Değerli Meclis Başkanım Sayın Köksal Toptan;Kendinize yeni bir makam arabası aldınız. Elbette alacaksınız. Elbette bu millet kendini temsil eden yüce meclisin başkanı için elinden gelen her fedakârlığı yapacaktır. Elbette en iyi şekilde korunacaksınız. Elbette yaşam gustonuz en üst seviyede olacaktır.Ancak bunu yaparken bazen de bu yüce milletin olanaklarını göz önünde tutmanız gerek. Yeni aldığınız lüks zırhlı otomobilin fiyatının 1 milyon 274 bin YTL olması size duyulan saygıya rağmen kamu vicdanını rahatsız eder.İşte bu nedenle Türk Time internet sitesi, sizin geçmişteki tutum ve davranışınıza da güvenerek, “Bu arabayı iade edin” kampanyası başlattı. Bu kampanyaya bazı siyasi parti genel başkanları, pek çok ünlü ve etkili gazeteci, aydın ve sanatçılar ile naçizane bendeniz de olmak üzere görüşlerimizle destek vermeye çalıştık.Ama siz ne yaptınız? İki adamınızı internet sitesinin yönetildiği ofise gönderdiniz. Ellerine verdiğiniz hepimizi suçlayan bir açıklamayı gösterterek internet sitesinin yöneticilerini tehdit ettiniz.Sayın Başkanım, a kuzum, bir araba için değer mi bunlara? Bakın efendim, Türkiye’de pek çok kişi sizin demokratik ve çağdaş tutumunuza hayran. “Keşke Toptan Bey Cumhurbaşkanı olsaydı, bugünkü sorunları yaşamazdık” diyen kaç kişi ile konuştum. Hatta sizi cumhurbaşkanı olarak görmek isteyen de o kadar çok kişi var ki.Sayın Başkanım, ben naçizane, bu kampanya başladığında sizin o acayip pahalı arabayı geri vereceğini ummuştum; beni de, herkesi de çok şaşırttınız. Bu maruzatımı saygılarımla belirtmek istemiştim efendim.*****İşte Toptan’ın yazısı Meclis Başkanı Köksal Toptan 1 milyon 274 bin YTL’lik zırhlı makam otomobilini iade etmesi için Türk Time internet sitesinde açılan kampanyanın durdurulması için aşağıdaki yazıyı göndermiş;Türk Time Ulusal Haber Portalı’nda 29.05.2008 tarihinden beri “Toptan makam arabasını iade etsin” kampanyası yayınlanmaktadır.Bu kampanya ile Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlık makamının, internet yoluyla onur ve saygınlığını çiğneyen, hakarete hamiz, aşağılayıcı, küçük düşürücü ibareler kullanan birçok kesimin görüşlerine yer verilmektedir.Bu olay için TBMM Başkanı Sayın Köksal Toptan’ın manevi şahsiyeti hem de Sayın Başkan’ın şahsında Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin saygınlığı zedelenmektedir.Bu nedenle 5651 sayılı internet ortamında yapılan yayınların düzenlenmesi ve bu yayınlar yoluyla işlenen suçlarla mücadele hakkındaki kanunun 9. maddesi gereğince TBMM’nin ve TBMM Başkanı’nın haklarını ihlâl eden kampanyasının yayından kaldırılmasını, kaldırılmadığı takdirde aynı maddenin tarafımıza tanıdığı kanun yolları ile diğer yasal yollara başvurulacağını bildirir, çalışmalarınızda başarılar dilerim. Saygılarımla. Ali Osman Koca, TBMM Genel Sekreteri.*****İnternette yeni çığır Görünen o ki çok uzun olmayan bir gelecekte televizyonların da pabucu dama atılacak. Çünkü çağın harikası internet, televizyonların da önünü kesecek yepyeni bir teknoloji ile “isteyene özel televizyon” aşamasına geliyor.Bunun ilk öncüleri de sadece internet üzerinden yayın yapan televizyon kanalları. İnternet üzerinden görüntülü ve canlı yayın yapılabiliyor aslında. Ancak bugüne kadar teknoloji aynı anda yüzbinlerce kişinin aynı yayını izlemesine olanak tanımıyordu. Ama yeni gelişmeler sayesinde artık internet üzerinden yapılan yayınlar aynı anda 100 binden fazla kişi tarafından izlenebiliyor. 2009’dan itibaren ise aynı anda 1 milyondan fazla kişi izleyebilecek.İşte Ontvhaber.com adlı site internet üzerinden 24 saat canlı yayın yapan televizyonlardan biri. Atılgan Bayar’ın öncülüğünde kurulan bu yeni internet haber televizyonunun gün içi haberleri Gülgün Feyman’da. Demet Karal gün boyu ekonomi haberlerini anı anına sunuyor. Erol Mütercimler, Süleyman Karan, Gizem Ergün ise internet televizyonunun diğer isimleri.Bugün saat 12.00 ile 14.00 arası ben de bu kanalda Gülgün Feyman’ın konuğu olacağım. Dünyanın neresinde olursanız olun eğer internete bağlı bir bilgisayarınız varsa bu yayınları izleyebiliyorsunuz. Yakın bir gelecekte ise bu televizyonlar cep telefonlarından da izlenebilecek.Benzer şekilde yayın yapan İmedya adlı internet sitesinin de hızla geliştiğini görüyorum. Demek ki artık televizyon izlemek için ille de ekran karşısına geçmemiz gerekmiyor. Ne zaman ve nerede istersek o zaman tv izleme şansımız var.*****Kimler destek verdi? Türk Time internet sitesinin açtığı, “Bu arabayı iade et” kampanyasına görüşleriyle destek veren isimler şöyle;Zeki Sezer (DSP Genel Başkanı), Erkan Mumcu (ANAP Genel Başkanı), Süleyman Soylu (DP Genel Başkanı), Emin Çölaşan, Uğur Dündar, Murat Büyükçelebi, Ufuk Büyükçelebi, Nuray Başaran, Şamil Tayyar, Saygı Öztürk, Emin Pazarcı, Serdar Arseven, Metehan Demir, Deniz Zeyrek, Yalçın Bayer.TBMM Başkanı’ndan gelen yayın durdurma (sansür) isteğinden sonra Türk Time’a binlerce tepki mesajının yağdığını da öğrendim.*****Mal kaybeden bir şey kaybetmemiştir. Onurunu kaybeden çok şey kaybetmiştir. Cesaretini kaybeden her şeyini kaybetmiştir. Goethe
