanlışlarla dolu. Örneğin beni en güldüren “Boğaz’ın prenslerinin dönemi kapandı” cümlesi. Yazarın Türkiye’den ne kadar habersiz olduğunun kanıtı bu. Çünkü “Boğaz’ın prensleri” olarak adlandırılan çevrenin neredeyse tamamı AKP’li ya da AKP destekçisi. AKP iktidarını beş yıl ayakta tutan, ardından seçim kazanmasını sağlayan aslında bu çevre. Onların maddi manevi destekleri AKP’nin önünü açtı.Tabii şöyle bir gerçek de var; Boğaz’ın prensleri olarak adlandırılan kesim, kısa dönem yüksek kârların iştahıyla, yükselen ve rekabet tanımayan Siyasal İslamcı sermayenin gelişine aldırmadı. Siyasal İslamcı sermayenin güçlenmesinin kendisi için bir tehlike olmadığını düşündü, hatta “Bunların bilgisi görgüsü yok, kendi içimizde hallederiz” mantığı ile sempatik bile baktı.Oysa iktidarın ikinci döneminde sanıyorum bu sermayenin hiçbir kurala ve özellikle rekabete uymayan, iktidar desteği ile kar topu gibi büyüyen yapısından artık endişe ediyor olabilir.Yani Economist dergisinin makalesinin “doğru kabul edilebilecek” tarafı, Boğaz’ın prenslerinin artık ezilmeye başlamış olmalarıdır.+++++Madem öyle işte böyleİktidar beklenen manevrasını yaptı. Ertuğrul Günay, AKP’ye yönelik kapatma davasının açılmasından sonra “Bu iş Ergenekon’u ortaya çıkardığımız için oldu. En tepelere sızmışlar” mealinde açıklama yaptığında bir şeyler olacağı kesindi. Anlaşıldığı kadarıyla AKP kapatma davasına karşı “Madem öyle işte böyle” taktiği ile ortalığı yangın yerine çevirmeyi kafasına koymuş.Bunun AKP’ye bir yararı olur mu? Olmayacağını görmeleri gerek. Belki kısa vadede halkın kafasını karıştırmak ve kendilerine destek veren kimi liberallerin moralini yükseltmek adına fayda umabilirler, ancak bu tür belden aşağı ayak oyunlarının tutmasının mümkün olmadığını da bilmeleri gerek.Ergenekon çetesi denilen olay Şemdinli’de meydana gelen bir patlamadan sonra işgüzar bir savcının Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ı çetecilikle suçlayan bir iddianame hazırlaması ile alevlendirildi.Mal bulmuş mağribi gibi Ergenekon üzerine atlayan AKP ve gerici liberal çevreler, o günden bu yana başları her sıkıştığında “derin devlet” veya “darbe hazırlığı” çığlıkları atmaya başladı. AKP de kapatılma davasını “bir ihtimal” durdurabilme gayretiyle “madem öyle işte böyle” kurnazlığına soyunuyor. Sonuçsuz bir oyun ama, gerginliğin had safhaya çıkacağını söylemek kehanet olmaz.+++++Başınız göğe ermiştir herhalde!İlhan Selçuk gözaltına alınabilir mi? Eğer hakkında bir suçlama varsa tabii.İlhan Selçuk tutuklanabilir mi? Eğer suçlama sabitse tabii.İlhan Selçuk’un evi aranabilir mi? Eğer somut bir ihbar varsa tabii.Savcının İlhan Selçuk’a yönelik operasyonunda garip bir durum var mı? Var.İlhan Selçuk her Türk vatandaşı gibi hukuk ve adalet önünde eşittir. Eğer bir suç işlemişse veya suç işlediğine dair deliller varsa hakkında her türlü yasal işlem yapılabilir.Ancak burada garip olan 83 yaşında olan, Türkiye’nin en tanınmış yazarlarından birinin evinin sabahın dörtbuçuğunda, terörle mücadele ekipleri tarafından basılması.İlhan Selçuk yıllardır yakın polis koruması altında. Savcı dolaylı da olsa zaten polis kontrolü altında olan 84 yaşındaki isme ancak vahşet olarak nitelenebilecek biçimde operasyon yaptırmakla acaba ne amaçlıyor? “Herkese aynı muamele yapıyoruz” sözü herhalde sadece mizahtır.Yine bir eski rektör ile bir siyasi parti genel başkanının da aynı uygulamaya tabii tutulması herhalde kimsenin başını göğe erdirmeyecektir.+++++Şimdi sıra kimde?İktidar gerici liberal çevrelerin de hararetli kışkırtmasıyla Ergenekon çetesi denilen yapılanmayı Türkiye’yi yangın yerine çevirme pahasına sonuna kadar kullanıp oynayacak gibi görünüyor. Çünkü ne olduğu henüz belirsiz Ergenekon öyle bir oyuncak haline geldi ki, dilediğiniz an dilediğiniz kişiyi bu kapsamda içeri alabilirsiniz.Olayları üst üste koyduğumuz zaman gözaltına alınma sırasının şimdi kimde olduğu sorusu kafaları kurcalıyor ister istemez. Örneğin bir gün önce yer altı dünyasından bilinen Sedat Peker isimli kişi 10 saat boyunca sorgulanıyor. AKP’nin yayın organı gazeteler bunu günün en önemli haberi olarak manşetlerden duyuruyor. Ertesi gün de çok saygın kişiler sabahın köründe gözaltına alınıyor.Kültür Bakanı’nın hedef göstermesiyle örneğin Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı da gözaltına alınmak istenebilir. Gerçi böyle bir sorgulama için özel izinler gerekiyor ama, bir savcının böyle bir talepte bulunması bile gözaltı etkisi yaratacaktır mutlaka.Hatta daha da ileri gidip Genelkurmay Başkanı için bile aynı talepte bulunabilirler. Nasıl olsa “Hukuk devletiyiz, bir suçun yoksa çekinecek bir şey yok” söylemi çok moda ya.+++++Tek sorumlu CHP midir?AKP ve yandaşlarının son zamanlarındaki söylemlerine bakıyorum, tüm eleşti oklarını sadece CHP’ye yöneltiyorlar. Kapatma davası, irtica suçlamaları, ekonomik eleştiriler, Kuzey Irak konusu, terörle mücadele konularında ne olursa olsun hedef hep CHP. AKP bunu örgütlü biçimde yapıyor. Bana gelen mesajlardan da bunu çıkarıyorum. Çünkü AKP’ye yönelik hangi eleştiriyi yazarsam yazayım, örgütlü bir koro “Çatla patla, CHP’yi iktidara getiremeyeceksin” türünden gülünç mesajlar gönderiyor.Ancak anladığım kadarıyla AKP ve yandaşları her eleştireni CHP patenti altında göstermeye çalışarak bir tür yıldırma harekatı yapıyor.Galiba eleştiri aldıkları çevrelere “Siz CHP’lisiniz” diyerek onları savunma safına itmeye ve konudan uzaklaştırmaya çabalıyorlar. Kısacası hep kurnazlık, hep oyun, hep dalavere.+++++Su ateşe galiptir, ancak bir kaba girerse ateş o suyu kaynatır, yok eder. Mevlana