Baştan söyleyeyim; Bu yazı kesin bilgilere değil, izlenim ve hislerimle dayanıyor.Yaygın kanıya göre AKP kapatılacak. Yargıtay’ın iddianamesinde adı geçen isimlerin çoğu da 5 yıllık siyaset yasağı kapsamına alınacak. Ayrıca Anayasa Mahkemesi 5 yıllık siyaset yasağı yaptırımına yorum getirmek zorunda kalacak. Böylelikle AKP’nin, Tayyip Erdoğan’ı bağımsız seçtirerek yola devam planı da suya düşecek.Bu ilk izlenimim ve hissim.AKP’nin başsız kalması sonucu 300 milletvekiliyle tek vücut halde kalması teknik olarak olanaksız. Zaten daha şimdiden olası bir kapatmaya karşı parti içinde gruplaşmaların olduğu biliniyor. Belki de kapatma kararı bile alınmadan kimi ayrılıklar baş gösterecektir.Bu da yakın bir gelecekte siyasette yeni şekillenmeler olacağını gösteriyor. İşte merak konusu da bu: Ne olacak? Kim olacak?Önce sürpriz olmayan görüşümü söyleyeyim. CHP, AKP’nin olası parçalanma sürecinde çok etkin konuma gelecektir. Baykal’ın Başbakan olması bile kimseye sürpriz olmamalı.Sürpriz ise eskiden tanıdığımız ama unuttuğumuz ya da unutmak istediğimiz isimlerden çıkacak.Bunlardan ilki Tansu Çiller. Kapısına gelen DP’lilere, “Şimdilik siyasete dönmüyorum” demesine rağmen Çiller’in yeni dönemde siyaset dışında kalacağına asla inanmıyorum. Çiller anladığım kadarıyla şartların biraz daha olgunlaşmasını bekliyor.Çiller, dağılan AKP’deki muhafzakâr laik isimler üzerinde etkili olabilecek konumda. Erdoğan’ın katı tutumundan aslında rahatsız olan ama şimdilik seslerini çıkaramayan cumhuriyet ve laiklikle barışık AKP’liler Çiller’e karşı çıkmayabilir.İkinci sürpriz isim, yeniden ama sessizce ANAP’a dönen Hüsnü Doğan. Muhafazakâr ama laik ve cumhuriyetçi tavrı ile tanınan Hüsnü Doğan’ın AKP içindeki huzursuz bazı gruplar üzerinde çok etkili olduğu biliniyor. Burada beklenmedik gelişme Ahmet Özal’ın da ANAP’a başkan olmak istemesi. Sorunu aile içinde çözeceklerini sanıyorum.Üçüncü sürpriz Mesut Yılmaz. Meclis’te tek başına oturan Mesut Yılmaz’ın merkez sağda oluşturulmaya çalışılan yeni olumuşun başına geçmesi şaşırtıcı olmaz. Yılmaz’ın bu yönde yoğun çalışmalar içinde olduğunu duyuyorum.Son sürpriz isim ise İlhan Kesici. Şu anda herhangi bir oluşumun içinde olduğunu duymadığım Kesici, kapatma sonrası oluşacak yeni parlamento aritmetiğinin yardımıyla ulusal birlik hükümetini kurabilir.VE BİR DEKİKODU: AKP içindeki kaynaşmalarla ilgili pek çok bilgi geliyor. Çok şaşırtıcı isimlerin gemiyi ilk fırsatta terk edeceklerine dair iddiaya bile girebilirim. Alacağım bilgileri bir süre sonra paylaşacağım. *** Balık avı Yıldırım Tuna’dan: Bob, gürültülü şehir hayatından kaçıp kafasını dinlemek için hafta sonununu balık avlayarak geçirmek istemiş. Gittiği kasabadaki gölde yarım gün uğraşmasına rağmen bir şey tutamamış. Teknesiyle yanına gelen kasabalının av çantasını açtığını ve içinden bir ayna çıkardığını görünce merak edip aynanın ne işe yaradığını sormuş. “Burada balık avlamanın tek yolu budur” demiş kasabalı, “Güneşin ışığını bu aynayla göl yüzeyine yansıtırız, balıklar ışığı görüp yukarı doğru yüzerler, biz de kepçeyle avlarız onları.” Bob şaşırarak, “Vay be..? İşe yarıyor mu gerçekten?” diye sormuş. “Evet..” cevabını