Sevgili okurlar; heyecanlı bir hafta geride kaldı. Erdoğan’ın “bağımsız adaylık” planı, dinleme kepazelikleri, Yargıtay’ın kapatmadaki ısrarı derken, pek çok olayın belki de bir anda çözülebileceği döneme doğru hızla gidiyoruz.Geçen haftanın en kritik olaylarından biri tabii ki CHP Genel Sekreteri Önder Sav’ın makam odasında yaptığı bir görüşmenin AKP’ye yakın bir gazetede yayınlanmasıydı. Olay bir “dinleme skandalı” olarak patladı ama belli ki sonu bir “acemilik skandalı” haline geldi. Şimdi CHP ne yapmalı? Akla ilk gelen Önder Sav’ın istifasıdır. Siyaset bazen insana böyle bedel ödetir.Sevgili okurlar; ancak olaya bir de başka açıdan bakmak istiyorum. Bir ay kadar önce Mehmet Ali Birand’ın 32. Gün programında sürekli olarak demagojiye kaçan AKP’li bir yazara “Sizi anlamakta güçlük çekiyorum. Bilimle, sanatla, eğitimle, estetikle, akıl ve zekâyla pek ilginiz yok ama kurnazlıkta da üstünüze yok” demiştim.AKP zihniyetinde kurnazlığın çok geçerli olduğunu bundan önce de kimbilir kaç kere yazdım. Ve son olayda kurnazlık yine bir “şaheser” olarak ortaya çıktı.AKP’li bir gazete Önder Sav’ın odasında yaptığı bir konuşmayı aynen yayınladı. Bu yayından sonra Baykal bunun nasıl olabileceğini sordu. Pek çok gazete de bunun bir dinleme skandalı olabileceğini yazdı.AKP’li gazete hiç sesini çıkarmadı. Gerçekten de böyle bir durumda akla tek şey gelebilir; o da bir örgütün çok güçlü dinleme cihazlarıyla bir odanın içini dinleyebildiği. Nitekim üç gün pek bir şey söylemeyen CHP Genel Başkanı Baykal sert bir basın toplantısı düzenleyerek iktidarı suçladı.Kurnazlık ortaya çıkıyorBaykal’ın sert sözlerine önce İçişleri Bakanı “çok sert olmayan” bir açıklama ile cevap verdi ama olayın soruşturulacağını söyledi. İçişleri Bakanı’ndan sonra sıra Dengir Mir Mehmet Fırat’a geldi. AKP’nin bu “çok özel” ismi “bıyık altından gülerek” Baykal’ı iftira atmakla suçladı, ağır hakaretlerde bulundu. Bu şaşırtıcıydı, çünkü dinleme gerçekti ve iktidarın olaya böyle gözü kara girmesi pek akla mantığa uygun değildi. Belli ki Dengir Mir Mehmet Fırat ne olacağını biliyordu.Bunun bir benzerini Danıştay saldırısından sonra da yaşamıştık. O zaman da Mehmet Ali Şahin “Durun bakalım arkasından kimbilir neler çıkacak?” demişti. Sonra olayı Ergenekon’a bağlamaya kalkmışlardı. Çünkü sanık bir şekilde iktidara eleştiri yönelten bir derneğe girip çıkmış üstelik bir de hüviyet elde etmişti.AKP’ye yakın gazete bu sert açıklamalardan sonra da pek sesini çıkarmadı. Bir gün daha bekledi. Ve üçüncü gün bombayı patlattı: “Biz Önder Sav’ı cep telefonundan aramıştık. Önder Sav telefonu kapattığını sandı ama aslında kapatmamıştı. Böylece bütün konuşmalarını dinleyebildik.” Hemen arkasından da Türktelekom’un arama kaydı belgesi ortaya kondu. Bu belgeye göre gazetenin santralından Önder Sav’ın cep telefonunun arandığı ve 44 dakika süren bir görüşme yapıldığı anlaşılıyordu.Zafer çığlıklarıBu belgenin ortaya çıkması elbette CHP’ye ters akla attırmış gibi oldu. Erdoğan açtı ağzını yumdu gözünü. Artık Baykal’ın ne çobanlığı kaldı ne röntgenciliği. AKP yandaşı medya ise neredeyse zil takıp oynayacak hale geldi.Çok güzel de, AKP’li o gazete neden daha ilk gün “Önden Sav’ın açık bıraktığı telefon sayesinde konuşmaları biz de duyduk” demedi? Haydi ilk gün gazetecilik heyecanı diyelim. Baykal bunun nasıl olabildiğini sorup grup toplantısında konuştuğunda neden bu açıklama yapılmadı? Dürüst bir gazete haberinin üzerine fırtına koptuğu anda bunun nasıl olduğunu açıklardı. Hayır bu yapılmadı. Gelişmeler göz önüne alınarak tuzak kuruldu.Öyle ya da böyle CHP zor durumda kaldı. İçine düştükleri halin savunulacak yanı yok. Ama, akıl ve zekâdan yoksunluğun parlak çıkışı olan kurnazlıklar da bir yere kadar söker. Kurnazlık gerçeklerin anlaşılmasını bir süre geciktirebilir, kurnazlara zaman kazandırabilir. Ama eninde sonunda gerçek de ortaya çıkar, hak ve adalet de yerine gelir.Kanadoğlu açıklamalarıSevgili okurlar; Yargıtay Onursal Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu geçen haftanın başında Erdoğan’ın 5 yıl yasak alması halinde bile bağımsız aday olarak seçimlere katılabileceğini ileri sürmüştü. Bunun üzerine kendisine “Temelli kapatılmaya neden olanlar milletvekili ise milletvekillikleri düşer” diyen anayasanın 84. maddesini sormuştum.Kanadoğlu sözlerini tashih ederek “Bağımsız olarak seçimlere katılma ancak o seçim döneminden sonraki seçimlerde gerçekleşebilir. Yani milletvekilliği düşen bir kişi ara seçime katılamaz, ya zamanında yapılacak bir sonraki genel seçime ya da erken genel seçime katılabilir” demişti.Kanadoğlu bu görüşlerini cumartesi günü Cumhuriyet’te yazdığı makalesinde de tekrarladı.Ancak başka anayasa hukukçuları bu görüşe katılmayarak “Milletvekilliği düşürülmesi bir cezadır, eğer siyaset yasağı da 5 yıl içinse, bu süre boyunca hiçbir şekilde adaylık söz konusu olamaz” demişlerdi.Bu konu elbette çok tartışılacak, ancak son kararı Anayasa Mahkemesi verecek. Anayasa Mahkemesi görevi ve yetkisi gereği, eğer bir kapatma ve siyasi yasak kararı alacaksa, buna tanım getirmek ve müeyyidesini de içtihatlarla belirlemek durumundadır.Hepinize iyi haftalar dilerim.*****Nasrettin Hoca Hoca kalabalık misafir geleceği bir gün komşusundan kazanını ödünç istemiş, Adam da vermiş. Hoca koca kazanda yaptığı yemeklerle misafirlerini bir güzel ağırlamış. Ertesi gün kazanı iyice yıkayıp temizledikten sonra içine bir de tencere ekleyip komşusunun kapısına dayanmış, Komşusu kazanın içindeki tencereyi görünce şaşırmış “Bu nedir hoca?” diye sormuş. Hoca gayet güler yüzle “Ne olacak senin kazan doğurdu işte” karşılığını vermiş. Birden öfkeye kapılan komşusu tencereye bir tekme attığı gibi hocanın boğazına sarılmış. “Bre ahlaksız hoca ben sana kazanı aş yapasın diye verdim, aşk yapasın diye değil.”*****Kimilerini yenilgi yıkar , kimileriyse zaferle küçülür, bayağılaşır. Büyüklük, hem yenilgiyi, hem de zaferi kabullenmektir. John Steinbeck
