Van’da “sadaka ekonomisini” gördüm

14 Mayıs 2008

Deniz Temiz Derneği’nin Van Gölünü korumak amacıyla başlattığı kampanya için Van’a gitmiştik geçen hafta biliyorsunuz. Van’a da büyük hareket getiren ve ilgi gören kampanya sırasında çevrede gözlemler yapma ve vatandaşlarla konuşma fırsatı da buldum.Şansımıza Van Gölü kıyısında tören yapıldığı sırada hava çok kötüydü. İki gün önce 25 dereceyi aşan hava sıcaklığı 10 dereceye düşmüştü ve şiddetli rüzgâr esiyordu. Bu nedenle “hayli şenlikli olacağı belirtilen” tören zorunlu olarak kısa kesildi.Törenin baş konuğu tabii ki Milli Eğitim Bakanı Vanlı (Aslen Siirt deniliyor) Hüseyin Çelik’ti. Rüzgârın uğultusundan konuşmaları duymaya çalışırken yanıma yaklaşan Vanlı bir işadamı, “Görüyorsunuz değil mi, halkın pek ilgisi yok” dedi. Ben de “Hava çok soğuk ama” dedim. İş adamı güldü, “Size soğuk, bize ne ki bu” dedikten sonra “Tribünleri sadece kendi yandaşlarıyla doldurmuşlar. Çoğu da zaten devlet görevlisi, birkaç ay önce böyle mi olurdu?” diye sürdürdü.Demek ki AKP aleyhine esen rüzgârlar kendini ülkenin en doğusundaki bir kentte bile hissediliyor.Törende ve törenden sonra birçok Vanlı’yla konuştum. İlk izlenimlerimi şöyle sıralayayım;- Van’ın nüfusu 500 binlere ulaşmış. Yarıdan fazlası terör, parasızlık ve umut nedeniyle göç edenlerden oluşuyor.- Kentte işsizlik had safhada. Herkes eli cebinde dolaşıyor.- En çok yapılan iş şoförlük, muavinlik, amelelik, hamallık. Kentte bir yem fabrikası var, istihdam diye orası konuşuluyor.- Kent içinde Nevruz sırasında yaşanan olay dışında PKK ile ilgili fazla bir şey yok. Ama 25 kilometre uzaklaşınca durum farklı deniyor.- Genç nüfus açık biçimde görülüyor. Sokaklar gençlerle dolu.- Erkeklerin kıyafetleri genellikle takım elbise. Eskiden şalvar üzeri ceket giyilirdi.- Ortada pek kadın yok, olanların başı açık. Ama Vanlılar, “Bunlar devlet memurları ve asker eşleri, gerisi kapalıdır” diyor.Merak ettiğim konulardan biri AKP’nin nasıl bu kadar çok oy aldığı, özellikle DTP’nin önünü kestiği. Konuştuğum otobüs şoförü, “Burada devleti hissettirdiler” dedi. “Nasıl yani?” diye sorunca güldü, “Burada herkes yardım alır. Evine gıda ve yakacak yardımı gitmeyen pek yoktur” diye karşılık verdi.Bir başka Vanlı, Hüseyin Çelik’in çok çalıştığını anlattı. Çelik yolların yapılmasını sağlamış, birkaç okul açılmış, bazı modern binalar inşa edilmiş. “Ama” diyor Vanlı, “Asıl yaptığı iş herkese yardım etmesidir”.Yani halkın cebinden çıkan para ve yardımlar Vanlılara veriliyor, bu da Hüseyin Çelik’in itibarını artırıyor.Aslına bakarsanız hesap çok basit. Gıda, yakacak, kadına süt parası, çocuk yardımı üst üste eklenince ortaya 1000 liraya yakın bir aylık gelir çıkıyor. Oysa vasıfsız bir Vanlı bir işte çalışmak istese, sigorta yaptıramayacağı gibi eline ayda en fazla 500 lira geçecek.Bu durumda çalışmanın bir gereği kalmıyor. Sokakta aylak aylak gezip, arada sırada çıkacak bir işten para kazanmak, kahvede vakit geçirmek “sadaka ekonomisinden” yararlanmak hem daha kârlı hem daha güvenli. Çünkü bir iş bulması halinde yardımın kesilmesi bile muhtemel.Çiçekli adlı bir köyü ziyaret ederken sohbet ettiğim türbanlı bir bürokrat eşine, “Burada belli ki her şey yardımla yürüyor. Peki bir ekonomik kriz çıkar da bu yardımlar yapılamazsa ne olacak?” diye sordum. “Çok haklısınız, en büyük açmaz bu. İktidar en kısa sürede yardımları kalıcı ve güvenli istihdamla bitirmek zorunda” dedi.*****Maslak tabelaları düzeldiBir süre önce TEM yolunun Maslak-Sarıyer-Beşiktaş çıkışındaki tabelaların çok küçük olduğunu yılların alışkanlığı nedeniyle pek çok sürücünün şaşırdığını ve kazalara neden olduğunu yazmıştım. Öneri olarak da, “Yol ayırım tabelaları mutlaka daha büyük olmalı” demiştim.Bu yazıdan sonra yoldan geçme şansım olmamıştı. Ama Deniz Temiz Derneği’nin Van gezisinden dönerken buradan çıktım. Ve gördüm ki, uyarım etkili olmuş ve tabelalar uzaktan bile rahatlıkla görünecek biçimde büyütülmüş.Uyarıyı ve öneriyi dikkate alan yetkililere tüm sürücüler adına teşekkür ederim.*****TOKİ’ye lojman talimatı ne oldu?Bundan yaklaşık bir sene önce lojman olmadığı için dışarda oturan bir güvenlik görevlisinin evine saldırı yapılmış, görevli şehit edilmişti. O günlerde başbakanımız kürsüden TOKİ’ye talimat vermişti: “Dışarıda oturan tek bir polisim, subayım, astsubayım olmayacak. Burdan TOKİ’ye talimat veriyorum derhal lojman inşasına başlansın”. Aradan bir yılı aşkın zaman geçti ama hâlâ kazma vurulmadı. Çok zor durumda olan arkadaşlarımız var gece yastığının altında tabancasıyla tilki uykusu uyuyan, ailesini o riske götürmek istemediği için bir önceki görev yerinde ya da memleketinde bırakan. Acaba Sayın Başbakanımız TOKİ’ye verdiği bu talimatın takipçisi mi yoksa yan gelip yattı mı?*****Cümleler doğrudur sen doğru isen, doğruluk bulunmaz sen eğri isen. Yunus Emre*****Gençlerin Ankara yürüyüşüGeçen hafta pırıl pırıl iki genç geldi. Türkiye Gençlik Birliği yöneticileriymlş. Bizden bir önceki dönemin Türkiye Milli Gençlik Teşkilatı’nı andıran bir örgütlenme gerçekleştirmişler. Atatürk ilkeleri doğrultusunda, sağ veya sol ideolojilere sapmadan üniversite gençliğini bir araya getirmeye çalışan bu Birlik 19 Mayıs nedeniyle İstanbul’dan Ankara’ya bir yürüyüş düzenlemiş.Tamamı üniversite öğrencilerinden oluşan topluluk yarın İstanbul Yıldız Teknik Üniversitesi’nde yapılacak tanıtım toplantısından sonra İzmit’e doğru harekete geçecek. Yürüyüş boyunca Erkan Oğur, İsmail Hakkı Demircioğlu, Bulutsuzluk Özlemi ve Fuat Saka gençlerle birlikte olarak İzmit, Yalova, Bursa, Eskişehir ve Ankara’da konserler verecekler.“Bağımsızlık için Anadolu’ya geçiyoruz” başlığı taşıyan gençlik yürüyüşü sırasında geçilecek illerde gençlik toplantıları ve geceleri de feneralayları düzenlenecek. Birlik üyesi gençler böyle kapsamlı bir yürüyüşün bir ilk olduğunu da ileri sürüyorlar.*****Yağma yokGenç nişanlılar ertesi gün evleniyorlarmış. Erkek: “Sevgilim, sabrım tükendi. Ne olur odama gel. Nasıl olsa yarın evleneceğiz” demiş. Kız öfkeyle yanıt vermiş: “Yağma yok öyle. Her seferinde böyle kandırdılar. Bir daha çürük tahtaya basmam.”

