Bazı sivil toplum kuruluşları bir tür şovu andıran törenle “uzlaşma” ve “sağduyu” çağrısı yaptı. İkisi de “sihirli” sözcük, kimsenin itirazı olamaz. Tamam da sözü edilen bu “uzlaşma” ve “sağduyu” nasıl sağlanacak, bu konuda görüş birliği yok.
Dünkü açıklamalardan anladığım kadarıyla sivil toplum kuruluşları “AKP kapatılmasın, ama onlar da laiklikle ilgili bazı yanlış davranışlarından vazgeçsin” ana fikri çıkıyor.
Çünkü Rifat Hisarcıklıoğlu soruları topluca alıp, asıl söylemek istediğini söyledi cevap vermek yerine. Dedi ki “Herkes bir adım geri atmalı.”
İyi de bu “herkesin” içine kimler giriyor? “Herkes bir adım geri çekilsin” derken örneğin Yargıtay davayı geri çeksin, CHP laiklik söylemini sürdürmesin, AKP de laikliğe aykırı tutumunu bıraksın denmek isteniyor sanki.
Bana göre Türkiye’nin en önemli sorunu, “söz söyleme gücü” olanların gerçek görüş ve fikirlerini asla açık açık söylememeleri. Asıl görüşü söylemek yerine dolambaçlı yolları tercih etmek herhalde daha güven verici bulunuyor.
Böylelikle net görüşünüzü ortaya koymadığınızdan, gelişen olaylara göre tavır almak kolaylaşıyor. Oluşan yeni duruma göre siz de kendinizi yeniden konumlandırıyor ve tehlikeyi bertaraf ediyorsunuz.
Dünkü açıklamayı dinledikten sonra zihnimde oluşan manzara şöyle; aslında herkes başlatılan hukuk sürecinin sonunda AKP’nin kapatılmasının büyük ihtimal olduğunu biliyor. Bilinmeyen ondan sonrasının ne olacağı.
Bu durumda, öyle bir açıklama yapar ve tavır koyarsınız ki, diyelim AKP kapatıldı, yeni bir oluşum ülke yönetimine geldi, siz onlara “Bakın tüm gücümüzle uyarı görevimizi yaptık, ama dinletemedik, sonuç kaçınılmazdı” diyerek yeni iktidarın yanında eskisinin yanında olduğunuz gibi durursunuz.
Tam tersine eğer kapatma mümkün olmadı ve AKP güçlenerek iktidarını sürdürdü o zaman da “Gördünüz mü sivil inisiyatifi devreye soktuk ve sistemi kurtardık” deme şansı bularak kaldığınız yerden devam edersiniz.
Yanisi şu ki; “anlamsız” ama “sihirli” sözcüklerin arkasına sığınıp sadece “denge” hesabı yapmış olursunuz. Başarılı olur mu? Evet, bugüne kadar hep oldu.
Kontörlü su saatleri çağdaş ama...
Yeni kontörlü su saatleri için çağdaş bir uygulama demek yanlış olur. Pek çok insan fatura ödemelerini, bankalara otomatik ödeme talimatı yoluyla yapmaktalar. Oysa kontörlü su saati uygulaması ile kontör yüklemek için mesai saatleri içinde İSKİ merkezlerine gitmek zorundasınız. İşkenceye bakın! Özellikle çalışan insanlar ve yaşlılar için tam bir zulüm. Bu uygulamaya geçmek için İSKİ’nin her sokak başına kontör yükleme makinesi koyacak hale gelmiş olması gerekir.
Henüz kullanmadığınız suyun parasını peşin ödemek durumundasınız, hukuka aykırı. Su dağıtımı bir kamu hizmetidir ve kamu hizmetini almak zorlaştırılamaz.
(Av. Kamil Özbasan)
Dünya düşünenler için bir komedi, hissedenler
için trajedidir.
Walpole
Görevimiz Tehlike’deki gibi
Ergenekon olayının artık iyice suyu çıktı. Çok belli ki özellikle bir kesim “liberal” kesimin ellerine geçirdikleri medya sayesinde büyüttükleri bu olay çok yakında çürüyüp gidecek.
İlhan Selçuk ve Kemal Alemdaroğlu’nun gözaltına alınmalarıyla ciddiyeti de kaybolan Ergenekon’un Amerikan filmlerindeki senaryoları aratmayacak bir komplo olduğu anlaşılmaya başlandı.
Elbette şu anda tutuklu olanlar arasında ama kendi çıkarı için, ama sözde devleti korumak adına suça bulaşmış kişiler var. Ama bunu eylemli ve güçlü bir “darbe amaçlı terör örgütü” olarak göstermeye kalkmak da akıl ve mantıkla bağdaşmıyor.
Kimi belgelerin sızdırılış biçimi, geçmişte düşünce aşamasına bile gelip gelmediği şüpheli niyetlerin ısrarla pişirilmeye çalışılması, bazı gazetecilere anlatılan dehşetengiz faaliyetlerin ciddiye alınması Ergenekon’u çökertti.
Belli ki AKP’yi korumak adına “Görevimiz Tehlike” dizisinde gördükleri komploları uygulamaya çalıştı bazıları. Bu oyuncakla Türkiye’yi karıştırabileceklerini düşündüler.
Çığırtkanlık bir süre daha sürecektir, ondan sonra zaten ortaya çıkmaya başlayan gerçek tüm çıplaklığı ile anlaşılacaktır.
Çocuklar etkilenmesin
Biri 95 yaşında, diğeri 92 yaşında olan karı koca boşanmak için hâkimin karşısına çıkmışlar. Hakim üzülmüş, “Yapmayın 70 yıllık evlisiniz niye boşanacaksınız?..”
“Yok..” demiş adam, “Biz çoktan boşanmaya karar verdik de, çocuklar etkilenmesin diye ölmelerini bekledik.”
Milli Takım formalarını hiç beğenmedim
Kimin aklına geldi bilmiyorum ama Turkuaz’ın içinde “Turk” sözü geçiyor diye Türkiye’nin sembol rengini turkuaz yapmak istiyorlar.
Turkuaz denizde güzel de milli takım formasında pek güzel durmamış gibi geldi bana. Milli Takım bu formayla sahaya çıktığında sanki yabancı bir takımı izleyecekmişim gibi geliyor bana.
Oysa bayrağımızın rengi olan kırmızı beyaz formaya çok daha yakışıyor bana göre. “Bayrak rengimizi mi yok etek istiyorlar?” türünden septik bir ruh hali içinde değilim ama, gerçekten de bayrağımızın renginin suyu mu çıktı da Arjantin ya da İtalyan milli takımlarının rengini andıran formalar giyeceğiz.
“İsmi kodluyorum”
1980’li yılların başıydı. Sahibi olduğum turizm şirketinin Alanya’daki bir turist otobüsü kaza yapmıştı. Neyse ki bir yaralı vardı. Janet adında bir kadın. O günün şartlarında bin bir emekle bölgenin jandarma karakoluna telefonla ulaşabildim. Karşıma çıkan jandarmadan bilgi almaya çalışırken Janet adlı kadının da durumu sordum. Jandarma ismi bir türlü anlamıyordu. Ben de “kodlayayım” dedim. Asker bir an sessiz kaldı belli ki ne dediğimi anlamamıştı ama “Peki” dedi.
Ben de başladım “Jandarma, Ankara, Niğde...” derken jandarma sert bir tonla sözümü kesip “Ulan sen memleketin jandarması ile dalga mı geçiyorsun, böyle isim mi olur?” dedi.

