Ders veren gerçek hikayeler

1 Mart 2008

Tarihe mal olmuş isimleri eserleriyle tanırız genellikle. Ama bu isimlerin bir de eserlerinde yer almayan, günlük hayatlarında başlarına gelen olaylar karşısındaki tepkileri de bazen çok önemli ve ders niteliğindedir. İşte hepimizin tanıdığı bazı ünlü isimlerden ders veren kısa öyküler:Sokrat ölüme mahkum edildiğinde, eşi: “Haksız yere öldürülüyorsun” diye ağlamaya başlayınca, Sokrat: “Ne yani” demiş, “Birde haklı yere mi öldürülseydim!” Sultan Alparslan 27 bin askeriyle Bizans topraklarında ilerlerken, keşfe gönderdiği askerlerden biri huzuruna gelip telaşla: “300 bin kişilik düşman ordusu bize doğru yaklaşıyor” der. Alparslan hiç önemsemeyerek şöyle cevaplar: “Biz de onlara yaklaşıyoruz.” Bir filozofa sormuşlar, “Şansa inanır mısınız?” Filozof: “Evet, yoksa sevmediğim insanların başarısını neyle açıklardım.” Yavuz Sultan Selim, birçok Osmanlı padişahı gibi sefere çıkacağı yerleri gizli tutarmış. Bir sefer hazırlığında, vezirlerinden biri ısrarla seferin yapılacağı ülkeyi sorunca, Yavuz ona, “Sen sır saklamayı bilir misin?” diye sormuş. Vezir: “Evet hünkarım, bilirim” dediğinde, Yavuz cevabı yapıştırmış: “Ben de bilirim.” Bir toplantıda bir genç, M. Akif’i küçük düşürmek için, “Afedersiniz, siz veteriner misiniz?” demiş. M. Akif hiç istifini bozmadan şu cevabı vermiş: “Evet, bir yeriniz mi ağrıyordu?” Bir doktor “Alkolsüz bira içilir mi?” diye soran hastasına, Nasreddin Hoca’nın şu fıkrası ile cevap vermiş: “Adamın biri, Nasreddin Hoca’ya: Tuvalette bir şey yemek caiz midir? diye sorunca, Hoca: Caizdir, demiş. Ama içeride başka bir şey yediğini zannederlerse, ne diyeceksin?” İmam-ı Azam hazretleri, üzerine doğru gelmekte olan bir hayvana yol vererek kenara çekildiğinde, yanındakiler neden böyle yaptığını sormuşlar. Hazret, düşünmeden cevap vermiş, “Onun boynuzları var, benim ise aklım.” * Selçuk sultanlarından biri, Mevlana’yı ziyaret ederek, saltanatları arasında ne fark olduğunu sorduğunda, o büyük zattan şu cevabı almış: “Senin saltanatın, gözlerin açık kaldığı müddetçe bakidir. Benim saltanatım ise, gözlerimi kapadığımda başlar.” * Bir Fransız yazar, Mehmet Akif’e: “Kadınlarınızı evden çıkartmadığınız doğru mu?” diye sorduğunda, Akif: “Daha önceleri öyleydi. Fakat şimdi dışarı çıkarttık ve bir türlü içeri sokamıyoruz” diye cevap vermiş.*****Bize özgü işyeri isimleri Bir yer açacaksınız veya bir iş kuracaksanız. En önemli sorunlardan biri isim bulmaktır. Tıpkı yeni doğan çocuğa isim bulmak gibi zordur. Bu nedenle pek çok kişi isminden ya da soy adından kaynaklanan isimleri seçerler. Bu kolay bir yoldur aynı zamanda.Bir de günün koşullarına uygun veya kelime oyunlarından oluşan “fırlama” türde isimler bulanlar vardır. Bunların bir kısmı için “Cuk oturmuş” denebilir. Bazılarına gülersiniz, bazıları ise şaşırtır. İşte hepsi Türkiye’de olan bazı işyeri isimlerinden örnekler. Gülmek, şaşırmak, kızmak size ait;* Marlon Branda (brandacı) * Kıllıoğlu Ekmek Fırını* Cafer Cafe * Ananın Yeri * Shark Sofrası * Bakkal Gazi * Çotanak İletişim * Kalpazan Emlak * Barbar Bar & Cafe * Fotosentez (fotoğraf stüdyosu) * Des-Tur * Gıpta Et (Kasap) * Dallas Pide Salonu (kilise sokağı) * Yanar Döner (Beyazıt’ta) * Aparkat Kırtasiye (Ümraniye civarında, sahibi eski boksörmüş) * Dürüm Theater (Eskişehir’de bir dürümcü) * Caiz Collection (moda evi) * Bi Dürüm Mü Var (İzmit dürümcü) * Fak Pide Salonu (Hasan Fak) * Zevk Kasabı * Gel De İçme Birahanesi * Zıkkım Restaurant * Kasap Lanca (kasap) * Voltran Lpg * Ezik Bakkal * Çöken İnşaat (Süleyman Çöken) * Gıt Gıt Chicken House*****Amerikan filmlerindeki ortak noktalar Amerikan filmlerinde ortak ilginç özellikler vardır. İşte bunlardan en dikkat çekenleri:* Polis araştırmaları sırasında en az bir kez bir striptiz salonuna uğramak şarttır.* Amerika’daki bütün telefon numaraları 555 ile başlar.* Biri sizi şehirde kovalıyorsa, senenin hangi günü olursa olsun, genellikle kalabalık bir tören alayına karışırsınız.* Bütün yataklarda L şeklinde çarşaflar bulunur ve bu çarşaflar kadının koltuk altı hizasına kadar uzanırken onun yanında yatan erkeğin bel seviyesine kadar uzanır.* Bütün market alışverişi çantalarında en az bir somun Fransız ekmeği bulunur.* Kontrol kulesinde konuşabilecek birini bulan herkes bir uçağı indirebilir.* Herhangi bir binanın havalandırma sistemi mükemmel bir saklanma yeridir. Sizi orada aramak kimsenin aklına gelmez ve siz de hiçbir güçlükle karşılaşmadan binanın herhangi bir bölümüne gidebilirsiniz.* Silahı yeniden doldurmanız gerekiyorsa, daima mühimmatınız bulunur. * Taksiye ödeme yapmak için cüzdanınıza bakmanıza gerek yoktur; elinize gelen ilk parayı çıkarıp uzatın, tam ücret kadar olacaktır.* Anneler her sabah kahvaltı sofrası hazırlarlar, ancak baba ve çocukların kahvaltı yapacak zamanları hiç olmaz.* Araba kullanan kahraman en işlek caddede bile mutlaka park yeri bulur üstelik tam gideceği yerin önünde.* Elektronik zamanlama gereçlerine sahip bütün bombaların üzerinde bombanın ne zaman patlayacağını bildiren büyük ekranlar vardır.* Bir dedektif bir davayı ancak askıya alındığında çözebilir.* Polis departmanları memurlarını kesinlikle zıt karakterlileriyle eşleştirmek için onlara kişilik testleri uygularlar.* Her ihtiyaç duyduğunda elektrikli testere bulman mümkündür.* Kağıt atacı veya kredi kartıyla her kapı açılabilir; tabii, bu kapı içinde bir çocuk bulunan ve yanan bir evin kapısı değilse.* Hiçbir araba kilitlenmez camları dahi örtülmez. Dünyanın arabası çalınır ama bunlar hariç.*****Düşüncelerle karşılaşınca, zayıflar korkar, aptallar karşı gelir, akıllılar karar verir. J. Roland