Bu hafta sizlere internet sitelerinde ve mail zincirlerinde dolaşan bir hikâyeyi yazmak istiyorum. Sonuna kadar okuyun, sonra kendi “kıssadan hissenizi” çıkarmayı da unutmayın.Koyu geyik muhabbetinin düğümlendiği durumlardan birinde, iki kafadar bir iddiaya girer. Delikanlılardan biri, odanın tavanında asılı olan ampulü ağzına tamamen sığdırabileceğini iddia eder. Evet yanlış okumadınız, bildiğiniz 100 mumluk ampulü... Ve sığdırır da. Ancak bir sorun vardır. Ampulü ağzından geri çıkaramamaktadır. Arkadaşı hayret eder bu nasıl iş diye, o da evdeki başka bir ampulü ağzına sokar ve o da çıkaramaz. Bunun üzerine iki kafadar hastanenin yolunu tutmaya karar verirler. Ağızlarında ampul olduğu halde bir taksiye atlarlar. Konuşma zorluğu çekerek taksiciye dertlerini anlatırlar. Taksici bir taraftan gülme krizi geçirirken bir taraftan da “Nasıl olur abi ya, uğraşsanız çıkar, bir asılın şuna, şaka mı yapıyorsunuz?” diye söylenmektedir. Neyse akşamın bir yarısında acile girerler. Taksici ayrılır. Doktorlar çocukları beklemeleri için bir odaya alırlar. Veeee aradan 15 dakika geçmeden taksici kapıda görünür, ağzında bir ampulle. Taksici çocuklara inanmamış, açık olan bir marketten ampul almış ve denemiştir!Gelelim kıssadan hisseye:Şimdi anladınız mı Ampul Partisi’nin Türkiye’de nasıl iktidara geldiğini? Bir şey olmaz diyen herkes denedi ve gördü, ampul girdiği yerden kolay çıkmıyor. *** Havyar kaça? Geçenlerde hali vakti yerinde bir tanıdığım havyar fiyatlarından yakınıyordu. Çok pahalı hale gelmiş. Dedi ki: “Geçen yıl kilosunu 700 liradan bulabiliyorduk, sonra bir ara zam geldi 1000 liraya çıktı.” En makbul havyar Hazar Denizi’nden geliyormuş. Bana anlatan tanıdığım “Geçenlerde yine havyar almayı denedim. Fiyata inanamadım, 1500 liraya çıkmış” dedi. Ben de “Peki ne olmuş, Hazar’da havyar kıtlığı mı var?” diye sordum.“İşte orası çok komik” dedi tanıdığım. Meğer başta Dubai olmak üzere Arap şeyhliklerinde havyar çok moda olmuş. Eh zenginlik desen onlarda. Mal da pahalı olunca galiba modası daha da çabuk yayılıyor. Kilo kilo alıp yiyorlarmış bu yüzden Türkiye’ye havyar az gelir olmuş.Tanıdığım kişi, “En acısı da ne biliyor musun, o güzelim havyarın üzerine ketçap döküp de yiyorlarmış” dedi. *** Günlerin ve ayların anlamı Hiç düşündünüz mü neredeyse üç yaşından beri bildiğimiz gün ve ay adlarını nereden almışız ve ne anlama geliyor. Merak eden ve hepsini araştırıp toplayan okurlardan biri bana da göndermiş. Bilmeyenler için paylaşmak istedim.Önce haftadan başlayalım. Hafta ismi Farsçadan geliyor. Tavla oynayanlar Farsça altıya kadar saymasını bilirler (yek, du, se, cihar, penç, şeş). Peki yedinin Farsçası ne? Farsça yedi: “heft”dir (veya hefte). Yedi günlük “hafta” ismi de buradan alınmıştır.Gelelim gün isimlerinin köklerine. Şöyle; Cuma: Arapça (toplama, toplanma) Cumartesi: Arapça (ertesi-Türkçe) Pazar: Farsça (ba=yemek, zar=yer) Pazartesi: Farsça (ertesi- Türkçe) Salı: İbrânice (üçüncü) Çarşamba: Farsça (cehar şenbe=dördüncü gün) Perşembe: Farsça (penç şenbe=beşinci gün) Gelelim ay isimlerine; Cur-cuna isimli internet sitesindeki bir yazıya göre sadece üç ay adı Türkçe. İşin daha ilginç yanı bunlardan Şubat, Nisan, Temmuz ve Eylül hemen hemen aynı telaffuzla Yahudi takviminde de yer alması. Şimdi ayların isimleri ve kökenlerine bir göz atalım;Ocak: Türkçe (Kışın evlerde ateş yakılan yer) Şubat: Süryanice Mart: Latince (Maritus-mitolojik isim Mars’tan) Nisan: Süryanice Mayıs: Latince (Tanrıça Maria’nın ayı) Haziran: Süryanice Temmuz: Arapça/Süryanice Ağustos: Latince (Roma İmparatoru Augustus’un adından) Eylül: Süryanice Ekim: Türkçe (Toprağı ekmekten) Kasım: Arapça (Bölen) *** Hain keklik Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim, tebdili kıyafetle Kuşlar Çarşısı’nı geziyormuş. Avcılar avladıkları kuşları, tuzakçılar yakaladıkları maharetli, eğitimli, güzelim kuşları satıyorlar. Bir ara gözü kekliklere ilişimiş padişahın. Bir grup kekliğin üzerindeki etikette “Tanesi 1 altın” yazıyormuş. Hemen yanı başlarında asılı, adeta altın kafes içinde bir keklik daha varmış ki, fiyatı: 300 altın. Padişahın gözü 300 altınlık kekliğe takılmış. “Hayırdır” demiş satıcıya, “Bunun diğerlerinden ne farkı var ki, bunlar 1 altın, bu 300 altın?” Satıcı, “Bu keklik özel eğitimli, çok güzel ötüyor, ötmesi bir yana bunun ötüşünü duyan ne kadar keklik varsa hepsi onun etrafına doluşuyor” demiş. Sonra da eklemiş: “Tabii bu arada avcılar da o tarafa doluşan keklikleri daha rahat avlıyorlar.”Padişah “Satın alıyorum bu kekliği, al sana 300 altın” demiş.Sultan Selim parayı verip aldığı kekliğin kafasını hemen oracıkta koparmış.Satıcı şaşkın tabii, padişahı da tanımamış, “Be adam! Ne yaptın? En maharetli kekliğin kafasını koparttın” diye dövünmeye başlamış.Padişah bunun üzerine adeta gürlemiş: “Bu kendi soyuna ihanet eden bir kekliktir. Bu gibilerin akıbeti er ya da geç budur.” *** Diyelim ki evlilik sakıza benzer Evlilik üzerine sayısız çeşitleme yapılmıştır bugüne kadar. Kimi tutar kimi tutmaz ama ortak yanları güldürmeleridir. Gelin bugün de evliliği sakıza benzetelim. Bunu yazan diyor ki “Çiğnemesini bilirsen iyi ve faydalı, çiğnemesini bilmezsen can sıkıcı ve sinir bozucudur.”Peki evlilik neden sakıza benzermiş bir bakalım;1- Çünkü sakız ne kadar faydalı ve eğlenceli olursa olsun, gerekli değildir. Çiğnenmese de olur.2- Sakız ilk zamanlar ağza ferahlık verir, hoş olur ama zamanla çürür ve tadı acılaşır.3- Çürüyen sakız yapışkandır. Bulaştığı yerden temizlemek, ondan kurtulmak çok zor, bazen imkansızdır.4- Sakızın ağızda bıraktığı tadı sadece çiğneyen bilir. Tatlı mı yoksa acı mı olduğunu başka kimse bilemez. Onlar sadece senin sakız çiğnediğini bilirler o kadar.5- Sakız çene kemiklerini güçlendirir, evlilik de öyle. Sürekli tartışma ve bağrışma zamanla çiftlerin güçlü birer çene kemiğine sahip olmasını sağlar.6- Sakız çiğnerken başka bir şey yiyemezsin, yoksa sakız bozulur.7- Sakızın kağıdını açıp fıkra veya falı okuduğunuzda çok eğlenir, gülersiniz. Ama bu çok kısa sürer. Evlilikteki balayına benzer.8- Çam sakızı ya da hakiki damla sakızları vardır. Kolay kolay çürümezler, çiğnendiği sürece zevk verirler. İşte bu da: aşk evliliği denen olaydır.. *** Dünyada bir şey kazanamadıysan üzülme, mühim olan katılmaktır.
