Atanmışlar-seçilmişler safsatası

19 Mart 2008

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın AKP hakkında kapatma davası açmasından sonra AKP ve yandaşlarından feryatlar yükseliyor. Çok sık başvurdukları “atanmışlar- seçilmişler” konusu yine pişirilip önümüze kondu. “Oligarşi, bürokratik diktatörlük, Jakoben uygulamalar” lafları ortalığa saçıldı yine.Oysa bunların hepsi safsatadır, hedef şaşırtmacadır, kandırmacadır. Hemen anlatayım:1- Türkiye’de “atanmış” denilen kişileri “seçilmişler” atar. Yani “atanmış” dediklerimizi gökten gelen birileri atamıyor. Burada kastedilen askerse, onun atamaları da yine seçilmişlerin imzalarıyla gerçekleşiyor. Kimse “Biz atamayı böyle yapacaktık ama asker karşı çıktı” diyemez. Bunu diyorsa da kendi otoritesizliğidir.2- Yargıdaki atamaları da yine seçilmişler yapar. Seçilmişler tarafından atanmış olan Yüksek Yargı mensupları da kendi aralarındaki seçim yönteminin çarklarından geçerek bulundukları makama gelirler.3- Malum çevrelerde “Seçilmiş” diye yüceltilmeye çalışılanların “3’ü hariç” hiçbiri seçilmiş değildir. Bugün “seçilmiş” sıfatıyla ortalıkta dolaşanların hiçbiri bildiğimiz anlamda seçilmiş kişiler değildir. “Tek seçici” tarafından seçilmeyi “seçilmiş olmak” diye nitelendiriyorsak o başka.Bu nedenle AKP’nin beyin yıkama propagandasının taşeronluğunu yapanlar artık bu “atanmış- seçilmiş” safsatasından vazgeçmeli, komik oluyor.***** Bartın’da üzüntü Kentimizdeki Anadolu Lisesi Müdürü H. A. (Adı bende) bir süre önce son sınıfta okuyan bir kız öğrenciye tacizde bulunduğu iddiası ile suçlandı. Bu kişi hakkında ağır ceza mahkemesinde dava açıldı. Davanın duruşması 29 Nisan’da yapılacak.Bu kişi hakkında yüz kızartıcı suç nedeniyle dava açılınca alelacele Çankırı’ya tayin edildi. Ancak her nedense bu tayin bir türlü uygulanmıyor ve bu kişi hâlâ görevinin sürdürüyor.İktidarın zihniyetine yakın olduğu bilinen bu kişi, Vali’nin tasarrufuyla hiç olmazsa atama gerçekleşinceye kadar merkeze yakındaki bir okula gönderilmişti, ancak İl Milli Eğitim Müdürlüğü bu kişiyi korumaya aldığından olacak, bu da gerçekleşmedi.Öğrenci velileri olarak son derece tedirginiz. Davası devam eden bir müdürün, taciz ettiği genç kızın yüzüne baka baka okula gidip gelmesi hepimizi çok üzüyor. Neden buna bir çare bulunmuyor? (Veli, M. D.)*****AKP dikkat, yan çizmeler başladı Hakkında “kapatma davası” açılan AKP bir yandan “demokrasi” söylemi diğer yandan da “kriz çıkar haa” korkutmasıyla davadan kurtulmayı amaçlıyor.Demokrasi tarafının tutmayacağı kesin. Çünkü ortada demokrasiye aykırı bir durum yok. Bizzat AKP’nin bir profesöre yazdırdığı yeni anayasa taslağında da parti kapatma maddesi aynen korunmuş. Herhalde AKP kendi inisiyatifi ile hazırlanan bir anayasaya da demokrasi karşıtı diyemez.Şu anda milletin kafasını karıştıracak konu ekonomide dengelerin bir anda altüst olmasıdır. Ancak herkes gördü ki, kapatma davası olsa da olmasa da ekonomide çalkantı zaten olacaktı, çünkü dünya birbirine girmiş durumda. AKP kurmayları sanıyorum bu iktidar sayesinde yüksek paralar kazanan küçük ama etkin bir çevrenin çok gürültü çıkaracağını hesaplıyordu. Oysa şu anda bu “güvenilen çevre” hafiften yan çizmeye başladı bile. Birincisi, aklı başında hiç kimse AKP’yi kurtarmak adına “kriz edebiyatı” yapmıyor. Herkes elinden geldiğince krizi savuşturmaya çabalıyor.İkincisi, bugüne kadar söylenmesinin “zorunlu” olduğunu fark ettiğimiz “ekonomi çok iyi” ifadesi de sanki tarihe karışıyor. Ekonomistler Türk Lirası’nın zaten aşırı değerli olduğunu, Türkiye’ye giren yabancı sermayenin yatırıma değil finansa dönük olduğunu söylemeye başladı. Özellikle Türk Lirası’nın olması gerekenden yüzde 60 fazla değerli olduğunu söyleyenlerin sayısı artıyor. Demek ki doların 1.5- 2 liraya çıkması kimseyi rahatsız etmeyecek.AKP bu yeni oluşumu dikkate almalı, güvendiği çevreler tam sırt çevirirse, ki bu hiç de uzak ihtimal değil, böyle karışık ortamlarda önce bu kesim uzaklaşır, o zaman tarihe gömülür işte.*****BahşişYıldırım Tuna’dan geldi: Adamın biri hızla bara girmiş, 1 duble martini ısmarlamış, bir dikişte içmiş, barın üzerine 5 dolar bırakmış ve dönüp aynı hızla çıkmış gitmiş..Barmen 5 doları almış, yeleğinin ön cebine yerleştirmiş, başını kaldırıp bir bakmış ki barın sahibi onu hayretle izlemekte..“Biraz önceki adamı gördün mü patron?” demiş yakalanmasının telaşını bastırmaya çalışarak, “Buraya geldi, bir duble martini içti, bana 5 dolar bahşiş bıraktı ve ama içkinin parasını ödemeden kaçıp gitti..!”*****Buharlaşan 22 milyar Pazartesi günü borsalar karanlık bir gün geçirdi. Başta Amerika olmak üzere dünyada baş gösteren ekonomik kriz Türkiye’de etkisini gösterdi ve borsamız yüzde 10’a yakın kayıpla kapadı günü. Ekonomistler “Pazartesi gününün kaybı 22 milyar dolar” dediler. Ne oldu bu 22 milyar dolar. Buharlaştı. Çok küçük bir bölümü dışında kimsenin cebine girmedi, kağıt üzerinde ağır hasara yol açtı. Yani pazar günü elinizdeki hisse senetleri 100 lira ediyordu, pazartesi günü bunu satmak isteseydiniz 90 liaya satabilecektiniz.Şimdi, yıllardır sürdürdüğümüz “hortum” edebiyatı da aslında bunun gibi bir şey. Banka krizlerinde de “hortumlandığı” söylenen 70 milyar dolar hesabı işte böyle yapıldı. Bir gecede buharlaşan paralar sanki birilerinin cebine girmiş gibi gösterildi. Son 10 yılımızı bu ağır faturanın altında ezilerek geçirdik.O yolsuzluklar, hırsızlıklar, dolandırıcılıklar olmadı mı? Oldu tabii. Hesap sorulmasın mı? Hem de sonuna kadar. Ama “hortumlandığı” söylenen rakam bu değil. Biz hala bu rakamı telaffuz ettikçe kağıt üzerindeki hesabımız bir türlü tutmuyor ve ekonomi tutunamıyor.Bankaların yol açtığı gerçek hasarı hâlâ görmezden geldiğimiz sürece de ekonomideki açığı kapatmamız çok zor.***** Zamanı sıkıştırmaya kalkma; hayatı meydana getiren şey zamandır. Franklin