Devamını Oku

27 şehidi açıklayın o zaman

29 Şubat 2008

Bir anda ilginç gelişmeler olmaya başladı. Önce Amerikan Savunma Bakanı Türkiye’ye geldi. Yaptığı açıklamada “Türk askerinin en kısa zamanda geri çekilmesini istiyoruz” dedi. Savunma Bakanı Gates’in “diplomatik bir kibarlıkla” söylediği sözlerin çok daha kaba biçimde telaffuzu ise Amerika’dan bizzat Başkan Bush’tan geldi. Bush “Türk askeri hemen çekilsin” dedi. Ve Türk askeri çekildi. İyi de ne değişti, ne oldu? Türk askeri Kuzey Irak’a terör örgütünü bitirmek amacıyla girdi. Dünyanın da kabul ettiği biçimde Türk askeri sadece PKK hedeflerine odaklanmıştı. Şu ana kadar ne bir sivil hedef vuruldu ne de PKK’lı olmayan herhangi birinin burnu kanadı.Durum böyleyken Amerika’yı rahatsız eden ne olabilir? Üstelik bunu neden dünya kamuoyunun önünde ve Türkiye’yi aşağılayan biçimde yaptı? “Çekilin” diye dünyanın gözü önünde “muhtıra” vereceğine, bunu gizlice söylerdi. Türkiye o zaman da boyun eğerdi. Ama o zaman hiç olmazsa başımıza çuval geçirilmiş gibi olmayacaktı.Gözbebeğimiz askerimiz dün yaptığı açıklamada varılan sonucu yeterli gördüğünü bildirdi. Ama ne yazık ki bu “yeterli” görme Amerikan Başkanı’ndan gelen “Çıkın” talimatı üzerine geldi. Bu son derece rahatsız edici. Ama kimse yanılmasın açıklamalara rağmen çekilme kararını Genelkurmay’ın alması mümkün değil. Genelkurmay Başkanı’nın operasyona da geri çekilmeye de karar vermesi için yetkisi yok. Genelkurmay Başkanı, Başbakan Tayyip Erdoğan’dan gelen emri uyguluyor. Herhalde kamuoyu Büyükanıt’a bu emri neden verdiğini Erdoğan’dan öğrenmek isteyecektir.Benim yandığım Amerika’nın isteği üzerine yarıda bırakılan operasyonda üçü korucu 27 aslan gibi yiğidimizin şehit olması. 27 aileye düşen ateş. Ona ne bahane bulacaklar, asıl mesele bu. *** 9 dil bilen adamFıkra Torbalı İzmir’den Aydın Apak’tan geldi; Temel, Cemal ve köylüler kahvede oturuyorlarmış. Derken motorlu bir turist gelmiş. Adam yanlarına gelmiş. İngilizce de dahil 9 dilde bir bardak çay ve bisküvi istediğini söylemiş. Tabii ki kimse anlamamış ve turist kızıp bağırarak gitmiş. Daha sonra Temel, Cemal’e demiş ki, oy gördün mü yabancı dil ne güzel adam tam 9 dil biliyor. Cemal de o kadar dili biliyor ama ne istediğini anlatamadıktan sonra 9 dil bilsen ne fayda diye cevaplamış. *** İnsan ne kadar az düşünürse, o kadar çok konuşur. Montesquie *** Bir espriden çıkan gerçek: Can Ataklı dizide oynuyor Bugünden itibaren karşınıza hiç alışık olmadığınız bir şekilde de çıkmaya başlayacağım. Fox TV’de bu akşam başlayacak olan “Ateşten Koltuk” adlı dizide ben de rol alıyorum. Rolüm başbakanlık müsteşarı.“Nereden çıktı bu şimdi?” diye sorabilirsiniz. Aslında her şey bir espri ile başladı. 32 yıllık gazeteciyim. Bunun son 8 yılında televizyon deneyimi de var. İlk kez Kanal 6 televizyonunda öğle haberlerini sunmaya başlamıştım. Bu haber sunum biçimi o güne kadar Türkiye’de hiç görülmemişti. Çünkü kendi seçtiğim haberleri sunduktan sonra üzerine kendi yorumumu yapıyordum. Bu sunum biçimi, öğle saati olmasına rağmen pek çok izleyici toplamıştı.Daha sonra Habertürk’ün kuruluşunda yer aldım. İlk başlarda saatler süren açık oturumlar yaptım. Yüzlerce kişi bu oturumlarda görüş açıkladı. Daha sonra tıpkı Kanal 6’da öğle üzeri yaptığım sunumu Habertürk’e taşıdım. Her gece iki ya da üç saat ekranda kalarak hem haberleri sundum hem de çoğuna yorum yaptım. Daha sonra Star dönemi başladı. Star’ın ana haberlerini sundum. Bu arada gazetecilik de hep sürdü, köşe yazılarımı yazmayı bırakmadım. Uzan grubuna el konmasından sonra ise neredeyse televizyon hayatım bitti. TV’ler beni almadı. Bunların nedenini de tahmin etmek zor değil. Geçen yılın sonunda Business Channel’ın başına geçtim. Orada da dünyada örneği olmayan ve gün boyu canlı süren bir haberciliğe başladım. Ama bu kez de bir taraftan hükümet diğer taraftan Genelkurmay işten atılmam için baskı yaptı. Başardılar.Sonuç şu; hiçbir kanalda haberle ilgili bir şey yaptırmıyorlar. Ben de “O zaman dizi filmde oynarım” diye espri yapıyordum. Bu espriyi ciddiye alan Rauf Tamer’in oğlu Emir Tamer oldu. Mehmet Ali Ilıcak’la birlikte kurdukları bir prodüksüyon şirketi ile Fox TV’ye Başbakan dizisi çektiklerini söyledi. İki ortak dizide rol almamı istedi. Onlara da yardım olsun diye en azından 4 bölümde oynamayı kabul ettim.Artık bilmiyorum, eğer sizler beğenirseniz devam ederim. Yani bir yerde karar sizlerin. Bakalım gazetecilik, yazarlık, televizyon haber sunuculuğundan sonra dizi film alanında bir şey yapabilecek miyim?Dizinin ilk bölümü bu gece saat 21.45’te Fox TV’de. İzleyin bakalım. Ondan sonra diziyle ilgili ayrıntıları, çekimler sırasında yaşadıklarımı da sizlerle paylaşırım. *** Açıklamayı hükümet yapmalıydı Genelkurmay Başkanlığı Kuzey Irak’taki operasyonun bittiğini internet sitesine koyduğu bir bildiri ile açıkladı. Oysa bu açıklamanın önce hükümet tarafından yapılması gerekir. Genelkurmay hükümet açıklamasından sonra gerek görürse teknik konularda ayrıntıları medyaya bildirirdi.Çünkü; Genelkurmay’ın sınır ötesi bir askeri hareketa karar verme yetkisi yok. Genelkurmay Başkanı bu emri bizzat Başbakan’dan alır. Aynı şekilde Genelkurmay kendi başına operasyonu bitirme kararı da alamaz. Başbakan’a bilgi arzeder. Başbakan uygun görürse “Dönün” talimatı verir.Bu durumda operasyonun bitirildiğini Genelkurmay değil hükümet açıklamalıydı. Ortada tüm halkı rencide eden bir durum var. Amerikan Başkanı “Çıkın dışarı” diye gürledi. Türk askeri Irak’taki operasyonu bitiriverdi. Özet şudur: Genelkurmay Bush’un adeta talimat niteliğindeki açıklamasından sonra operasyonu bitirdiğini açıklayarak hükümeti kurtardı. Sokaktaki vatandaşın zihninde şimdi şu var: “Bizim asker Amerika’nın emrinde mi?” Doğal olarak vatandaş açıklamayı kim yaparsa ona bakar. Genelkurmay hükümeti büyük bir sıkıntıdan kurtararak bütün günahı yüklendi. Böyle kahramanlık her zaman görülmez.