Devamını Oku

Kanaltürk’ün satılması iyi oldu

13 Mayıs 2008

AKP iktidarına karşı en sert muhalefeti yapan Kanaltürk’ün “Fethullahçı” olduğu yönünde ciddi iddialar bulunan Koza Grubu’na satılması doğal olarak hem şaşırtıcı oldu hem de kanalın müdavimlerini öfkelendirdi.Bugüne kadar ısrarla kanalın sahibi olmadığını söyleyen, ama satış aşamasında tek yetkili gibi davranan Tuncay Özkan, “kimseden destek alamadıklarını, yalnız bırakıldıklarını” belirtti. Tabii Tuncay Özkan bu desteği almak için ne yaptı o da ayrı konu.Kanaltürk’ün çok büyük maddi sıkıntı içinde olduğu, Maliye Bakanlığı tarafından ablukaya alındığı, çalışanlara aylardır maaş ödeyemediği, reklam verenlerin ambargosu altında olduğu biliniyordu.Maliye, Kanaltürk’ü bırakın, bugün hangi büyük holdinge aynı yöntemlerle girse o kurumları rahatlıkla batıracak güce sahip. Bu nedenle Tuncay Özkan’a “Herkes gibi sen de vergi mükellefi değil misin?” demagojisi yapmak doğru değil.Sonuçta Kanaltürk ayakta duracak mecali kalmadığı için satıldı. Satın alanın Kanaltürk’ün savunduğu değerlere ve politikalara taban tabana zıt bir görüş sahibi olması tuhaf görünse de bu satışın olumlu yanları olduğunu düşünüyorum. Şöyle:1- Bu kanalda çalışan (400 olduğu belirtiliyor) tüm arkadaşlarımız son birkaç aydır alamadıkları maaşlarını alacaklar.2- Ayrılmak isteyenlere veya çıkarılacaklara tazminatları ödenecektir, bundan kaçış olamaz.3- Tuncay Özkan’ın kurduğu “Biz Kaç Kişiyiz” hareketinin nereye gideceği belli değildi. 1 milyon 200 bin kişiyi kapsayan hareket şimdi oturacağı bir zemin bulabilir.4- Maliye’nin kanalı batırmak pahasına çok yoğun baskı yaptığı ortaya çıktı.5- Bu baskılar sonucu kanalı satmak zorunda kalan Özkan’a, jet hızıyla para bulan kişinin AKP’ye çok yakın olması, asıl amacın ortaya çıkmasını da sağladı.6- Atalarımızın “Ne ekersen onu biçersin” sözünde olduğu gibi bugün Kanaltürk’e iktidarın isteği ile reklam vermeyenler, yarın iktidar değişirse, bu kez AKP’yi desteklemiş olan medya organlarına aynı ambargoyu uygulamaları yönünde baskı altında tutulabilir. Bugün iktidarın sözünü dinleyenler yarın da iktidarın sözünü dinleyeceği için aynı şeyi yapacaktır. Bu da AKP yanlısı medyanın aynı biçimde iflasına yol açacaktır.*****Atatürk fıkrası Hiç takip etmediğim TGRT FM isimli radyodan tesadüfen 9 Mayıs 2008’de saat 10.00 sularında dinlediğim bir fıkrayı anlatmak istiyorum. Yayınlanan çocuk programına Bursa’dan yaşı tahminen 5 ya da 6 olan bir çocuk katıldı. Sunucu Saliha Mengüç’le sohbete başladılar. Çocuk bir fıkra anlatmak istediğini söyledi ve başladı anlatmaya: “Temel’e bir gün öğretmen Atatürk’ün nerede, ne zaman doğduğunu ve nerde, ne zaman öldüğünü sorar. Temel bilemez. Öğretmen Atatürk’ün 1881 yılında Selanik’te doğduğunu, 1938 yılında İstanbul Dolmabahçe Sarayı’nda vefat ettiğini anlatır. Temel de eve gelir, anne ve babasına öğretmenden öğrendiklerini anlatmaya başlar. Atatürk 1881 yılında samanlıkta doğdu, 1938 yılında dolma boğazına kaçtı boğuldu”.5-6 yaşındaki bir çocuk bu fıkra dediği şeyi acaba kimden öğrenmiştir? (Metin Altunbaş)***** Planınız bir yıl içinse pirinç ekin, on yıl içinse ağaç dikin, yüz yıl için ise insanları eğitin. Huang-Çe*****Ali Babacan Başbakan mı? Tüm hesaplarını “kapatılmaya” göre yapan AKP’de “emanetçi” sıfatını Ali Babacan’ın alacağı söyleniyor. Plan şöyle: Anayasa Mahkemesi AKP’yi kapatır ve Tayyip Erdoğan’ı siyasi yasaklı ilan ederse hükümet düşecek. Aynı gün Abdullah Gül hükümeti kurmak üzere Ali Babacan’ı görevlendirecek. Babacan da aynı gün bağımsız kalan AKP’lilerden bir hükümet kuracak. Yeni parti henüz kurulmamış olsa bile 300 bağımsız milletvekili hükümete güven oyu verecek. Böylelikle iktidar aynen devam edecek.Tabii bu plan Abdullah Gül’ün “siyasi yasak cezası alsa bile” görevine devam edeceği varsayımıyla yapılıyor. Şöyle diyorlar; “Gül, Cumhurbaşkanı, Anayasa’ya göre yargılanamaz.” Atlanan nokta şu: Gül, Cumhurbaşkanı olarak yargılanıp ceza almayacak. Cumhurbaşkanı olmadan önceki bir suç nedeniyle ceza alacak. Eğer alırsa bu ceza “Cumhurbaşkanı seçilmek için gerekli ve yeterli şartları haiz olmadığı anlamına gelecek.”Şöyle düşünün. Cumhurbaşkanı olmak için “yüksek öğrenim görmüş olmak” gerekiyor. Diyelim ki bir kişi cumhurbaşkanı seçildi, ama daha sonra yüksek okul mezunu olmadığı ortaya çıktı. Bu durumda “Artık seçildi bir şey yapılamaz” denemez. Yapılan seçim yok sayılır. Bu da aynen böyle işte.*****Savaş hazırlığı gibi Art arda yapılan satın almalarla AKP kendine çok güçlü bir medya ordusu kurdu. Şu anda Yeni Şafak, Zaman, Vakit, Bugün, Türkiye, Sabah, Takvim, Star gazeteleri tamamen iktidarın kontrolünde.Televizyonlarda ise durumu daha da güçlü. Kanal 7, Star, Samanyolu, TvNet, ATV, TGRT Haber, Samanyolu Haber, TRT, 24, Fox ile şimdi de Kanaltürk iktidarla direkt bağlantılı.Buna AKP’li olmayan ama yayın kadrolarındaki gerici liberallerin ağırlığını dikkate aldığımız geride kalan medya kuruluşlarının da etkisini eklemek gerek.Ortaya çok güçlü görünen bir AKP medyası çıkıyor. Kapatma sürecinde ulusalcılığı ile bilinen bir kanalın direkt AKP kontrolüne geçmesi bende “bir savaş hazırlığı” izlenimi yaratıyor.Artık kimse inkâr etmiyor ki, Başbakan Erdoğan ve AKP kurmayları tüm hesaplarını “kapatılmaya” göre yapıyor. Hatta bu süreci hızlandırmak bile istiyorlar. Çünkü asıl plan “kapatılmadan sonra” devreye girecek.Geçen hafta yazmıştım; Erdoğan ve diğerleri siyasi yasaklı duruma düşerlerse hemen ara seçime gidilecek. Bu seçimler Anayasa gereği 2009’daki yerel genel seçimlerle birleştirilecek. Tayyip Erdoğan bağımsız aday olarak seçime katılacak. Yerel seçimler içinde İl Genel Meclisi seçimleri de olduğu için sonuç bir anlamda genel seçim sonuçları olarak nitelenebilecek. Beklenen ve umulan AKP yerine kurulacak partinin yüzde 50’yi aşması yönünde.Böylelikle “kapatılmış” ve “yasaklanmış” bir lider halkın gücüyle ve ezici çoğunluğu ile tekrar iktidara zafer kazanmış olarak gelecek.İşte bu planın iyi işlemesi için çok güçlü bir propagandaya ihtiyaç var. Peki bu plan tutar mı? AKP öyle umuyor. Plan tutmazsa? Erdoğan ara seçime giremezse, AKP’den sonraki parti beklendiği gibi tek vücut olamaz ve parti birkaç parçaya bölünürse; işte o zaman yandı gülüm keten helva. AKP medyası bir anda un ufak olur.

