Geçen hafta pazar günü “kadınların daha zeki olduğunu” anlatan bir dizi fıkraya yer vermiş ve “Gelecek hafta için de erkeklerin daha zeki olduğunu anlatan fıkralar bulalım” demiştim.Açıkçası ben böyle fıkraları pek bulamadım. Ama Yıldırım Tuna erkeklerin daha zeki olduğunu değil ama evli erkeklerin “laf cambazlığı” ile daha üstün çıkabildikleri fıkralar demeti göndermiş. Bu hafta da onlarla gülelim;***Yaşlı karı-koca bilmem kaçıncı kavgalarını ediyorlarmış, “Benim gibi kadını hiç hak etmiyorsun..!” demiş yaşlı kadın... “Evet..!” diye cevaplamış adam bastonuna titreyerek yaslanırken... “Parkinson’u da hak etmiyorum ama Allah onu da verdi işte..!” ***“Hayatım..” demiş kadın, “Ben biber dolması ile ekmek kadayıfını çok güzel yaparım...” “Hımmm” diye karşık vermiş kocası önündeki tabağa endişeyle bakarak, “Bu hangisi?..” ***Kadın, kocasına “Dikkat ettim de..” demiş, “Her konuştuğunda ‘Benim evim... Benim arabam... Benim sandalyem...’ deyip duruyorsun... Ağzından bir kere bile ‘Bizim’ çıkmadı... Biz bu yuvayı birlikte kurduk..! ‘Bizim’ demen gerekmiyor mu?..” Adam bir şey arar gibi etrafına bakınıp dururken karısı merak edip sormuş: “Ne arıyorsun?..” diye... “Şey hayatım...” demiş adam etrafına bakınarak “Bizim pantolonumuzu..!” ***Adamcağız yıllar sonra zar zor para biriktirip bir araba almış... Şoförlüğü son derece kötü olan karısı birkaç yüz metre ilerdeki markete gitmek için anahtarı isteyince, “Boşver aşkım...” demiş adam, “Allah korusun şimdi kaza yapsan yarın gazetelerde isminin yanına parantez içerisinde yaşını da yazarlar!” ***Maddi sıkıntı içindeki adam eski kamyonetini yenilemek isterken cadaloz karısı tutturmuş “İlle bana spor bir araba alacaksın!..” diye. “4 saniyede 0’dan 100’e çıkan bir şey olmalı ona göre.. Sevgililer Günü yaklaşıyor sürpriz yapabilirsin!..” “Tamam..” demiş adam ve 14 Şubat’ta karısına bir tartı aleti hediye etmiş.. ***Karı-koca sinema dönüşü bir bara gitmişler. Masaya oturur oturmaz kadının gözü barda tek başına içen adama ilişmiş. Biraz dikkatlice bakınca “Aaa o!” deyivermiş. Kocası meraklanmış.. “Kim o?” “Seninle evlenmeden önce çıktığım çocuk. Biliyor musun ayrılırken onu burda bırakmıştım. Demek 7 yıldır aynı yerde içiyor..” Kocası başını sallamış: “Onu anlıyorum, ama bir olay bu kadar uzun zaman kutlanmaz ki..” ***“Bu günü hafızana kazımaya çalış sevgili yavrum...” demiş damadın amcası, “Yıllar sonra arkana dönüp bakacak ve özellikle bu günün hayatının en mutlu günü olduğunu sürekli anımsayacaksın...” “Ama Amca benim düğünüm yarın...” diye cevaplamış Damat... “Evladım, biliyorum...” demiş amcası, “Ben de tam bunu ifade etmek istedim!..” ***Üç arkadaş golf oynarlarken 3. deliğin önüne gelmişler... “Aman Tanrım, yine o delik!” demiş birisi... “Ne o?” demiş arkadaşları “Bu deliğin kötü bir anısı mı var sende?” “Ne kötüsü... Korkunç!” demiş adam. “Üç sene önce karım Alice bu noktada kalp krizi geçirip öldü... Daha sonra bir topa vur, bir Alice’i sürükle... Bir topa vur, bir Alice’i sürükle... Kulüp binasına kadar neler çektim anlatamam...!” ***Bir gece yemek masasında Jill, “İlk evlendiğimizde küçük bifteği sen alıp büyüğünü bana verirdin, şimdi büyüğünü sen alıp küçüğünü bana bırakıyorsun... Yoksa sevmiyor musun artık beni?” diye sormuş... “Saçmalama sevgilim...” diye yutkunarak cevaplamış John, “Neydi o eski bifteklerin? Lastik gibi yapardın... Artık harika pişiriyorsun!” ***Evin hanımı mutfakta sabah kahvaltısı için tavada iki tane yumurta pişirirken içeri kocası dalmış, “Dikkat... Dikkat!.. Biraz daha yağ koy!.. Aman Tanrım ne kadar çok pişiriyorsun... Çok fazla... Şimdi çevir... Şimdi... Off... Daha fazla yağ koy... Yapışacaklar... Dikkat... Dikkatttt! Sana dikkatli ol demiyor muyum?.. Yemek pişirirken beni hiç dinlemiyorsun... Çevir hadi onları... Çabuk ol... Deli misin?.. Aklını yitirdin herhalde... Tuz koymayı unutma... Her zaman unutursun zaten... Tuzu kullan... Tuzu... Tuzu diyorum...” Karısı dönüp şöyle bir bakmış kocasına, “Sana ne oluyor öyle?” demiş “İki yumurtayı nasıl pişireceğimi bilmediğimi mi zannediyorsun?” “Bak bir tanem...” demiş adam artık sakin sakin... “Sadece sen yanımda otururken araba kullandığımda neler hissettiğimi anlamanı istedim..” Ve son söz;Karısını çok seven bir erkeğin duası..Tanrım, onun başı ağrımasın benim ağrısın..O üzülmesin, ben üzüleyim..Onun canı sıkılmasın, benim sıkılsın..O dul kalmasın, ben kalayım...*****Boş taksinin arkasından dolu taksinin önünden gitme İSTANBUL ATASÖZÜ*****Diyorlar ki Milli Takım ve Galatasaray Kaptanı Hakan Şükür, bugün oynanacak Fenerbahçe-Galatasaray maçının “Kutlu Doğum Haftası’na” yakışır biçimde olmasını dilediğini açıkladı. Futbol maçıyla Hazreti Muhammed’in doğumu arasında nasıl bir bağ olabilir, bunu anlamak zor. Gerçi bu sözler eleştirildi. Ama Hakan Şükür’ün arkasında öylesine güçlü bir lobi var ki adeta bir terör fırtınası estirerek eleştirileri kahramanca göğüslediler.Tabii böyle bir dilekte bulunmayı “masum” bir şey olarak da kabul edebiliriz. Yersek...Ancak bu tür temennilerin ucunun nereye gideceğini de hesaplamak gerek. Bugünkü maçı örnegin Galatasaray kazanacak olsa bunu takımın Kutlu Doğum Haftası’na yaraşır biçimde oynamasına mı dayandıracaklar? Ya da tam tersi olduğunda Hakan Şükür ve onun gibilerin inançları mı sorgulanacak.Neresinden bakarsanız bakın bir maç için söylenmemesi gereken bir sözdü.*****Doğru söz Başbakan Erdoğan “hitabet sanatı” olarak “öfkeyi” kullanırken sendikalı işçileri kastederek “Ayaklar başları yönetmeye kalkarsa kaos olur” deyiverdi.Doğal olarak bu söz çok eleştirildi. Normal bir demokratik ülkede böyle konuşan bir siyasetçinin asla oy alamayacağı bile söylendi.Ancak pek çok okurdan mesaj alıyorum. Bu eleştirilere katılmadıklarını belirterek “Halkı yanlış yönlendiriyorsunuz” diyorlar. Bu okurlara göre Başbakan son derece doğru konuştu, gerçeği dile getirdi.Ortak kanı şu; “Ayaklar başları yönetmeye kalkarsa kaos olur. Örnek Türkiye...”
