28 Şubat aşısı için dualar başladı

Haberin Devamı

Çocukken pek çok aşı olduk. Bizim dönemimizde en ünlüsü verem ve çiçek aşılarıydı.

Aşının temel nedeni çok basit. Sağlıklı birine bir miktar mikrop zerk ediyorsunuz. Bu sağlıklı bünye gelen mikropla baş edebiliyor. Böylelikle vücut güçleniyor ve bir gün bu mikrop daha güçlü bir şekilde gelse bile bununla baş edebiliyor.

Yani aşıyı tıpkı bir tatbikat gibi algılayabiliriz. Nasıl asker düşmanla savaşmak için her gün talim yapıyor ve tatbikatlarda gücünü sınıyorsa aynen öyle.

İşte ben 28 Şubat’a böyle bakıyorum. Kalkışmaya hazırlanan siyasal İslamcılık için bir aşıydı 28 Şubat. Bir sürü abuk sabukluk yapıldı ve siyasal İslam adeta tatbikat yaparak güçlendi. Sonra da iktidara geldi.

Ama bu gelinen nokta yetmiyor. Çünkü yüreklerde hala bir korku var. Anadolu’daki bin yıllık tarihi bilenler bu topraklarda bir şeriat devletinin hüküm sürmesinin olanaksız olduğunu biliyor. Bir şeriat devleti olan Osmanlı bile “Şeriatsa benim şeriatım, bunun dışındaki hiçbir şeye izin vermem” mantığı ile başlatılan her kalkışmayı bastırmıştı.

Şimdi de öyle olmasından korkuluyor. Bu nedenle bir aşı daha gerekli. İşte bu nedenle 28 Şubat yaklaştıkça o günü hatırlatmalar, gönderme yapmalar, askeri kışkırtmalar başladı.

İsteniyor ki asker çıksın konuşsun, ortalık karışsın, mağduriyet yaratılsın ve kalkışma arkasına daha fazla güç toplasın. Bakalım yeni bir aşı ortamı yaratılabilecek mi?

*****

Anayasal suç

YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan’ın dünkü açıklamasını dehşet içinde dinledim. Türkiye’de ilk kez bu kadar açık bir şekilde Cumhuriyet değerleri tartışmaya açıldı. Siyasal İslamcı kesim bu kavgayı uzun yıllardır sürdürüyordu ama hiçbir zaman Cumhuriyet değerlerine yönelik bu kadar saldırmaya cesaret edememişti. YÖK’ün başındaki profesör adeta “sıkıysa söylemesin” mantığı ile ve sırf laikliği ayaklar altına almak için tüm Cumhuriyet değerlerini kaldırmayı göze aldı. Bir; yaptığı anayasa suçudur. İki; şehitler verdiğimiz bir ortamda kargaşadan yararlanıp Cumhuriyet değerlerine saldırmasının bedelinin de çok ağır olacağını bilmelidir.

*****

Printer

Yıl 1992. Ankara’dayız. Taksiye bindim. Kucağımda yeni aldığım printer kutusunda duruyor. Az sonra bir polis çevirmesi oldu. Polis taksi şoförünü aşağı indirdi. Sonra cama eğilip “Kucağında ne var?” diye sordu. Ben de “Printer” dedim. Polis arkadaşına dönüp “Yabancı lan bu bırakalım geçsinler” demez mi? Gülmemek için kendimi zor tuttum.

*****

Ankara’da trafik sorunu aşağı yukarı çözülmüş

Melih Gökçek direksiyonda Ankara’da geziyoruz. Dedim ki “İstanbul Belediye Başkanı ile böyle bir gezi yapamayız.” Gökçek “Neden?” diye sordu. “Nedeni var mı, trafiğin sıkışacağını bilir, cesaret edemez” dedim.