Devamını Oku

Türban formülü

27 Şubat 2008

Geçen gün de yazdım ama kimse üstüne alınmadı. Yine aynı yönde ve hiçbir “çözüm” önermeyen “aksi inkar edilemeyecek” buna karşın “içi boş” görüşler peşisıra yazılıyor. Bu nedenle bizzat isim vererek yazmak istiyorum.Sevgili Ertuğrul Özkök; size hitaben yazıyorum ama sözüm sizin gibi aslında iyi niyetli herkese. Sevgili Özkök, öncelikle söyleyeyim ki, Meclis’in türbanı serbest bırakacağını düşündüğü Anayasa değişiklikleri ile ilgili en güzel manşeti Hürriyet gazetesi attı. “411 el kaos için kalktı” tarihe geçecek mükemmellikteydi. Tayyip Bey ve kurmayları istediği kadar kızsın, sizin dün de yazdığınız gibi gerçek budur.Ama sevgili Özkök, ısrarla diyorsunuz ki “Ben üniversitelerde türbanın serbest bırakılmasından yanayım, bunun çözümü için uzlaşma zemini bulunacağına inanıyorum.” İyi güzel de sevgili dostum bir kere de şu uzlaşma yöntemini yazsanız da hepimizin yüreği ferahlasa.Nasıl bir uzlaşma olacak? Bu uzlaşmadan kastınız türbanın serbest bırakılması mıdır? Eğer türban bırakılacaksa bunun yöntemi nasıl olacak?Sizin “çözüm” yönteminizde değişen ne olacak? Bunları yazmadığınız sürece iyi niyetli girişimleriniz havada kalacaktır. Çünkü açıkçası türban tamamen serbest bırakılacaksa bugün gelinen nokta işte bunu sağlıyor zaten, yani hem “üniversitede türbandan yanayım” demek hem de bugünkü durumdan rahatsızlık duymak biraz garip oluyor.Öyle sanıyorum ki çok küçük bir kesimin intikam duyguları ile Cumhuriyetin kuruluş ilkelerini ve felsefesini yerle bir etmek istediklerini aslında siz de biliyorsunuz. Ama siz de aynı hataya düşerek olaya sosyolojik ve duygusal açıdan bakarak kendi liberal görüşünüz altında kalıyorsunuz. Keşke aslında bu dayatmaların inanç ya da özgürlüklerle ilgili olmadığı yolunda olduğunu sandığım görüşlerinizi daha bir cesaretle yazabilseniz. Siz ve diğerleri elbette. Sevgilerimi sunarım.***** Mecbur olmadan Temel 20 senedir Almanya’da yaşıyormuş. Bir gün göçmen bürosuna gidip Almanya’dan kesin donüş yapacağını söylemiş. Sormuşlar “Niye dönüyorsun?” diye.Temel “homoseksüeller yüzünden” demiş.Bürodakiler şaşırmış “Seni rahatsız filan ediyorlarsa hemen bir şikayette bulun, gereğini yaparız. Buradan bu yüzden ayrılmana değmez” demişler. Temel “Beni rahatsız etmiyorlar” demiş.Bürodakiler yine şaşırmış: “Peki neden gidiyorsun?” Temel cevaplamış: “Burada 20 yıl önce homoseksüellik yasaktı, 10 yıl önce serbest oldu, 5 yıl önce de evlenmelerine izin verildi. Homoseksüellik MECBUR olmadan dönmek istiyorum” Günümüze uyan bölümü de şu: Türkiye’de de 30 yıl önce türban diye bir şey yoktu, 20 yıl önce takmaya başladılar, şimdi serbest oluyor, MECBUR olmadan biz de bir çare üretmekzorundayız.*****Bu gece 32.Gün’deyim 28 Şubat’ı ve bugüne yansımalarını öğrencilerle Konuşacağız*****Herkes düşüncelerinde yanılabilir. Ama aptallar bir türlü yanıldıklarını anlayamazlar. Çiçero*****İmam nikahı da bir tür türban mı? Peşinen söyleyeyim. Türkiye Cumhuriyeti kanunlarına göre resmi nikahı yaptıktan sonra bir de imam nikahı kıydıranlar bu yazıdan sakın alınmasınlar. Çünkü onların bu yazıyla hiçbir ilgileri yok. Ancak Bel-Pa olayının bir kere daha ortaya çıkardığı gerçek var. Adam evli ama resmi nikahı yok. Bununla kalmıyor, adamın bir de sevgilisi var. O da imam nikahlı. Peki bu nasıl iş? Medeni kanun açısından ortada bir suç var. Ama bu arkadaşlar yaptıklarını “inançlarının gereği” gibi sunmaya çalışıyorlar. Baksanıza Bel-Pa’nın istifa eden genel müdürü “Bu ailevi bir sorun, medyanın bu kadar kurcalaması yanlış” diyebiliyor. Nasıl yani? Gayrı meşru ilişkiyi “imam nikahı” adı altında adeta türbana sokacaksınız sonra da buna aile meselesi diyeceksiniz. Açık söyleyeyim, bu tipler dine karşı da suç işliyorlar. Günaha giriyorlar. Birkaç kadınla evlilik yapmak İslamiyet’in ilk yıllarında bir zorunluluk olarak ortaya çıkmıştı. Ama günümüzde bunun adı başka bir şeydir. Dini, ahlaki zaaflarına türban yapmaya çalışanların bu maskesinin de düşmesi gerek.*****Tuzla’daki insanlık dramıGünlerdir medyada Tuzla Tersaneleri’nde iş kazası geçirerek can veren işçilerin dramı anlatılıyor. Bunları öğrendikçe nasıl bir insanlık ayıbının yaşadığını da görüyoruz.Tersane patronlarının ihmalleri, insana değer vermemeleri, aşırı kazanç hırsları bir yana, geçinmek için ölümü göze alan insanların çaresizliği öte yanda.Adam aslında vasıfsız. Hiçbir şey bilmiyor. Tıpkı sıradan bir amele gibi tersanede çalışmaya başlıyor. Ama aldığı para akşam yemeğini bile çıkarmıyor. Tek çaresi fazla mesai yapmak. Bu patronun da işine geliyor. Çünkü aksi takdirde bir vardiya daha yapması gerek. Bu da çalıştırdığı kadar işçi, bir o kadar maaş, vergi ve sigorta demek.Fazla mesai yapan işçi, aşırı yoruluyor, zaten işi de pek bilmediği için dikkat dağılması sonucu hata yapıyor. Sonuç ya bir daha asla çalışamayacak derecede hasar görmek ya da ölmek. 21. yüzyıl Türkiye’sinden bir insanlık ayıbı işte.*****Sinan Aygün: 35 bin kişiye hemen iş bulurum, ama...Ankara’da Sinan Aygün’le sohbet ediyoruz yemekte. Az sonra Salih Kapusuz da katılıyor bize. İster istemez ekonomiden, siyasetten konuşuyoruz.İşsizlik günün en önemli konusu. Sinan Aygün diyor ki “Şu anda Ankara’da 35 bin kişiye iş imkanı yaratabilirim ama elimizde kalifiye eleman yok.” İşte sorun burada. İşsizlik had safhada ama kimsenin elinde meslek yok. “Her işi yaparım abi” dönemi de artık çok geride kaldı. Peki neden böyle? Hem Aygün hem Kapusuz aynı noktada buluşuyor. “Meslek eğitimi yok edildi.” Salih Kapusuz’un bakış açısı farklı. İmam Hatip Okulları’ndan mezun olanların üniversiteye gitmelerini önlemek için meslek eğitiminin bitirildiğini savunuyor. Doğruluk payı var mı? Bana göre biraz var ama sorun bundan kaynaklanmıyor. Çünkü İmam Hatip olayını siyasal İslamcılar ısrarlı biçimde gündemde tutuyor. Diğer mesleki eğitimlerin ölmesi pahasına İmam Hatip dayatması yapıyorlar. Yani o kadar da şikayete hakları yok.