alınca da “Bu aynayı bana satar mısın? Sana 100 dolar veririm” demiş. “Tamam” demiş kasabalı, paralar yan tekneye uzatılmış, ayna alınmış. “Teşekkürler” demiş Bob, “Bu arada öğrenmek isterim” diye eklemiş, “Bu hafta bu metotla kaç balık avladınız?” Kasabalı teknenin motorunu çalıştırıp uzaklaşırken, “Şeyy” demiş, “Sizinle birlikte 6 oldu!” *** Herkesin üç kişiliği vardır: Ortaya çıkardığı, sahip olduğu, sahip olduğunu sandığı. Alphonse Karr *** Savcılara neden Cumhuriyet Savcısı denilir? Okuyacağınız yazı son günlerde internet üzerinden yüzbinlerce kişiye ulaştı. Bana da birçok kişiden e-posta geldi. Tarihsel açıdan doğruluğunu da kontrol ettikten sonra okumayanlarla paylaşmak istedim:“Lozan’da doktora yaptıktan sonra Atatürk tarafından ‘Hukuk Reformu yapmakla’ görevlendirilen Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt, savcılar için ‘Cumhuriyet Savcısı’ unvanının isim babasıdır. Bozkurt’a ‘Neden sadece savcılara Cumhuriyet Savcısı denilir?’ diye sorulur.Cumhuriyet Başbakanı, Cumhuriyet Bakanı, Cumhuriyet Müsteşarı, Cumhuriyet Valisi, Cumhuriyet Büyükelçisi olmuyor da, neden Cumhuriyet Savcısı? Atatürk, Bozkurt’a ‘Ne diyorsun?’ diye sorar. Bozkurt’un cevaplar: ‘Çünkü öyle zaman olur ki, cumhuriyeti korumak için başbakandan, bakandan, müsteşardan, validen, büyükelçiden bile hesap sormak gerekebilir. İşte o hesabı soracak olan Cumhuriyet Savcısı’dır.’ Atatürk, gülümseyerek hoşnut kaldığını belli eder. ‘Devam et Bozkurt’ der.Cumhuriyet Savcısının bu cumhuriyeti korumak ve kollamak yetkisi hukuk reformuna ve Atatürk’ün yorumuna kadar uzanır.” *** Ben aslında... AKP’li olmayan, bu partinin ve yandaşlarının zihniyetini benimsemeyen, hatta bu zihniyeti hem ülke hem de kendisi için tehlike olarak gören, çoğunu yakından da tanıdığım kimi gazetecilerin üslubu beni çok rahatsız ediyor.Örneğin şöyle başlıyorlar yazılarına: “Ben aslında türbanın üniversitelerde yasaklanmasına karşı değilim...” ya da, “Ben aslında parti kapatılmasına karşıyım...” Sonra yazının devamını okuyorsunuz. Anlıyorsunuz ki bu yazarımız AKP’nin yanlış politikaları nedeniyle bir eleştiride bulunuyor.Peki “Ben aslında” diye başlayan cümlelere ne gerek var? Gerek var, çünkü serde demokratlık da var. AKP ve yanlı medya gerçekten demokrasi ve hukukun üstünlüğüne inananları bu silahla vuruyor. Hiç inanmadıkları halde sürekli demokrasi ve hukuktan söz ederek, aslında gerçekten hukuktan ve demokrasiden yana olanları bu yolla sıkıştırıp kendi görüşlerini söyletmeye çalışıyor.İyi niyetli “ama demokrat” arkadaşlarımız da bu tuzağa düşüyor. Ve tabii “Aslında parti kapatılmasına karşıyım” diyerek bir anlamda “Ben Anayasa’ya da hukuka da karşıyım” diyorlar. Farkında değiller.Bunu şunun için güvenle söylüyorum. “Ben aslında” diye başlayan bu yazarların aklına Anayasa’daki maddelerin değiştirilmesi bugüne kadar hiç gelmedi, parti kapatmanın Anayasa’dan çıkarılmasını hiç istemediler, laikliği gerçek anlamıyla anlatmaya çalışmadılar.Ne zaman ki AKP’nin başı sıkıştı ve demokrasiyle hukuka sarıldı, onlar da demokrasi baskısı altında buna ortak oldular. İnsanın içi eziliyor!