Devamını Oku

Unutulmasın ki Tayyip Erdoğan yargı kararıyla Başbakan olmuştu

18 Mart 2008

Adnan Menderes’in tarihe geçen bir sözü vardı, “Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür” demişti. Şimdinin Türkçe’siyle “İnsan hafızası unutma özürlüdür” diyebiliriz buna. Menderes bu ünlü sözünü eleştirilen bazı uygulamalarının kamuoyundaki etkisinin çabuk geçeceğini anlatmak için söylemişti.Şu anda böyle bir durumla karşı karşıyayız. Çünkü yine “nisyan” yani “unutma” halindeyiz.2002 seçimleri yapıldığı sırada Tayyip Erdoğan siyaseten yasaklıydı. Partisi genel seçimleri kazanmıştı ama kendisi milletvekili seçilemediği için Başbakanlık koltuğuna oturamamıştı.CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, o günün koşullarında “Seçim kazanmış bir siyasi parti liderinin yasaklı olmasının doğru olmadığı” görüşünden hareketle AKP’nin Anayasa değişikliği yapmasına destek verdi.Böylelikle Erdoğan siyasi yasaklı olmaktan kurtuldu. Yargı Erdoğan’a yeniden siyaset yolunu açmıştı.Ancak bu yeterli değildi. Seçimler yapılmış, iş bitmiş, yani atı alan Üsküdar’ı geçmişti. Yine yargıya başvuruldu. Siirt’te seçimlerde hata yapıldığı anlaşıldı. Yargının izniyle bu ilde seçimler yenilendi. Tayyip Erdoğan milletvekili oldu ve doğal olarak başbakanlık koltuğuna oturdu.Bitmedi. Tayyip Bey’in iktidarda oturmasını daha da sağlamlaştıran bir diğer hukuk kararı da Yüksek Seçim Kurulu’ndan geldi. DEHAP’ın kapatılması nedeniyle bu partinin aldığı oylar yok sayılmıştı. Bu durumda barajın kıl payı altında kalan DYP barajı aşıyordu. Böylece 66 DYP milletvekili Meclis’e girecekti. Bu Meclis aritmetiğini alt üst edeceği için AKP iktidarını da sonlandırabilirdi. Yüksek Seçim Kurulu yargı kararını görmezden geldi ve yola devam edildi.Yani Başbakan bu koltuğa yargı kararları ile otururken bu konuda ağzını açmayanların şimdi yargıya bu kadar öfkelenmesini anlamak zor. Hukuk “Nasıl işimize geliyorsa öyle uygulanan” bir kavram değildir.*****Bu ne asker düşmanlığı böyleÖnceki akşam Ankara’da Turgut Özal’la ilgili bir toplantı düzenlendi. Özal’la ilgili bir belgesel konuklara izletildi. En ön sırada başta Başkomutan olmak üzere, eski Meclis Başkanı, AKP’li bakanlar, AKP’li bürokratlar, arka sıralarda AKP’ye destek veren siyasetçi, bürokrat, işadamı ve diğerleri oturuyordu.Toplantıda Abdullah Gül’e “Demokrasi kahramanı” ödülü verildi.Bir TV kanalından toplantıyı canlı yayında izlerken çok dikkatimi çeken bir gelişmeye tanık oldum. Turgut Özal belgeseli sırasında söz ne zaman askere yönelik bir cümleye gelse salonda müthiş bir alkış kopuyordu. Belli ki o toplantıya katılan zevatın önemli bir bölümünde olağanüstü bir asker alerjisi var. Asker adını duyduklarında tüyleri diken diken oluyor.Elbette askerin siyaset içinde olmaması gerekiyor. Ama AKP’lilerin olur olmaz her yerde askere karşı düşmanlıklarını sergilemesi de bir tuhaf. Askere bu kadar düşman olmakla nereye varabiliriz ki? +++++ AB tabii ki AKP’i destekleyecek AKP hakkındaki kapatma davası açılmasından bu yana AB ülkelerinden tepkiler geliyor. Önce AB yetkilileri kapatma kararına şiddetle karşı çıktılar. Ardından Almanya ve İspanya’dan sert açıklamalar geldi.Tabii AKP yanlısı çevrelerde bu destekler çok yankı buluyor.Ancak, Avrupa Birliği ülkelerinin AKP’yi desteklemeleri son derece normal. Bunun iki nedeni var.Birincisi AB ülkeleri AKP iktidarda oldukça Türkiye’nin asla tam üyeliğe kavuşamayacağını biliyorlar. Eğer AKP iktidardan giderse Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girme ihtimali artar. Bu AB’yi korkutuyor.İkincisini ise şu anda yazamam. Çünkü onun için kanaat var ama kesin kanıtlayamayacağım için suça girebilir. Ama inanın o da yakında çıkacaktır. +++++ Ek bedeller kaldırılsın Bu ay ilk defa gelen elektrik faturamızı inceledim ve bir sorunumuz olduğunu fark ettim. Fatura 127.50 YTL. Ancak faturada KDV haricinde; belediye tüketim vergisi adı altında 4.99 YTL, TRT payı adı altında 2.00 YTL, enerji fonu adı altında 1.00 YTL ek bedel alınıyor. Konunun ilgililerine sormak istiyorum, neden bu derece ek yük getiriyorsunuz? Tarkan’ın konser parasını neden halktan çıkartıyorsunuz? Bizler ülkemizi devletimizi ne kadar çok sevdiğimizi ödediğimiz vergilerle gösteriyoruz ancak bu derece ek yük getirilmeye devam edilirse kaçak elektrik kullanımının önüne geçilemeyeceği bir gerçek, bilmenizi istiyorum. (Toygar Çelik)*****Bütün mesele, ruhları görebilecek gözler edinmektir. Lord Byron*****MHP’nin önerisi mantıksız değil MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli dünkü grup toplantısında “Parti kapatmayı zorlaştıran anayasa değişikliği önerilerine” açıklık getirdi. Dinleyince bana mantıksız gelmedi.Özetle Devlet Bey diyor ki “Parti kapatmak yanlış, biz sorumluları içlerinden çekip alalım, parti yoluna devam etsin.” Haklıdır, partiyi yanlış yola götürenler kişiler olduğuna göre cezayı da onlar almalı.Ancak eğer böyle bir değişiklik yapılacaksa, bunun uygulamasına, AKP hakkında açılan davanın sonuçlanmasından sonra geçilmeli. Çünkü hukuk açısından bakıldığında devam eden bir davayı kökünden değiştirecek bir yeni düzenleme en azından şık olmaz, demokrasi ve hukuk bundan yara alır.Ancak, MHP’nin önerisi ne kadar mantıklı olursa olsun, bunun Meclis’ten geçmesi bana göre mümkün değil. Çünkü bu durumda AKP milletvekilleri bu değişikliğe parmak kaldırırken başta Genel Başkanları olmak üzere partinin önde gelenlerine de ağır cezalar gelmesi ihtimali için de oy vermiş duruma düşecekler. Buna hiçbir AKP’li milletvekili cesaret edemez.MHP’nin amacı bu yolla AKP’yi parçalamaksa onu bilemem tabii.*****Ofise sandalyeFıkra Yıldırım Tuna’dan; kocasına sürpriz yapmak isteyen kadın, eşinin genel müdürlük yaptığı şirkete habersiz gidip odasının kapısını aniden açınca kocasını kucağında sekreteri ile görmüş. Adam hiç bozuntuya vermeden karısını görmezden gelip, “Evet devam et, yaz kızım..” demiş. “..Sonuç olarak, bütçemiz izin versin veya vermesin.. Evet vermesin.. Tek sandalyeli bu ofiste işimize sağlıklı bir şekilde devam edebilmek mümkün değildir.. Acilen ikinci bir sandalye alınması gereklidir.. Evet.. İmza..”

Devamını Oku

Öyle bir arsızlık yarattılar ki...