Devamını Oku

En tepeye “uzanma” tezgahı

27 Şubat 2008

Ergenekon adı verilen çete ile ilgili yazmamamın nedenini pazartesi günü birkaç cümle ile açıklamıştım. Çünkü adı geçen kişilerin bir araya gelmesiyle bir terör örgütü kurulamayacağını, hele hele darbe yapacak bir cuntanın oluşturulamayacağını aklı başında herkes anlardı.Ergenekon olayına ilk günden beri “kuşkuyla” yaklaştım. Çünkü burada asıl amacın başka olduğunu “hissediyordum.” Neydi bu his? Bir çeteden yola çıkarak özellikle liberal ağızlardan “darbe” söylentileri yaymak ve bunu da ordunun en tepesine bağlayarak askeri iyice pasif hale getirmek.Anladığım kadarıyla aylardır sürdürülen propagandalar ve “ince” çalışmalar sonucu çete ile ordunun en tepesini ilişkili hale getirecek bağlantının “tezgahı” yapıldı. Nedenini hemen söyleyeyim. Önceki gece Ergenekon çetesi kapsamında tutuklanan kişilerden biri Genelkurmay’a çok yakın olduğunu her yerde söyleyen biri. Bu kişi geçmişiyle de bugünkü ilişkileriyle de çok dikkat çekici biri. İçinde birkaç emekli generalin de bulunduğu bir derneği fiilen yönettiğini söylüyor. Aslında hiçbir hükmü olmayan bu kişi nedeniyle yakında “İşte çetenin ordunun tepesiyle bağlantısı” başlıkları görebiliriz bazı medya organlarında.Peki gerçekten böyle bir bağlantı olabilir mi? Asla mümkün değil. Ama canımı sıkan şu: Askerin tepe noktalarında oturanlar bu kişinin zevzekliğini biliyorlar. Bazı emekli generalleri yönlendirdiğinden de haberleri var. Ciddiye almamaları, bu kişiyi adam yerine koymaları ve bu zevzekliğin devamına izin vermeleri şimdi iktidar yandaşlarının eline büyük koz verecek. *** En iyi Hasan Abi bilirSevgili Hasan Abi; Ergenekon çetesiyle birlikte aylardır “darbe” ve “cunta” lafları kapladı ortalığı. İyi de tutuklanan bu isimler gerçekten bir darbe yapabilir mi, bir cunta oluşturabilir mi? İşte bunu en iyi sen bilirsin Hasan Abi.Son zamanlarda Ergenekon çetesiyle ilgili çok yazı yazdın, sonuna kadar gidilmesini, devleti ele geçiren çetelerin, cuntaların tamamen ortaya çıkarılmasını istedin.Ama Allah aşkına elini vicdanına koy. Geçmişini düşün. Gerçekten “cuntacı” olduğun günleri gözünün önüne getir. Arkasında silahlı güç olmayan cunta olur mu? Üniversite hocasından, gazeteciden, mafya artığından, emekli olmuş birkaç subaydan, kuyumcudan oluşturulacak bir cunta hangi gücü kullanarak iktidarı zorla ele geçirecek? 1970’de içinde bulunduğun cunta hareketinin gücünü bir hesapla. Zırhlı tugay vardı mesela, hava kuvvetlerinden komutanlar işin içindeydi, tank taburu da destek veriyordu. Şimdi bu tutuklanan isimlerin arkasında böyle bir güç olacağını aklın kesiyor mu?Allah aşkına Hasan abi, milletin kafası daha fazla karışmadan, şu cunta nedir, nasıl kurulur, nasıl başarıya ulaşır veya hüsrana uğrar deneyimlerine dayanarak bir anlatsan da halkın gözü açılsa. *** Yıldırım çarptıSavcı üç cesedi incelemek üzere morga gitmiş. Üçününde yüzünde tebessüm olduğunu görünce merak etmiş ve neden hepsinin güldüğünü sormuş. Morg görevlisi birincinin Milli Piyango’yu kazandığından ikincinin ise oğlu olduğundan, sevinirken kalplerine yenik düştüklerini anlatmış. Sıra vücudu kömür gibi olmuş Temel’e gelmiş. Savcı daha da merakla, “Bu neden ölmüş?” diye sormuş. “Efendim, buna yıldırım çarptı” diye cevaplamış morg görevlisi. “Peki neden gülümsüyor?” diye sorusunu devam ettirmiş savcı. Aldığı cevap: “Fotoğrafını çekiyorlar sanmış.” *** Yüksek bir mevkiye yerleşen alçak bir kişiden daha kötü bir şey olamaz. Claudianus *** Bu yardımla seçim kaybedilmez Gökçek’le gezerken kafamda hep aynı soru var. Tüm bu hizmetlerin kaynağı ne?Gökçek’e “Siz devlet içinde devlet olmuşsunuz. Yaptığınız bütün bu hizmetleri aslında devlet yapmak zorunda. Üstelik bunlar Anayasa’da da yazılı” dedim.Gökçek “Neden, yoksula yardım etmekle yanlış mı yapıyoruz? Diğerleri de yapsın, tutan mı var?” diye sordu. Ben de “Hayır ama yapılan bu yardımlar aslında devletin yardımı niteliğinde, yani bunda yardımı alanın da katkısı var. Siz devletin gücünü kullanıyorsunuz, diğer partilerin böyle bir imkanı yok ki. Ama sıra seçimlere gelince bu yardımların sizden geldiğine inanan halk oyunu size verecek. Burada haksız rekabet var” dedim.Yardımlar konusunda Gökçek’le aynı fikirde olmak mümkün değil. Çünkü o bunun kaynağını, haksız rekabete yol açtığını düşünmüyor bile.Bu arada Gökçek Ankara’da yardıma muhtaç bir tek kişinin bile atlanmadığını ve evine erzak götürüldüğünü anlatarak bir olayı da şöyle anlatıyor: “Geçenlerde Başbakan gezerken 9 çocuklu bir vatandaş hiç yardım alamadığını söylemiş. Başbakan da bana sordu. Ben de (Mümkün değil, olsa olsa Ankara’ya yeni gelmiştir) dedim. Sonra adamı buldurdum. Gerçekten de Ankara’ya geleli bir ay olmuş. Yani asla atlamayız.” Böyle bir teşkilat işte. Bu durumda seçim kaybetmesi mümkün mü?Peki bir gün gelir de ekonomik kriz çıkar ve bu yardımlar yapılamazsa ne olacak? Bu soruya Gökçek gülerek “Öyle şey olmaz” diyor. İyi, bakalım göreceğiz. Yardımlar kesilirse o halkın Gökçek’i sopayla kovalayacağını bilmemek akılsızlık olur. *** Her şeyi yapabilirsin, yeter ki başını ört Ankara Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı Bel-Pa’da çıkan skandal bir başka gerçeği daha ortaya seriyor. Daha önce yaptığı belediye başkanlığı sırasında “görevi kötüye kullanmak” suçundan 11 ay, “zimmetine para geçirmekten” de 1 ay hapis cezası bulunan bir kişi Bel-Pa’nın başına oturtuluyor. Melih Gökçek bunu nasıl yaptı bir sormak lazım. İkincisi, bu kişinin hem imam nikahlı karısı var hem de sevgilisi. Çifte zina yani. Ama bakıyorsunuz bu kadınlar türbanlı. Bir tarafta “saçın bir telinin görünmesinden” bile sakınılan bir ahlak anlayışı, öte tarafta çifte gayrı meşru bir yaşam. Üstelik bunu bir de “aile içi” sorun diye sunmaya kalkışıyorlar. Türbanı “özgürlük” olarak savunanlar bunu kastediyor herhalde; “Türbanı başına taktıktan sonra istediğini yapabilirsin” anlayışı yani.