Coca Cola Avrupa Futbol Şampiyonası için çok sayıda gazeteciyi davet etti. Açılış günü, İsviçre, Çek Cumhuriyeti maçları ile yarı final ve final maçları için kalabalık gruplar oluşturulmuş. Sırayla herkes gidiyor.Beni de bugün yapılacak İsviçre maçı için davet etmişlerdi. Ancak İsviçre vizesi alacağım gün gitmekten vazgeçtim. Çünkü Avrupa’nın en küçük ülkelerinden İsviçre’nin biz Türkiye vatandaşlarına uyguladığı vize işkencesini “kendimce” protesto etmek istedim. Coca Cola’nın davetiyle İsviçre’ye giden tüm gazeteci arkadaşlarımı tenzih ederim, benimki kişisel bir protesto. Gerçekten ağrıma giden bir durum söz konusu.Bakın İsviçre iki günlük vize vermek için neler istiyor:- Geçerli pasaport- Başvuru formu (Üç nüsha)- 3 adet güncel fotoğraf- 3 adet pasaport fotokopisi. 1- 4 safyalar, geçerlilik tarihi ve en son sayfalar ile vize damgaları tüm sayfalar- Seyahat sağlık sigortası (Üç nüsha)- Türkiye’de bağlı bulunulan şirketin oda sicil kaydı fotokopisi (Üç nüsha)- Gidiş dönüş uçak biletlerinin aslı ve iki fotokopisi- İsviçre firmasından davetiye (Üç nüsha)- Son 4 aylık dönem bordrosu (Üç nüsha)- SSK işe giriş bildirgesi (Üç nüsha)- İşveren firma tarafından antetli kağıt üzerine düzenlenmiş bir adet tanıtma yazısı- Türkiye’de bağlı bulunulan şirketin faaliyet belgesi fotokopisi (Üç nüsha)- Türkiye’de bağlı bulunulan şirketin imza sirküleri fotokopisi (Üç nüsha)- Türkiye’de bağlı bulunulan şirketin Ticaret Sicili Gazetesi fotokopisi (Üç nüsha)- Türkiye’de bağlı bulunulan şirketin vergi levhası (Üç nüsha)- Başvuru sahibine veya şirkete ait yeni tarihli bir banka cüzdanı fotokopisi (Üç nüsha)- Vize ücreti- Gönderme ücreti- Schengen vizesi.Bütün bu belgeler toplandıktan sonra vize için şahsen başvuru yapılıyor. Sizi mülakata alıyorlar ve karar veriyorlar. Benim için 3 Haziran günü saat 11:51’de randevu verilmiş. 11:52’de gitsem belki de vize hakkını kaybedeceğim.Dikkat ettiyseniz vize için her belgeden hep üçer kopya isteniyor. Bunun anlamını ve mantığını çözmek çok zor. Ama burada önemli olan İsviçre’nin Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına yaptığı uygulamadır. İşte bunu bireysel olarak protesto etmek istedim.Ve diyorum ki: “Allah beni İsviçre’ye gitmek zorunda bırakmasın.” Bu arada komik bir şey de ekleyeyim. İsviçre’ye gitmek için aslında vizeye bile gerek yok. Eğer Schengen vizeniz varsa herhangi bir Avrupa ülkesinden elinizi kolunuzu sallayarak bu ülkeye gidebiliyorsunuz. Bu vize sadece direkt uçuşlar için gerekli.***** Ergenekon medyası Dün öğle saatlerinde Sky Türk’te Serdar Akinan, Enver Aysever ve Özlem Zengin’le birlikte Erdoğan’ın grup konuşmasını değerlendiriyorduk. Programa Ankara’dan bağlanan Star Gazetesi yazarı Şamil Tayyar, Aysever’in kullandığı “AKP medyası” deyimine karşı olarak “Bu yanlış, o halde siz de CHP medyası veya Ergenekon medyası oluyorsunuz” dedi. Enver Aysever gereken cevabı verdi.Ancak uzun süredir ısrarla üzerinde durduğum bir nokta var. Bunun tipik örneğini yine yaşadık. AKP yandaşları kendilerinden olmayan herkesi aynı kefeye koymaya çalışıyor. Bir süre önce “CHP medyası” deyimini uydurdular. Herhalde bunun komik kaçtığını gördüler ki pek sık kullanmıyorlar.Buna şimdi bir de “Ergenekon medyası” deyimi eklendi. Demek ki AKP’liler kendilerinden olmayanları Ergenekoncu, darbeci olarak görüyor. Bir başka deyişye AKP ve Ergenekon savaşı var sanki.AKP’lilerin “CHP veya Ergenekon medyası” diye güya dalga geçtikleri medyada CHP de çok sert eleştiriliyor Ergenekon olayı da. Ama AKP medyasında sadece AKP övülüyor. Fark bu. AKP medyası eleştiremez, sorgulayamaz, işine gelmeyen haberi yayınlayamaz. Hepsi budur.