18 Mart 2008

Dünya’nın neresine giderseniz gidin, insanlar, doğal yapıları nedeniyle “zayıfılık gösterir” ve “bedava” olana ilgi duyarlar. Bu yüzden eğer birisine hiçbir karşılık beklemeden bir şey verirseniz, size mutlaka güler yüzle bakacaktır. İstisnalar olmaz mı? Tabii ki olur, ama genel kural budur.Bugünkü iktidar “bedava” bir şeyler vermeyi o kadar abarttı ki, sonuçta ortaya “arsız” olarak nitelenebilecek bir topluluk çıktı. Tüm zayıf insani duygularına rağmen, mütevazılığı, ağırbaşlılığı, tok görünümünü terk etmeyen o insanları aldılar “arsız” hale getirdiler .Son bir iki gündür Doğu’da gezen Başbakan sokaklarda otobüsüyle gezerken halka hediyeler veriyor yine. Ama artık iş öyle çığrından çıktı ki, hediyeler otobüsten havalara atılıyor halk da bunları kapışmak için birbirini eziyor.Üstelik Başbakan’ın halka attığı da ajanda. Şimdi düşünün, Başbakan geçecek diye yollara toplanmış kalabalıkların ajanda ne işine yarar. Bir ajanda kapan bunu ne yapacak acaba, ki bir tane kapabilmek için önündekini ezmekten sakınmıyor bile.AKP iktidarı bunu “halka inmek, halkla birlikte olmak, halkın dilini anlamak” diye tercüme ediyor ve üstelik bunu bir de “demokrasi” diye sunmaya çalışıyor.Halkı fakirleştir, sonra havalara saçarak işe yarasın yaramasın ama bedava olan bir şeyler ver, kitlelerin gururunu yok edip onları arsızlaştır ve oylarını al. Buna da hizmet de. Olacak iş mi?Türk halkının da bir silkinmesi gerek. Biz böyle bir toplum muyduk? Havalara atılan herhangi bir şeyi bedavaya kapmak için birbirimizi çiğneyecek kadar arsızlaşır mıydık? Allah aşkına bir düşünün.*****Çanakkale’de hüzünlü bir gün Kaç yıl oldu bilmiyorum ama yazmıştım. Yine yazacağım, çünkü o gün aklıma geldiğinde sanki oradaymışım gibi yine gözlerim doluyor, yüreğim kabarıyor.Bugün 18 Mart. Çanakkale Zaferi’nin yıldönümü. Eğer bugünlere huzur ve güven içinde gelebildiysek, bunda 90 yıl öncesi canları pahasına ülkemizi koruyan kahramanların etkisini asla unutmamalıyız.Gelibolu Yarımadası’nda, Türk askerinin kahramanlık destanı yazdığı mevzilerde gezerken beni en çok etkileyen yerlerden biri Yahya Çavuş ve arkadaşları için yapılmış mezarlıktı.Dışarıdan baktığımda sıradan bir mezarlık gibi görünmüştü bana. Etrafı yarım metre duvarla çevreli, 30 kadar mezarın bulunduğu bir yer. Ama o duvardan içeri girdiğim an sanki ruhum başka bir yere gitti.Yere çakılı mezar taşlarında hiçbiri 24 yaşını geçmeyen isimlerin yazılı olduğu küçücük mezar alanından yarım saati aşkın süre çıkamadım. Yerimde mıhlanmış gibi kalakalmıştım. Öyle bir ruh halini ve duyguyu hiçbir yerde bir daha yaşamadığımı söyleyebilirim.Türkiye’yi ve bu büyük savaşlar sonunda kanla kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin anlamını ve değerini kavramak için herkesin Çanakkale’ye gidip şehitleri ve özellikle Yahya Çavuş’u ziyaret etmesini öneririm. O günlerden kalma siperlerde çok değil sadece bir dakika geçirmenizi tavsiye ederim.Yahya Çavuş Bir kahraman takım ve Yahya ÇavuşlarÜç alayla burada gönülden vuruştularDüşman tümen sanırdı bu şahane erleriAllah’ı arzu ettiler akşama kavuştular.*****Konya Lisesi’ne dokunmayın Okulumuz 1889 yılında eğitime başlamış, 119 yıllık tarihi bir lisedir. Ancak bugüne kadar on binlerce mezun vermiş lisemiz çok üzücü bir durumla karşı karşıya bulunmaktadır.Konya’nın Merkez Meram İlçe Belediyesi, Konya Lisesi’nin bulunduğu bölgeye büyük bir iş merkezi yapmayı planlamaktadır. Buna karşılık tarihi bir yapı olan lise binası yıkılamayacağı için, etrafındaki binalarla birlikte lisenin ek binaları da yıkılacak. Tarihi bina ise idari hizmet için Milli Eğitim Bakanlığı’na bırakılacak, dolayısıyla okul olma vasfını kaybedecektir.Lisemizden Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, Feridun Nafiz Uzluk, Hüseyin Naili Kubali gibi ilim adamları, Turgut Özal, Sadi Irmak, Vecdi Gönül gibi siyasetçiler, Ertem Eğilmez, Alaaddin Yavaşça gibi kültür ve sanat adamları mezun olmuşlardır.Elbette bu köklü eğitim kurumu için şehrin bir başka yerinde yeni bir lise binası yapılabilir, ama insafla düşünülürse o tarihi bina Konya Lisesi olmayı mı yoksa siyasi rant uğruna hizmet binası olmayı mı hak ediyor?(Konya Lisesi Mezunlar Derneği)*****Vesikalık fotoğraf Fıkra Yıldırım Tuna’dan; vesikalık fotoğraflarında hiç güzel çıkmayan Temel, resmi bir iş nedeni ile fotoğraf çektirmesi gerekince tutmuş fotoğrafçının yolunu, girmiş içeri ve “Fotoğraf çektirmek istiyorum..” demiş, “Yalnız o küçük vesikaliklarda berbat çıkıyorum..” diye devam etmiş. “Tamam efendim..” demiş fotoğrafçı, “6x9’a ne dersiniz?..” diye sormuş. Temel’in cevabı ise, “54 derim de bunun konumuzla ne alakası var?..” olmuş.*****Milli irade dedikleri AKP ve destekçileri her fırsatta yüzde 47’yi hatırlatarak “milli irade” söylemine sarılıyor. Çok haksız değiller. Ama iş milli iradeye gelince bugünkü Anayasa da halkın yüzde 92’sinin oyuyla kabul edilmişti. Yani AKP’ye açılan kapatma davası değişmeler olsa bile halkın yüzde 92’sinin oyunu alan Anayasa’ya göre yapıldı.İlle de milli irade diye tutturulacaksa adamın önüne bu yüzde 92 konur.*****Hâlâ 79 yıl Başbakan Erdoğan’ın hiç vazgeçmediği bir söylemi var. Kendi başarılarını anlatmaya çalışırken hep 79 yıldan söz ediyor. 79 yıl dediği iktidara geldiği gün Cumhuriyet’in ulaştığı yıl aslında. Ve Tayyip Bey sık sık “Bakın bu yaptıklarımız 79 yılda yapılmamıştır” diyor. Yani her seferinde Cumhuriyet dönemi ile bir hesaplaşmaya gidiyor.Bir yandan Atatürk ilkelerine, Cumhuriyet’e, Cumhuriyet’in temel ilkeleri olan laiklik, sosyal ve hukuk devleti olma özelliliğine vurgu yapacaksınız, hem de ısrarla kıyaslamayı Cumhuriyet dönemiyle yapacaksınız.Bu bile iyi niyet olmadığını göstermiyor mu?*****Bencillik dostluğun zehiridir. Honoré de Balzac