Devamını Oku

28 Şubat aşısı için dualar başladı

25 Şubat 2008

Çocukken pek çok aşı olduk. Bizim dönemimizde en ünlüsü verem ve çiçek aşılarıydı.Aşının temel nedeni çok basit. Sağlıklı birine bir miktar mikrop zerk ediyorsunuz. Bu sağlıklı bünye gelen mikropla baş edebiliyor. Böylelikle vücut güçleniyor ve bir gün bu mikrop daha güçlü bir şekilde gelse bile bununla baş edebiliyor.Yani aşıyı tıpkı bir tatbikat gibi algılayabiliriz. Nasıl asker düşmanla savaşmak için her gün talim yapıyor ve tatbikatlarda gücünü sınıyorsa aynen öyle.İşte ben 28 Şubat’a böyle bakıyorum. Kalkışmaya hazırlanan siyasal İslamcılık için bir aşıydı 28 Şubat. Bir sürü abuk sabukluk yapıldı ve siyasal İslam adeta tatbikat yaparak güçlendi. Sonra da iktidara geldi.Ama bu gelinen nokta yetmiyor. Çünkü yüreklerde hala bir korku var. Anadolu’daki bin yıllık tarihi bilenler bu topraklarda bir şeriat devletinin hüküm sürmesinin olanaksız olduğunu biliyor. Bir şeriat devleti olan Osmanlı bile “Şeriatsa benim şeriatım, bunun dışındaki hiçbir şeye izin vermem” mantığı ile başlatılan her kalkışmayı bastırmıştı.Şimdi de öyle olmasından korkuluyor. Bu nedenle bir aşı daha gerekli. İşte bu nedenle 28 Şubat yaklaştıkça o günü hatırlatmalar, gönderme yapmalar, askeri kışkırtmalar başladı.İsteniyor ki asker çıksın konuşsun, ortalık karışsın, mağduriyet yaratılsın ve kalkışma arkasına daha fazla güç toplasın. Bakalım yeni bir aşı ortamı yaratılabilecek mi?*****Anayasal suçYÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan’ın dünkü açıklamasını dehşet içinde dinledim. Türkiye’de ilk kez bu kadar açık bir şekilde Cumhuriyet değerleri tartışmaya açıldı. Siyasal İslamcı kesim bu kavgayı uzun yıllardır sürdürüyordu ama hiçbir zaman Cumhuriyet değerlerine yönelik bu kadar saldırmaya cesaret edememişti. YÖK’ün başındaki profesör adeta “sıkıysa söylemesin” mantığı ile ve sırf laikliği ayaklar altına almak için tüm Cumhuriyet değerlerini kaldırmayı göze aldı. Bir; yaptığı anayasa suçudur. İki; şehitler verdiğimiz bir ortamda kargaşadan yararlanıp Cumhuriyet değerlerine saldırmasının bedelinin de çok ağır olacağını bilmelidir.***** Printer Yıl 1992. Ankara’dayız. Taksiye bindim. Kucağımda yeni aldığım printer kutusunda duruyor. Az sonra bir polis çevirmesi oldu. Polis taksi şoförünü aşağı indirdi. Sonra cama eğilip “Kucağında ne var?” diye sordu. Ben de “Printer” dedim. Polis arkadaşına dönüp “Yabancı lan bu bırakalım geçsinler” demez mi? Gülmemek için kendimi zor tuttum.*****Ankara’da trafik sorunu aşağı yukarı çözülmüş Melih Gökçek direksiyonda Ankara’da geziyoruz. Dedim ki “İstanbul Belediye Başkanı ile böyle bir gezi yapamayız.” Gökçek “Neden?” diye sordu. “Nedeni var mı, trafiğin sıkışacağını bilir, cesaret edemez” dedim.Gerçekten son yıllarda Ankara’da en dikkatimi çeken şeylerin başında birkaç nokta hariç trafiğin hiç tıkanmaması olmuştu. İstanbul’dan arabayla geliyorsanız neredeyse Kızılay’a kadar hiç trafiğe takılmadan gidebiliyorsunuz. Çok sayıda alt ve üst geçitle yollar çok akıcı hale getirilmiş. Gerçi buna karşı çıkanlar da yok değil. Haklı oldukları bir yan da var tabii. “Açılan her alt ve üst geçit trafiğe daha çok araç katılmasına neden oluyor.” Gökçek’e bu alt ve üst geçitlerle ilgili “yolsuzluk” iddialarını soruyorum. “Ne yazık ki benim partimden, beni çekemeyen bazıları çıkarıyor bunları, ama kimliklerini biliyorum” cevabını veriyor.Gökçek öncelikle kendi yaptığı parklara ve gençlik merkezleri ile hanım lokallerine götürüyor. İtiraf edeyim ki parklar inanılmaz güzel olmuş. İlk yapıldığında dağ başı gibi görünen yerler şimdi büyük nüfusları barındıran kentler haline gelmiş.Gençlik merkezleri akıl alır gibi değil. Binlerce genç buralara üye. Hiçbir ücret ödemeden buralarda spor yapıyorlar, gitar, flüt, ut, keman, bilgisayar, yabancı dil dersleri alabiliyorlar, masa tenisi, bilardo, mini golf oynayabiliyor, interete girebiliyorlar.Aynı şekilde kurulan hanım lokallerinde kadınlar bir araya gelip çeşitli hobiler öğrenip, arkadaşlıklar kurabiliyor, isterlerse spor yapabiliyor, hamama saunaya bile girebiliyorlar. Bunların hepsi de ücretsiz. Tamamı belediye kaynaklarından karşılanıyor.Gökçek’le arabada başbaşa olunca AKP’nin çok güvendiği “fakire yardım” konusunu da konuştuk. Ateşli tartışmamız oldu. Bunları da yarına bırakıyorum. *****Türban ve teknoloji el ele Türban tartışmaları ‘yasa ha çıktı ha çıkacak, o onayladı bu geri çevirdi’ diye devam etsin, öğrenciler değişikliğin teknik boyutunu düşünmeye başladılar.Türban nasıl bağlanırsa bağlansın her halde kulakları ve yanakların bir kısmını kapatacağı bir gerçek. Teknolojik gelişmeleride göz önüne alarak türban değişikliği değerlendirilirse içinden çıkması zor bir handikap oluşuyor. Çünkü içine sayfalar dolusu bilginin sığabileceği ya da eş zamanlı bilgi alabilen bluetooth’lar, kulaklıklar, telsizler, mp3’ler türban altından görünmeden çok rahat kullanılabilir. Bu sayede ders esnasında telefonla konuşmak veya müzik dinlemek mümkün. Bu durum özellikle de sınavlarda kontrolü kısıtlayacağa benziyor. Değişiklikten sonra fırsat eşitliği diye adalet arayanlar bu sefer başı açık öğrenciler olacak. Hatta sadece sınav haftalarında türban takan öğrenciler görmek bile mümkün. Neden sadece sınav haftaları türban taktığını sorarsanız alacağınız cevabı şimdiden söyleyeyim: “Bu benim inanç özgürlüğüm, kimse karışamaz!” *****“Burada benimle”Fıkra yine Yıldırım Tuna’dan; kadının araba kullanması bir felaketmiş. Her sokağa çıkışı bir macera olur ve akabinde kocasını telefonla ararmış. Bir gün kocası böyle bir telefon daha almış;“Bu sefer ne oldu?..” “Frenlerim tutmadı..” demiş karısı, “Gelip beni alabilir misin?..” “Nerdesin?..” “Yan caddedeki eczanenin içinden arıyorum..” “Peki araba nerde?..” “Burada.. Benimle birlikte..!”*****Bir siyasetçi gelecek seçimi, bir devlet adamı gelecek kuşağı düşünür. James F. Clarke