Toplumlar düzen içinde yaşamak amacıyla yasalarla yönetilirler. Yasalara karşı çıkmanın müeyyidesi çeşitli cezalandırma yöntemleridir. Cezalar işlenen suçun niteliğine göre farklılık gösterir“Kavram” olarak ele aldığımızda tüm cezalar aslında aynıdır. Hepsi toplum adına verilir. Amaç suçu işleyen kişinin bunu bir daha tekrarlamamasını sağlamak ve yaptığının bedelini ödetmektir.Bunun yanı sıra ceza verilen adına ahlaki anlam da taşır. Ceza alan sadece bunun müeyyidesine boyun eğmekle kalmaz toplum önünde küçük düşmenin acısını da yaşar.Ceza vermek kolaydır. Önemli olan uygulamasıdır ki, adalet kavramı burada devreye girer. Eğer siz toplum adına verilen bir cezayı uygulamaktan aciz haldeyseniz adaleti sağlayamadığınız gibi otoritenizi de yitirirsiniz.Son 15 günde yaşadığımız iki olayı ele almak istiyorum. Bodrum’da MNG Holding tahsisle aldığı bir yarımadada inşa etmeye başladığı otelin hafriyatta çıkan molozunu yol ve iskele yapmak amacıyla denizi doldurarak değerlendirdi. Oysa bu suçtu.Buna karşın şirket “Cezamız neyse öderiz” mantığı ile suçu işlemeye devam etti.İzmir Aliağa’da termik santral inşa etmeye başlayan ENKA şirketi henüz ÇED raporunu almadan 200’ün üzerinde ağaç kesti. Buna karşı çıkılmasına da “İsteyen dava açsın” karşılığını verdi.Bu iki olay bize şunu gösteriyor: Ülkede otorite kalmamıştır. Dileyen dilediği gibi davranmakta, özellikle arkasında iktidar gücünü hissedenlerin hoyratlığı giderek artmaktadır.Diğer yandan yine aynı zihniyetteki şirketlerin yasalar karşısında hiçbir ahlaki kaygıları kalmadığı gibi ülke sevgisi duygularının da yitirilmiş olduğu anlaşılmaktadır.Bu gelişmeleri hafife almayın, çünkü işin çivisi çıkmıştır. Yarın kimse ağlamasın.*****Canavar Memo Siyasetçilerin çocukları ve yakınları ile ilgili yazı yazmayı pek sevmiyorum. Çünkü siyasetçi de olsalar sonuçta onlar da anne baba. Her anne baba gibi çocukları ile ilgili sorunlar yaşayabilirler, söz geçirmekte zorluk çekebilirler.Turgut Özal gazete yöneticilerini topladığı bir sohbette, üç çocuğu hakkında söylenenlerle ilgili “Siz de baba değil misiniz, aynı sıkıntıları yaşamıyor musunuz?” diye sormuştu.Ancak eğer bir siyasetçi parmak kadar çocuğunun toplumda malzeme olmasına bizzat yol açıyorsa o zaman iş değişiyor ve yazmak da hak haline geliyor.Başkomutan Gül’ün henüz 16 yaşındaki oğlunun ticarete atılması ve dedikodulara göre bazı büyük alışveriş merkezlerinde ayrıcalıklı satış noktaları alması en basit deyimle ayıptır.Başbakan’ın, Başkomutanın henüz 16 yaşındaki oğlu için medyanın önünde “Canavardır bizim Memo” diye konuşarak bu parmak kadar çocuğun ticaret hayatını övmesi daha da büyük ayıptır.Türkiye kamuoyu pek çok siyasetçi çocuğu gördü. Ama bu kadar fütursuzluğu galiba ilk kez yaşıyor.*****Baykal “Bırakma tarihi” açıklayabilirCHP Kurultay’ı bugün toplanıyor. Açıkçası seçimlerde hiç sürpriz beklemiyorum. Baykal dışındaki isimlerin aday olmak için yeterli sayıyı bulabileceklerinden bile emin değilim.Ancak sürpriz, Baykal’ın konuşmasından çıkabilir. Çünkü CHP lideri bugünkü konuşmasında “Artık bırakmayı düşündüğü tarihi” açıklayabilir. Bunun da 1.5 yılı yani yerel seçimlerin sonrasını geçmeyeceğini tahmin ediyorum.Baykal bu Kurultay’da seçilir, bırakacağı tarihi açıklar ve asıl mücadele ondan sonra başlar. Haydi hayırlısı.*****Yaşamanın tadını çıkarmaktan korkana aptal derim. Albert Camus*****Bir şans daha Bir ülkede sarışınların geri zekâlı olduğu bilim adamları tarafıdan ispatlanınca tüm sarışınlar ayaklanmış. Bilim konseyinin önünde toplanmışlar ve “Biz geri zekâlı değiliz” diye slogan atmaya başlamışlar.Bunu gören bilim adamları dışarı çıkarak şu anonsu yapmışlar: “Aranızdan üç kişi seçin, onlara sınav yapacağız.” Ertesi gün sarışınlar aralarından üç en akıllı kadını seçmiş ve büyük bir stadyumun ortasında toplanmışlar. Bilim adamları ilk sarışına soruyu sormuş: “2 + 2 kaçtır?” Sarışın “5” diye cevaplamış. Tribünden bir uğultu kopmuş: “Bir şans daha, bir şans daha!” İkinci sarışına aynı soruyu sormuşlar, o da “6” diye yanıtlamış. Yine tribünden bir uğultu kopmuş: “Bir şans daha bir şans daha!” Bilim adamları üçüncü sarışına da aynı soruyu sormuşlar, sarışın “2 + 2 = 4 eder” diye cevap vermiş. Bunun üzerine tribünden yine bir uğultu kopmuş: “Bir şans daha, bir şans daha, bir şans daha!!!”*****23 Nisan’a katılım neden düşük oldu Atatürk’ün çocuklara armağanı olan 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı uzun yıllardır TRT’nin girişimiyle ulusalarası anlamda da kutlanıyor. Dünya çocuklarını da bir araya getiren bu bayram diğer ülkere de örnek oluyordu.Ancak bu yıl bir gariplik oldu. Geçtiğimiz yıl 62 ülkeden gelen çocuklar Türkiye’de sevgi yumağı oluşturmuşlardı. Oysa bu yıl katılımcı ülke sayısı 37’ye düştü. Yani yarı yarıya bir azalma oldu.Bunun nedenini çok merak ediyorum. Bir okur “Daha önce bu şenliğin sponsorluğunu Koç Grubu yapıyordu. Bu yıl Telekom’a geçmiş, bir şeyler mi döndü?” diye soruyor. İlginç.*****Benzin istasyonu tehlikesiOkur görüşlerine değer verdiğinizi düşündüğüm için çok rahatsız olduğum bir konuyu dile getirmek istiyorum. İstanbul’un Maltepe ilçesinde oturuyorum. Maltepe’de özellikle son zamanlarda yaşanan bir benzin istasyonu çılgınlığı var. Aşağı yukarı 1 ya da 1 buçuk kilometrelik mesafe içerisinde tamı tamına 5’i faaliyette biri de yapım aşamasında olmak üzere 6 adet istasyon bulunmakta. Bu nasıl zihniyettir sormak isterim. Bu nasıl kanun tanımazlıktır. Can güvenliğini hiçe saymaktır. Bunlardan birinde patlama yaşansa facia olmaz mı? Bunun bir standardı yok mu? Kimler buna nasıl müsade edebilir? Güzergâhı belirtmek gerekirse: Gülsuyu Köprüsü’nden aşağı inilirken Orhangazi Caddesi’nde 3, cadde bitiminde 1, bu caddenin sonundan Kartal istikametinde sol tarafta 1 ve minibüs yolunun aşağı tarafında Dragos’a giderken de 1 adet benzinci bulunmakta. Eser Şenay