Devamını Oku

Fatih Camii, X-Ray, kapatma

16 Mart 2008

Geçen hafta kendi adıma çok hareketli ve heyecanlı geçti. Çünkü üst üste çıkan birkaç yazı siz okurlardan inanılmaz olumlu ve olumsuz tepkiler aldı. Hafta, bunları dinlemek, okumak ve değerlendirmekle geçti diyebilirim. Bu nedenle bu haftaki sohbetimiz diğerlerinden biraz daha uzunca oldu.Fatih Camii olayıSevgili dostumuz Doktor Cengiz Aslan’ın yitirdiğimiz oğlu Alp’in Fatih Camii’nde kılınan cenaze namazına katılanların uğradığı şoku yazmıştım. Camiden çıkan cemaatin önemli bir bölümünün garip sakallı, cüppeli ve sarıklı olması cenazeye katılanları şaşırtmış hatta korkutmuştu.Bu yazı üzerine inanılmaz mesaj aldım. Mesajlar genellikle bana destek niteliğindeydi. Ancak belli ki siyasal İslamcı bir kesim bu yazı ile adeta yerinden hoplamıştı.Garip bir savunma mekanizması çalıştı. İlk söylenen “Yeni mi gördün, ne var yani cami cemaati seni neden bu kadar rahatsız ediyor” biçimindeydi. Ama asıl can sıkıcı olan sözde eleştiri “Dine niye küfrediyorsun?” şeklinde olanlardı.Dine küfretmek mi?Türbanı bir siyasal simge aracı olarak görüp, gencecik kızları zorla kapatıp özgürlük ve demokrasi söylemiyle ortalığa sürmenin eleştirilmesi herhalde dine küfür olarak algılanamaz. Ancak bu konuda adeta gözü dönmüş biçimde her şeye karşı çıkanlar şimdi de bu demagojik sloganla sindirme harekâtı uygulamak istiyor.Bakın Fatih Camii olayında gözden kaçırılmaması gereken çok önemli bir nokta var. Siyasal İslamcı kesim ısrarla genç kızları başlarını kapatarak üniversitelere sokmak için çaba harcıyor. Ama aynı insanlar kadının başka yerde görünmesine asla tahammül edemiyor. Cami cemaatinin o gün kadınlara davranış biçimi aslında kadınlara hiçbir şekilde değer vermediklerinin de kanıtıydı.Oradaki kadınların hiçbiri, normal bir dindar insanı rahatsız edecek kılık kıyafet içinde değildi. Ama camiden çıkan cemaatin derdi kılık kıyafet değil, önlerinde duran kadınlardı. Onlar kadınlara tepki göstermişti ve gözlerini bile kaçırıyorlardı. Tehlikeli olan bu.X-ray cihazı olayıHaftanın en tartışılan yazılarından biri de Atatürk Havalimanı’ndaki x-ray cihazından geçişlerde türbanlı olanlara ayrıcalık yapılıp yapılmamasıydı. Normal kıyafetli bir kadının başındaki şapkadan ayağındaki ayakkabıya kadar her şeyi çıkartılırken bazı türbanlıların üstünkörü aranması tepkiye neden olmuştu.Burada iki komik olaya tanık oldum. Birincisi yine “Dine niye küfür ediyorsun?” türündeki sistemli mesajlardı. Bunlardan bazılarında “Bugüne kadar bizi ikinci sınıf sayıyorlardı, şimdi başınıza gelince mi öfkeleniyorsunuz?” diyenler sadece güldürdü tabii.İkincisi ise havaalanı polisi ve TAV’ın güvenlik görevlilerinin açıklamalarıydı. Gariptir ki her ikisi de yarım saatlik bir gözlem ile tespit edebilecekleri bir gerçeği kabullenmemek ve işi yokuşa sürmek için çok çaba harcadılar.Oysa durum çok açık. Bu tür güvenlik kapılarından geçiş için bazı kriterler oluşturulmalı. Hem güvenliği aksatmayacak hem de bu insanları rencide etmeyecek formüller bulunabilir. Bu zorunludur.Kapatma davasıHaftanın son günü gelen “AKP’ye kapatma davası” haberi herhalde son yılların da en önemli haberiydi. Aslına bakarsanız çok şaşırmadım, bunun sinyalleri vardı. AKP ve yandaşları şimdi “demokrasi hukuk” çığlıkları atıyor. Ama unutulmaması gereken bir şey var; parti kapatma yasalarımızda var. Demek ki hukuksuz olarak nitelendirmek pek gerçekçi değil. Yüzde 47 oya dayanarak “Böyle bir parti kapatılır mı?” diye sormak da gerçekçi değil, çünkü çoğunluk suç işleme hakkı vermez. Zaten bu konuyu önümüzdeki günlerde çok tartışacağız. Sadece “AKP kapatılırsa daha güçlü gelir” diyenlere tavsiyem şu; “Sevinin o zaman, demek ki endişe edilecek bir durum yok.” Başarılı türbanlılarYine geçen hafta en çok konuşulan yazılardan biri “Türbanlı kadınlar arasından neden başarılı sanatçı, bilim kadını, edebiyatçı, sporcu çıkmıyor?” yazısıyla ilgiliydi. Yazıda özellikle belirtmeme rağmen aynı çevreler ısrarla “Okutmuyorlar ki” türünden eleştiriler gönderdiler. Yine soruyorum “Bugüne kadar okuyanlar arasında neden yok, haydi Türkiye’yi geçtim, diğer Müslüman ülkelerden çıkan dünya çapında başarılı ve tesettürlü bir kadın neden yok?” Türban diye tutturanların bu soruya makul ve terbiyeli cevaplar vermesini yine bekliyorum.Tüzmen’in telefonuDevlet Bakanı Kürşat Tüzmen Marmara Üniversitesi’ndeki konuşması nedeniyle eleştirdiğim yazı üzerine aradı. Tüzmen rektörün kendisini çok iyi karşıladığını, birlikte çay içtiklerini sohbet ettiklerini söyledikten sonra “Ardından oturuma geçtik. Ben tamamen teknoloji parkı üzerine bir konuşma hazırlamıştım. Ama rektör iktidarla olan sorununu anlatmak isteyince asıl konuya dönmemizi istedim, mesele budur” dedi.Ben de “Sayın Bakan bütün anlattıklarınız içinde (boş konuşmayın) sözü yok. Ben onu eleştirdim” karşılığını verdim. Tüzmen “İşte o sözün başı ve sonu var, onu söylüyorum” dedi. Ancak anladığım kadarıyla bakan Tüzmen de söylediklerinden rahatsız olmuş ki, bir tür özür dileme gibi de algıladım bunu.Fıkra gibi yazılarıBu arada ara sıra yazdığım “Fıkra gibi” köşesindeki olayların hepsinin benim başımdan geçtiğini sanan okurlar oldu. Bazı okurlar “1956’da Kars’tan söz ediyorsunuz, kaç yaşındasınız ki?” gibi sorular sordu. Fıkra Gibi köşesini sizlerden gelen olaylar oluşturuyor. Yani onlar benim başımdan geçenler değil. Bu tür esprili olayları yazmanızı bekliyorum tabii.Hepinize iyi haftalar.*****Afganistan’da gösteri Birkaç gündür televizyonlarda Afganistan’daki protesto gösterilerini izliyoruz. Batı basınında yer alan “İslam karşıtı” yayınlar nedeniyle halk sokaklara dökülmüş, protesto gösterileri yapıyor.Ama aklıma takılan bir şey var. Afganistan dünyanın en geri ülkesi. Nüfusun sadece yüzde 30’u okuma yazma biliyor. Yabancı dil bilen oranı ise yüzde 1 bile değil. Buna rağmen Afgan halkı Batı basınındaki yazıları okuyor, hazmediyor, protesto gösterisine girişiyor. Eğitim düzeyi çok daha yüksek diğer Müslüman ülkelerde ise kimsenin kılı kıpırdamıyor. Burada bir gariplik yok mu?*****Bir insanı bulunduğu mevkiyle değil, göz koyduğu mevkiyle ölçmek gerekir. Tolstoy