Devamını Oku

28 Şubat’taki noktadayım

24 Şubat 2008

Çok kalmadı 28 Şubat’ın yıldönümüne. Bugün yaklaştıkça özellikle siyasal İslamcı kesimde bir hareketlenme başladı. “Rövanş duyguları” içinde hepsi kendi çapında “28 Şubat dosyaları” hazırlamakla meşguller.28 Şubat dönemindeki bazı uygulamalara karşı çıktığım için benimle de röportaj yapmak isteyenler var. Öncelikle şunu söylüyorum: “Artık 28 Şubat’ın hatırlanan isimlerinden biri olmaktan çok sıkıldım. Çünkü bu da oyunun bir parçası. Söyleyeceklerim hoşunuza gitmeyebilir.” Ama yine de geliyorlar. Anlatıyorum. Diyorum ki “28 Şubat’la bugün arasında bir fark yok. O gün de iktidarda kalmak ve oluşturulan ranttan pay kapmak için baskıcı, dayatmacı, anayasa ve hukuk dışı, insan haklarını ayaklar altına alan uygulamalar oluyordu. Bugün de aynısı yapılıyor. Sadece aktörler değişti.” İkinci olarak da şunu söylüyorum: “20-25 yıl sonra geçtiğimiz 20 yılın tarihi yazılırken ‘28 Şubat Türkiye’nin laik demokratik düzenini devirmeyi amaçlayan siyasal İslamcı bir kalkışmanın ilk adımıdır, o günün askeri, siyasileri, iş dünyası ve medyası el birliği ile farkında olarak ya da olmayarak bu geçişe destek verdi’ denirse ben buna karşı çıkmam. Çünkü manzara budur.” Bunları anlattığımda bana “Yani pişmanlık mı duyuyorsunuz?” sorusu geliyor bu kez. Cevabım şu oluyor: “Hayır elbette değilim. Çünkü o gün de hukuku, demokrasiyi, insan haklarını savundum, bugün de aynı noktadayım. Karşımdaki aktörler değişti. 28 Şubat büyük bir oyundu, bugün değişik aktörlerle aynı oyun sergileniyor.” Önümüzdeki günlerde çeşitli yayın organlarında adımın geçtiği haberler yapılırsa bu açıdan değerlendirin lütfen.***** SüpermenAdam hayli alkollü ve de bitkin üstelik gecenin üçünde evine gelir. Karısı son derece zinde, duruma kesinlikle hakim, kocasını sorgulamaya başlar.- Söyle bakalım Süpermeeen. Neler yaptın bu akşam?- Valla karıcım, patronla beraber müşterileri yemeğe çıkarttık.- Eeee, sonra ne yaptınız süpermen?- Oradan striptize gittiiik... Ben sadece seyrettim.- Yani sen bişiyler yapmadın değil mi, süpermen?- Ben hiç bişicikler yapmadım, ama sen niye bana iki de bir süpermen diyorsun?- Valla, ben bir seni bir de süpermeni gördüm donunu pantolonunun üstüne giyen de ondan!*****KAMYON YAZILARIDuanla yaşamıyorum ki bedduanla öleyim*****Havaalanından Ankara’ya giriş cennetten geçer gibi olacak 3 0 yılı aşkın süredir Ankara’ya kaç kere uçakla gittim hatırlamıyorum bile. Ama yıllardır bildiğim bir şey var. O da havaalanından Ankara’ya doğru gelirken, Pursak’ları geçtikten sonraki manzaranın çirkinliği.Her iktidar ve her belediye başkanı burayı “adam edeceğine” dair söz verdi, hiçbiri yapamadı. Sadece biri evleri beyaza boyatarak hile yoluna saptı. Bir tek Melih Gökçek bunu başardı.Ankara’da Melih Gökçek’in kullandığı makam arabasıyla geziyoruz. Gökçek beni ilk olarak işte bu haavalanı yolundaki bölgeye götürdü. “Kentsel Dönüşüm Programı” çerçevesinde yıllardır görmekten usandığımız binlerce gecekondu yıkılmış. En tepeden inşaatlar başlamış.Gökçek ilk yapılan bloklarda bu bölgede evi olup da yıkılanların yararlanacağı evlerin inşa edileceğini anlattı. Daha sonra da hem belediyeye ve TOKİ’ye büyük para kazandıracak, ama Ankara’ya da bir cennet kazandıracak bölümün yapımına geçilecek.Şantiyeyi gezdim. Projenin maketini gördüm, hazırlanan olağanüstü güzellikteki animasyon filmi de seyrettim. Gökçek projenin üç yıl sonra biteceğini belirtti. Proje bittiğinde havaalanından gelen yol tam bu bölgenin ortasından geçecek. Birbirinden güzel konut, kültür merkezi, otel ve sosyal tesislerin arasından geçmek herhalde bir zevk olacak.Gökçek’e “Ancak burası bitince bu kez Aydınlıkevler göze batmayacak mı?” diye sordum. Melih Gökçek gülerek “İşte kentsel dönüşüm de bu zaten, o zaman sıra oraya gelecek herhalde” dedi.Şimdi Ankara’yı ve Türkiye’yi daha önce yönetenler dudak bükebilir. Sadece şunu söylemek isterim; “Yıllardır bu sorun hepinizin gözünün önündeydi. Yapsaydınız kardeşim.”*****Küçük insanların büyük gururları vardır. Voltaire*****AritmetikÖğretmen: 1 doların var ve babandan 1 dolar daha istedin.. Kaç doların olur?..Öğrenci: 1 dolarım olur..Öğretmen: Otur! Öğrenemedin şu toplamayı, aritmetiği bilmiyorsun.!Öğrenci: Asıl siz babamı bilmiyorsunuz..! (Yıldırım Tuna’dan)***** Türban, kara harekatı Ergenekon Geçen hafta ülkenin gündemi her zamankinden daha yoğundu. Türbanı baskın çıkarma operasyonuna Başkomutan Gül “onay” desteği verirken, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Kuzey Irak’ta başlattığı kara harekatı eklendi. Başkomutan’ın tam da operasyonun başladığı saatlerde türbanı serbest bırakacağı ileri sürülen anayasa değişikliklerini onaylaması hoş olmadı. Gül örneği görülmemiş biçimde onayladığı değişikliğe gerekçe yazma ihtiyacı duymuştu. Belli ki içi pek de rahat değil.Kuzey Irak’a yönelik kara harekatı doğal olarak insanı heyecanlandırıyor. Ancak daha önce de yazdığım gibi “istihbaratı başka bir ülkeden alarak ve onun çizdiği sınırlar içinde askeri bir harekat yürütmek”ne anlama geliyor bunu hâlâ çözebilmiş değilim. Bunun yanı sıra Amerika’nın verdiği bu “iznin” karşılığında ne vereceğimizi de henüz bilmiyoruz. Bu nedenle konuyla ilgili temkinli davranmaya çalışıyorum.Haftanın önemli gelişmelerinden biri de Ergenekon adı verilen çeteyle ilgiliydi. Bu konuyla ilgili bugüne kadar hiçbir şey yazmadım. Bazıları merak ediyor. Yazmadım çünkü adı geçenlerin bırakın darbe yapmaya sıradan bir çete olmaya bile güçlerinin yetmeyeceğini düşünüyorum.Ancak son gözaltına alınmalarda ilginç bazı noktalar var. Başbakan’ın ısrarla “nereye kadar giderse” söylemini güçlendirecek ve bazı bağlantılar kurulabilecek bir gelişme dikkatimi çekti. Bana birkaç gün daha izin verin, son gözaltılar karara bağlandığında bunu da yazacağım.Hepinize iyi haftalar dilerim.