Aysun Kayacı “Çobanın oyuyla benim oyum neden aynı?” diye sordu. Kıyamet koptu. Bu söylem demokrasiye ve milli iradeye çok aykırı bulundu. Tabii üstü kapalı da olsa Aysun Kayacı’ya destek veren ve “Aslında kız haksız değil” diyen de oldu.Aysun kızımızın sözlerini “en söylenmeyecek ve ayıp” olarak algılayalım ve bakalım Başbakan Erdoğan ne diyor? O da “Ayakların başları yönettiği yerde kıyamet kopar” diyor. Aysun Kayacı’nın söylediklerinden bir farkı var mı bu sözlerin? Yok.Üstelik Aysun Kayacı’nın söyledikleri kendini bağlar, eğer ayıplanırsa kendisi ayıplanır. Ama bunu ülkeyi yönetmekle yükümlü Başbakan söylerse ne olur?Normal demokratik kültürün olduğu bir ülkede “Ayakların başları yönettiği” diye söze başlayan bir siyasetçi bir dahaki seçimde tek oy bile alamaz.Şimdi gelelim bu sözlerin anlamına; “ayaklar” kim? Örgütlü işçiler. “Baş” kim? Bugünkü iktidar. Başka söze hacet yok aslında.Ancak şu noktayı da hatırlamadan edemeyeceğim. Başbakan Erdoğan sık sık “Milli iradeden” söz ediyor. Kapatma davasına karşı halktan aldığı oyun “milli irade” olduğunu ileri sürerek psikolojik ortam yaratmaya çalışıyor. Oysa “milli irade” dediği şeyin önemli bölümünü, önceki gün “ayaklar” dediği insanlar oluşturuyor. Kısacası “milli irade” aslında “ayaklar” demek ki.Tayyip Bey’in özellikle kapatma davasıya birlikte sinir sisteminin iyice bozulduğu anlaşılıyor. Aksi takdirde hiçbir siyasetçinin söyleyemeyeceği sözleri söylemesi mümkün değil.*****Onur kırıcı karar Son günlerde ülkemizin birçok sorunla boğuştuğunu biliyoruz. Bunca sorun varken yöneticiler çözüm getirmek yerine, ortamı gerecek, huzursuz edecek uygulamalarına devam ediyorlar. YÖK Başkanı Sayın Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan başkanlığında toplanan YÖK Genel Kurulu’nda, akademik yükseltme ve atama kriterleri görüşülerek, “Bir Üniversitede 12 yıl görev yapan Yardımcı Doçentlerin bu süre sonunda unvanları alınarak öğretim üyeliğinden öğretim görevliliği statüsüne dönüştürüleceği” kararı alındı. Birçok arkadaşımız bu uygulamayı onur kırıcı olarak algılayarak belki de emekliliğini dolduranlar emekli olacaktır. Öğretim üyesi sıkıntısının çekildiği üniversitelerimizde yetişmiş bu öğretim elemanlarının kaybedilmesinin ülkemize hiçbir yararı yoktur.Özlük hakları bakımından zaten yıllardır mağdur edilen Yrd. Doçentlerin bu mağduriyetleri giderileceğine böyle bir karar alınması bizleri fazlası ile üzmüştür. (Bir grup Yrd. Doç. Adına Mahmure Tezer)*****“Sanılandan daha kötü” Yeni Şafak Gazetesi dün AKP’nin kapatmaya karşı hangi strateji doğrultusunda hareket edeceğini açıkladı. Dışişleri Bakanı Ali Babacan’a dayandırılan haberde demokrasinin altını çizen bir savunma hazırlanacağı, AB ile ilgili reformlara hiç ara verilmeden devam edileceği, Anayasa’da gerekli değişikliklerin yapılacağı belirtiliyor.Habere göre Ali Babacan “Kapatılacağımıza inanmıyorum, ama böyle bir gelişme olursa Türkiye açısından (ekonomi ve uluslararası sahada) sonuç sanılandan çok daha kötü olur” diyor. Yazıdaki ilginç nokta parantez içindeki bölüm. Sanki bunu Ali Babacan söylememiş de yazının yazarı yanlış anlamalara karşı uyarı koymuş gibi. Her neyse.Aklıma takılan “Sanılandan daha kötü” bir durumla karşılaşacak olmamız. Ne sanıyoruz, ne olacak?Kapatma kararı alınırsa bunun Türkiye için harika bir gelişme olacağını söylemek mümkün. Ama kapatma kararı da dünyanın sonu değil. Sonuçta Anayasa’yı ihlal edip etmemek önemlidir ve Yüksek Yargı AKP’nin buna uymadığına karar verirse parti kapatılır. Yola devam edilir. Korkacak ve daha da önemlisi “korkutulacak” bir tarafı yok bunun.***** Ah bu cinlik Birkaç gündür AKP’li medyanın manşetlerini “CHP’nin de kapatılabileceği” yönündeki haberler süslüyor. Detaylarını bizim gazetede de okuduğunuz için ayrıntıya girmek istemiyorum.Ama burada yapılan bir “cinliği” ve tabii “ilkesizliği” de görmemiz gerektiğini düşünüyorum. AKP’li medya özetli şunu söylüyor: “AKP kapatılmak isteniyor ama, CHP’nin de başı dertte, o da kapatılabilir, hatta kapatılmalı.” Eee, hani parti kapatmak demokrasiye aykırıydı. Neden CHP’nin kapatılma tehlikesine karşı “demokrasi nutukları” atılmıyor da “O halde onlar da kapatılsın” havasına giriliyor. Bir tek işiniz ilkeli olsun yahu...*****Sütunlara dikkat! Amerika’da ölen bir kadın için kilisede cenaze töreni düzenlenmiş. Tören sonunda cenaze görevlileri tabutu taşırken, tabutun ön bölümünü yanlışlıkla kilisedeki sütunlardan birine çarpmışlar. Bu olaydan sonra tabuttan bir inilti sesi duyulmuş. Tabut açılmış ve öldüğü sanılan kadının yaşadığı anlaşılmış. Bir süre hastanede tedavi edilen kadın iyileşmiş ve bir 10 yıl daha yaşamış.10 yıl sonra öldüğünde ise cenaze töreni yine aynı kilisede yapılmış. Tören sonrası görevliler tabutu taşırken kilisedeki aynı sütunun önüne geldiklerinde, ölen kadının kocası bağırmış: “Lütfen sütunlara dikkat edelim!”*****Maslak kavşağında küçük tabelalar kazaya neden oluyorTEM yolundan Maslak’a çıkıştaki 20 yıllık “tehlikeli çile” nihayet sona erdi. Dünyanın hiçbir yerinde olmayan “hızlı akan trafiğe yine hızlı soldan giriş” absürdlüğü sonunda bir tünelle çözüldü. Artık TEM’den Beşiktaş Maslak çıkışında birikme yaşanmıyor.Ancak küçük bir ihmal nedeniyle hemen her gün (çok şükür şimdilik) hafif hasarlı kazalar meydana geliyor. Küçük ihmal dediğim Maslak Beşiktaş ayırımındaki tabelaların küçüklüğü, yılların alışkanlığında olan sürücüleri şaşırtıyor.Sorun şu; TEM’den geldiniz, Maslak ya da Beşiktaş’a döneceksiniz. Bir kilometre önceden sağdaki yeni yapılan yola giriyorsunuz. Ardından Beşiktaş Maslak ayrımına geliyorsunuz. İşte burada eski alışkanlık ve mantık Beşiktaş’a sağdan, Maslak’a soldan gidileceğini söylüyor size. Ama öyle değil, çünkü Maslak dönüşü tünelden veriliyor bu nedenle sağa girmeniz gerekli.Tam sapağa o kadar küçük bir tabela konmuş ki son anda fark ediliyor. Yanlış yola girdiğini anlayan sürücü uzun yol kat etmemek için flaşörlerini yakıp geri gelmeye çalışıyor. Ya da son anda yanlış yola gireceğini anlayıp direksiyon kırıyor.Bu nedenle tam bu kavşağa büyük ve gece için aydınlatılmış bir tabela konulması gerek. Bunun için fazla bir masrafa ya da bürokratik yazışmalara gerek yok herhalde.*****Kurnazlık her işe yarar ama hiçbir iş için yeterli değildir. Amiel