Devamını Oku

Baba nasihatleri

15 Mart 2008

Hayatın her döneminde vardır baba nasihatleri ancak kaçına uyulur ki? Herbirini bildiğimiz bu hayat notlarını pek umursamayız ancak bir arada okuduğumuzda ne kadar etkili olduklarının farkına varıyoruz. İşte Nejat Taraçı’nın gönderdiği bazı baba nasihatleri;* Türkiye’de hiçbir zaman döviz üzerinden borçlanma. * Başbakan dahil hiçbir siyasi liderin veya bakanın demecine inanıp işlerini onlara göre sakın düzenleme. * Hiçbir zaman acele karar verme ve verdiğin karardan kolay geri dönme, bu davranış kendine güvenini artırır. * Arkadaşına kefil olmak yerine, eğer imkanın varsa ona borç vermeyi teklif et. * Eğer bir mal satman gerekiyorsa mümkünse vadeli satma, peşin sat, hatta biraz zarar etsen bile böyle yap. n Kredi kartı şifreni banka görevlisi de olsa bile kimseye söyleme ve ATM makinesi kullanırken de çevredeki kişilere gösterme. * En zor taklit edilen imza, bir defada kalemi kağıttan kaldırmadan atılan imzadır. İmzanı bu şekilde atmaya gayret et, en büyük ve yenilmeyen tek gücün bilgi ve tecrübe olduğunu unutma. * Her kime olursa olsun kefil olacaksan ödeyebileceğin rakamdan fazlasına kefil olma, kefalet tutarı belli olmayan sözleşmelere imza atma, aksi takdirde her şeyini kaybedebilirsin. * İş hayatında hiç kimseye olduğundan fazla değer verme, hiç kimseyi de küçük görme, iş yerine girerken kapıcının elini sık, hizmetlinin hatırını sor, gerektiğinde karşılıksız yardımda bulun. * Yürüyebileceğin mesafelerde otomobil kullanma. Hiçbir zaman görevde iken bir devlet memuruna hakaret etme.* Otomobil satın alınırken satışı en kolay olan marka ve modelde araç satın almaya gayret et. Bu senin hazır para kaynağın olmalıdır. Çünkü insanın büyük paraya ne zaman acilen ihtiyaç duyacağı belli olmaz. * Güvenebileceğin bir tamircinin telefonu her zaman yanında olsun. Mümkünse aynı marka otomobilin yeni modellerini satın al, böylece tamircin hep aynı kalır. * Otomobilinin periyodik bakımı ile trafik ve sigorta belgelerinin tam ve eksiksiz olmasına dikkat et. Arabanının tüm emniyet ve güvenlik sistemleri tam olsa bile ayrıca alarm taktır. Hırsızı caydıracak tek şey budur. * İyi bir avukatın, elektrik tamircisinin ve su tesisatçısının adresi kolayında olsun. Sabah uyandığında yatağını mutlaka topla.İş kıyafetini çorabın da dahil olacak şekilde akşamdan hazırla, gerektiğinde çamaşır yıkamayı öğren, ancak kendi giyeceklerinin ütüsünün tamamını her zaman kendin yap. * Çorba, pilav, makarna yapmayı, et terbiye etmeyi ve pişirmeyi mutlaka öğren. Evin içinde cumartesi ve pazar hariç pijama veya eşofmanla dolaşma, hatta bu günlerde bile uygun bir kıyafet giy. * Ev içinde çorapla veya yalınayak gezme. Mümkünse sadece ev içinde giyebileceğin rahat bir spor ayakkabın olsun. * Eşinin yükselen burcunu karakterini çok iyi öğren. Ara sıra eşine sürpriz yap, eve çiçekle git, tiyatroya bilet al. Onu iyi bir restoranda mutlaka akşam yemeğine götür. * Eşinle kendi aranda mesafeyi yok etme; her zaman onunda bir özel yaşamı olduğunu kendi arkadaşları ile gezip eğlenme hakkı olduğunu unutma. * Sadece; Allah’tan, evlat acısı yaşamaktan, yetim hakkı yemekten, kuru iftiraya uğramaktan, sabırlı insanın öfkesinden, korkusuz insanın cesaretinden ve kendi nefsinden kork. Ben bunların çoğunu yapamadım ama sen yap...*****Demokrasinin kusurları, yine demokrasiyle kapatılır. Alfred E. Smith*****Zamanla kaybettiklerimiz Bir gün insan virgülü kaybetti, o zaman zor cümlelerden korkar oldu ve basit ifadeler kullanmaya başladı; cümleleri basitleşince düşünceleri de basitleşti. Sonra ünlem işaretini kaybetti; alçak bir sesle ve ses tonunu değiştirmeden konuşmaya başladı. Artık ne bir şeye kızıyor, ne bir şeye seviniyordu. Hiçbir şey onda en ufak bir heyecan uyandırmıyordu. Bir süre sonra soru işaretini kaybetti ve soru sormaz oldu, hiçbir şey onu ilgilendirmiyordu. Ne evren, ne dünya, ne de kendi apartmanı umurundaydı. Birkaç yıl sonra iki nokta üst üste işaretini kaybetti ve davranış nedenlerini başkalarına açıklamaktan vazgeçti. Ömrünün sonuna doğru elinde yalnız tırnak işareti kalmıştı. Kendine özgü tek düşüncesi yoktu, yalnız başkalarının düşüncelerini tekrarlıyordu. Düşünmeyi unuttu ve böylece son noktaya erişti.***** ZehirUzun yıllar önce Çin’de Li-Li adlı bir kız evlenir. Aynı evde kocası ve kaynanası ile birlikte yaşamaya başlar. Lakin kısa bir süre sonra kayınvalidesi ile geçinmenin çok zor olduğunu anlar. İkisinin de kişiliği tamamen farklıdır bu da onların sık sık kavga edip tartışmalarına yol açar. Bu Çin geleneklerine göre hoş bir davranış değildir ve çevrenin oldukça tepkisini alır.Ev, birkaç ay sonra bitmez tükenmez gelin-kaynana kavgalarından, onun ve eşi içinde cehennem haline gelmiştir. Artık bir şeyler yapmak gerektiğine inanan genç kadın doğru babasının eski bir arkadaşı olan baharatçıya koşar ve derdini anlatır. Yaşlı adam ona bitkilerden yaptığı bir ilaç hazırlar ve bunu 3 ay boyunca her gün azar azar kaynanası için yaptığı yemeklerin içine koymasını söyler. Zehir azar azar verilecek, böylece onu gelininin öldürdüğü belli olmayacaktır. Yaşlı adam genç kadına kimsenin şüphelenmemesi için kaynanasına çok iyi davranmasını, ona en güzel yemekleri yapmasını söyler.Sevinç içinde eve dönen Li-Li yaşlı adamın dediklerini aynen uygular. Her gün en güzel yemekleri yaparak kaynanasının tabağına azar azar zehri damlatır. Kimseler şüphelenmesin diye de ona çok iyi davranır. Bir süre sonra kayınvalidesi de çok değişmiştir ve ona kendi kızı gibi davranır. Evde artık barış rüzgârları eser. Genç kadın kendisini ağır bir yük altında hisseder, yaptıklarından pişman bir vaziyette baharatçı dükkânının yolunu tutar ve yaşlı adama şu ana kadar kaynanasına verdiği zehirleri onun kanından temizleyecek bir iksir için yalvarır. Yaşlı kadının ölmesini artık istemiyordur. Adam yaşlı gözlerle karşısında konuşup duran Li-Li’ye bakar ve kahkahalarla gülmeye başlar.“Sevgili Li-Li, sana verdiklerim sadece vitaminlerdi. Olsa olsa kayınvalideni sadece daha da güçlendirdin hepsi bundan ibaret. Gerçek zehir ise senin beyninde olandı. Sen ona iyi davrandıkça oda dağıldı ve yerini sevgiye bıraktı böylece siz gerçek bir ana kız oldunuz” der.Eski bir Çin atasözü şöyle der: “Gül veren elde gül kokusu kalır.” Sevilen insan sevgisini insanlara veren insandır. İçinizde bir damlacık bile zehir olmaması dileklerimle...