Başbakan Erdoğan son konuşmalarında yüksek yargıdan emekli olmuş bazı hukukçulara öfke saçıyor. Özellikle isim vermeden Sabih Kanadoğlu’nu hedef alan konuşmalarında öfke dozu ile hakaret birbirine karışıyor.Tayyip Erdoğan’ın bu kadar öfkelenmesine neden olan şey, Sabih Kanadoğlu’nun, “Siyasi yasak bağımsız seçilmeyi engelemiyor ama, siyasi yasak alanlar aynı dönemde bağımsız da olsa aday olamazlar” açıklaması.Kanadoğlu bu açıklamayı hatırlayacaksınız benim kendisine yönelttiğim, “84. madde parti kapatılmasına neden olan milletvekillerinin, milletvekilliklerinin düşeceğini öngörüyor, bu durumda bağımsız aday olmak mümkün mü?” sorum üzerine yapmıştı.Ancak bu yazının yayınlanmasından sonra arayan pek çok anayasa hukukçusu Kanadoğlu’nun süre konusunda yanıldığını ileri sürerek, “Milletvekilliği düşen biri seçilme şartlarını kaybetmiş sayılır. Parti kapatmaya neden olan kişiler Anayasa gereğince 5 yıl siyasi yasak alırlar. Bu durumda milletvekilliği bu nedenle düşen biri, Anayasa’da belirtilen 5 yıl boyunca aday olamaz” görüşünü savunmuşlardı.İşte Tayyip Bey’i öfkelendiren bu yorumlar oldu. Çünkü herkes biliyor ki kapatma davası konusunda fazla çaba göstermeyen AKP’nin asıl niyeti, kapatmadan hemen sonra bir ara seçim yapmak ve Erdoğan’ı bağımsız seçtirerek Meclis’e döndürmek. Böylece Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasal kurumlarına ve cumhuriyet ilkelerine bağlı halka karşı zafer kazanmak.Tayyip Bey; yeniden milletvekili seçilince bağımsız Başbakan olacağını düşünüyor. Ancak karar 5 yılı kapsayacak olursa bu plan suya düştüğü gibi AKP’yi ister emanetçi ile ister güvenilir bir arkadaşa teslim etmek ve dışarıdan yönetmek çok zor hale gelecek. Siz olsanız bu planı bozacak açıklamalara öfkelenmez misiniz?Bir nokta daha var. Demek ki Tayyip Bey’in yanında iyi hukukçular yok, ya da gerçeği söylemekten çekiniyorlar, hatta tam tersine “Siz yürüyün, hiçbir şey yapamazlar” diyorlar. İşte demokratik diktatörlük böyle bir şey.*****Sigara yasağında haksız rekabet var Hemen başta söyleyeyim, henüz sigarayı tam bırakmamış olmama rağmen sigara yasağına asla karşı çıkmıyorum. Ancak sigara yasağının yarattığı terör havasından da rahatsız olduğumu söylemek istiyorum. Bunun da ötesinde sigara yasağının hizmet sektöründen para kazanan insanlar arasında haksız rekabete neden olması bence daha da kötü.Biliyorsunuz sigara yasağı iki aşamada uygulanıyor. Birincisi resmi özel tüm kapalı mekanlarda, açık havada olsa bile tüm spor aktivitelerinde yasak. Kahvehane, bar, lokanta, cafeler ve diskoteklerde ise yasak gelecek yıl başlayacak.Haksız rekabet işte burada kendini gösteriyor. Nedenini söyleyeyim;Başta İstanbul olmak üzere büyük kentlerde hızla çoğalan alışveriş merkezlerinin tamamı “kapalı alan” statüsünde tutularak “dumansız bina” olarak tanımlanıyor. Bu nedenle alışveriş merkezlerindeki lokanta, bar, cafe ve benzeri yerlerde sigara içmek yasak.Buna karşın hemen alışveriş merkezinin yanındaki benzer bir işletmede bu yasak uygulanmıyor.Akın Alınca adlı okurum şöyle bir yorum yapmış; “Sigaranın yasaklanmasının amacı; sigara içmeyenlerin sağlığını korumak ve içenlerin bırakmasını sağlayarak sağlıklı bir toplum oluşmasını sağlamak. Uygulamanın başladığı tarihten bu yana oluşan tablo şu: Havalandırması ve temizliği mükemmel olan alışveriş merkezlerinde yasak hemen başladığı için cafeler ve yemek katında kimseler yok. Doğru dürüst havalandırması olmayan kahvehane, bar, lokanta ve cafelerde yasak 14 ay sonra başlayacak. Bu nedenle sigara tiryakileri alışveriş merkezleri yerine dışarıdaki mekanları tercih ediyorlar. Durum böyle olunca alışveriş merkezindeki işletme sahipleri masraflarını çıkaramaz hale geldi”.***** Toptan’a “Arabanı iade et!” kampanyasıTürkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Köksal Toptan için alınan 1 milyon 200 bin YTL’lik süper lüks zırhlı BMW makam aracı toplumun hemen her kesiminden tepki görüyor.Türktime internet haber sitesi kamuoyundan yükselen bu tepkiler üzerine “Köksal Toptan, o arabayı iade et” kampanyası başlattı. Bu kampanyaya aralarında gazetecilerin, sanatçıların ve siyasetçilerin olduğu pek çok kişi de destek verdi.Türktime yöneticisi Talat Atilla bu konuda benim de görüşümü aldı. Kendisine şöyle dedim: “Elbette Türkiye’nin en önemli makamlarını işgal eden kişileri en iyi şekilde korumak ve rahat ettirmek zorundayız. Ancak bu kadar lüks ve pahalı bir aracı koruma amaçlı olsa bile almak kamu vicdanını rahatsız eder. Üstelik ülkemizde her ay 5-6 milyon aile ancak yardımlarla yaşayabiliyor. Bu da yoksulluğun belgesidir. Böyle yoksulluk olan bir ülkede 1 milyon 200 bin liraya bir otomobil alınması en azından ayıptır”.Görüşlerimi aktarırken Meclis Başkanı’nı en iyi şekilde koruyacak ve konforunu da sağlayacak eski model bir aracın çok daha ucuza alınabileceğini de söyledim. Bakalım bu kampanya halkın beklediği gibi sonuçlanacak mı?*****Özal ailesine Kuveyt Şeyhi’nden haftasonu daveti Perşembe günü Ahmet Özal uğradı gazeteye. Tabii siyaset konuştuk ister istemez. Biraz da rahmetli Turgut Özal’ı andık. Ahmet Özal siyasete iddialı biçimde geri dönmeye hazırlanıyor. Konuştuklarımızın bir bölümünü önümüzdeki hafta yazmak istiyorum. Ama önce güncel bir konu...Semra Özal, iki oğlu Ahmet ve Efe Özal ile eşleri, çocukları bugün Kuveyt Şeyhi Saad El Abdullah El Sabah’ın haftasonu daveti için Kuveyt’e gidiyormuş. Şeyh, Semra Özal ve ailesini götürüp getirmek için özel uçağını gönderiyormuş. Özallar salı gününe kadar kalacakları Kuveyt’te “siyaset dışı” protokolle ağırlanacakmış.Ahmet Özal’a “Kuveyt Emiri’nin bu ilgisi neden?” diye sordum. Özal, “Bilmiyorum” dedikten sonra “8 yıl önce Kuveyt’e gitmiştim” dedi. Sonra sürdürdü: “Alana indiğimde hiç beklemediğim biçimde limuzinle karşılandım, bana adeta devlet büyüğü muamelesi yaptılar. Şeyh de kabul etti, görüştü. Kendisine bu ilgiden şaşırdığımı söyleyince hiç unutamayacağım bir şey söyledi”.Ben de “Ne söyledi?” diye sordum. O zaman Şeyh şimdikinin babası. Demiş ki Ahmet Özal’a: “Senin baban benim ülkemi geri verdi. Biz bunu unutur muyuz?” Şeyh El Sabah Körfez Savaşı’nda Özal’ın koalisyon güçlerine desteği olmasa harekatın başarılı olamayacağını anlatmış. Demek ki şimdi yerine geçen oğlu da bu minnet duygularını taşıyor ki, Özal ailesini özel uçağını göndererek ülkesinde ağırlıyor. Hoş.*****Geleceği hiç düşünmem; ansızın geliverir. EİNSTEİN