Yıl 1977. Binlerce insan Taksim Meydanı’nda 1 Mayıs Bayramı’nı kutluyor. Sabahtan itibaren her şey mükemmel olmuş. Coşkulu yüz binler, neredeyse beş yüz bin kişi; bir renk cümbüşü içinde sevgi ve dostluk çemberi oluşturmuş. Gösteri sona ermiş, tam insanlar dağılacak, birden silahlar patlamaya başlıyor.Panik halinde kaçışmaya çalışanların üzerine panzerler yürüyor, iş çığrından çıkıyor. Sonuç 37 ölü, yüzlerce yaralı.Bu kanlı provokasyondan 25 gün sonra bu kez CHP Genel Başkanı Ecevit Taksim’de bir miting düzenliyor. 5 Haziran’da yapılacak genel seçimler öncesi son büyük gövde gösterisi bu. Dönemin Başbakanı Süleyman Demirel Ecevit’i arayıp “Size bir suikast yapılacağı ihbarı aldık, meydana gitmeyin” diyor. Ecevit dinlemiyor ve gidiyor. Yine on binler meydanda.Bir yıl sonra yine 1 Mayıs, on binler yine Taksim’de. 1979’da sıkıyönetimle 1 Mayıs yasaklanıyor. 1980 yılında ise yine sıkıyönetim var. Dönemin sıkıyönetim komutanı 1 Mayıs’ta Taksim’de miting yapmayı yasaklamakla kalmıyor, 24 saatlik sokağa çıkma yasağı ilan ediyor.12 Eylül 1980 günü darbe yapılıyor. Darbecilerin ilk icraatlarından biri 1 Mayıs’ı tatil ve bayram günü olmaktan çıkarmak ve 1 Mayıs’taki kitle gösterilerini yasaklamak oluyor. Ayrıca Taksim alanında bundan böyle hiçbir şekilde miting yapılmayacağı da karara bağlanıyor.12 Eylül’den bu yana 28 yıl geçti. 12 Eylül darbecilerinin “sol hareketin yükselişini önlemek için” aldıkları “1 Mayıs yasak” kavramı hâlâ sürdürülüyor. Taksim’de miting de hâlâ yasak.Peki bugünkü hükümetin amacı ne olabilir? 28 yıl önce askeri darbe yapanların aldığı bir kararı hâlâ bu kadar hararetle savunmalarının mantıklı bir açıklaması var mı acaba? Bu iktidar emekçinin bayramına neden bu kadar karşıdır? Taksim’de yapılacak bir kitle gösterisinden niye bu kadar korkmaktadır?Tayyip Bey dün “İktidar partisi olarak biz bile Taksim’i istemiyoruz” dedi. 1 Mayıs’ın tatil olması içinse “çok zarar edileceğini” söyledi. Herhalde askeri darbenin yasağını savunmanın mantıklı bahanesi bu olamaz.*****‘Siz artık azınlıksınız, oturun oturduğunuz yerde çenenizi kapatın’Kadıköy Vapuru’nda yaşanan bir olayı yazmıştım dün. Şaşırtıcı tepkiler aldım. Tepkiler ikiye ayrılıyordu. Benzer olayları anlatanlar ve yazılanların yalan olduğunu söyleyenler. Neyse ki kimse “Çok güzel” dememiş. Yalan olduğunu söyleyenler belli ki yapılanları asla onaylamıyor ve karşı çıkıyor. En azından bu iyi bir gelişme. Dün yazdığım yazıda da belirttiğim gibi bugüne kadar benzer pek çok olay duydum. Ama bunları kanıtlama imkânım olmadığı için yazmadım. Vapur olayını çok bildiğim birinin başına geldiği için yazdım.Peki bu tür olaylar neden oluyor? Bunları yapanların amacı ne?Bence şunu demek istiyorlar;Bu halk Atatürk’ü sevmiyor.Bu halk cumhuriyeti istemiyor.Bu halk laiklikten hazzetmiyor. Bu halk çağdaşlıktan nefret ediyor, çağdaşlığa karşı çıkıyor.Bu halk Orta Çağ yaşamına dönmek istiyor.Bu halk bilimden sanattan kültürden hoşlanmıyor.Bu halk sadece dininin gereklerini yaşamak istiyor.Bu yoğun propagandanın sonucu da şu olarak planlanıyor;Cumhuriyet’le, Atatürk sevgisiyle, laiklikle ve çağdaş demokratlıkla yoğrulmuş milyonlarca insanda “yalnızlık” duygusu oluşturmak. “Artık benim gibi düşünenler çok azınlıkta kaldı, ülke bunların eline geçti” diye düşündürtmek ve korkutmak. Unutmayın ki korku aynı zamanda acizliğin ifadesidir. Kendini aciz ve yalnız hisseden insanlar giderek pasifleşir, tepki vermez hale gelir ve boyun eğer.Bu tür olaylar arttıkça korkan, sinen, yalnızlık duygusu içine girerek boyun eğen insan sayısı artar. Siz de dilediğiniz gibi at oynatabilirsiniz bundan sonra.Bu amacı herkesin bilmesi gerek.*****Ulusal egemenlik Atatürk, 23 Nisan 1920’de Büyük Millet Meclisi’ni kurduğunda bugünkülerden çok daha demokrat görüşe sahipti. Kurtuluş Savaşı boyunca tüm yetkiyi Meclis’in elinde tuttu ve hesabını da oraya verdi.88 yıl sonra açıkçası o günlerin demokrasi anlayışını mumla arar haldeyiz. Bugün sayısal gücü elinde tutan bir iktidar demokrasi adına “demokratik diktatörlük” ilan etmiş gibi. Sayısal gücüyle her şeye karar verebileceğini, istediğini yapabileceğini sanan iktidar bunu bir de “milli irade” olarak sunmaya kalkıyor. Atatürk Meclis’i kurarken “Ulusal egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” demişti. Bugünkü iktidar ise bu sözü “Egemenlik kayıtsız şartsız bizden olan milletindir” haline getirdi. Ne yazık ki kendini demokrat olarak görenlerin de bir bölümü sırf çıkar uğruna bu kervana katıldılar. Türkiye’nin en temel sorunu budur. Bunu çözmedikçe ilerlememiz mümkün değildir.*****Özgürlüğün de, eşitliğin de adaletin de dayanağı ulusal egemenliktir M. Kemal Atatürk*****Kaostan medet ummak AKP iktidarı tüm ısrarlara rağmen 1 Mayıs’ın Taksim’de de kutlanmasına izin vermiyor. Hükümet hâlâ 12 Eylül askeri darbesinin aldığı kararı korumakla mükellef sayıyor kendini.Buna karşın işçi sendikaları Taksim’e çıkmakta kararlı olduklarını söylüyorlar. Bu durumda 1 Mayıs gününün çok gergin olacağını söylemek için falcı olmaya gerek yok.Şimdi “Sendikalar da dayatıyor” diyebilirsiniz. Ama böyle bir durumda sorumluluk ve ağırbaşlılık hükümete düşer. Bir yandan parti kapatma konusunda demokrasi nutukları atacaksınız öte yandan 28 yıllık bir yasağa karşı çıkanlara “devlet gücü” hatırlatması yapacaksınız.Hükümet 1 Mayıs’ı kaos günü olmaktan çıkarmalıdır. “Madem ben devletim, benim dediğim olur” mantığını bir kenara bırakıp uzlaşma yolu bulmalıdır. Ama tabii AKP’nin asıl amacı bu tür olaylarla kaos yaratıp ortalığı bulandırmak ve bundan bir yarar sağlamaya çalışmaksa onu bilemem.***Bir tek ağaç bile yok Geçen yaz Bodrum Güvercinlik’te çıkarılan orman yangını maalesef canım çam ormanını perişan etti. Yangından sonra gelen yetkilililer “Hiç merak etmeyin aynı ormanı burada kuracağız” dediler. Bir hafta önce gittiğimde yanan alana bir tek ağaç bile dikilmediğini hayretle izledim. Galiba bu müthiş arazi yine birilerine peşkeş çekilecek. (İlgiz Erkin)