Devamını Oku

Türkiye yeni bir kavşakta

15 Mart 2008

AKP’ye açılan kapatma davasından sonra herkesin aklına takılan iki konu var. Birincisi “Parti kapatmak doğru mu?” İkincisi ise “Kapatılsa ne olacak, yeniden kurulur üstelik oyunu artırarak tekrar iktidar olur.” Hemen söyleyeyim, bu iki konudaki tartışmaların da son derece sığ ve anlamsız olduğuna inanıyorum. Sonuçta kapatma davası açıldı ve ne olursa olsun verilecek karar belirleyici olacak.Burada asıl sorulması ve yine asıl üzerinde durulması gereken Türkiye’nin tekrar bu noktaya getirilmesindeki ihmalkârlıklar, aşırılıklar, şımarıklıklar ve hatalardır. Hamaset kokan feryatlarla “Parti kapatılır mı?” diye sormadan önce “Neden parti kapatma aşamasına gelindi?” sorusunu sorulmalı.İzlediğim kadarıyla AKP’yi kapatma davasının açılması öyle basit bir olay değil. AKP’nin tavrına karşı Yargıtay’ı ele geçirmiş bir avuç “laikçinin” işgüzarlğı olarak bakarsanız olaya, yanılırsınız.Herkesin bildiği ama şimdilik açık açık söyleyemediği bir gerçek var ki; o da AKP iktidarının özellikle Başbakan Erdoğan’ın ülkeyi bir tür padişah gibi yönetme arzusu giderek şiddetleniyor.Hukuk, demokrasi, özgürlük gibi adeta kutsal sayılan kavramların arkasına sığınan, ama fiiliyatta bunlara pek önem vermeyen AKP iktidarının kendini kapatılma noktasına getirmesi ibret vericidir.AKP’nin laikliğe aykırı tutum ve davranışlarının olduğu saklı bir şey değil. Meclis kürsüsünden “Laikliğin teminatı biziz” demekle laikliğe bağlı kalındığını kanıtlamak mümkün değildir.Şimdi fiili bir durumla karşı karşıyayız. “Kapatma Türkiye’ye zarar verir, bu hareketi güçlendirir, demokrasi zarar görür, hukuk devleti kavramı ortadan kalkar” türünden iddialar sığlıktan öte gidemez.Öyle ya da böyle sonunda bir karar verilecektir. Bu karar mutlaka hukuka ve demokrasiye uygun olacaktır. AKP bütün suçlamalardan kurtulabilir de, başta Cumhurbaşkanı ve Başbakan olmak üzere pek çok önemli ismi yasaklı duruma düşebilir hatta hapse bile girebilir.Gerçek olan budur. Ve yeni Türkiye bu mahkeme kararına göre yeniden oluşacaktır. Dileğim hiç olmamasını istediğimiz bu badireden çağdaş bir ülkeye yaraşır biçimde çıkmak ve yola devam etmektir.*****Şişli’de parkMecidiyeköy’deki ara sokaklarda yapılan yeni trafik düzenlemesi buralarda oturanları çok mağdur etti. Artık arabalarımızı park edemiyoruz. Bu soruna çözüm bulmak adına çevrede bulunan alışveriş merkezleri ile işbirliği yapılabilir. Bölgede bulunan Profilo ve Astoria’nın otoparkları ve hatta Shell binasının altındaki büyükçe bir otopark ile Meslek Edindirme Kursu binasının bahçesi var ki genelde otopark olarak kullanılıyor. Sayın Mustafa Sarıgül bu saydığım yerlerle görüşse akşam semt sakinleri araçlarını bu otoparklara bırakabilse, hatta kartlı geçiş sistemi kurularak semt sakinleri haricinde başka araçlarında girmesi önlense (güvenlik açısından) semt sakinleri de mağdur olmaktan kurtulmuş olur. Başkan Sarıgül’ün bu sorunu çözeceğine inanıyorum. (K.M.)*****Gerçek bir kurt açlıktan ölse bile köpek artığını yemez*****Farkında değilizBilinen hikâyedir. Bizim tarihimizde de vardır, Çin, Japon gibi ulusların tarihinde de. Ünlü bir kılıç ustasının yaptığı çok keskin bir kılıç vardır. Hikâyenin kahramanı kılıcı karşısındakine savurur. Ama hiçbir şey olmaz. Adam gülerek “Iskaladın” der. Kahramanımız “Başını bir eğ hele” der. Adam başını eğdiğinde kafası yere düşer. Çünkü kılıç o kadar keskindir ki başı kesmiştir ama baş yerinde durmaktadır. Adam öldüğünün farkında bile değildir yani.Şimdi durup dururken mi geldi bu hikâye aklıma. Tabii ki değil. Üç gün önce üç değerli bakanımız ortak basın toplantısı düzenleyerek ekonomi hakkında bilgiler verdi. Onca detay arasında akılda kalan şuydu: “Giderek zenginleşiyoruz. Milli gelirimiz arttı. Ama halk henüz durumun farkında değil.. Ama olacak.” İşte üç değerli bakanı izlerken bu hikâye hem aklıma geldi hem de gözümün önünden film şeridi gibi geçti.Aslına bakarsanız tıpkı hikâyedeki adam gibi biz de zenginleştiğimizin farkında değiliz. Bu nedenle kafamızı oynatmaya cesaret edemiyoruz. Çünkü üç değerli bakanın dediği gibi fark ettiğimiz an kafamızın önümüze düşmesi tehlikesi var.*****Rüzgâr gibi geçti Muhtemelen bu akşam Fox TV’de yayınlanması gereken “Ateşten Koltuk” adlı diziyi izleyemeyeceksiniz. Çünkü dizi ikinci bölümünden sonra yayından kaldırıldı. Yanisi şu ki benim dizi oyunculuğu denemem de böylelikle bitmiş gibi oldu. Bir anlamda dizi piyasasında “Rüzgâr gibi geçti”yi oynamış oldum.Dizi neden kalktı sorusuna net bir yanıt bulan yok. Fox yetkilileri “İyi reyting alamadığını” belirtmişler. Ancak bugüne kadar hiçbir dizinin akıbeti ilk iki bölümde anlaşılmamış. Bana pek makul bir gerekçe gibi gelmedi. Ancak ilk iki bölümdeki hayli yüksek “Anti Amerikan tavır” kanalın Amerikalı ortaklarının dikkatini çekmiş olabilir. Her neyse.Ben dizi işini aslında sevmiştim. Değişik bir dünya benim için. İzleyenler başarısız olmadığını da söylediler. Bakalım bundan sonra tekrar böyle bir faaliyette olur muyum bilemiyorum. Dizideki performansımı beğenenlere teşekkür ederim, beğenmeyenlerin de canı sağolsun. Bu da hayatın bir parçası değil mi sonuçta?*****Çocukların adı David Amerika’da mahkemede yargıç, tanık kadına kaç çocuğu olduğunu sordu. Kadının “beş” demesi üzerine çocukların adlarını sırayla söylemesini istedi. Tanık kadın, beş çocuğunun da adının David olduğunu söyledi. Yargıç merakla sordu: “Peki çocuklarınız bahçede oynarken onları içeri nasıl çağırırsınız?” Kadın gülümseyerek yanıtladı: “Ben yüksek sesle bir kez ‘David’ diye bağırırım, bir anda beşi birden eve gelir.” Yargıç yine sordu “Peki, yemeğe nasıl çağırırsınız onları?” Tanık kadın yine gülümsedi, “Yüksek sesle bir kez, ‘David yemek hazır... Haydi sofraya’ derim, çocuklarımın beşi birden sofrada yerlerini alırlar.” Yargıç merakını bir türlü giderememişti. “İyi de...” diye sordu bir kez daha. “İçlerinden yalnızca birine bir şey söylemek istediğinizde ne yapıyorsunuz?” Kadın bu soruyu da gülümseyerek yanıtladı: “O zaman soyadıyla çağırırım.”