Devamını Oku

Sağolasın Ali Rıza Güngör Bey

13 Mayıs 2008

Geçen hafta Kutlu Doğum Haftası’nın Hicri Takvim yerine Miladi Takvim kullanılarak Nisan ayında sabitlendiğini yazmış ve bunu İslam’da bir reform olarak nitelendirerek “Peygamberimizin doğum günü Miladi Takvim’e göre sabitlenebiliyorsa, örneğin Ramazan da sabitlenebilir mi?” diye sormuştum. Ardından da başta gazetemiz yazarlarından Süleyman Ateş olmak üzere, bu konuda dini bilgisi olanlardan cevap rica etmiştim.Süleyman Ateş Bey, anladığım kadarıyla benim yazılarımı okumuyor. Herkesin her yazarı okuma zorunluluğu yok elbette. Bu nedenle bana bir cevap verme imkânı bulamamış.Ama rastlantıya bakın ki, tam benim yazdığım sırada Ali Rıza Güngör adlı bir Vatan okuru Süleyman Ateş’le “Kutlu Doğum Haftası sabitlenebildiğine göre Kurban ve Ramazan Bayramı ile Ramazan ayı da sabitlenemez mi?” diye sormuş.Süleyman Ateş Bey de gayet güzel bir cevap yazmış. Herhalde okumuşsunuzdur. İki nokta üzerinde durmuş.Birincisi kutladığımız 4 kandilin de uydurma olduğunu açıklamış. Bir din âliminin “kutsal” sandığımız bu günler için “uydurma” tanımını kullanması ve hatta “Bunlara dini gün demek de aslında doğru değildir. Bir şeyin dini olması için ya Kurân’da veya Peygamber sünnetinde belirlenmiş olması gerekir. Bu kutlamaların ne Kurân’da ne de sünnette yeri vardır. Peygamberimiz dine sokulan uydurmaların sapıklık olduğunu söylemiştir” demesi de son derece önemli.İkincisi ise Ramazan ayı, Ramazan Bayramı ve Kurban Bayramı’nın Kuran ile sabit olduğunu ve değiştirilemeyeceğini söylüyor. Kanıtlamak için de Kuran’daki Bakara Suresi’nin 185- 197 ve 203’üncü ayetleri ile Fecr Suresi’nin 1 ve 2. ayetlerini gösteriyor.Diyanet İşleri Başkanlığı’nın internet sitesinden Kuran’ı Kerim’in mealini bulup ilgili ayetleri okudum. Ramazan ayı ve bayramlarla ilgili bir şey bulamadım. Tabii bu benim Kuran’ı anlamaktaki eksikliğimden kaynaklanabilir. Süleyman Ateş’in söylediği mutlaka doğrudur. Ama kafama takılan şu: “Bu günler Kuran’da sabittir ve değiştirilemez? Peki hangi takvime göre belirlenmiştir bu? Biz bu dini günleri Hicri Takvime göre kutlamıyor muyuz? Hicri Takvim İslamiyet’in doğmasından çok sonra Hazreti Muhammet’in Mekke’den Medine’ye göçü esas alınarak hazırlanmadı mı? Böyle bir takvim düzenlemesi Kuran’da yok ki”.Tabii Süleyman Ateş Bey benim yazımı okumayacağı için yine Vatan okurlarından birinin bu soruları kendisine iletmesi gerek.*****Emniyetle yararlı bir konuşma Türk Tabipler Birliği Başkanı Prof. Dr. Gençay Gürsoy’un sabahın beşinde apar topar gözaltına alınması ve genel olarak GBT uygulamalarıyla ilgili yazılarım üzerine Emniyet Genel Müdürlüğü Basın Halkla İlişkiler Müdürü İbrahim Kulunar aradı. Kulunar’la meğer ta Özal döneminden tanışırmışız. O sıralar rahmetli Özal’ın koruma müdürlüğündeydi.Kulunar, Prof. Dr. Gürsoy olayı ile ilgili son derece üzüntülü olduklarını söyleyerek, “Bir maddi hatayı düzeltmek istiyorum. Sayın hocamız ile ilgili mahkeme 4 yıl önce başlamış olabilir, ancak karar 12 Mart 2008’de alınmış ve bize bildirilmiş yani 4 yıldır işlem yapılmıyor değil” dedi.İbrahim Kulunar, gece otellerde konaklayanların kayıtlarının il emniyet müdürlüklerine bildirilmesi sisteminin uzun yıllardır uygulandığını da belirterek “Bu sayede binlerce aranan kişiyi bulduk” diye konuştu.Ben de “Burada iki konu var, birincisi bu sistem hukuka ve insan haklarına ne kadar uygun bunu tartışıyorum, ikincisi de neden sabahın köründe gidiliyor” diye sordum. Kulunar’ın cevabı ise şöyle oldu: “Bu sistem Batı ülkelerinde uygulanıyor. Örneğin İngiltere bunu yıllardır yapıyor, tek farkımız galiba onlar biraz daha hissetirmeden beceriyor. Sabahın erken saatinde gitmemizin nedeni ise, aranan kişinin otelden çıkacağı saatin bilinmemesinden kaynaklanıyor, aksi takdirde bulamıyoruz”.Kulunar daha önce Kayseri Havaalanı’nda tanık olduğum GBT uygulamasının da benim yazımdan sonra değerlendirilerek kaldırıldığını söyledi. Buna göre aynı araştırma biniş kartı alınması sırasında yolcuya fark ettirilmeden yapılıyormuş artık.Ve bir fıkraKulunar’ın GBT uygulaması ile ilgili açıklamasından sonra aklıma çok sevdiğim bir fıkra geldi. Hani şu “hissettirmeden” yapılan soruşturmalarla ilgili.Otelin müdürü havuz kenarındaki müşterinin yanına gidip “Beyefendi, böyle bir uyarıda bulunduğum için çok üzgünüm ama, otelimizde havuza işemek yasaktır” demiş. Adam otel müdürüne “Ama herkes işiyor” cevabını vermiş. Otel müdürü biraz mahcup ifadeyle “Evet ama kimse sizin gibi tramplenin üzerinden işemiyor” demiş.*****Van Denizi’ni kurtarmak için seferberlik Başlığa bakıp da “Kırk yıllık Van Gölü, Van Denizi mi oldu?” diye şaşırmayın. Göl yine göl olmasına göl de bir süredir “Deniz muamelesi” görüyor. Çünkü Deniz Müsteşarlığı Van Gölü’nü de deniz statüsüne aldı. Yani artık göl üzerindeki etki ve yetki Deniz Müsteşarlığı’nda.Şimdi nereden çıktı bu diyeceksiniz. Geçen hafta sonunu Van’da geçirdim. Çünkü kendisini denizlerimizin temizliğine ve korunmasına adayanların kurduğu Deniz Temiz Derneği hızla kirlenmekte olan Van Gölü’nü temizlemek ve korumak için bir seferberlik başlattı. Ve Van’a bir akın düzenlendi. Bu nedenle başta Deniz Temiz Derneği Onursal Başkanı Rahmi Koç, Yönetim Kurulu Başkanı Eşref Cerrahoğlu, tüm yönetim kurulu üyeleri, tanınmış iş adamları, Denizcilik Müsteşarlığı bürokratları ve gazetecilerden oluşan 250 kişilik bir grupla Van’a gittik.Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik de bu projeye destek vermiş. Van’da gölün temiz tutulması ve bunun bölgeye sağlayacağı yararın anlatıldığı bir tören düzenlendi. Deniz Temiz Derneği’nin yaptırıp hediye ettiği bir deniz süpürgesi Van’a armağan edildi.Bu sayede Türkiye’nin en ucundaki illerimizden Van’ı ve yakın çevresini gezip görmek, halkla sohbet etmek ve gözlemler yapmak şansı buldum. Bugün Deniz Temiz Derneği’nin bu olumlu girişimini haber vermekle yetiniyorum. Ama önümüzdeki günlerde Van’la ilgili çok sayıda bilgi, gözlem ve analiz yazmaya çalışacağım.*****Paranın değerini öğrenmek isterseniz, borç almaya çalışın. FRANKLIN