Her gün AKP ve yanlılarının çeşitli yerlerde sergiledikleri garip davranışları anlatan mesajlar alıyorum. Ama bugüne kadar hiçbirini yazmadım çünkü (lütfen gönderenler alınmasın) bunların doğruluğunu bilmek mümkün değil. Bu tür mesajlarla kolaylıkla oyuna da getirilebilirsiniz.Ancak bugün ilk kez bu tür bir olayı size de anlatmak istiyorum. Çünkü bu kez neredeyse 40 yıldır tanıdığım okul arkadaşım bir iş kadınından dinledim olayı. İsterseniz onun ağzından okuyalım;Pazartesi günü Eminönü’nden kalkan Kadıköy vapuruna bindim. Üst salonda oturuyorum. Karşımda simsiyah çarşaf içinde bir kadın oturuyor. Yanında da 7-8 yaşlarında bir oğlan çocuk var.Çocuk bayağı haşarı. Bir aşağı bir yukarı koşturup duruyor. Ara sıra da benim yanıma geliyor. Dirseğini dizime dayıyor. Çocuktur, yapar. Benim kızım da küçükken otobüste vapurda tanımadığı kişilerin yanında durur, hatta yaslanırdı bile, çocukların genel davranışıdır bu.Ancak biraz sonra garip bir şey olmaya başladı. Çocuk önce dirseğini dayarken daha sonra bacağımı tutmaya başladı. Daha sonra elini etiğimin altına sokmaya çalıştı. Bir iki sefer kızıp “Haydi git bakayım annenin yanına” diye seslendim. Oralı olmayınca çarşaflı kadına dönüp “Hanım şu çocuğuna biraz sahip çık, bak ne yapıyor” dedim.Dememle birlikte kadın ayağa kalkıp bana ne söylesin? “Kadın kadın çocuk diye kızıyorsun değil mi, büyük biri okşasa çok hoşuna giderdi ama.” O an kendimi kaybetmişim. Yerimden fırladığım gibi kadının üzerine atladım. Boğuşmaya başladık. Kadının çarşafı açıldı, altından 20-22 yaşlarında bir kız çıktı. Tam bu sırada cüppeli, beline kadar siyah sakallı bir adam peydah oldu. Kalabalığa dönüp “Ey ümmeti Müslüman, görüyorsunuz değil mi bu dinsizleri, Müslüman kızlara nasıl saldırıyorlar?” diye bağırmaz mı?Çok şükür ki vapurdakiler hem olayı görmüşlerdi hem de aralarında fanatik dinci yoktu herhalde adamın etrafını çevirip “Her şeyi gördük, milleti tahrik etme, burayı İran’a çevirmeyin” diye çıkıştılar. Adam, kız ve çocuk hemen alt kata indiler, bu sırada iskeleye yanaşıyorduk, yok olup gittiler.Eğer çok güvendiğim biri başına geleni anlatmasa dünyada inanmazdım.*****Güncel bir Irak fıkrasıBir Amerikalı, bir İngiliz ve bir Irak’lı barda içki içiyorlarmış. Amerikalı içkisini bitirince bardağı havaya fırlatmış, silahını çıkarıp bardağa ateş edip parçaladıktan sonra “Bizde bardaklar o kadar ucuzdur ki biz Amerika’da aynı bardakla iki kere içki içmeyiz” demiş.İngiliz de bunun üzerine içkisini fondip yapmış ve şişeyi havaya atarak ateş edip, şunu söylemiş: “Bizim İngiltere’de o kadar çok içki yapılır ki şişeyi açtıktan sonra aynı şişeden bir daha içmeyiz.” Bunun üzerine Iraklı da soğukkanlı bir şekilde içkisini bitirmiş, silahını çekip Amerikalı ve İngiliz’i öldürmüş.Barmen panik içinde “Sen ne yaptın?” deyince Irak’lı cevap vermiş; “Bizim Bağdat’ta bu İngiliz ve Amerikalılardan o kadar çok var ki, biz de aynı adamlarla 2 kere içki içmeyiz...”*****Başbakan artık başbakan gibi konuşmuyorTayyip Erdoğan kapatılma davasının açıldığı 14 Mart’tan bu yana yaptığı hiçbir konuşmada “başbakan gibi” konuşmuyor. Bunun yerine “seçime hazırlanan bir siyasi parti lideri” gibi konuşuyor.Size dün AKP’nin “baskın seçime” hazırlandığı konusunda ciddi duyumlar aldığımı yazmıştım. Başbakan’ın son günlerdeki konuşma tarzı bana göre bunu doğruluyor.Tayyip Bey hemen her gün partisiyle ilgili bir toplantı bahanesiyle seçim konuşmaları yapıyor. Dikkat edin ağzından bir başbakandan duymanız gereken hiçbir şey duymuyoruz artık. Varsa yoksa “Onlar ve biz.” Sürekli bir meydan okuma, demokratik kurumları yıpratma, rakiplere karşı hiçbir belge ve bilgiye dayanmayan açıklamalar yapma.Ancak yeri gelmişken yazmak istiyorum. AKP baskın seçime hazırlanıyor ama, bunun gerçekleşebileceğine hiç ihtimal vermiyorum. Yakında fikir ortaya atılacaktır ama hayata geçer mi? Çünkü girilen bu süreçte baskın seçim alternatifini kullanmak bana göre çok zor.Gözlediğim kadarıyla AKP ciddi bir sıkıntı içinde. Kapatma davası açıldığında önce Yargıtay karalanmak istendi, iddianame hakkında küçük düşürücü sözler söylendi, burdan vazgeçildi. Anayasa değişikliği gündeme geldi, bundan vazgeçildi, parti kapatma zorlaştırılıp referanduma gidilmesi önerildi, bundan vazgeçildi. Tayyip Bey aldırmaz bir tutum içindeydi, “savunma yapacağız, partimiz kapanmaz” demeye başlandı.Şimdi seçim alternatifi de ortaya atılacaktır, ama bundan da vazgeçilecektir. Bana öyle geliyor.***Başbakan’ın şifreleriTayyip Bey çeşitli zamanlarda söyledikleri ya da yaptıklarıyla çok eleştirildi. Ancak bunların bir kısmına toplu olarak baktığımda sanki kendi partililerine şifreli mesaj veriyor gibi geliyor bana. Bu bir tür “Başbakan böyle yapıyor, sen de bunu yapabilirsin” mesajı.Al ananı da git: Bizden olmayan ve üstelik bize karşı çıkanlara karşı her türlü öfke ve hakareti yapabilirsiniz. Bu tipleri yanınızda bile tutmayın. Ne zaman ki bizden olur o zaman bağrınıza basarsınız. Bir tür ötekileştirme politikası.Çakı taşımak: Bakın ben çakı taşıyorum, silah taşımak bir tür Türk adetidir. Siz de gerektiğinde kullanmak için üzerinizde bazı kesici delici alet taşıyabilirsiniz. Bunun abartılı halleri döner bıçağı ve tabancadır.Benzin için rüşvet verdim: Rüşvet vermek de almak da elbette hem kanunsuzdur hem de ahlaki değildir. Ama bizden olmayanlara karşı ahlaklı olmamızı düşünmeyin. Bu nedenle eğer bizden değillerse onlara karşı hiçbir ahlaki yükümlülüğünüz yoktur.Bizde şiddet olmaz: Bizden olmayanlara karşı her türlü şiddeti kullanabiliriz. Ama ahlaki bir kaygımız da olmadığı için herkesin gözü önünde yaşansa bile gerçekleri çarpıtmaktan ve yalan söylemekten çekinmeyin. Bizden olan bize inanır nasıl olsa, bizden olmayanları da boşverin dinlemeyin bile.*****Yalan ne kadar büyükse inananı da o kadar çok olurAdolf Hitler