Devamını Oku

Deniz Feneri iktidarın başını çok ağrıtacak

12 Mart 2008

Geçenlerde Almanya’da yaşayan ve oradaki Türkler’in hukuk sorunlarıyla ilgilenen bir arkadaşım İstanbul’a gelmişti. Çok ilginç şeyler anlattı. En ilgimi çeken konu Almanya’da hakkında soruşturma başlatılan Deniz Feneri Derneği ile ile ilgili olanıydı.Arkadaşım “Deniz Feneri olayı göreceksin çok büyüyecek, hatta iktidarı bile sıkıntıya sokacak” dedi. Tabii “Neden?” diye sordum. Şöyle anlattı: “Şu anda bu derneğin üç üyesi tutuklu. Bu çok önemli. Ayrıca Kanal 7’de çalışan hemen herkes soruşturma kapsamında.” Ben de “Tutukluluğun önemi nedir?” dedim. Arkadaşım “Bu kişiler 8 aydır tutuklu. Almanya’da bugüne kadar mahkemeye çıkarılmadan 8 ay tutuklu kalan üç ya da dört dava vardır. Kimse bu kadar süre tutuklu kalmaz. Demek öyle bir soruşturma var ki Alman infaz sisteminde görülmemiş bir uygulama yapılıyor” cevabını verdi.Hukukçu arkadaşım bu arada Deniz Feneri yolsuzluğu ile ilgili dosyaların da bir bölümünü okumuş. “Facia” dedi ve ekledi: “Bosna, Kosova ve Pakistan’a yapıldığı söylenen yardımların hiçbiri yapılmamış. Alman uzmanlar Kosova’da köylerde araşırma yapıyormuş. Makbuzlarda verilen adresleri geziyorlarmış. Bu adresler ya hiç yokmuş ya da bulunan adreslerde yardım aldığını söyleyen kimse çıkmamış.” Arkadaşıma göre şu anda Türkiye’nin en önemli kurumlarının başında oturan bir kişi de “para taşıyıcısı” olarak dosyada yer alıyormuş ve bu yüzden de Avrupa ülkelerine gidemiyormuş.*****Bu nasıl bir ruh?Galatasaray-Fenerbahçe derbisinden hemen sonra metroyla Taksim’e gitmeye kalktım. Maç çıkışı haliyle Galatasaraylı birçok kişi metroya bindi. Kazanmışlar, sevinicekler de. Ama metroda birçok kadın olmasına rağmen etmedikleri küfür kalmadı. Bu adamların kendi analarının bacılarının yanında biri küfür etse ne yaparlar çok merak ediyorum. O gol olmasa, maç berabere bitse herhalde geçen yılki gibi stadı yakacaklardı. Bu nasıl bir ruh halidir anlayamadım. (Cem Günay)Bağ-Kur emekliliğiÜlkemizde binlerce Bağ-Kur’lu hizmet yılını doldurduğu halde Bağ-Kur’a olan prim borcundan dolayı emekli olamıyor. Emekli olamadığı gibi borca bir de faiz işleniyor, sağlık hizmetide alamıyor. Genel olarak 5 bin ile 20 bin arasında borcu olan bu kişiler için bankalardan özel bir kredi imkânı sunularak emekli olmaları sağlanamaz mı? (Mesut Yuvalı- Adana)*****“Tarih ve saat verin” Dün yazdığım “x-ray cihazında türban ayrıcalığı” yazısı tahmin ettiğim gibi hayli gürültü kopardı. Tek bir örnek anlatmıştım, dün onlarca tanıktan benzer olayları anlatan mesajlar geldi. Tabii tersi olaylar da var. Bazı yerlerde türbanlı kadınların itilip kakıldığı da anlatılıyor.Ancak ortada bir gerçek var, demek ki bu konuda güvenlik birimlerinin belli bir kriteri yok. Örneğin bazı durumlarda türbanlı kadınlar özel odalara alınıp üstleri aranıyormuş. Bu arada Atatürk Havalimanı’nı işleten TAV’dan bir ön açıklama geldi. Güvenlik Müdürü ayrıntılı açıklama gönderecekmiş. Benden “olayın geçtiği tarih, saat ve uçuş numarası” istiyorlar. Kibarca cevap gönderdim: “Bunu bilemem, ama ben de tanık oldum. Bu nedenle günün herhangi bir saatindeki kamera kayıtlarını izleyin yeterli olur.”*****Ne belediyeymiş buBaşbakan Tayyip Bey geçenlerde meclis kürsüsünden belediyelerde yapacaklarını değişiklikleri anlattı. Lafın bir yerinde “Çünkü” dedi “Biz belediyeciyiz. Biz biliriz bunu, onlar anlamaz.” Güzel söz de, Tayyip Bey’in belediyeciliği ne kadar ki. Topu topu 2 yıl. Bunun da yarıdan fazlasını İstanbul dışında gezerek geçirdi. Başbakanlığa buradan yürüdü. Peki nasıl oluyor da 2 yılı bile doldurmayan bir belediyecilik kariyeri ile “Belediyeciliği en iyi bilen kişi” oluyor? *****Kapıda kimlik kontrolü Abdullah Yılmaz göndermiş fıkrayı; Bir çiftlik evine davet edilen Kenan Evren, Orhan Gencebay ve Tayyip Erdoğan aynı anda kapıya gelirler. Kapıda bekçi karşılar. Ama bekçi güvenlik konusunda sıkıca tembihlendiği için gelenlere kimliklerini sorar. Gencebay, “Beni herkes tanır. Bak sazım elimde. Bu kimliğimdir” der. Bekçi, “Tamam sizi sazınızdan tanıdım. Geçin” diye yol verir. Kenan Evren “Ben de Marmaris’te resim yapıyorum. Herkes beni tanır. Bak paletlerimi de getirdim” der. Bekçi, “Tamam sizi de tanıdım. Güzel hanımların resimlerini yapıyorsun, geçebilirsiniz” diye açar kapıyı. Sıra Tayyip Erdoğan’a gelince, Erdoğan, “Ne kimliği, artistlik yapma lann!” der. Bekçi korkarak kapıyı açar: “Tamam Başbakanım. Kimlik göstermenize gerek yok bu beyanınız yeter.” *****Zengin züppe çocuklar Geçenlerde Bebek’te oturuyorum. Bebek’in tam ortasında, gazeteci arkadaşlarımızdan Bekir Saçar’ın eşi Aslı Saçar’ın ortağı olduğu Lulu’s isimli bir Bistro var. Sanki akvaryum içindeymiş gibi her tarafı seyredebiliyorsunuz. Vakit buldukça burada sevdiğim bazı dostlarımla buluşmayı ve özellikle çevreyi izlemeyi çok seviyorum. Yemekleri de pek güzel, onu da söyleyeyim.İşte geçenlerde yine Lulu’s’da oturuyorum. Sağda solda lüks restoranlar var. Hepsinde park görevlileri, arabalar geliyor, duruyor, görevliler koşuşturup arabaları alıyor ve bir yere park ediyor.Dikkat ettim, yeni yetme zengin çocukları o kadar özensiz ve bir o kadar havalı ki inanamazsınız. Hep görürdüm de bir iki saat oturup sürekli izleyince başka oluyor.20 yaşlarında var yok bir delikanlı üstü açık BMW ile geldi örneğin. Yol ortasında durdu. Son derece ağır hareketle indi. Bagajı açtı, bir şey aldı, sonra arabada oturan kız arkadaşı için kapıyı açtı. Arkada uzun bir kuyruk oluştu, kornalar çalıyor, çocuğumuzun umrunda değil.O süre içinde en az 5-6 olaya tanık oldum. Çocuklara bir şey diyemiyorum. Kabahat onların altına en az 100 bin dolarlık o arabaları veren ana babalarda.***** Dünyayı yönetenler kalem, mürekkep ve kağıttır. James Howell