Devamını Oku

Hayvan hikayelerinden ibretlik hayat dersleri

23 Şubat 2008

Hayvanlar hikâyelerde çok sevimli hale gelirler. Çok eskilerden beri hayvan hikâyeleri ile insan yaşamını birleştirmek ve buradan dersler çıkarmak da çok yapılagelir. Ezop ya da La Fountain hayvan hikâyelerini (Fabl) insan yaşamına en iyi adapte eden yazarların başında gelir. Bu Pazar size okurlardan Yılmaz Dağdeviren’in gönderdiği (Yazarı kendisi mi bilmiyorum) hayvan hikâyelerinden ve bunlardan çıkan derslerden bir demet sunmak istiyorum;Aslan doğurmakHayvanlar bir gün kim daha çok çocuk doğurabilir diye çekişmeye başlarlar. Hep birlikte dişi aslana gidip danışırlar. “Sen kaç çocuk doğurabiliyorsun?” diye sorarlar aslana. “Bir” diye yanıtlar dişi aslan. “Fakat ben aslan doğururum.” Dersimiz; nitelik, nicelikten önemlidir.Yengeç ve annesi“Neden böyle yan yan yürüyorsun yavrum” diye sorar anne yengeç çocuğuna. “Düzgün yürüsene” der. “Pekala anne” der çocuk. “Sen önümden düzgün yürü, ben seni takip ederim.” Dersimiz; hareketler sözlerden önde gelirAslan, koyun, kurt, tilkiAslanın biri, bir koyunu yanına çağırır ve nefesinin kokup kokmadığını sorar. “Evet” diye yanıtlar koyun. Aslan bu yanıta kızar ve koyunu oracıkta parçalar. Daha sonra kurda seslenip yanına çağırır, ona da aynı soruyu sorar. “Hayır” diye yanıtlar kurt korkudan. Ancak o da yağcılık yaptığı için aslanın öfkesinden kurtulamaz. Sıra tilkiye gelmiştir. Aynı soruyu tilkiye de sorar. Tilkinin yanıtı şöyle olur; “Üzgünüm, üşütmüşüm biraz, o yüzden burnum koku almıyor.” Dersimiz; akıllı kişi tehlikeli durumlarda konuşmaz.Kazlar ve turnalarKazlar ve turnalar bir gün aynı tarlada yiyecek ararlarken birden yanlarına yaklaşmaya çalışan avcıyı fark ederler. Turnalar daha çevik ve hafif oldukları için hemen uçarlar. Oysa kazlar ağır hareket ettikleri için avcıdan kurtulamazlar.Dersimiz; yakalananlar her zaman suçlu olanlar değildir.Hasta geyikYaşlı bir geyik hasta düşer ve daha rahat otlayabilmek için güzel otlarla dolu bir çalılıkta yaşamaya başlar. Her hayvanla iyi geçindiği için pek çok hayvan sık sık geyiğin ziyaretine gelir. Zamanla her gelen hayvan bu güzel otlardan tatmaya başlayınca kısa süre sonra tüm otlar biter. Geyik hastalıktan kurtulur ama yiyecek hiçbir şeyi kalmadığı için bir süre sonra açlıktan ölür. Dersimiz; cehenneme giden yol iyilik taşlarıyla örülmüştür.Farelerin toplantısıBir gün fareler bir araya gelirler ve başlarına musallat olan bir kediden kurtulma planları yaparlar. Pek çok fikir öne sürülür. Hiçbiri kabul görmez. En sonunda genç bir fare kedinin boynuna bir çan asmayı önerir. Böylece kedi kendilerine yaklaşırken farkına varacak ve kaçabileceklerdir. Bu öneri fareler tarafından alkışlarla onaylanır. Bu arada bir köşede sessizce onları dinlemekte olan yaşlı bir fare ayağa kalkar ve bu önerinin çok zekice olduğunu, başarılı olacağından hiç kuşkusu olmadığını belirtir. “Fakat” der, “Aramızdan kim kedinin boynuna çan asacak?” Dersimiz; iyi bir plan yapmak ayrı, o planı gerçekleştirmek ayrıdır.*****Dertli olmanın sırrı, dertli olup olmadığımızı düşünecek kadar boş vakte sahip olmamızdır. Bernard Shaw*****Kullanım talimatları Firmaların sattıkları ürünlere ait bilgileri kullanım talimatlarında açıkça belirtme zorunluluğu olduğunu biliyoruz. Ancak aşağıdakiler gibi şaka olsun diye değil ciddi ciddi yazılmış açıklamalar insanı gülsem mi, ağlasam mı ikilemine sokuyor. İşte bazı örnekler:* Saç kurutma makinesinin üzerindeki talimat: “Uyurken kullanmayın.” * Kızarmış patates torbasının üzerinde: “Kazanan siz olabilirsiniz. Üstelik, satın almanız da şart değil. Ayrıntılı bilgi torbanın içinde.” * Dial sabunlarının kutusunda: “Kullanım şekli: Normal sabun gibi.” * Donmuş yemek kutusunda: “Öneri: Buzunu çözün” * Otellerde verilen duş başlığının kutusunda: “İçine bir tek baş sığar.” * Marks&Spencer’a ait bir puding kutusunda: “Ateşin üzerine koyarsanız ısınır.” * Bir uyku ilacının üzerinde: “Uyuklamaya sebep olabilir.” * Rowenta ütü kutusunda: “Giysilerinizi üzerinizde ütülemeyin.” * İngiltere’nin ünlü eczane zinciri Boots’un çocuklar için hazırladığı öksürük şurubu kutusunda: “İçince araba kullanmayın.” * Japon malı mutfak robotunun üzerinde: “Başka amaçla kullanılmaz.” * Fındık paketinin üzerinde: “Dikkat! İçinde fındık var” * American Airlines Şirketi’ne ait fıstık paketinin üzerinde: “Talimat: Paketi açın, fıstıkları yiyin.” *Bir elektrikli testerenin üzerinde: “Çalışırken elinizle durdurmaya teşebbüs etmeyin.”***** “Çok şükür”Mc Donald’s’ta yemek yerken gözüm yan masada torunu ile yemek yiyen yaşlı amcaya kaydı. Gayet mutlu ve keyifli olduğu her halinden belli olan amca; masaya oturdu, yemekten önce bir soluk aldı, tam tepsisine yönelmişken gözü servis kağıdındaki yazıya takıldı. “Yediklerinizin değerini biliyor musunuz?” başlıklı yazının altında yiyeceklerin besin değerleri yazıyordu. Amca ise yazıya baktı, biraz düşündü ve “Çok şükür” diyerek yemeğine başladı.*****Masanın altı Şehrin lüks restoranlarından birisinde garson bir masada oturan çiftte, erkeğin birden yavaş yavaş sandalyesinden masanın altına doğru kaymaya çalıştığını görmüş. Kadın son derece ilgisizmiş. Birazdan adam tamamen oturduğu yerden kayıp masanın altında kaybolmuş. Kadın hiçbir şey olmamış gibi etrafına bakmaya devam ediyormuş. Garson, kadının yanına gelip, “Afedersiniz..” demiş, “Sanırım biraz önce kocanız masanın altına kaydı”. Kadın gayet soğuk kanlılıkla camdan dışarı bakıp sessizce mırıldanarak “Hayır kaymadı” diye cevap vermiş, “Ama biraz önce ön kapıdan içeri girdi!” ***** KAMYON YAZILARIHayat buysa üstü kalsın!