Sevgili okurlar; yine hareketli ve heyecanlı bir haftayı geride bıraktık, öyle sanıyorum ki heyecan dozu giderek artacak. Geçen hafta bazı gazetelerde AKP’nin baskın bir seçim planladığı haberleri çıktı. “Baskın seçim” konusu henüz çok hararetli biçimde tartışılmıyor ama tartışılması yakındır. Çünkü bana göre AKP “baskın seçim” operasyonunu henüz kapatma davası açılmadan önce konuşup planlamıştı bile.Bu kanıya nerneden varıyorum sevgili okurlar? Hemen anlatayım; Şubat ayının 5’inde “Kapatmaya karşı baskın seçim” başlıklı bir yazı yazmıştım. O yazıyı zaten yanda tekrarlıyorum. Çünkü AKP çevrelerinden aldığım bilgilere göre “En geç temmuz sonuna kadar yapılacak” bir baskın seçim fikri ağır basmaya başlamış. Tayyip Erdoğan’ın hemen her gün bir bahane bulup konuşması ve yandaş gazetelerin art arda yaptığı kamuoyu araştırmaları bunun bir göstergesi adeta.Aldığım bilgilere göre Tayyip Bey’in kafasında üç ana unsur yatıyor.1- Parti kapanmasın; Tayyip Erdoğan şu anda bütün gücüyle partisinin kapatılmasını önlemeye çalışıyor. Bunun için aklına gelen her konuyu desteğe çevirmek için çabalıyor.2- Parti kapatılırsa uzun vadeli yasak almasın; Tayyip Bey parti kapansa bile dolaylı yoldan siyasete ağırlığını koyabilmek istiyor. Bu nedenle de uzun vadeli bir yasak kapsamında olmak gücünü azaltacaktır. Bu nedenle kimi hukukçuları ekrana sürüp “Kapatma yerine Hazine yardımının kesilmesi” önerisi gündemde tutulmaya çalışılıyor.3- Kapatma halinde AKP’nin dağılmasını önlemek; Tayyip Bey, partisi kapatılıp siyasi yasaklı hale gelse bile AKP’yi dışarıdan yönetmeyi planlıyor. Bunun için de partinin dağılmaması gerekiyor.İşte bu gerekçeler alt alta konduğunda AKP’nin baskın bir seçime karar vermesi hiç de uzak olasılık değil. Ancak eğer baskın seçim olacaksa bunun da ağustos ayına kalmaması gerekir. Çünkü sürecin uzaması AKP’nin bölünmesine yol açabilir.Yalanlar üzerine siyasetGeçen haftanın ilginç gelişmelerinden biri Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’ndeki çok küçük bir grubun kaleme aldığı “AKP’yi sakın kapatmayın” bildirisiydi. Bu bildirinin AKP’nin isteği üzerine kaleme alındığı ortaya çıktı. Ancak sonuçta 300 küsur parlamenterden sadece 21’i bu bildiriyi imzaladı. Buna karşın AKP medyası haberi manşetlere taşıdı. Geçen hafta yazdığım “Biraz ahlaklı olalım” yazısına adeta nazire yaparcasına bazı AK gazeteler bunu bir zafer edasıyla yayınladılar. Sadece 21 kişinin, artık hangi menfaat karşılığı olduğu da bilinmiyor ya, imzaladığı bildiri sanki Avrupa Birliği’nin kararıymış gibi sunuldu. Tüm halkı aptal yerine koyarak yapılan bu propagandalar etkili oluyor mu acaba?Ama “yalanlarla” siyaset yürütmenin adı ülkemizde ne yazık ki demokrasi olarak yutturulmaya çalışılıyor, insan buna üzülüyor.Hepinize iyi haftalar dilerim. *** İşte o yazıTarih 5 Şubat 2008’diAKP bir yandan türbanı tamamen serbest bırakmak için zemin hazırlarken diğer yandan da Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın “kapatma davası açılabilir” uyarısını da pek belli etmeden tartışıyormuş. “Muş”lu cümle kuruyorum çünkü bu konudaki bilgi sadece AKP tepelerinden sızıntı. Bu konuda çok renk vermemeye çalışıyorlar.Aldığım duyumlara göre AKP’de Başbakan’a yakın bir ekip olası bir “kapatma davası” açılması halinde ne yapılabileceğini inceliyormuş. Eğer açılırsa davanın ne kadar süreceği, kaç kişiyi kapsayabileceği, sonuçta tutuklama yapılıp yapılmayacağı sıkı bir şekilde araştırılıyormuş. Hatta bir ekibin bu olasılığa karşı savunma için taslak hazırladığı bile konuşuluyor.Tayyip Bey’in önemli bir danışmanı “Kapatma davası açılırsa hemen seçim kararı alalım” önerisi getirmiş. Bu öneri hararetle tartışılmış.AKP kurmayları olası bir kapatma davası açılması halinde baskın bir seçime gidilmesinin partiye çok büyük oy kazandıracağı görüşünü savunuyormuş. Kapatma davasının yeni bir mağduriyet doğuracağını söyleyen AKP danışmanları “Yüzde 50’nin üzerinde oyla iktidara geliriz. O zaman kimsenin ağzını açacak hali kalmaz” demişler.Ancak buna karşı çıkan bazı danışmanlar ise “Kapatma davası ile ok yaydan çıkmış olur. Buna bir de baskın seçimle direnmeye kalkılırsa işin sonunun nereye gideceğini hesaplayamayız” görüşünü savunmuşlar. *** İnsan psikolojisi Adam barda gördüğü güzel bayanla konuşmanın yollarını arıyormuş. Sonunda cesaretini toplayarak kıza yaklaşmış ve “Biraz konuşabilir miyiz, acaba?” demiş. Kız birden haykırmış: “Terbiyesiz! Ben senin bildiğin kızlardan değilim!” Adam utancından yerin dibine girmiş. Herkes ona bakıyormuş. Gitmiş ve masasına oturmuş. Bir süre sonra kız ona yaklaşmış. Gülümseyerek, “Beyfendi, az önceki olay için özür dilerim. Ben psikoloji öğrencisiyim ve utandırıcı durumlarda insanların nasıl davrandıklarını inceliyordum...” demiş. Adam gülümseyerek “Peki” demiş, ardından da avazı çıktığı kadar bağırmış: “Nee? Geceliğin 300 dolar mı? Deli misin sen, neyine istiyorsun bu kadar parayı?” *** Akıllı insanlar, oturup kayıplarına hayıflanmazlar, keyifle zararlarını nasıl karşılayabileceklerini düşünürler. Shakespeare