Devamını Oku

X-ray cihazında türban ayrıcalığı

12 Mart 2008

Havaalanlarına gidenler bilir, kapılardaki “güvenlik araması” adeta çileye dönüşür. Tabii teröre karşı yapılacak başka bir şey de yok belki ama, sırf bu yüzden uçaktan nefret eder hale geldiğimi bile söyleyebilirim.Ancak şimdi anlatacağım olay, bu çileye artı öfke katan ve izahı zor bir olay. Cumartesi günü bir kadın okurum aradı ve Yeşilköy Atatürk Havalimanı’nda yaşadığı olayı anlattı. Sesi ağlamaklıydı. Söylediklerini not alabildiğim ölçüde aynen size de aktarıyorum:“Havalimanında içeri giriyoruz. Bavulları ve çantaları cihazdan geçirdim. Sonra kendim x-ray’den geçtim. Öttü. Görevli üzerimde metal olup olmadığını sordu. Küpemi ve kolyeyi de çıkardım. Şapkamı da çıkarıp ayrıca cihazdan geçirmemi istedi. Ama yine öttü. Bu sefer kemerimi çıkarttılar. Cihaz yine öttü. Ayakkabılarımı çıkarmamı söylediler. Galoş istedim, olmadığını söylediler. Kenara yaslanıp ayağımdaki çizmelerimi çıkarmaya çalıştım. Tabii bu çok zor, eteğim açılıyor, utanıyorum. Sonunda üzerimde eteğim, gömleğim, yalınayak geçtim. Cihaz yine ötünce bir kadın görevli elle üzerimi şöyle bir arayıp geçebileceğimi söyledi.Tam bu sırada türbanlı bir kadın geçti. Cihaz öttü. Görevli ona da üzerinde metal olup olmadığını sordu. Türbanlı olmadığını söyleyince, kadın görevli elle üstünkörü arama yapıp geçmesini söyledi. O an isyan ettim. İçimden bağırıp çağırmak geldi, ama kime ne faydası var ki, ülkeyi bu hale getirdiler işte. Benim neredeyse üzerimde hiçbir şey bırakmayan, şapkamı bile çıkartıp cihazdan geçirten görevliler türbanlı kadına ağızlarını açıp bir şey söyleyemediler. Peki o kadının kafasında silah olsa bunun hesabını kim verecek acaba?” Gerçekten aklıma gelmemişti, tanık da olmamıştım. Türbanlı kadınlar cihazdan geçerken ötünce hep bu mu oluyor yoksa? *** Yeşil alana benzinlik İstanbul Güngören Çinçin Caddesi üzerinde bulunan yeşil alan imara açılarak akaryakıt ve LPG istasyonu yapılmak isteniyor. İmar komisyonu bu değişiklik için 2005 yılında olumsuz görüş bildirmesine rağmen şu anda değişikliğe olumlu bakıyor. Yerin iktidar yanlısı Vahdet Petrol sahiplerine ait olması insanı düşündürmüyor değil. (Umut Veli Develi) Sivas’ın şifalı balıklarıAvustralya’da Türkçe yayın yapan bir radyo programında, sadece Sivas’ta bulunan, cilt hastalıklarının tedavisinde faydalanılan balıkların bazı acentalar tarafından yurt dışına satıldığı anlatıldı. Bu balıklar Japonya, Singapur, Kore gibi pek çok ülkeye satılmış. O ülkeler kurulan havuzlar sayesinde turist çekiyorlarmış. Neden Türkiye sadece kendinde bulunan bu balıkları yurt dışına satıyor? Neden bundan faydalanıp ülke turizmini güçlendirmiyor? (Avustralya’da yaşayan Ayşegül H.) *** Buna bile tahammül yok Akbank’ın desteklediği Sedef Kabaş’ın yazdığı 60 başarılı kadın “İpek dokulu başarılar” kitabının tanıtım töreninde rastladığım Cem Boyner çevresindekilere “Yarın aklınıza hangi gazete geliyorsa alın arka sayfasına bakın” demişti. Ertesi gün gazetelerin arka sayfasına baktığımda Boyner Grubu’nun tam sayfa ilanını gördüm. “Kadın ne ister” sorusuna verilmiş çok sayıda cevap vardı. Bunlardan biri de “Kadın kıyafetinin üzerinden siyaset yapılmamasını ister” cümlesiydi.Bu cümle ile türbana bir gönderme yapılıyordu elbette ve isteyen istediği gibi yorumlayabilirdi . Ancak sıralanan cümleler arasında ilk bakışta benim de dikkatimi çekmeyen bir cümle daha vardı: “Kadın cinselliğin ve bekaretinin tabu olmamasını ister.” İşte tahammül bile edilemeyen nokta burası. Metin yazarları belki de kendi yaşam biçimlerinde çok önemsemedikleri bir noktayı yazmakta sakınca görmemişlerdi. İlan yayınlandıktan sonra siyasal islamcı yanı ve AKP’liliği ağır basan gazeteler inanılmaz bir protestoya uğramış. Türbancı okurlar böyle bir cümleyi içeren ilanın nasıl kabul edildiğini sormuşlar iki gün boyunca. Çünkü kendilerinden olmayan hiçbir şeye tahammülleri yok. *** Komşular ne der? Fıkra Yıldırım Tuna’dan; John duştan çıkıp “Oofff, bugün çok sıcak” demiş, “Böyle çırılçıplak bahçeye çıksam komşular ne düşünürler kimbilir?..” “Ne düşünecekler ki?..” demiş karısı gayet bezgin bir ses tonuyla, “Seninle sadece paran için evlendiğimi düşüneceklerdir..!” *** 32 yıl sonraBugün mesleğe ilk başladığım Vatan Gazetesi’nin kuruluş yıldönümü. 12 Mart 1976’da yayınlanmaya başlayan Vatan Gazetesi benim de ilk okulum olmuştu. Vatan o dönemde sadece iki yıl ayakta kalmayı başarmıştı. Çünkü o dönemin siyasal çalkantıları böyle bir gazetenin yaşamasına olanak vermemişti.Bugüne kadar sürdürdüğüm mesleğimde pek çok şeyi Vatan’da öğrenmiştim. Kadere bakın ki yine 25 yıl sonra tekrar yayınlanmaya başlayan Vatan’ın çatısı altındayım. Bugün, sevgili Bahattin Yücel’in öncülüğünde 32 yıl önce birlikte olmuş Vatan çalışanları olarak bir araya geliyoruz. Bazılarımız hâlâ mesleğe devam ederken pek çok kişi de başka alanlara yelken açmış. Ne yazık ki 20’ye yakın dostumuzu da kaybetmişiz geçen yıllar içinde.Bu gece bir kısmını 30 yıl sonra göreceğimiz arkadaşlarımızla, mesleğimin ilk yıllarının kahramanlarıyla olacağım. Bu hepimiz için heyecanlı ve sevinçli olduğu kadar herhalde hüzünlü de olacak. *** Danke Schön Hamburg’da çok esprili bir arkadaşımız vardı. Almanca sözleri bozarak ve Türkçeye adapte ederek hepimizi çok güldürürdü. En çok güldüğümüz de “Danke Schön” yani “teşekkür ederim” diyen Almanlara “Şükrüschön” diye cevap vermesiydi. (T. K.) *** İnsan, yüzü kızaran hayvandır. Mark Twain

Devamını Oku