Devamını Oku

Oyunda kalma savaşı

12 Mayıs 2008

Sevgili okurlar; olayların birbiriyle adeta yarıştığı bir haftayı bitirdik, bugün yeni umutlarla yeni bir haftaya başlıyoruz. Artık bahar güzelliğini de göstermeye başladı. Açan çiçekler, yumuşayan hava, içimizi ısıtan güneş insanı umutlandırıyor, moral yüklemesi yapıyor.Tabii yaşadıklarımız her zamanki gibi keyfimizi kaçırabilir, umudumuzu kırabilir. Ancak eminim ki, inancımızla, kendimize ve ülkemize güvenimizle bu zor günleri de aşacağız.Geçen haftadan bu haftaya yaşadıklarımızı yine özetlemek istiyorum;Başbakan’ın yemeğiGeçen haftanın en çok konuşulan konusu Başbakan Erdoğan’ın bir ev davetinde bazı gazetecilerle buluşması oldu. Bu yemeğe katılanlar, konuşulanları yazmama kararı almışlardı ancak yine de bu konuşmalar basına yansıdı.Davetli gazeteciler ve Başbakan öfke dolu açıklamalar yaptılar bu yazılanlar ve söylenenler için. Ancak açıklamalar kimseyi tatmin etmediği gibi inandırıcı da olmadı.Elbette yazılan bazı şeyler “bire bir” aynı değildi, ama genel içerik olarak yalan olduklarını da kimse söyleyemedi. Bunun da ötesinde AKP çevrelerinden sızan pek çok bilgi de bu konuşmaları adeta teyit ediyordu.Örneğin yemekten haberim olmadan, AKP çevrelerinden aldığım bazı bilgileri yazacağımı söylemiştim. O öğrendiklerimle bu yemekte konuşulanların birbirine çok yakın olduğunu size aktarmıştım.Belli ki başta Erdoğan olmak üzere AKP kurmayları partinin kapatılacağı konusunda kanaat sahibi. Bu nedenle kapatmaya karşı çıkmak yerine bunu hızlandırıp, yeni parti ve yeni stratejiler üzerine daha çok kafa patlatıyorlar.Burada Tayyip Bey’in farkında olmadığı bir durum var gibi geliyor bana. Düşündüğü gibi kapatma kararı alınırsa, partisini ayakta tutarak kendisinin de oyun içinde kalacağını hesaplıyor ve planını buna göre yapıyor. Oysa hiç oyun içinde olmayabilir ve izlediğim kadarıyla “genel istek” bu yönde. Nedenlerini hafta içinde yazacağım.1 Mayıs olaylarıÜzerinden 12 gün geçmesine rağmen 1 Mayıs günü halka çektirilen eziyet hâlâ gündemde. Başbakan’ın olaya farklı yaklaşımı da ibret verici. Popülist açıdan yaklaşıp polise çiçek uzatan, işçileri güya kollayıp suçu bir avuç marjinal örgüt üzerine atan Başbakan bende “mahalle kahvelerinin her şeyi bilen ve kendini dinleten” tiplerini anımsattı. Bu tipler hiçbir temeli olmadan konuşup racon keserler. Bilgileri onun kadar olmayan kahve sakinlerini de kafalarını sallayarak dinlediklerini onaylarlar.Ama ülke böyle yönetilmez ki.İslam’da reformKutlu Doğum Haftası’nın nisan ayında sabitlenmesi üzerine yazdığım “İslam’da reform yaptık” yazısı hayli ilgi gördü. Gerçi kandiller veya kutlama haftaları dinin kuralı değil, ama bu günleri miladi takvime uyarlayabiliyorsak, örneğin Ramazan’ı da uyarlayabiliriz fikri pek çok kişiyli düşündürmüş belli ki.Bu arada okuduğunu eleştirmeyi değil de niyetini belli etmeyi tercih edenlerden “dine niçin küfrediyorsun” yollu garip eleştiriler de aldım. Allah akıl fikir ihsan eylesin demekten başka çarem yok.İlginçtir, bu konuda cevap vermesini rica ettiğim gazetemiz yazarlarından Sayın Süleyman Ateş, cevap vermesine vermiş de bir garip olmuş. Artık onu da yarın ayrıntılarıyla yazarım.Gazeteciye saldırıGeçen hafta bir haber için Çavuşbaşı bölgesine giden VATAN muhabirlerinin uğradığı alçakça saldırı hepimizi çok üzdü. Ama AKP’li kimi yayın organlarının “bizden- ondan” mantığı içinde saldırıya uğrayanları suçlamaya kalkması da traji komik bir durumdu. Bunun dışındaki medya organlarının saldırıyı kınaması ve arkadaşlarımıza sahip çıkması her türlü takdirin üzerindeydi.Tabii kendi kurdukları mahallede oluşturdukları bir sokağın adını “Cumhuriyet Çıkmazı” koyanların hangi akıl ve zekâya sahip oldukları da ayrı bir konu.Hüseyin Üzmez olayıVakit yazarının düştüğü duruma pek girmek istemedim biliyorsunuz. Ama hakkındaki koruma yazılarını okudukça da insanın tüyleri diken diken oluyor.Buradaki tespitlerimden biri şöyle; Üzmez ne olup bittiğine anlam veremiyor. Çünkü yaptığı şey kendi adına son derece normal. 13-14 yaşında bir kızla eğer kız buluğa ermişse cinsel ilişkiye girmeyi mahzurlu görmüyor anladığım kadarıyla. Sanıyorum hapisteki koğuşunda sürekli Atatürk’e sövgüler yağdırıyor ve “Nereden çıkardın şu medeni kanunu” diyordur.Havaalanında türban olayıHavaalanlarının güvenlik geçişlerinde türbanlı kadınlara yapılan ayrıcalık geçen haftanın çok konuşulan konularındandı. Milliyet Gazetesi’nin fotoğraflı tespitleri bu konuda ileri geri konuşan ağızları da tıkadı.Ama bir şey de değişmedi. Havaalanını işleten şirket, iktidara şirin gözükmek adına uygulamayı sürdürüyor.Peki başka ülkelerde ne yapılıyor? Önümüzdeki günlerde aldığım bilgileri size aktaracağım.Hepinize iyi haftalar dilerim. *** Büyük adam olmaya lüzum yok, sadece adam olalım yeter. Albert CamuS *** Doktor tavsiyesi Doktor, muayene ettiği adamın eşi ile özel konuşmak istediğini bildirdi. Adam dışarıya çıkınca kadına, “Eşinizin hastalığı ciddi. Korkunç bir stresi var. Söylediklerimi uygulamazsanız, bilin ki ilk gerginlikte ölecek” dedi. Sonra devam etti: “Her sabah mükemmel bir kahvaltı hazırlayın. Neşeli olmasını sağlayın. Öğle için de yanına çok iyi bir yemek verin. Akşam ya biftek ya da bonfile hazırlayın. Haftada iki akşam da balık olsun. Keyiflenip içki içmesine karşı çıkmayın. Böylece gevşer. Sakın keyfini kaçıracak konulardan bahsetmeyin. Yoksa kötüleşiverir. Dekolte bir kıyafet giyin. Hep bakımlı olun. Maç izlemesine karışmayın. Hatta yanına oturup kırmızı şarap servisi yaparsanız fevkalâde olur. En önemlisi; haftada birkaç akşam seks yapın. Eğer bu söylediklerimi bir yıl kadar uygularsanız, kocanız iyileşip normal hayatına dönecektir ve sizi uzun bir mutlu yaşam bekleyecektir.” Eve dönüş yolunda koca, eşine sordu: “Doktor ne dedi?” Kadın kısaca cevap verdi: “Ölecekmişsin!”