Aslına bakarsanız Anadolu Ateşi ile Mısır’a gittiğimde Mustafa Erdoğan biraz anlatmıştı. “Yepyeni bir şey hazırlıyoruz, büyük sürpriz, başarırsak, ki mutlaka başaracağız, bu dünya çapında bir şey olacak” demişti.Şimdi tam hatırlamıyorum, Troya demiş miydi, ama aklımda kalan bir Anadolu efsanesinin sahneye aktarılmasıydı. Galiba gecenin iki buçuğunda Mısır’a özgü güvercin yiyorduk, sokaklar tıklım tıklım insan doluydu ve hepimiz hayretler içindeydik.Sonra açıkçası unuttum. Kimbilir belki de “Hele bir yapsınlar bakalım” diye düşünüp hafızamın derinliklerine göndermiştim sohbetimizi.İşte o sürpriz şimdi sahnelerde. Truva savaşından yola çıkarak Homeros’un yazdığı destansı Troya’yı Anadolu Ateşi yıldızlarından, Mustafa Erdoğan yorumu ile izleme fırsatı buldum.Troya ile ilgili yazılacak her şey yazıldı aslında. Üstelik çok da güzel yazılar çıktı. Bu nedenle uzun uzun bu müthiş sahne gösterisini anlatmak istemiyorum.Ancak şu kadarını da söylemek istiyorum; 3 bin yıllık bir tarihi, bugünün Anadolu motifleriyle bezeyip, olağanüstü bir sahne şovuna çevirmek, sadece düşüncede kalsa bile insanı heyecanlandıracak kadar güçlü bir hayal. Bu hayal gerçeğe dönüşmüş.Anadolu Ateşi Troya ile dünya çapında bir sanat eserine imza atmış. Bunun çok kısa bir süre sonra dünyanın diğer ülkeleri tarafından fark edilip hak ettiği yere oturtulmaması mümkün değil.Ne yapıp ne edip bu gösteriyi izleyin, sakın kaçırmayın. Çünkü bana öyle geliyor ki Troya’yı keşfedecek olan dünya bunu izlemek için bizden kapacaktır.Troya’da emeğe geçen herkesi kutlarım. Türkiye’ye yüz akı bir gösteri kazandırdılar. *** Aklım Kültür Bakanı’ndaydı Şansa bakın ki Troya’yı izlediğim gece Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay da salondaydı. Kültür Bakanlığı da bu müthiş gösteriye maddi manevi destek vermiş. Çok güzel.Ancak gösteri boyunca sahneden gözünü ayırmayan Ertuğrul Günay’ı gözlemeye çalıştım. Bakan oturuyor. Karşısında 3 bin yıllık bir tarih. Üstelik bu tarih şimdi sahibi olduğumuz Anadolu topraklarının bir destanı.Acaba Günay bu gösteriyi izlerken zihninden neler geçiyordu? Hiç “Ben ne yapıyorum, böyle bir tarih zenginliği taşıyan toprakların evladı olarak, dünyaya tek açıdan bakan, bilime, sanata, estetiğe asla önem vermeyen, tek düşüncesi para olan, işaretini de türban olarak algılayan, Türkiye’yi karanlık dönemlerin düşünmeyen, üretmeyen, sorgulamayan, eleştirmeyen ve bunları yapanlara da ağır baskılar uygulayan hale getirmek isteyen bir zihniyetin içinde ne arıyorum?” diye düşünüyor muydu?Sonra kendime geldim. Elbette bunların hiçbirini düşünmüyordu. Zaten düşünecek olsaydı içinde bulunduğu zihniyetin gerçek temsilcilerinden önce ortaya çıkıp da sözde demokrasi söylevi çekmezdi.Yine de üzüldüm. Çünkü öyle ya da böyle, Kültür Bakanı bir süre sonra gördüğü rüyadan uyanıp yine normal hayata dönecek. İşte o zaman insanların yüzüne nasıl bakacak? *** İştahsız Burhan Sabah saat 9’da Perihan Hanım kocası Burhan’a sormuş: “Kocacığım kahvaltı ister misin? Biraz kızarmış ekmek, beyaz peynir, reçel, çay, yumurta filan?” Burhan, “Yok be canım” demiş “Bu viagra iştahımı kesti” Öğlen saat 1’de Perihan Hanım yine sormuş: “Burhancığım, sana yemek vereyim mi? Köfte, pilav, fasulye, yoğurt filan?” Burhan yine, “Yok be karıcığım” demiş, “Bu viagra iyice iştahımı kesti” Saat 5’te Perihan Hanım yine sormuş: “Biraz çay ister misin? Yanında da çikolatalı bir pasta, biraz tuzlu çörek?” Burhan yine, “Bu viagra iyice iştahımı kesti” diyerek reddetmiş.Saat 8’de Perihan Hanım sormuş: “Sana güzel bir salata, ızgara balık, biraz meze ve bir kadeh rakı vereyim mi?” Burhan, “Yok be canım bu viagra...” diye başlarken Perihan Hanım, “O zaman” demiş, “Lütfen üzerimden kalk artık, gidip bir şeyler atıştırayım açlıktan gebereceğim!” *** Bunlar kadınları daha zeki gösteren fıkralar Geçen hafta içinde bir dizi fıkra geldi. Baktım hepsinde de kadınların zekası erkeklerin üstüne çıkıyor. Erkek olarak insanın biraz canı sıkılıyor tabii de, okuyunca itiraz da edemiyor insan. Buyrun okuyun bakalım, siz ne diyeceksiniz;Karı kocaBir çift hiç konuşmadan arabayla yolda gitmekteymiş. Daha önceki bir tartışma münakaşaya dönüşmüş ve hiçbiri teslim olmak istemiyormuş. Keçi, katır ve domuzlarla dolu bir çiftliğin yanından geçerken adam alaycı bir biçimde sormuş: “Akrabaların mı?” Karısı, “Evet” diye cevap vermiş ve eklemiş, “Senin taraftan akrabalarım.” KelimelerKocası karısına kadınların bir günde kaç kelime kullandığına dair bir makale okuyormuş: “Erkeklerin 15 bin kelimesine karşılık 30 bin kelime...” Karısı yanıtlamış: “Sebebi erkeklere her şeyi tekrar etmek zorunda olmamızdır.” Kocası karısına dönmüş ve sormuş: “Efendim?” YaradılışBir gün bir adam karısına sormuş: “Aynı zamanda nasıl hem bu kadar salak, hem de bu kadar güzel olabildiğini anlamıyorum.” Karısı yanıtlamış: “Allah beni sen çekici bul diye çok güzel yarattı ve yine Allah ben seni çekici bulayım diye çok salak yarattı!” Konuşmama cezasıKarı-koca evde problemler yaşamaktaymış ve birbirlerine konuşmama cezası uygulamaktalarmış. Aniden adam ertesi gün karısının kendisini sabah 5’te iş için bir uçuşu olduğundan uyandırması gerektiğini hatırlamış. Sessizliği ilk bozan ve kaybeden kendisi olmamak için, bir kağıdın üzerine, “Lütfen beni sabah 5’te uyandır” yazmış ve notu karısının bulabileceği bir yere bırakmış. Ertesi sabah, adam uyanmış ancak saatin 9 olduğunu ve uçuşu kaçırdığını fark etmiş. Çok kızmış. Tam karısının onu neden uyandırmadığını soracakken yatağın yanında bir parça kağıt bulmuş: “Saat 5, uyan!” (Ey erkekler; Önümüzdeki pazarlar için ‘bulabilirseniz tabii!’ erkeklerin daha zeki olduklarını anlatan fıkralar bekliyorum) *** Alkışı en sessiz şekilde karşılayan, alkışı hak etmiş demektir. Emerson