Anayasa Mahkemesi’ndeki AKP’yi kapatma davası sürecinde tartışmalara bugün bir yenisini eklemek istiyorum. Bence önemli.Konu şu: Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Anayasayı ihlal ettiği gerekçesiyle AKP hakkında kapatma davası açtı. Başsavcılık bunun yanısıra beyan ve eylemleriyle bu konuda suç işlediğini iddia ettiği AKP yöneticilerinin de sorumlu tutulmasını ve gerekirse cezalandırılmalarını istedi.Cezalandırılması istenen kişiler arasında şu anda Cumhurbaşkanlığı makamında oturan Abdullah Gül de var. Bu durum Yargıtay Onursal Başsavcısı Sabih Kanadoğlu’nun, “siyasi yasak kapsamı konusunda garabet var” sözlerindeki gibi bir başka garabet.Şimdi, bakın Anayasa’nın 104. maddesi ne diyor: “Cumhurbaşkanı Devletin başıdır. Bu sıfatla Türkiye Cumhuriyetini ve Türk Milletinin birliğini temsil eder; Anayasanın uygulanmasını, Devlet organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasını gözetir.”Maddenin günümüze uyan en çarpıcı ifadesi, “Anayasa’nın uygulanması” tanımı. Yani Anayasa ihlali ile suçlanan Cumhurbaşkanı görevi gereği Anayasa’yı uygulatmak zorunda.Bu bir garabet değil midir? Cumhurbaşkanı’nın sadece bu konuda bile olsa tarafsız davranamayacağı kuşkusu düşmez mi insanın içine?Eğer Abdullah Gül sözde çok savunduğu demokratik davranışı özde gösterebilecek cesarete sahipse bu garabeti ortadan kaldırmak elindedir. Bunun gereği de çok zor değildir.Bakın Anayasa’nın “Cumhurbaşkanına vekillik etme” başlıklı 106. maddesi şöyle diyor; “Cumhurbaşkanının hastalık ve yurt dışına çıkma gibi sebeplerle geçici olarak görevinden ayrılması hallerinde, görevine dönmesine kadar, ölüm, çekilme veya başka bir sebeple Cumhurbaşkanlığı makamının boşalması halinde de yenisi seçilinceye kadar, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Cumhurbaşkanlığına vekillik eder ve Cumhurbaşkanına ait yetkileri kullanır”.Doğru ve zarif olan Abdullah Gül’ün bu maddeyi işletmesidir. Dava sonuçlanıncaya kadar bulunacak örneğin bir sağlık sorunu bahanesiyle Gül yerini vekaleten Meclis Başkanı Köksal Toptan’a bırakmalıdır. Davanın sonuçlanmasından ve uygulanmasından sonra eğer Gül hakkında bağlayıcı bir karar olmazsa tekrar bu görevine döner. Bu kadar basit.Sürekli “demokrasi ve hukuktan” söz etmek prim yaptırır tabii de, asıl olan bunu eylemde de gösterebilmektir. Gül söylediklerine inanıyorsa bu yolu açmalıdır. *** Issız adaYolcu gemisi okyanusta ıssız bir adanın yanından geçerken yolcular adada uzun sakallı, üstü başı yırtık sıska bir adamı fark etmişler. Adam sahilde oradan oraya koşuyor, çılgın gibi ellerini sallıyor, zıplıyor, bağırıp çağırıyormuş. Yolculardan biri “Kim bu kaptan?” diye sormuş. “Bilmem” diye cevap vermiş kaptan, “Her sene buradan geçeriz, her seferinde de bu manyak böyle yapar, kafayı üşütmüş herhalde!” (Yıldırım Tuna) *** Bu sabah TV 8’deyim İlgilenen okurlara söylemek istiyorum. Bu sabah TV 8’de yayınlanan “Sedef’le her sabah” programına konuk olarak katılıyorum. Saat 10.15’de başlayan ve canlı yayınlanan programda sanıyorum yemek üzerine sohbet edeceğiz. Denk geldiğimde izliyorum, sabah morali veriyor insana. *** Günaydın Sayın BaykalCHP Genel Sekreteri Önder Sav’ın odasının dinlenmesi ve bunun AKP’li medyaya servis edilmesi dünya çapında bir siyasi skandaldır. CHP lideri Baykal bu konuda dün çok geniş bir açıklama yaparak olayın sonuna kadar gideceklerini söyledi.Baykal konuşurken şu cümle çok dikkatimi çekti: “Cumhurbaşkanlığı seçiminde rüşvet verenler genel seçimde kim bilir ne yapmıştır?” İşte bu sözleri duyduğum an ilk tepkim “Günaydın Sayın Baykal” oldu.Çünkü, seçimden sonra kimi AKP’li yazarların alay ve hakaretlerine maruz kalmama rağmen seçimlerde kullanılan bilgisayar sistemi ile hile yapılmış olduğu yolunda ciddi iddialar olduğunu yazmıştım.Yapılacak tek şey vardı: Elle tutulan tutanaklarla YSK’daki bilgisayar verilerini karşılaştırmak. Birkaç CHP’li bunu yapmaya çalıştı. Verilerde tutarsızlıklar da saptandı. YSK Başkanı bunun olabileceğini söyledi. Baykal ise “alay edilme” korkusu ile bir çalışma bile yaptırtmadı.Ama hâlâ vakit geç değil. Sayın Baykal; İsteyin 81 ildeki başkanlarınızdan rastgele seçilmiş 20 adet elle tutulmuş kesin tutanak. Bunları ekrandaki sonuçlarla karşılaştırın. Fark görürseniz harekete geçin. *** Brezilya’nın Türkiye’deki sessiz sedasız yükselişi Brezilya deyince insanın aklına önce futbol sonra da samba geliyor. Türkiye’de koşturan yıldız futbolcuları sayesinde neredeyse Brezilya ile akraba gibi olduk. Ancak sevgili dostum Cemal Özgörkey, “Haydi Antalya’ya gidiyoruz” deyince Brezilya’nın Türkiye için sadece futbol ifade etmediğini ekonomide de sessiz sedasız bir yükseliş içinde olduğunu anladım. Size de anlatayım:Antalya’ya neden gittik? Çünkü Cemal Özgörkey, Brezilya’nın Antalya Fahri Konsolosu olmuş. Yani o artık bir ekselans. Brezilya nere, Antalya nere? İşte şaşırtan da bu.Örneğin, biliyor musunuz Brezilya’dan bu yıl sadece Antalya’ya 23 bin turist gelmiş. Üç yıl önce 300 milyon dolar olan ticaretimiz şu anda 1 milyar doların üzerine çıkmış. Brezilyalılar Türkiye’de telekomünikasyon ve petrol alanında büyük yatırımlara başlıyorlarmış. Bunun yanısıra tarım alanında yatırım yapmak için de kollar sıvanmış. Tarım dediğim meyvecilik. Çünkü Brezilya dünyanın en büyük portakal ülkesi. Benzer iklime sahip olan Türkiye’de portakal üretimini geliştirmek istiyorlarmış.Cemal Özgörkey bunlardan sonra asıl hedefi söyledi. Bugün Brezilya, Rusya, Hindistan ve Çin için “BRICK” ülkeleri deniyor. Tuğla anlamına da gelen bu kelime aslında bu ülkelerin baş harflerinden oluşuyor. Brick ülkeleri son yıllarda dünyanın en hızlı büyüyen ekonomilerine sahip olan ülkeler.“İşte” diyor Cemal Özgörkey ve “Brezilya Türkiye’nin de bu grup içinde yer alabilecek kapasitede olacağına inanıyor. Amaç (T-Brick) grubunu oluşturmak. Bu Türkiye için bir hayal değil” diye sürdürüyor.Brezilya’nın Antalya Fahri Konsolosluğu’nun resmi açılış töreni de Hillside Su Oteli’nde yapıldı. Gecenin sürprizi ise Brezilya’dan gelen dans grubunun herkesi coşturan kıvrak danslarıydı. Yakında Türkiye’den ayrılıp Kahire’ye gidecek olan Brezilya Büyükelçisi Cesorio Neto da yaptığı konuşmada Türkiye’den ayrılmanın kendisine çok zor geleceğini söyledi. *** Kendini akıllı sanan herkes aptaldır. VOLTAIRE