Gerçekten son yıllarda Ankara’da en dikkatimi çeken şeylerin başında birkaç nokta hariç trafiğin hiç tıkanmaması olmuştu. İstanbul’dan arabayla geliyorsanız neredeyse Kızılay’a kadar hiç trafiğe takılmadan gidebiliyorsunuz. Çok sayıda alt ve üst geçitle yollar çok akıcı hale getirilmiş. Gerçi buna karşı çıkanlar da yok değil. Haklı oldukları bir yan da var tabii. “Açılan her alt ve üst geçit trafiğe daha çok araç katılmasına neden oluyor.”

Gökçek’e bu alt ve üst geçitlerle ilgili “yolsuzluk” iddialarını soruyorum. “Ne yazık ki benim partimden, beni çekemeyen bazıları çıkarıyor bunları, ama kimliklerini biliyorum” cevabını veriyor.

Gökçek öncelikle kendi yaptığı parklara ve gençlik merkezleri ile hanım lokallerine götürüyor. İtiraf edeyim ki parklar inanılmaz güzel olmuş. İlk yapıldığında dağ başı gibi görünen yerler şimdi büyük nüfusları barındıran kentler haline gelmiş.

Gençlik merkezleri akıl alır gibi değil. Binlerce genç buralara üye. Hiçbir ücret ödemeden buralarda spor yapıyorlar, gitar, flüt, ut, keman, bilgisayar, yabancı dil dersleri alabiliyorlar, masa tenisi, bilardo, mini golf oynayabiliyor, interete girebiliyorlar.

Aynı şekilde kurulan hanım lokallerinde kadınlar bir araya gelip çeşitli hobiler öğrenip, arkadaşlıklar kurabiliyor, isterlerse spor yapabiliyor, hamama saunaya bile girebiliyorlar. Bunların hepsi de ücretsiz. Tamamı belediye kaynaklarından karşılanıyor.

Gökçek’le arabada başbaşa olunca AKP’nin çok güvendiği “fakire yardım” konusunu da konuştuk. Ateşli tartışmamız oldu. Bunları da yarına bırakıyorum.

*****

Türban ve teknoloji el ele

Türban tartışmaları ‘yasa ha çıktı ha çıkacak, o onayladı bu geri çevirdi’ diye devam etsin, öğrenciler değişikliğin teknik boyutunu düşünmeye başladılar.

Türban nasıl bağlanırsa bağlansın her halde kulakları ve yanakların bir kısmını kapatacağı bir gerçek. Teknolojik gelişmeleride göz önüne alarak türban değişikliği değerlendirilirse içinden çıkması zor bir handikap oluşuyor. Çünkü içine sayfalar dolusu bilginin sığabileceği ya da eş zamanlı bilgi alabilen bluetooth’lar, kulaklıklar, telsizler, mp3’ler türban altından görünmeden çok rahat kullanılabilir. Bu sayede ders esnasında telefonla konuşmak veya müzik dinlemek mümkün. Bu durum özellikle de sınavlarda kontrolü kısıtlayacağa benziyor.

Değişiklikten sonra fırsat eşitliği diye adalet arayanlar bu sefer başı açık öğrenciler olacak. Hatta sadece sınav haftalarında türban takan öğrenciler görmek bile mümkün. Neden sadece sınav haftaları türban taktığını sorarsanız alacağınız cevabı şimdiden söyleyeyim: “Bu benim inanç özgürlüğüm, kimse karışamaz!”

*****

“Burada benimle”

Fıkra yine Yıldırım Tuna’dan; kadının araba kullanması bir felaketmiş. Her sokağa çıkışı bir macera olur ve akabinde kocasını telefonla ararmış. Bir gün kocası böyle bir telefon daha almış;

“Bu sefer ne oldu?..”

“Frenlerim tutmadı..” demiş karısı, “Gelip beni alabilir misin?..”

“Nerdesin?..”

“Yan caddedeki eczanenin içinden arıyorum..”

“Peki araba nerde?..”

“Burada.. Benimle birlikte..!”

*****

Bir siyasetçi gelecek seçimi, bir devlet adamı gelecek kuşağı düşünür. James F. Clarke

DİĞER YENİ YAZILAR