Devamını Oku

Anneler Günü’nü 53 yıldır kutluyoruz

11 Mayıs 2008

Bugün Anneler Günü. En değerli varlıklarımız, annelerimizin günü. Bu duygularla öncelikle sevgili annemin ellerini öperim. Tüm anneleri kutlarım.Bugün sizlere Anneler Günü’nün tarihçesinden söz etmek istiyorum. Anneler Günü fikri nasıl çıktı, ne zamandan beri Anneler Günü kutlamaları yapılıyor?Türkiye’de 1955 yılından bu yana her yılın Mayıs ayının ikinci pazarı resmi olarak Anneler Günü olarak kutlanıyor. Türk Kadınlar Birliği çeşitli dünya ülkelerinde daha öncelerden beri kutlanmakta olan Anneler Günü’nün Türkiye’de de resmiyet kazanması için girişimde bulundu. Bu fikir kabul görünce Türkiye de bu günü resmen kutlamaya başladı.Anneler Günü’nün başlangıcı olarak Amerika’nın Philedelphia kentinde yaşayan Ana Jarvis adındaki genç kız esas alınır. Jarvis annesini kaybettikten sonra bütün milletvekili ve senatörlere mektuplar yazarak Mayıs ayının ikinci pazar gününün “Anneler Günü” olarak kutlanmasını önerdi. Kısa bir süre sonra Jarvis’in çabaları destek gördü. Desteğin çok büyümesi üzerine Meclis tüm eyaletlerde Anneler Günü’nün resmi olarak kabul edilmesini kararlaştırdı.Amerika’da ilk Anneler Günü kutlandı. Şair Julia Ward Howe bundan böyle her Paskalya Yortusu’nun dördüncü Pazarı’na denk gelen tarihin kendi şehrinde Anneler Günü olarak kutlanacağını ilan etti. Jarvis’in girişimi bu kutlamanın tüm Amerika’ya yayılmasını sağlamış oldu.Ancak Anneler Günü kavramı Jarvis’ten çok uzun yıllar önce filizlerini vermişti. 1600’lü yıllarda İngilizler “Mothering Sunday” (Anneler Pazarı) kutlamaları yapmaya başladılar. Hıristiyanlığın Avrupa’ya yayılmasından sonra “Anneler Pazarı” kutlamaları ruhani bir güç sayılan “Anneler Kilisesi”ni onurlandırmak amacıyla düzenlenmeye başlandı. *** Her ülke değişik tarihlerde kutluyor Anneler Günü dünyanın pek çok ülkesinde Mayıs ayının 2’nci pazarı olarak kabul edilmiş. Ancak bazı ülkeler bu tarihe uymayarak kendi belirledikleri tarihlerde Anneler Günü’nü kutluyor.Mayıs’ın ikinci pazarını Anneler Günü kabul eden ülkeler şunlar:Anguilla, Aruba, Almanya, Avustralya, Avusturya, Bahamalar, Barbados, Bangladeş, Belçika, Belize, Bermuda, Bonarie, Brezilya, Borneo, Kanada, Şili, Çin, Kolombiya, Küba, Hırvatistan, Bulgaristan, Curacao, Kıbrıs, Çekoslavakya, Danimarka, Ekvator, Estonya, Hong Kong, İzlanda, Hindistan, İtalya, Jamaika, Japonya, Latviya, Malta, Malezya, Myanmar, Hollanda, Yeni Zelanda, Pakistan, Peru, Filipinler, Porto Riko, Singapur, Slovakya, Güney Afrika, St.Lucia, Surinam, İsviçre, Tayvan, Trinidad ve Tobago, Türkiye, Ukrayna, Amerika, Uruguay, Venezuela, Zimbabve.Başta Suudi Arabistan, Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri olmak üzere birçok Müslüman ülkenin Anneler Günü tarihi 21 Mart.Maceristan, İspanya ve Portekiz Mayıs ayının ilk pazarını Anneler Günü olarak kutluyor. Arjantin ise Ekim’in 3. pazarını uygun görmüş.Kendilerine göre gün belirleyen ülkeler de var. Örneğin Slovakya 25 Mart, Ermenistan 7 Nisan, Bolivya 27 Mayıs, Polonya 26 Mayıs’ı Anneler Günü olarak seçmiş. *** Akılsız sözler akılsız kehanetler Geriye bakınca, kendi alanlarında çok önemli konumlara gelmiş kişilerin nasıl akılsız sözler söylediklerini ve akılsız kehanetlerde bulunduklarını görüyoruz. İşte bunlardan birkaçı;ELEKTRİK TARİH OLACAK: Oxford Profesörü Erasmus Wilson 1878 yılında: “Bu yıl ki Paris fuarı bittiğinde ‘Elektrik Işığı’ da birlikte bitecek ve bir daha sözü edilmeyecek” dedi.OTOMOBİL SATILMAZ: Literary Digest Dergisi, 1899 yılında; “Otomobilin elbette bisiklet kadar yaygın kullanımı olmayacak” tespitini yaptı.TELEFON ÇOK KUSURLU: 1876’da yeni teknolojiyi reddeden Western Union Yöneticisi: “Bu telefon denen şeyin bir iletişim aracı olarak düşünülmesi için çok fazla kusuru var. Bu alet hiç işimize yaramaz” dedi.UÇAK İMKANSIZ: İngiliz Kraliyet Cemiyeti Başkanı Lord Kelvin, 1895 yılında; “Havada uçan ağır makineler yapmak imkânsızdır” dedi. Fransız Harp Okulu’nda Askeri Strateji dersi veren Mareşal Ferdinan Foch, I.Dünya Savaşı’ndan önceki günlerde; “Uçaklar ilginç oyuncaklar ama hiçbir askeri değerleri yok” dedi.SESLİ SİNEMA SAÇMALIK: Warren Bros Stüdyoları’nın Yöneticisi H. M. Warner, 1927 yılında sesli film teknolojisini reddederek; “Oyuncuların konuşmalarını kim dinlemek ister ki?” dedi.TELEVİZYON MÜMKÜN DEĞİL: Mühendis Lee Deforest, 1926 yılında şu kehanette bulundu; “Televizyon, teorik ve teknik olarak mümkün olsa da ticari ve mâli açıdan imkânsızdır.” KİMSE EVE BİLGİSAYAR ALMAZ: IBM Yöneticisi Thomat Watson, 1943 yılında; “Dünyada belki beş bilgisayarlık bir pazar ancak var” dedi. Digital Equeipment Corporation’ın kurucusu Olsen İse, 1977 yılında şöyle diyor: “İnsanların evlerine bilgisayar almak istemeleri için hiçbir sebep yok”. *** Bana okuduğum kitapların en güzelinin hangisi olduğunu sorarsanız, söyleyeyim: “Annemdir” Lincoln *** Hiçbir anlamı olmayan fıkraBu pazarın fıkrasını okuduktan sonra sakın aklınıza politik bir şey gelmesin. Çünkü bu kasıtla yazılmadı. Her ne kadar iktidardan çok çektiği halde kamuoyu anketlerinde “Oyumu yine de onlara vereceğim” diyenlerin sayısının arttığı iddia ediliyorsa da, bu fıkrayı bir şeye mâl etmenin alemi yok. Okuyun ve sadece gülün. Yorum falan da yapmayın. Ekonomi bakanının deyimiyle: “Okey mi?” Vezirler padişahın huzuruna çıkmışlar ve “Padişahım, hazinede para kalmadı. Yeni vergilere ihtiyacımız var” demişler. Padişah, kavuğunun altından kafasını kaşıyarak, “Eeee! Ne vergisi koyalım?” diye sormuş. “Köprülere adam koyalım, geçenden bir akçe alsınlar!” demiş vezirler. Padişah onaylamış.Aradan bir süre geçtikten sonra sormuş vezirlerine: “Tepki var mı?”. “Hiçbir tepki yok!” diye cevaplamış vezirler. Bunun üzerine, “İyi o zaman köprünün diğer tarafına adam koyun, çıkandan da bir akçe alsın!” diye emretmiş padişah. Aradan bir süre geçmiş, padişah yine sormuş: “Var mı şikayet?”. “Yok!” cevabını alınca halkının tepkisizligine kızan padişah, gürlemiş: “Köprülerin ortasına da adam koyun, gelip geçeni becersin!”. Aradan birkaç gün geçmiş, halktan yine bir tepkinin olmamasına içerleyen padişah, çağırmış vezirlerini, “Halkı dinleyelim hele bir” demiş. Gitmişler köye, padişah sormuş: “Var mı şikayet?”, ses yok. Padişah tekrar: “Var mı şikayet? Şikayeti olan söylesin!” diye gürleyince arkalardan cılız bir ses duyulmuş: “Padişahım, o köprünün ortasındaki adam var ya!”. “Eeee!” demiş padişah bir umutla. “Akşamları çok kalabalık oluyor, sıra uzuyor, eve geç kalıyoruz, bir adam daha koysanız...”