Yargıtay Onursal Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu’nun “partisi kapatıldığı için 5 yıl siyaset yasağı alanların, bir dönem sonra yapılacak genel seçimlerde bağımsız aday olabileceklerine” ilişkin Anayasa yorumu hukukçuların farklı tepkilerine neden oldu.Dün konuştuğum bazı hukukçular, Kanadoğlu’nun tespitlerine katıldıklarını söylerken, bazıları “Hayır, siyaset yasağı Anayasamızdaki maddeler gereği bağımsız aday olmaya izin vermez, seçilme yasağının da seçim dönemi ile değil alınan ceza süresi kadar hükmü olur” görüşünü savundular. Kanadoğlu’na katılanları bugün konu etmiyorum, çünkü o biliniyor. Karşı çıkanların görüşü ise özetlerle şöyle;1- Anayasa Mahkemesi kuruluş felsefesi gereği Türkiye’deki tüm mahkemelerin uzmanlık alanlarının tamamını kapsar. Parti kapatma davası bir ağır ceza mahkemesi mantığı ile yapılır.2- Anayasa’nın giriş bölümünde belirtilen hususlar ağır suçlar niteliğindedir. Bu suçların işlenmesi ağır bir yaptırıma gerek gösterir.3- Anayasa’nın 84. maddesi kapatmaya neden olanların milletvekilliğinin düşeceğini belirterek en ağır yaptırımlardan birini koymuştur.4- Milletvekilliğinin ceza anlamında düşmesi demek, o kişinin milletvekili seçme hakkını kaybetmesi demektir.5- Üyeliği düşen kişinin milletvekili seçilme yeter ve şartlarını ne kadar süre ile kaybettiği ise Anayasa’nın 69. maddesinde beş yıllık siyasi yasak olarak belirtilmiştir.6- Siyasi yasak kavramı bir ceza yaptırımı olduğuna göre parti kapatmaya neden olduğundan milletvekilliği düşen bir kişi ceza süresi içinde milletvekili seçilme yeter ve şartlarına kavuşamayacağı için, ceza süresince hiçbir şekilde (bağımsız olarak da) adaylığını koyamaz.7- Bu durumdaki bir kişinin adaylığını kabul etmek bir anayasa suçu olacaktır.8- Anayasa Mahkemesi kanunda yazılı olmayan konularda içtihat hakkını kullanarak yaptırımları detaylı bir şekilde gerekçeli kararında belirtme hakkına sahiptir.9- Anayasa’nın ilgili maddelerinde açıkça belirtilmediği ileri sürülen yaptırımlar Anayasa Mahkemesinin gerekçeli kararında içtihat olarak ortaya konmalıdır.Kanadoğlu’nun yorumuna göre, Tayyip Erdoğan ve olası siyasi yasak alabilecek kişilerin ara seçimlerde bağımsız aday olmalarının yolu kapanmış görünüyor.Ancak Kanadoğlu’nun yorumuna katılmayan hukukçuların görüşü esas alınırsa Erdoğan ve arkadaşlarının bir kapatma veya 5 yıllık siyasi yasak nedeniyle, bu süre içinde hiçbir şekilde yeniden seçilemeyeceğini gösteriyor.Bu konu elbette daha çok tartışılacak.*****TCDD’den rötar özürü Geçen hafta “Okurdan mesaj” başlığı altında yazdığım “Pamukkale Ekspresi hız yavaşlatmış” yazısı ile ilgili Devlet Demiryolları Genel Müdürlüğü’nden bir açıklama geldi.Açıklamada gecikme için özür dilenirken “Söz konusu gecikmeler, mevcut hatta sürdürülen yol yenileme ve bakım çalışmalarından dolayı bazı trenlerin hızlarında kısıtlamaya gidilmesinden kaynaklanılmaktadır” deniliyor.Yani demek ki yazılanlarda gerçek dışı bir şey yok. TCDD bunu kabul ediyor. İyi bir şey.Açıklamada ayrıca “Yolcuların bu konuda bilgilendirilmesi için daha fazla özen gösterilmesi hususunda ilgili işyerlerimiz uyarılmıştır” ifadesine de yer veriliyor. Zaten sorun burada. TCDD saatlerce gecikme olacağını bildiği halde, sanki bu yokmuş gibi biletlere varış saatini yazıyor. Uyarıya göre biletlere gecikme süresi de eklenecek demektir. Göreceğiz..*****Erdoğan 16 milyonun Başbakanı mı? Başbakan Erdoğan’ın Yargıtay Başkanlar Kurulu’nun bildirisine cevap verirken, “16 milyon seçmene ihanet edemem” demesi tartışılırken, okurlarımdan biri ilginç bir mesaj göndermiş. Anayasa’yı hatırlatan okurum bakın ne yazmış;Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ne diyor: MADDE 80. - (Milletin temsili) Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri, seçildikleri bölgeyi veya kendilerini seçenleri değil, bütün Milleti temsil ederler.Peki bu Anayasa çerçevesinde milletvekili seçilmiş ve Başbakan olmuş Tayyip Erdoğan ne diyor: “.... Kapatma davası açılmış bir siyasi partiyle ilgili bir bildiri yayınlanırsa onu cevapsız bırakmak benim 16,5 milyon seçmenime ihanet olurdu. Onu cevapsız bırakamazdım.....” Demek ki neymiş?Başbakan, tüm ülkenin değil kendi seçmeninin temsilcisiymiş.Kapatmak için bırakın diğer iddiaları bu bile yeterli.Düpedüz; “Anayasa ihlali”.*****Anayasa’nın 2. maddesi ve giriş bölümü Kapatma davası ile ilgili yazılarda ister istemez pek çok anayasa maddesi geçiyor. Herkesin bu maddeleri bulup okuması kolay olmayabilir. Bu nedenle AKP’nin kapatma davasına temel dayanak olarak Anayasa’nın 2’nci maddesini yazmak istiyorum.Ancak bundan daha da önemlisi Anayasa’nın giriş bölümüdür. Anayasa’nın 176. maddesine göre bu giriş bölümü de Anayasa metni içinde kabul edilmektedir. Ve bu giriş bölümü tüm anayasa maddelerinin ana felsefesini de yansıtmaktadır.İşte Anayasa’nın değiştirilemeyen ve değiştirilmesi teklif bile edilemeyen ilk üç maddesinden ikincisi şöyle;MADDE 2. - Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk devletidir.Şimdi burada dikkat ederseniz bazı temel ilkeler sayılırken “başlangıçta belirtilen” uyarısı konulmuş. Giriş bölümündaki uyarı da aynen şöyle;“Hiçbir faaliyetin Türk millî menfaatlerinin, Türk varlığının, Devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün tarihî ve manevî değerlerinin, Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılâpları ve medeniyetçiliğinin karşısında korunma göremeyeceği ve lâiklik ilkesinin gereği olarak kutsal din duygularının, Devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılamayacağı....” Yani; belirtilen ilkelere aykırı davranmak ağır bir Anayasa suçu sayılıyor. Bu durumda “kanunda açıkça belirtilmiyor” bahanesinin arkasına saklanarak “demek ki bağımsız aday olunabilir” demek Anayasaya göre absürd. Kanadoğlu bunu “garabet” olarak niteliyor. Oysa Anayasa, bu garabete aslında izin vermiyor. Bunu saptamak da herhalde Anayasa Mahkemesi’nin işidir.*****Yasal adalet doğruluk sanatıdır. Latin Atasözü