*****Hedef kapatma davasıydı Perşembe gününden beri merak ve heyecanla beklenen konuşmasını Tayyip Bey dün Meclis’te yaptı. Erdoğan’dan “şiddetli ve ateşli” bir konuşma bekleyenler yanıldı. Çünkü Başbakan’ın üslubu dün çok sakindi ve yumuşaktı.Ancak konuşması o kadar da yumuşak değildi. Anayasa Mahkemesi’nin yetkisini aştığını, milletin iradesine ipotek koyduğunu söyledi. Buna karşın “ne yapılacağını” söylemedi. Sadece şikâyet etti. Sonucu değiştiremeyeceğini biliyordu belli ki.Tayyip Bey’in dünkü konuşmasının asıl hedefinin kapatma davası olduğu izlenimi edindim. Belli ki Erdoğan türban kararının böyle çıkacağını asla düşünmüyordu. Hukukçuları, “Efendim Anayasa Mahkemesi istese de esasa giremeyeceğine göre CHP’nin başvurusu reddedilecektir, olsa olsa türban konusunda bir uyarı yaparlar” demişlerdi. Karar beklendiği gibi çıkmayınca panik başladı.Bu paniğin nedeni bana göre, kapatma kararı ve 5 yıllık yasak verilmesi halinde Anayasa Mahkemesi’nin yorum yapıp yapmayacağının bilinmemesinden kaynaklanıyor.Eğer Anayasa Mahkemesi “5 yıllık yasak” konusunda alacağı kararla içtihat oluşturur ve yasak alan kişinin 5 yıl boyunca bağımsız da olsa seçimlere katılamayacağını hükme bağlarsa, AKP kurmaylarının bütün hesapları çökecektir.Tayyip Bey bu nedenle dünkü konuşmasında Meclis iradesinden, demokrasinin erdemlerinden ve hukukun üstünlüğünden çok söz etti. 22 Temmuz 2007 konuşmasını hatırlatan üslubuyla herkesi kapsayan bir uzlaşma arayacağını söyledi.Erdoğan bana göre kendisinin de inandığı kapatma kararının türban kararı kadar sert olmaması için çaba harcıyor artık.*****Oynat Uğurcum Erman Toroğlu ile Şansal Büyüka, maçlar bittikten sonra ekranın başına geçiyorlar. Toroğlu “Oynat Uğurcum” diyor. Tartışmalı görüntü ekrana geliyor. Görüntü defalarca bir başa bir sona alınıyor. İki yorumcu da pozisyonuna göre “penaltı mıydı, ofsayt mıydı, kırmızı kartlık mıydı” diye tartışıyor da tartışıyor. Sonunda bir karara varıyorlar.Karara varıyorlar varmasına da bunun maçın sonucuyla hiçbir ilgisi yok. Kimilerinin yüreği ferahlıyor, ağzına konuşacak bir laf veriyorsunuz, kimi de üzüntüden kahroluyor.Anayasa Mahkemesi’nin son kararı üzerindeki tartışmalar da o hesap. Öyleydi ya da böyleydi, karar alındı, geriye dönüş mümkün değil.*****Dürüst insan her zaman gerçeği söyler, akıllı insan ise yalnız zamanında.Bernard Shaw