Olayın geçmişi Özal’lı yıllara dayanıyor aslında. Sovyet sisteminin iyice zayıfladığı, kapitalist Amerikan sisteminin dünyaya daha hakim olmaya başladığı dönemlerde “globalleşme” sloganı çok makbuldü.Hâlâ da söylenen şu: Dünya değişiyor. Artık kimse yerel olamaz. Yerel olan eriyip gider. Dünyayla entegre olmak gerek. Dünya küçük bir köy haline geldi. Bugün artık kimse kendi kendine yetemez, Çin’in köyündeki adamın yaptığı saati takacak, Arjantin’de yetişen karpuzu yiyecek, Güney Afrika’dan gelen kömürü yakacağız.Gerçekten de dünyanın gidişi bu yöndeydi ve ayak uydurmak zorundaydık. Ancak yine de bazı konularda dikkat çekmeye çalıştık hep. Örneğin tarım kesiminin bu mantıkla çok mağdur edildiğini, oysa Türkiye’nin kendine yeten 7 ülkeden biri olduğunu bildiğimizi söylüyorduk.O zaman kıyameti koparıyorlardı. “Köylülük mü istiyosun, senin fiyatlardan haberin var mı? Buğdayı 1 liraya almak yerine neden 1.5 liraya mal edelim. Türkiye sanayileşecek, o kadar” diyorlardı.Oysa istenen elbette köylülük değildi, ama halkın en temel ihtiyaç maddesi olan gıdayı bu kadar dışa bağımlı hale getirirseniz bir gün aç kalma tehlikesi baş gösterebilirdi.Şimdi dünyada tarım ürünleri krizi çıktı. İktidar kabadayı bir tavırla sorun olmadığını söylüyor. Ama şimdilik. Yarın 1.5 liraya mal ettiğimiz için 1 liraya ithal etmeyi tercih ettiğimiz buğday 5 lira olursa ne yapacağız?Tarlalarınızı çorak hale getirin, ithali daha ucuz diye tarım kesimini adeta öldürün, başını dik tutmaya çalışanlara da mazot ve gübre yükü ile eziyet edin, hayvancılığı yok edip elin deli dana etini yedirin sonra da buna “dünyalı olmak” deyin.Türkiye tarihinde hiç açlık çekmedi. Hep kendine yetti. Ama şimdi açıkçası korkuyorum. Tarımı o kadar ihmal ettik ki dünyadaki kriz büyürse bizim halimiz daha berbat olur.Bir de not: Eğer gıda fiyatlarındaki bu artış sürerse o ev ev yapılan yardımlar da sıkıntıya girer. Avantaya alıştırılan seçmen o zaman ne yapar artık bilemem.*****İntikam gibi İlhan Selçuk kalp ameliyatı olduğu gün hastaneye ziyarete gittim. Görmek tabii ki mümkün değildi ama gıyabında Cumhriyet Gazetesi’ndeki arkadaşlara geçmiş olsun demek istedim.Sohbet sırasında bir gazeteci dostumuz şunu anlattı; “İlhan Bey gözaltına alınmadan birkaç gün önce Fethullah Gülen’le ilgili bir yazı yazmış ve başlığını da (Feto) koymuştu. Ertesi gün Gülencilere yakın bir tanıdığım arayarak (İlhan Bey’in yazı başlığı iyi olmadı, Fethullah yerine Feto denilmesine çok öfke duyuyorlar. İnşallah bir şey olmaz) dedi. O zaman aldırmadım tabii ama birkaç gün sonra İlhan Bey gözaltına alınınca ve üstelik Ergenekon operasyonunun arkasında Fethullah Gülen’e yakın polislerin olduğu dedikoduları çıkınca içime bir kurt düştü.” Hastaneden ayrılırken “İlginç ama galiba biraz fazla komplo teorisi” diye geçirdim içimden. Aradan iki gün geçti Adıyaman’da bir gazeteci Fethullah Gülen’e “Feto” dediği için tutuklandı.*****Bir boru reklamı Özellikle haber televizyonlarda yayınlanan bir boru reklamı var. Hatırlatmak için özetleyeyim; ekranda bir sunucu, şiddetli yağıştan söz ediyor ve bir sokaktan canlı bağlantı yapacaklarını söylüyor. Canlı bağlantıya geçiliyor, buradaki sunucu yağan yağmurun şiddetini anlatırken sokakların dereyi andırdığını söylüyor ve sağa bakıyor. Bir sokak görüyoruz, şiddetli yağışa rağmen insanlar sanki güneşli bir bahar havasında dolaşır gibiler. Sonra sola bakıyor. Yine aynı manzara. Derken iş elbiseli biri başını uzatıyor ve “Biz bu sokaklara falanca boruyu döşedik, size buradan iş çıkmaz” diyor.Ana fikir şu: Televizyonlar ön yargılı olarak haber yaparlar. Amaç haber yapmak değil, insanları veya kurumları karalamaktır.Ve bu reklam dediğim gibi en çok haber kanallarında olmak üzere tüm televizyonlarda yayınlanıyor. Kimsenin de gıkı çıkmıyor.“Efendim parasını verdikten sonra bize ne?” demek tabii ki mümkün. Elbette ar damarı çatlayınca her şeyi yapmanız mübah olabilir. Ama gazeteciliği böyle gösteren bir reklamın yayınlanmasından para kazanılmasını ben içime sindiremiyorum.Merak ediyorum acaba örneğin CNN International kendi mesleklerini böyle aşağılayan bir reklamı, birkaç kat fiyata bile olsa yayınlar mı?*****Milletvekili dövmek AKP işin ucunu iyice kaçırıyor artık. Meclis’teki tek kişilik muhalefete bile tahammül gösteremiyor. Bunları asla basit olay gibi geçiştiremeyiz. Bu iktidarın artık hem devlet ciddiyetini hem de otoriteyi kaybetmeye başladığının göstergesidir. Hiçbir partiye mensup olmayan bir tek kişiyi bile dövmeye kalkmak başka türlü izah edilemez.*****Biri sana kötülük ederse unut, ama sen birine kötülük edersen hiç unutma. HALİL CİBRAN *****Unutulmaz armağanKaradeniz’e Amerikalı bir tarım uzmanı gelmiş. Aylar boyu o köyden o köye koşturup gayretle çalışmış. Bölge halkına bilmedikleri birçok şeyi öğretmiş. Zaman içinde Amerikalı Karadenizlileri, Karadenizliler de Amerikalı tarım uzmanını pek sevmiş. Fakat her güzel şeyin bir sonu olduğu gibi Amerikalı uzmanın da gitme vakti yaklaşmış. Bir gün köyün muhtarı halkı köy kahvesinde toplamış. “Uy hemşerularım” diye söze başlamış: “Ha bu adam bize çok eyilik etti, bunca zaman bize bir şeyler öğretmek için oradan oraya koşturdu. Ha bu adama giderken bir hediye versek diye düşünüyorum. Amma öyle bir hediye verelim ki baktıkça bizi hatırlasın, tuttukça bizi ansın, aklından hiç çıkmasın.” Köy halkı “Ne verelim, ne alalım” diye düşünürken, arka sıralarda oturan Temel bağırmış “buldum da, sünnet ettirelim.”***** Dayatma satış Sevgili Can Bey; Ben size dayatma satışı anlatacağım. 14.04.2008 tarihinde aracımın fenni muyenesini yaptırmak için İzmir Çınarlı’daki şubeye gittim. Görevli geldi, çeşitli kontrollerden sonra, ilk yardım çantasını sordu her zaman aracımda hazır bulunan her şeyi tamam ilk yardım çantamı gösterdim. Ancak görevli “Olmaz” dedi. Hemen yanımızda uydurma ilk yardım çantası satan kişiler var. Tam muayene yapılan yerin içinde. “Bunlardan alacaksınız aksi halde işlem bitmez” dedi. Mecburen tıpkı başkaları gibi aldım. Tutarı 27 YTL, anlaşılan ortak çalışıyorlar. Bu dayatma soygunu dile getirirseniz menmun olurum. Teşekkürler. (F. G.)