Anayasa Mahkemesi’nin AKP’yi kapatma ve bazı yöneticilerine 5 yıl siyasi yasak koyma ihtimaline karşı AKP’liler rahat bir tavır sergilemeye çalışıyor. AKP’liler ve yandaşları kapatma kararı ile siyasi yasakların hiçbir anlam ifade etmeyeceğini belirterek, “Siyasi yasak alanlar bağımsız milletvekili seçilir, durum aynen korunur” diyorlar.Hatta yaygın kanı, Tayyip Erdoğan’ın da kapatma ihtimaline inandığı ve karardan hemen sonra bir ara seçim için düğmeye basacağı yönünde. Ara seçimde bağımsız olarak tekrar seçilecek olan Erdoğan, Meclis’e dönecek. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı bağımsız başbakan olarak atayacak. Erdoğan yeni hükümeti, kapatılan AKP’nin yerine kurulan yeni parti ile kuracak. Plan bu.Gerçi bu planı yapan AKP’lilerin içinde yine de bir endişe vardı. Ancak bu endişe de Yargıtay Onursal Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu’nun açıklamalarıyla giderildi. Çünkü Kanadoğlu, “Tayyip Erdoğan bağımsız seçilebilir” açıklamasını yaptı iki gün önce. Bunu söyleyen Kanadoğlu olunca AKP’liler de rahatladı.Bu kadar kolay mI?Kanadoğlu, “bağımsız seçilebilirler” açıklamasını yaparken, “Hukuken böyle olabilir, ama demokrasi açısından garabet bir durum olduğu da ortada” demek zorunda kalmıştı.Kanadoğlu’nun bu açıklamaları siyasi çevrelerde tartışılırken, hukukçu olmayan ama tuttuğu işi en ince detayına kadar araştırmakta da üstüne olmayan bir dostum telefon ederek, “Anayasa’nın 84. maddesini dikkatli okudun mu?” diye sordu. “Şu an bir şey diyemem” cevabını verdim. Dostum, “O halde al Anayasayı ve 84. maddeyi iyice oku. Bak bakalım Tayyip Erdoğan ve diğerleri bağımsız olarak yeniden seçilebiliyor mu?” dedi.Birkaç dakika sonra Anayasa’nın 84. maddesini buldum.İŞte 84. maddeBu madde bir milletvekilinin görevinin hangi durumlarda sona ereceğini anlatıyor. Maddenin son pararafı “parti kapatma” sonuçlarına göre durumu bildiriyor. Bu paragraf aynen şöyle;“Partisinin temelli kapatılmasına beyan ve eylemleriyle sebep olduğu Anayasa Mahkemesi’nin temelli kapatmaya ilişkin kesin kararında belirtilen milletvekilinin milletvekilliği, bu kararın resmi gazetede gerekçeli olarak yayınlandığı tarihte sona erer. Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı bu kararın gereğini derhal yerine getirip genel kurula bilgi sunar”.Buradan benim anladığım şudur: Parti kapatma nedeniyle eğer milletvekilinin milletvekilliği düşüyorsa, milletvekili olma sıfatını kaybetmiş demektir. Bu durumda bu kişi bağımsız da olsa milletvekili seçilemez, çünkü aday olamaz.Ancak bu benim mantığım elbette. Doğru olmayabilir.İşte bu nedenle “Erdoğan bağımsız milletvekili seçilmek için aday olabilir” diyen Sabih Kanadoğlu’nu aradım. Kanadoğlu konuyu tüm açıklığı ile ortaya koydu.“İkİsİ ayrI konular” Sabih Kanadoğlu Anayasa’da kapatılan siyasi partilerin, kapatmaya neden olan sorumlularına uygulanacak yaptırımlar konusuna iki ayrı anayasa maddesi olduğunu belirterek, “Bunun için 69 ve 84’üncü maddelere bakmak gerek” dedi.Kanadoğlu şöyle devam etti: “69. maddeye göre milletvekili olmayan parti sorumluları tarif edilmektedir. Bu maddede parti kapatmaya neden olanların bir siyasi partiye kurucu, yönetici ve denetçi olmayacağı belirtilmiştir. Bağımsız aday olup olamayacakları ise söylenmemiştir. Bu durumda milletvekili olmayan sorumluların bağımsız aday olabileceklerini kabul etmek zorundayız. Yani milletvekili olmayan ama partinin kapatılmasında sorumlu olan kişiler bağımsız aday olabilirler. Milletvekili olanların durumu ise farklı. Onlar için 84. maddeye bakılması gerekir” dedi.Seçİm dönemİYagıtay Onursal Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu, “Anayasa’nın 84. maddesi” ile ilgili ise şunları söyledi: “Bu madde partinin kapatılmasına beyan ve eylemleriyle sebep olanların eğer milletvekili iseler, milletvekilliklerinin düşeceğini belirtiyor. Ancak bunun için bir süre vermiyor. Yani ‘milletvekilliği düşenler şu kadar yıl seçilemezler’ demiyor. Bu durumda milletvekilliği düşen kişiyi o seçim dönemi ile sınırlı tutmak zorundayız. Bunun için de yine Anayasa’nın 77. maddesine bakmamız gerek. Anayasa bu maddesi ile seçim döneminin 4 yıl olduğunu söylüyor. Süresi biten milletvekilinin de yeniden aday olabileceğini karara bağlıyor.Demek ki bu durumda partisi kapatıldığı ve bundan sorumlu tutulduğu için milletvekilliği düşen kişi, aynı seçim dönemi içinde yeniden aday olamaz. Bir sonraki seçim dönemini beklemek zorundadır.” Erken seçİm İhtİmalİKanadoğlu, milletvekilliği düşen kişinin bir sonraki seçim dönemine kadar aday olamayacağını ama daha sonraki dönemlerde bağımsız aday olabileceğini belirtirken buradaki ince noktayı da şöyle vurguladı: “Anayasaya göre seçim dönemi 4 yıldır. Ancak parlamento eğer erken seçim kararı alırsa, bu kararı aldığı tarihten itibaren mevcut seçim dönemi de sona ermiş demektir. Bu durumda milletvekilliği düşen kişi seçimle birlikte yeni seçim dönemi de başlayacağı için bağımsız aday olabilir. Buna karşı çıkılamaz.” Ara seçİm İhtİmalİKanadoğlu’na “AKP’nin kapatılması halinde pek çok milletvekiline siyasi yasak gelebileceği için bir ara seçim formülü düşünülüyor. Ara seçim olursa örneğin Tayyip Erdoğan aday olamaz, değil mi?” diye sordum.Kanadoğlu şu cevabı verdi: “Başta da söylediğim gibi iki ayrı açıdan bakmak gerekiyor. Milletvekili olmayan ama partinin kapatılmasına neden olmakla suçlanan kişiler ara seçim yapılırsa bu seçimlere bağımsız aday olarak katılabilir. Ancak kapatma sırasında milletvekili olanların ara seçime girmeleri 84. maddeye göre mümkün değil. Çünkü ara seçim yapıyorsanız, mevcut seçim dönemi henüz bitmemiş demektir. O halde ara seçim bu dönemde yapılacağı için milletvekilliği düşen kişinin aday olması mümkün olamaz.”*****Turmepa Deniz Temiz Van’daki gezimiz sırasında sohbet ederken bazı Vanlılar, “Turmepa ne demek?” diye sordular. Öyle ya Deniz Temiz denince anlaşılıyor, ama Turmepa’nın anlamını çıkarmak zor.Dernek Başkanı Eşref Cerrahoğlu buna açıklık getirdi. Turmepa İngilizce, Turkish Maritime Environment Protection Agency kelimelerinin kısaltılmışı oluyor. Deniz Temiz Derneği denizleri korumak için kurulan uluslararası bir kuruluşun Türkiye temsilcisi. Mepa bütün ülkelerde kullanılan bölüm. Dernek hangi ülkedeyse, Mepa’ya o ülkenin kısaltması ekleniyor. Örneğin bu derneğin Yunanistan’daki karşılığı Helmepa imiş.Bu sohbet üzerine Deniz Temiz Derneği’nin bazı üyeleri Turmepa’nın resmi kağıtlarda bulunmasını ama derneğin adının anılması sırasında “Deniz Temiz” isminin kullanılmasının daha doğru olacağını söylediler. İlginç.*****Hukuka dayanmayan demokrasi, demokratik diktatörlüktür