Devamını Oku

Yolları açtınız yayaları unuttunuz

23 Şubat 2008

Sayın Valim, Sayın Belediye Başkanım; kar yağışı geçtiğine göre artık yazabilirim. Daha önce neden yazmadığıma gelince, gecenizi gündüzünüze katıp öyle bir çalıştınız ki, açıkçası moral bozmak istemedim. Ama her yıl olduğu gibi bu yıl da öyle bir noktayı atladınız ki bunu da yazmadan da olmaz.Değerli Valim, Belediye Başkanım, daha önce iki kez kar alarmı verip İstanbul’u ayağa kaldırdınız. Kar yağmadı. Ama öyle sanıyorum ki emekler de boşa gitmedi. Öncelikle, iki kez genel ve gerçek bir tatbikat yapma olanağı buldunuz. İkincisi İstanbul halkının içine her köşe başında gördüğü karla mücadele araçları ile bir umut ve güven duygusu doldu. Özellikle Belediye Başkanımız yağmayan karla pek güzel bir şov yaptı.Gelelim karın gerçekten yağdığı ve İstanbul’un felç olduğu günlere. İtiraf etmeliyim ki ana yolları işler halde tuttunuz. Nar tanesi büyüklüğünde doluyu andıran kar bastırdığı an elbette yapılacak bir şey yoktu, ancak hemen ardından caddeler tuzlandı. Solüsyonlar döküldü, ana yollarda trafik pek aksamadı.Ancaaaak, her nedense her zamanki gibi yine sadece araçlarla gidenleri ve araç sahiplerini düşündünüz. Trafiğe araçların neredeyse beşte dördü çıkmamıştı zaten, ama yayaların yarıdan fazlası yine yollardaydı. Ve bu yayalar, kar küreme araçlarının cadde kenarlarına yığdığı çamurla karışık yığınların üzerinden yürümeye çalıştı.O durakların haline baktınız mı hiç, çamurlu kar yığınlarının üzerinden otobüslere binmeye çalışan insanların hali geçekten yürek paralayıcıydı. Ama yanısıra da kar lastikleri takmış devasa arazi araçları vızır vızır gidiyordu. Tabii ki onlar gitsinler de yayalar da düşünülmeyi haketmiyor muydu? *** Yer versinlerBenim oğlan çocukken çok afacandı. Kalabalık bir belediye otobüsüne bindiğimizde hemen benden uzaklaşır, birkaç sıra arkaya giderdi. Bir süre sonra hâlâ ayakta olduğumu görürse hemen bağırırdı “Anneeee, hamile olduğunu anladıkları halde o abiler hâlâ sana yer vermiyorlar mı?” diye. Tabii mutlaka bir utanan olur ve yerini bana verirdi. Hey gidi günler. Şimdi yere düşüp bayılsan bir kişi bile kalkıp yer vermiyor. *** Aptal âşıkAdamın biri Tanrı’ya sormuş, “Tanrım, kadınları niye bu kadar güzel yarattın?” Tanrı “Âşık olasınız diye...” demiş. Adam bunun üzerine yeni bir soru daha sormuş, “Peki niye bazen aptal oluyorlar?” Tanrı cevaplamış: “Onlar da size âşık olabilsinler diye....” *** Gökçek’le Ankara’da bir gün Önce bir hikâye. Putin bir gün araba kullanmak istemiş, direksiyona kendi geçmiş makam şoförünü de yana oturtmuş. Giderken bir trafik kontrolüne denk gelmişler. Genç bir polis durdurduğu Putin’in arabasına yaklaşmış. Ancak birden beti benzi atmış ve geri geri arkadaşlarının yanına gitmiş. Merak etmiş arkadaşları, “Hayrola?” demişler. Genç polis “Arabada çok önemli biri var” diye kekelemiş. Arkadaşları “Putin olacak değil ya” diye alay edince genç polis “Yooo, daha da önemli, adam kim bilmiyorum ama şoförü Putin” demiş.Salı günü Ankara’da, Büyükşehir belediye Başkanı Melih Gökçek ile tıpkı bu fıkradaki gibi gezdik. O, makam arabasının direksiyonuna geçti, ben de yanına oturdum. Gelen geçen direksiyonda Gökçek’i görüyor, sonra da bana bakıyor “Kim bu?” diye.Gökçek’le Ankara izlenimlerimi hafta başından itibaren parça parça sizlerle paylaşacağım. Sadece şu kadarını söyleyeyim, Gökçek inanılmaz işler yapmış ve yapmaya devam ediyor. Bunların çoğu eleştirilebilir, ama Ankara halkının çoğunluğunun bundan mutlu olduğunu söyleyebilirim. *** Kızılay’ın türbanlıları Geçen hafta Kızılay’ın Çad ve Filistin’e gönderdiği yardım ekipleri içinde türbanlıların da olduğunu belirterek “Elbette olabilir bunlar Müslüman ülkeler, ama son zamanlarda dış faaliyetlerde hep türbanlıların görünmesi yeni bir imaj yaratma çabası mı?” diye sormuştum.Çarşamba günü Kızılay Genel Başkanı Tekin Küçükali aradı. “Bir yanlış anlamayı düzeltmek istiyorum” dedi. Küçükali, “Çad’daki ekipte türbanlı yoktu. TV ekranlarına yansıyanlar Çad’dan dönen Türklerdi. Dışişleri biz dönerken oradaki Türkleri de getirmemizi istemişti” diye açıklama yaptı. Tekin Küçükali Türkiye’nin en eski yardım kuruluşu Kızılay’ın hiçbir politik akımın etkisi altında kalamayacağını belirterek “Aslına bakarsanız çok yoğun baskı altındayız. Bazı başka yardım kuruluşları önümüzü kesmek için çok çabalıyor. Bizim için dinsiz diyenleri bile var. Halkı bize yardım etmemeye çağırıyorlar bu da bizi çok üzüyor ve yaralıyor” dedi. Ne diyeyim, Kızılay için bile böyle yıpratma yapılıyorsa artık... *** Üzüntü kendi kendini giderir, ama mutluluğun tam zevkini çıkarmak için onu paylaşacağınız birinin olması gerekir. Mark Twain *** Çocuklara eziyet çektirmeyin Her nedense kar yağdığında okulların tatil edilmesi hep sorun olur. Çocuklar ve aileler bilirler ki kar yağınca okullar tatile girer, ama valilik nedense bunu son ana kadar ketum biçimde saklar. Bu kez de öyle yaptı hatırlayın.Ama benim üzerinde durmak istediğim bu değil. Neden sadece kar yağdığı gün tatil ediliyor okullar? Oysa kardan bir hatta iki gün sonra ortalık daha beter oluyor.Bugün İstanbul’da çocukların dörtte birinden azı okullarına servisle gidiyor. Gerisi yürüyor. Geçen salı günü okula gitmeye çalışan, kenara yığılmış karlar üzerinde bata çıka giden, sırtındaki çantayı taşımakta zorlanan çocukları görünce içim sızladı. O çocukları buzlu kaldırımlarda düşe kalka okula göndermek insafla bağdaşmaz. Okullar iki üç gün tatil edilse bir şey kaybetmezdik. Bu yazıları özellikle kardan sonra yazıyorum ki bir dahakine belki akılda kalır. *** KAMYON YAZILARI Gönlünde bana yer yoksa güzelim, farketmez ben ayakta da giderim.

Devamını Oku