Devamını Oku

Bu sistemle canınızın istediğini yakabilirsiniz

10 Mayıs 2008

Türk Tabipler Birliği Başkanı Gençay Gürsoy’un başına gelenden yola çıkarak birkaç gündür size bu uygulamanın çok yaygın olduğunu ve birçok kişinin bu nedenle çok sıkıntıya girdiğini anlatmaya çalışıyorum.Kısaca GBT denilen “Genel Bilgi Toplama” sistemi bizdeki yargılama sisteminin ciddi bir parçası. Polis, hukuk ve insan hakları kavramlarının dışına çıkarak biraz keyfi ama en önemlisi çok ilkel bir yöntemle suçlu bulmaya çalışıyor.Polise sorarsanız elbette görevini yapıyor. Aslına bakarsanız gerçeği de bu. Çünkü bizdeki yargı sistemi kanıttan sanığa değil sanıktan kanıta doğru işler. Böyle olunca da suçtan önce suçluyu bulmak gerekir. Polisin de görevi bu olduğuna göre, hangi yolla olursa olsun kendini suçluyu bulmaya programlamıştır.Ancak yöntem bu olunca, bir dizi gariplikle de karşılaşmak mümkün.Daha önce de dediğim gibi bu konuyu çok yazdım, ama destek bulamadım, en önemli karşı çıkma argümanı, “Suçlu değilsen niye korkuyorsun” biçiminde oldu. Tabii böyle ilkel uygulamaya böyle ilkel bahane bulmak en kolay yol.Bugün size bizdeki sistemle istenirse insanların başının nasıl yakılabileceğini anlatmak istiyorum.Kim olursanız olun, ister Türkiye’nin en tanınmış en itibarlı kişisi olun, ister sıradan biri. Eğer biri size kafayı takarsa öyle bir oyun oynar ki şaşar kalırsınız.İsim vermeyeyim, siz kendi kafanızdan bir isim bulun. Senaryoyu yazayım:Yanınıza iki kişi alın. Bir de sizinle bu tezgâha girmeye hazır bir savcı bulun (Özellikle tarikat ya da marjinal parti ilişkilerinde bu çok da zor değil). Gidin savcılığa o ünlü ve itibarlı kişinin, örneğin sizi dolandırdığını, paranızı çarpıp kaçtığını anlatın. Suçladığınız kişinin adresi olarak da sahte bir adres verin.Bundan sonra olacaklar şöyledir: İfadeler kayda geçer. Savcı görev sahası içindeki karakola adı geçen kişiyi bulup getirmesi için talimat yazar. Polis bu talimat gereği belirtilen adrese gider. Tabii kişiyi bulamaz. Durumu savcılığa bildirir. Savcılık tekrar gidilmesi talimatını verir. Polis yine gider bulamaz.Bundan sonra iş GBT’ye kalır. O ünlü kişinin adı ifade vermesi için yakalanması emriyle GBT’de yer almaya başlar. Derken bir gün ya birinin dikkatini çeker ya da kasıtlı olarak (tıpkı Gürsoy olayındaki gibi) kaldığınız otelden sabaha karşı yaka paça alanırsınız. O an yapabileceğiniz hiçbir şey yoktur. Gidersiniz, birkaç saat sonra avukatınız gelip sizi kurtarır, olayı da çözersiniz. Ama rezil olmanızın yanı sıra çektiğiniz sıkıntı, işlerinizin aksaması yanınıza kâr kalır.NOT: Emniyet Genel Müdürlüğü Basın ve Halkla İlişkiler Şube Müdürlüğü’nden aradılar ve bazı bilgiler verdiler. Bu konudaki ayrıntıları da sizlerle salı günü paylaşacağım.*****Nereden nereye geldik? Başbakan Erdoğan her fırsatta müthiş bir iktidar dönemi geçirdiklerini söyleyerek sürekli geçmişi kötülüyor.Tayyip Bey geçmişi kötülerken önceki hükümetlerle de yetinmeyip ısrarla, “79 yıl vurgusu” yaparak Cumhuriyet ile de hesaplaşmaya çalışıyor.Kimilerine göre AKP iktidarı döneminde ekonomi “fevkalade” iyi yönetildi. Belli ki bunu söyleyenler çok iyi paralar kazandılar. Ancak AKP’nin seçim kazanarak iktidara geldiği 2002 ile bugün arasında bazı kıyaslamalar yaptığımızda, durumun hiç de Tayyip Bey’in söylediği gibi olmadığı ortaya çıkıyor.Öyle uzun boylu bir araştırmaya da gerek yok. Bazı verileri buraya alıyorum. Kıyaslayın, kararı siz verin:*BENZİN: Bugün: 3.44 YTL 2002’de: 1.69 YTL Artış oranı: % 103 * TÜPGAZ: Bugün: 43 YTL 2002’de: 19 YTL Artış oranı: % 126 *EKMEK: Bugün: 0.40 YTL 2002’de: 0.15 YTL Artış oranı: % 166 *İŞSİZ SAYISI: Bugün: Resmi: 2 milyon 487 bin. (Gerçek: 10 milyon.) 2002’de: Resmi: 2 milyon 412 bin (Gerçek: 6 milyon 200 bin)* KARŞILIKSIZ ÇEK: Bugün: 1 milyon 535 adet 2002’de: 748 bin adet* PROTESTOLU SENET: Bugün: 2 milyon 803 milyon adet 2002’de: 498 bin 748 adet * DIŞ BORÇ: Bugün: 280 milyar dolar2002’de: 130 milyar dolar* İÇ BORÇ: Bugün: 182.4 milyar dolar2002’de: 90 milyar dolarn DIŞ TİCARET AÇIĞI: Bugün: 51.3 milyar dolar2002’de: 15.5 milyar dolar* SICAK PARA: Bugün: 53 milyar dolar2002’de: 8.1 milyar dolar* Şimdi bir anket: a) Yan gelip yatmışlar! b) Analarını alıp gitmişler! c) Satmışlar! d) Açmışlar!e) Hiçbiri!..*****Provokatörler hâlâ bulunmadı İstanbul Valisi Muammer Güler 1 Mayıs’tan önce açıklamalar yaparken, açıkçası olayların buraya kadar tırmanacağını düşünmemiştim. Valinin kararlılık gösterisi yapmak adına abartılı bir açıklama yaptığını sanmıştım. Ancak yaşadıklarımız böyle olmadığını gösterdi. Elbette vahşete kadar giden 1 Mayıs’ın hesabı bir gün sorulacaktır.Ancak burada kafamı kurcalayan, Başbakan’ı bile korkutan provokasyonun hâlâ açığa çıkarılamamış olması. Vali Güler, “Bazı marjinal örgütlerin gösterilerde provokasyon yapacağını ve İstanbul’u kana bulayacağı istihbaratını aldık” demişti. 1 Mayıs geçti gitti. Bugün 9’uncu gün. Peki provokasyon yapacak olanlar nerede? Üç canlı bombadan söz ediliyordu örneğin, neden yakalanamıyor?Vali Güler, geçen yıl yaşanan benzer olaylardan sonra gazete ve TV’lerin genel yayın müdürlerini arayarak, “Yazmamak kaydıyla söylemek istiyorum, kalabalıkların üzerine bomba atılacağı istihbaratını almıştık, bunu açıklamanın korku yaratacağını düşündüğüm için çok sert önlemler almak zorunda kaldım” demişti.Geçen yıl da 1 Mayıs’ın üzerinden iki hafta geçtikten sonra bunu yazmış ve “Vali Bey bunu yazılmamak kaydıyla anlatmış, ancak artık olay soğudu, peki bu bombacılar neden hâlâ yakalanmadı?” diye sormuştum. Bir cevap gelmemişti.Tahmin ediyorum yine cevap gelmeyecek. Demek ki “provokasyon istihbaratı” bu yıl da balonmuş. Amaç halkı korkutup kitlesel bir tepki göstermesini önlemekmiş.*****Domuzu vurmuş Teksas’ta büyük bir çiftlikte çalışmaya başlayan adam arazi aracıyla çitleri kontrole gitmiş. Az sonra patronunu telsizle aramış, “Domuzun birine çarptım patron” demiş, ve devam etmiş: “Tampon kan içinde, o da can çekişiyor, ne yapayım?” “Bana bak” diye cevap vermiş patron, “Arabanın bagajında tüfek var. Tam kafasına sık bir tane, sonra da çalılıkların arasına at”.Biraz sonra adam tekrar aramış, “Dediğini yaptım patron” demiş, “Motosikletinin de üzerinde mavi-kırmızı ışıklar hâlâ yanıp sönüyor.. Onu ne yapayım?”*****Ölümsüz olarak bildiğim tek şey, düşüncedir Meredith