Sevgili okurlar; geçen hafta “sıcak yaz aylarıyla birlikte siyasette de sıcak günler yaşayacağız” demiştim hatırlarsanız. Bırakın sıcak olmayı, neredeyse kaynama noktasına geldik.Geçen hafta tansiyonu kaynama noktasına yükselten gelişmelerden biri “dedikodular” diğeri de yargının çok sert çıkışıydı.Sevgili okurlar; önce ünlü Dolmabahçe görüşmesinden kaynaklanan bir dedikodu ortalığı sarstı. Eski bakan Fikri Sağlar’ın “Başbakan, Genelkurmay Başkanı’nın önüne dosya koydu” yazısı doğal olarak yalanlandı. Zaten kimsenin başka bir şey beklediği de yoktu. İki kişi arasında ve “Allah’ı tanık göstererek” yapılan toplantıdan aktarılan bir dedikodunun yalanlanmaması mümkün değildi.Buradaki üslup benim çok dikkatimi çektii. Özellikle Genelkurmay’ın öfkesini anlamak mümkün değil bana göre.İkinci sarsıcı dedikodu da CHP’nin, Erdoğan hakkında Sabah-ATV satışı nedeniyle verdiği gensoru önergesinin görüşülmesinde, Baykal’ın yaptığı konuşma sırasında ortaya çıktı. Baykal, Başbakan’ın ihaleye girmek isteyen bazı kişilere engel olduğunu söyledi ve isim vermeden bir görüşmeden söz etti.Ertesi gün ismi verilmeyen ama ihaleye girmesi engellenen kişinin Hüsnü Özyeğin olduğu ileri sürüldü. Özyeğin de bunu yalanladı. Bu dedikodu muydu, doğru muydu elbette bilemem ama Özyeğin’in yalanlamaktan başka çaresi var mıydı bilemiyorum.Ancak sevgili okurlar; dedikodu deyince şu anda siyaset kulislerinde o kadar çok laf dolaşıyor ki, anlatamam. Tabii bunları oturup ciddi ciddi yazamayız. Ama örneğin Ankara’da birilerinin önemli bir işi halletmek amacıyla 300 milyon dolar rüşvet vermeye hazır oldukları söyleniyor.Sonra önemli bir makamda oturan ve yine önemli bir karar vermek zorunda olan bir kurum üyesinin akademik tezinin bir bölümünün çalıntı olduğunun iddia edildiği ve koz olarak kullanılarak alacağı kararda etkili olması için baskı yapıldığı ileri sürülüyor.Yine çok önemli bir kurumda görevli bir kişinin bazı görüşmelerinin kaydedildiği, bunların montajlanarak basına verileceği ve zor duruma düşürüleceği de söyleniyor. Bunun olmaması için bu kişinin istenen yöndeki bir karara imza atması gerekiyormuş.Bundan başka önemli bir devlet görevlisinin bir iş adamının bir işini halletmek amacıyla işine bila bedel ortak olmak istediği de dedikodular arasında.İşte sevgili okurlar dediğim gibi dedikodunun bini bir para, ama adı üstünde dedikodu insan ciddiye de alamıyor ki.Yargının çıkışıGeçen haftaya damgasını vuran ve hayli tartışılacağa benzenen diğer konu da Yargıtay Başkanlar Kurulu’nun bildirisi oldu. Hükümet de buna hemen aynı sertlikte bir cevap verdi.Aslına bakarsanız hükümetin bu kadar öfkelenmeye hiç hakkı yok. Ayrıca bu hassasiyeti anlamak da mümkün değil. Yurt dışına gidip destek için ricada bulunanlara, ilan verenlere, AB ülkelerinin maaşlı memurlarının Türkiye’ye yağdırdıkları hakaretlere, akıl vermelerine, tehdit ve şantaj yapmalarına hiç ses çıkarmayacak hatta işinize geldiği için destekleyeceksiniz, sonra yüksek mahkeme başkanları isyan edince de bunu siyaset yapmak olarak niteleyeceksiniz. Buna kimse inanmaz.İktidar, “Nasıl oldu da kapatma davası ile karşı karşıya kaldık, yargı neden bu kadar sert açıklamalar yapıyor, biz hatayı nerede yaptık?” diyeceğine yargıyla kavga yöntemini seçiyor. Bunun iyi bir şey olmadığını sağduyulu herkes biliyor elbette.Hepinize iyi haftalar dilerim.*****AB’den yana olmak sadece lafta kalıyor AKP’yi hararetle destekleyen kimi liberaller bunu savunmak için en çok “Bu parti Türkiye’nin AB’ye girmesi için büyük mücadele veriyor” bahanesine sığınıyor. Onlara göre diğer bütün partiler AB konusunda samimi değil, buna karşın AKP canla başla AB için çalışıyor.Oysa gerçek bu değil. Pek çok konuda olduğu gibi AB konusunda da “çaba” sadece lafta. Uygulama ve eylem alanında hiçbir şey yapılmıyor.Bunun son örneği Ilısu Barajı. Bu barajın “resmi” öyküsü 12 yıl önce başlamıştı. Türkiye’nin ikinci büyük barajı için Avrupa ülkelerinden oluşan bir konsorsiyum 1.2 milyar euro’luk kredi verecekti. Tam 12 yıl boyunca kredinin şartlarının oluşması için yüzlerce toplantı yapıldı. Sonunda kasım ayında kredi onaylandı. Ancak AB ülkelerinin “para dışında” bazı şartları vardı. Bunları 153 madde halinde toplayıp Türkiye’ye verdiler.Türkiye hepsine “tamam” dedi. Ama tam “Türk işi” yapıldı. “Tamam” dendiği halde “Nasıl olsa kredi gelmeye başladı, bunları yaparız” alaturkalığına girildi. Durumu gören AB ülkeleri de “pat” diye krediyi durdurdu. “Ya şartları yerine getir ya da para yok, üstelik şu ana kadar verdiklerimizi de geri alırız” dedi.Şimdi AKP’li bürokratlar telaş içinde. Çünkü kredi geri çekilirse baraj yapılamayacağı gibi şu ana kadar yapılan harcamalar nasıl geri verilecek ve bunun hesabını kim ödeyecek?Diyeceğim AKP, AB şartlarına uyumu sadece lafta gösteriyor. Uygulamaya gelince böyle bir hassasiyeti olmadığı anlaşılıyor.NOT: Ilısu Barajı’nın sular altında bırakacağı Hasankeyf’in tarihi yer olması bugüne kadar çok tartışıldı. Pek çok iyi niyetli aydın barajın yapılmaması için çaba harcadı. Ancak herkes biliyor ki buradaki asıl sorun tarih değil. Burası PKK’nın da etkinlik alanı içinde. Çevrede üs olarak kullanılan pek çok mağara var. Bunlar da sular altında kalacak. Ayrıca bölge ekonomisi kalkınınca PKK’nın gücü de azalacak. Bazen insanın içine “PKK’nın etki ve baskısı mı var?” kuşkusu düşmüyor değil.*****Derisini yüz Bu da Yıldırım Tuna’dan: İki arkadaş ayı avına gitmişler, birisi ormandaki tek odalı av kulübesinde içkisini içerken diğeri kapmış tüfeğini fırlamış ormanın içine ve anında da karşısına dev gibi bir ayı çıkmış. Çekmiş tetiği ancak kurşun ayıyı sadece yaralamış. Öfkelenen ayı başlamış adamı kovalamaya.Avcının aklına kulübeye sığınmak gelmiş, adam önde, yaralı kızgın ayı arkada kovalıyormuş. Adam kulübenin açık kapısına ulaşınca eşiğe ayağı takılmış ve içeri doğru uçarak kulübenin içinde yere yapışmış, arkasından frenleyemeyen ayı dev cüssesi ile ona takılıp kulübenin içinde yuvarlanmaya başlamış. Adam ayağa fırlayıp korku dolu bakışlarla olayı titreyerek izleyen içerideki arkadaşına bağırmış: “Sen..” demiş, “Sen şunun derisini yüzmeye başla ben gidip bir tane daha getireyim!”*****Adalet bir kutup yıldızı gibi yerinde durur. Geri kalan her şey onun etrafında döner. Konfüçyüs