Devamını Oku

Savunma değil

7 Mayıs 2008

AKP’nin kapatma istemine karşı hazırladığı savunmanın ayrıntıları ortaya çıktı. Ancak metni gözden geçirdiğinizde bunun bir savunma olmadığını hemen anlıyorsunuz. Çünkü suçlamalara karşı hiçbir şey yok. Bunun yerine Yargıtay Başkanı’na, Yargıtay’a, Anayasal sisteme ağır eleştiri ve hatta hakaretler olduğunu görüyoruz.AKP bunu şu amaçla yapıyor: Kavram ve kurallardan habersiz ve bilgisiz olan kamuoyu önünde yüksek yargıyı küçük düşürmek, zihinlerde kirlilik yaratarak alınacak kararın meşru olmayacağını ileri sürmek.Ve daha da ileri gidilerek “Eğer iktidarda kalırsam ya da yeniden gelirsem, benim önümü tıkayan bu kurumları tamamen ortadan kaldıracağım ya da kendi işime geldiği gibi yeniden örgütleyeceğim” denilmek isteniyor.Bu tehlikeli bir oyundur. Devletler kuruluş felsefelerini ve temel kurallarını, sayısal çoğunluğu alan bir siyasi görüşün keyfine ya da anlayışına göre canları istediğinde değiştiremezler. Bu çok özendiğimiz Avrupa Birliği ülkeleri için de geçerlidir. Denemesi bedava. Gidin Almanya’ya ve kuruluş felsefesi ile devletin temel kurallarını altüst etmeye bir niyetlenin bakalım. Viyana Sözleşmesi çare olur mu olmaz mı görün.*****Bu bir suç duyurusudur Türk Tabipler Birliği Başkanı Prof. Dr. Gençay Gürsoy sabahın beşinde kaldığı otelden apar topar gözaltına alındı. Uygulama GBT denilen Genel Bilgi Toplama sistemine göre yapıldı.Buna göre polis otellerde konaklayanların listesini alarak tarama yapıyor.Polis havalimanı, otogar ve tren garlarında da yolcuların kimliklerini alarak GBT taraması yapabiliyor.Emniyet Müdürlüğü Gürsoy’a özel uygulama yapılmadığını herkese aynı şekilde davranrıldığını açıkladı. Açıklamaya göre otel kayıtları gece 2.00’den sonra alındı, “sanığın” kesin bulunabilmesi amacıyla “tahminen” uykuda olduğu bir saat seçildi.Buraya kadar her şeyi normal kabul edelim. Ama sonrası çok önemli;1- Gürsoy’un “aranan” listesine sokan “suç” 4 yıl önceye ait.2- Bu süre içinde Gürsoy başta gözaltına alındığı otel olmak üzere sayısız kere otellerde kalmış.3- GBT sistemi gereğince Gürsoy’un adı 4 yılda otelde kaldığı tüm geceler Emniyet’e intikal ettirilmiş.4- Bu 4 yılda emniyet Gürsoy adını defalarca görmesine rağmen gözaltı kararı almamış.5- Gürsoy 1 Mayıs’taki polis dehşeti hakkında suç duyurusunda bulunduktan bir gün sonra “otelde kaydına rastlandığı için” gözaltına alınıyor.6- Bu gözaltı olayının kasıtlı olmadığını söyleyebilecek tek Allah’ın kulu olabilir mi?Olamaz tabii. Zaten ben de bilineni yazıyorum. Ama yazmadan da olmuyor.Konuya devam edeceğiz.*****Yok mu bunlara Türkiye’yi anlatacak biri? Avrupa Birliği komiseri Olli Rehn, “Türkiye’de aşırı laiklerle, Müslüman demokratlar var” diyor. AKP medyası bunu manşetlere taşıyor.Aşırı laikliğin ne olduğunu anlamak mümkün değil. Ancak “Müslüman demokrat” tanımından AB komiserinin ve benzerlerinin Türkiye’yi hiç tanımadığı anlaşılıyor.Avrupa Birliği ülkelerinin bazıları Türkiye’ye hiçbir bilgileri olmadığı için yanlış gözlükle bakmaya çalışıyor. Sanki Türkiye’de bir tarafta Müslümanlar diğer tarafta da Müslüman olmayanlar var.Bir kesim “fikir ve inanç özgürlüğü” kapsamında dinini yaşamak istiyor, ama aşırı laikler buna dolayısıyla Müslümanlığa karşı çıkıyor. AB ülkeleri, zamanında kendi yaşadıkları sorunların aynen Türkiye’de de yaşandığını sanarak, garip, kafa karıştırıcı ve yanlış tanımlamalarla Türkiye’yi sıkıştırmaya çalışıyor.Oysa Türkiye’nin yüzde 99’u Müslüman. Her dinde olduğu gibi İslam’da bazı ayrışmalar olmuş, mezhep ve tarikatlar doğmuştur. Türkiye coğrafyasında İslam dininin tüm renkleri vardır ve yaşamaktadır.Bunun da ötesinde özellikle Hıristiyanlıkta görünen şiddetli din savaşları ve katliamlar İslam ülkelerinde çok fazla yaşanmamıştır. Türkiye ise İslam’ın bütün renklerini içinde barındıran ve barış içinde yaşatan Müslüman ülkelerden biridir.Elbette kimi mezhep farklılıkları, etnik kökenler zaman zaman sorun olmuştur ve olmaya da devam etmektedir ama bu toplumsal barışı tehdit eder hale gelmemiştir.Şimdi bu doğruları bilmeyip Türkiye’yi “aşırı laikler- Müslüman demokratlar” diye ayırmaya çalışmak, eğer bilgisizlik ve geri zekâlılık değilse ancak kasıttır. Ki ben kasıtlı olduğuna daha çok inanıyorum.AB komiseri, kapanma korkusuyla panikleyen AKP’nin, bu söyleme sarılacağını ve bunun ülkede tehlikeli bir tırmanmanın başlangıcı olacağını biliyor. Neredeyse 250 yıldır Türk halkını bölmeye ve sözde modernleşme adı altında yönetmeye kalkan Batı’nın temsilcisi AB komiserine birinin gerçekleri anlatması gerekmiyor mu?Başta TÜSİAD olmak üzere pek çok sivil toplum kuruluşunun AB ile çok yakından ilişkileri var. O halde bu gerçeği belki de bir kurs vererek anlatmak gerek.***** Fikirler cebir ve şiddetle, top ve tüfekle asla öldürülemez. Atatürk*****Bu gece 32. Gün’deyim Sevgili okurlar; çıkacağım televizyon programlarını önceden haberim olduğunda size haber veriyorum. Günübirlik davet edildiğimde tabii ki yazamıyorum. Bu akşam Kanal D’de yayınlanacak 32. Gün’e beni de davet ettiler. Konu “parti kapatmalar.” Programa Hürriyet Gazetesi yazarı Tufan Türenç Sabah Gazetesi yazarı Nazlı Ilacak ve Yeni Şafak Gazetesi yazarı Fikri Akyüz’ün de katılacağını belirttiler.Sanıyorum, genel olarak parti kapatmalardan başlayıp AKP hakkında açılan kapatma davası üzerine hareretli bir tartışma yaşanacak. Programda Nazıl Ilıcak’ın da olması tartışmayı çok renklendirecektir. Nazlı Hanım Tayyip Erdoğan’ın katıldığı yemeğin konuklarından. Gerçi konuşmalar için “off the record” yani yazılmamak kaydı konmuş. Buna karşın Nazlı Hanım’dan o gece ile ilgili ipuçları alabiliriz. En azından ben konuyu bir şekilde oraya getirip Tayyip Erdoğan’ın plan ve stratejisi hakkında biraz daha fikir edinmeye çalışacağım. Herhalde ilginç bir program olacak. Saat 0.00 sıralarında başlayacağını söylediler, tabii bazen biraz sarkıyor. Meraklılarına duyurmak istedim.*****Rum kilisesinde tören Hiç Ortodoks kilisesinde bir cenaze törenine katılmamıştım. Birkaç kez Sinagog’ta cenaze töreni izlemiştim, demek ki daha önce hiçbir Hıristiyan tanıdığım vefat etmemiş.Dün öğle üzeri Arnavutköy Taksiarhis Rum Kilisesi’nde, Erol Aksoy’un annesinin cenaze törenine katıldım. İstanbul’un tanınmış isimleri de cenaze nedeniyle kiliseye akın etmişti.Aksoy’un annesinin Hıristiyan olduğunu birkaç ay öncesine kadar bilmiyordum. Yaz aylarında bir sohbet sırasında “Medya kavgalarında senin için Rum çocuğu denmişti, neydi o?” diye sormuştum. Aksoy da “Evet, çünkü annem Rum” demişti.Aksoy’un annesine çok düşkün olduğunu biliyordum, ne zaman birlikte olsak en az bir kere annesini aradığına hep tanık oldum. Aksoy dünkü cenazede de çok üzgündü. Bütün uğraşına rağmen gözyaşlarının sel gibi akmasına engel olmadı.Bu cenazeyle birlikte bir Ortodoks kilisesinde cenaze töreninin nasıl yapıldığına da gördüm.Bir kere, Arnavutköy’de böyle bir kilise olduğundan haberim yoktu. Hayli büyük kilise aynı zamanda son derece gösterişli. Her taraf altın varaklarla kaplı. Birbirinden nadide onlarca ikona var.Müslüman cenazeleri ne kadar sade oluyorsa Hıristiyan cenazeleri de o kadar törensel. 35 dakika süren bir ayin yapıldı, 5 din görevlisi (her birinin ayrı adı var mı bilmiyorum) latince dualar okudu.Ayin sırasında çok yakındaki camiden yükselen ezan sesi kilisenin içini doldurdu.

Devamını Oku

İslam’da reform yaptık

6 Mayıs 2008

Türkiye Miladi Takvim’i kullanıyor. Ancak dini günler söz konusu olduğunda Hicri Takvim esas alınıyor. İki takvim arasında 11 günlük bir fark var. Bu nedenle dini günler Miladi Takvim’e göre her yıl 11 gün daha önce kutlanıyor.Bu sonuçta 33 yıllık bir döngü. Yani Kurban Bayramı 33 yılda bir aynı döneme denk geliyor. Hicri Takvim nedeniyle örneğin Ramazan ayı 33 yıl içinde yılın her dönemine denk geliyor. Aynı şekilde tüm kandiller de öyle.Hazreti Muhammed’in doğumu Mevlit Kandili ile kutlanır. Mevlit kandilinin kutlandığı hafta da 1989’da Kutlu Doğum Haftası (Vahdet) ilan edilmişti. Bu hafta içinde Hazreti Muhammed ile ilgili pek çok etkinlik düzenleniyor.Kutlu Doğum Haftası da tıpkı Mevlit Kandili gibi her yıl farklı dönemlerde kutlanıyordu. Ama bu iktidar bir değişiklik yaptı. Mevlit Kandili’ni yine eskisi gibi Hicri Takvim’e göre kutlarken, Kutlu Doğum Haftası Nisan ayına sabitlendi. Yani Miladi Takvim’e uyduruldu.Bunda art niyet aramak istemem ama, son yıllarda özellikle çocuklar üzerinden yapılan din siyaseti, Kutlu Doğum Haftası’nın 23 Nisan dönemine bir alternatif olarak sunulduğu kuşkusu öne çıkıyor.Ama benim konum bugün bu değil. Yüzlerce yıldır Hicri Takvim’e göre belirlenen dini bir olayı eğer Miladi Takvim’e göre sabitleyebiliyorsak, bu bir anlamda İslam’da Reform da değil midir?Bu durumda eğer Kutlu Doğum Haftası Nisan ayında sabitlenebiliyorsa, Ramazan da belli bir döneme sabitlenebilir.Bakın, Arabistan’da gece ile gündüz eşit gibidir. Yani 12 saat gündüz, 12 saat gece. Bu durumda Arabistan’da ya da Ekvator’a yakın bir başka ülkede Müslümanlar oruç tutarken aşağı yukarı hep aynı süreyi kullanır. Miladi takvime göre tarih değişse bile oruç tutma süresi hep aynıdır.Oysa bizim gibi ülkelerde gece-gündüz saat farkları mevsimlere göre çok değişir. Bu konu aslında çok tartışılan bir konudur ayrıca.Şimdi diyorum ki, Kutlu Doğum Haftası’nı Nisan ayına sabitlediğimize göre, Ramazan’ı da gece ile gündüzün eşit olduğu Mart-Nisan aylarında sabitleyebiliriz.Bu İslam dünyası için de önemli bir reform niteliği taşır.Başta Vatan’ın bu konuları yazan yazarı Süleyman Ateş olmak üzere, bu konuda bilgisi olan herkesi bu görüş bildirmeye çağırmak istiyorum.*****Umutsuzluk, sersemlerin elde ettiği bir sonuçturDISRAELI*****AKP bunu hesapladı mı?Polisin anlamsız şiddet uyguladığı 1 Mayıs olayının AKP’ye çıkan görünmeyen bir faturasına dikkat çekmek istiyorum. AKP 1 Mayıs olaylarına şöyle baktı; Evet olaylar tatsız. Ancak benim kitlem zaten 1 Mayıs’a sıcak değil. Bana oy verenler 1 Mayıs’a ve katılanlara karşı. 1 Mayıs’a katılanlar da bana karşı. O halde endişe edilecek bir durum yok.Oysa durum böyle değil. Elbette AKP’lilerin 1 Mayıs’tan hiç hazzetmedikleri doğru. Ama bu olaylar AKP’ye destek veren kimi gazete ve gazetecileri de çok etkiledi. Bu nedenle medyada AKP’ye yönelik eleştiri ve muhalefet dozajı artış gösterdi.AKP’liler bu durumu şaşkınlıkla izliyorlar. İktidar ipleri elinden kaçırmaya başladığında bunlar çok olur. İktidar sahipleri çok şaşırır, şaşırdıkça daha da hata yapar. Durum budur.*****Kuşkunuzu giderinHerkese bir uyarıda bulunmak istiyorum. Farkında olmayarak devletin arananlar listesi içinde olabilirsiniz. Hakkınızda bir dava sonuçlanmış olabilir ve siz bunu bilmiyorsunuzdur. Bilmeden bir cezaya çarptırılmış olabilirsiniz. Yönetiminde olduğunuz bir şirketin vergi ya da SSK borcu nedeniyle size de arama emri çıkarılmış olabilir. Bildiğiniz ama önemsemediğiniz ya da unuttuğunuz bir mahkeme kararınız bulunabilir.Bu durumda, hiç beklemediğiniz bir anda, örneğin evliliğinizin ilk gecesinde kaldığınız otel odasından sabahın beşinde karga tulumba karakola götürülebilirsiniz. Bu ülke böyle bir ülke.Bunun önüne geçmek elinizde. Bilgi Edinme Kanunu’ndan yararlanarak bulunduğunuz ilin emniyet müdürlüklerine başvurun ve “aranıp aranmadığınızı” öğrenin. Başınıza iş açılmasın.Demokratik bir hukuk devletinde böyle bir uyarı ayıptır, ama başımızdakiler böyle olunca başka çare de kalmıyor ki.*****Gençay Gürsoy olayını kimbilir kaç kere yazdımGeçen Pazar sabahı bir “polis devleti” uygulamasına daha tanık olduk. Türk Tabipler Birliği Başkanı Profesör Doktor Gençay Gürsoy sabahın beşinde kaldığı otelden apar topar emniyete götürüldü. Gürsoy hakkındaki suçlama absürt niteliğinde sıradan bir suçlamaydı.İlhan Selçuk olayından sonra yaşanan bu ikinci olay haliyle medyada da geniş yer buldu. Oysa benzer uygulama yıllardır pek çok vatandaşımıza yapılıyor. Son 10 yıldır bu konuyu örnekleriyle kimbilir kaç kere yazdım, ama nedense kimse üzerinde durmadı. Ne zaman ünlü biri bu faciaya uğruyor, o zaman haber oluyor.Sistem, üstün teknolojik olanaklara rağmen Emniyet Genel Müdürlüğü’nün hâlâ ilkel yöntemleri benimsemesi nedeniyle böyle işliyor. Polis her gece 02.00’de otellerden, müşteri listesini alıyor, bunları tarıyor ve herhangi bir nedenle aranan kişi varsa sabahın ilk saatlerinde otele baskın yapıyor.Bu baskınlarda nadir olarak gerçekten önemli suçtan aranan biri yakalandığı gibi asker kaçakları da bulunuyor. Yani kısacası Emniyet kolay yoldan kendi işini yapmış oluyor.Bunun insan haklarına uygun olup olmaması hiç tartışılmıyor, bunun yanı sıra kimi arananlar da bu sayede yakalandığı için kimse irdelemek istemiyor. Aynı şekilde bazı havaalanlarında yapılan GBT uygulamasına da aynı gerekçeyle karşı çıkmıştım. Koro halinde “Suçlu değilsen ne korkuyorsun” dediler. Ama yılmam, her fırsatta bunun insan haklarına ve demokrasiye aykırı olduğunu anlatırım.Gürsoy olayı ise çok farklı. Tabii ki Gürsoy da aynı yöntemle gözaltına alındı. Ama Gürsoy toplumda önemli bir mevkii olan, tanınmış bir isim. Ayrıca aynı otelde defalarca kalmış, yani kaldığı her gece adı polise gönderilmiş.Tam 1 Mayıs’ta yaptığı suç duyurusundan sonra böyle bir uygulamaya maruz bırakılmasının “sıradan bir işlem” olarak sunulmasını geri zekâlılar bile kabul edemez.İçişleri Bakanlığı 1 Mayıs olaylarından sonra Gençay Gürsoy olayından da ağır yara almıştır. Devletin kurumları iktidar eliyle işte böyle yıpratılır.

Devamını Oku