Yıl 2003. Aylardan mart. Tayyip Erdoğan CHP’nin himmetiyle “yasaklı” konumundan çıkmış. Yüksek Seçim Kurulu da Siirt’teki bir dağ köyünde kaybolan sandığı gerekçe göstererek bu ilde seçimlerin yenilenmesine karar vermiş. Yasağı kalkan Erdoğan da buradan aday olmuş, seçilmiş milletvekili olmuş. Meclis’teki en büyük partinin Genel Başkanı sıfatıyla Cumhurbaşkanı kendisine hükümeti kurma görevi vermiş.Erdoğan elinde hükümet listesi Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in karşısında. Sezer listeyi inceliyor.“Sayın Erdoğan, Milli Eğitim Bakanlığı’na Beşir Atalay’ı yazmışsınız. Ancak bu kişinin laiklikle ilgili aleyhte faaliyetleri olduğu biliniyor. Böyle bir kişiye Milli Eğitim’in emanet edilmesini onaylayamam” diyor.Erdoğan sessiz kalıyor. Sezer yardımcı olmak amacıyla sözlerini sürdürüyor; “Köksal Toptan’ı neden düşünmediniz. Eski Milli Eğitim Bakanı, bu görevi de layıkıyla yerine getirir.” Tayyip Erdoğan’ın bu sözlere o andaki tepkisi şöyle oluyor: “Köksal Toptan bir işe yaramaz adamdır.” Beşir Atalay’ı Milli Eğitim Bakanı yapamayacağını anlayan Erdoğan Hüseyin Çelik adını yazıyor. O isim onaydan geçiyor.Bu bilgileri nereden aldım? Bir televizyon kanalında pazar günü konuşan Emin Çölaşan anlattı. Dedi ki: “Bu olayın iki tanığı da hayatta. İsteyen gider sorar.” Emin Çölaşan bu bilgiyi Tayyip Erdoğan’dan almış olamaz. Demek ki bu konuşmayı Çölaşan’a bizzat 10. Cumhurbaşkanı Sezer anlattı.İşe bakın; Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’nda, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’na göre “Bir işe yaramaz adam” oturuyor.*****Kastelli’ye yapılan dinlemeden beter Bir dönemlerin en ünlü ve muteber isimlerinden biri olan Abidin Cevher Özden’in trajik intiharı hafızalardan pek kolay silinmeyecek. Hele Özden’in bir süre önce konuştuğu Necati Doğru’ya yaptığı müthiş açıklamalar tahmin ediyorum önümüzdeki günlerin siyasi haritasına bile etki edecek.Kastelli’nin ölümünden sonra çok dikkatimi çeken, üzücü, üzücü olduğu kadar hiçbir hukuk ve insan hakları kuralına da uymayan bir noktayı anlatmak istiyorum. Ki bu olay bana göre insanların habersizce dinlenmesinden bile daha önemli.Abidin Cevher Özden intihara belli ki anlık bir öfke ile kalkışmamış. Tam tersine, önceden düşünmüş, tasarlamış ve uygulamaya koymuş. Bunu şuradan anlıyoruz. Özden 4 mektup yazıp zarflara koymuş, zamklamış ve üstüne kimlere verileceğini yazmış.Peki ilgili isimler bu mektupları alabildiler mi?Hayır alamadılar. Çünkü savcılık el koydu. Üstünde “Erdoğan Demirören” yazılı mektubu hiç çekinmeden açtı, okudu. Aynı şekilde kızına ve hizmetçisine yazdığı mektupları da açıp okudu.Oysa Kastelli ayrı bir mektubu da savcılığa yazmıştı. Belli ki savcılığa intihar kararı aldığını, bunda da kimsenin ekisi olmadığını anlatıyordu. Özden kimsenin başını sıkıntıya sokmak istememişti.Peki savcılık diğer mektupları hangi hakla açabildi ve hâlâ elinde tutuyor?Soruşturma gerekçe gösteriliyor? Kastelli öldürülmedi, kazaya da kurban gitmedi. Bilerek ve isteyerek ölümü seçti.Bu durumda şahsa yazılmış mektupların savcılıkça alıkonulması, açılıp okunması ve sahiplerine verilmemesi hukukun ve insan haklarının ihlali değil mi?İdam mahkûmuna bile son arzusu sorulur ve yerine getirilir. Ölümü seçen bir insanın, bir daha asla düzeltilemeyecek nitelikte olan, tamamen kendisine ait olan son cümleleri nasıl olur da başkaları tarafından okunur?Hukuktan, insan haklarından sürekli söz edenlerin bugüne kadar buna en küçük bir tepki göstermemiş olması da bana çok tuhaf geliyor.*****Vals yapalımBir büyükelçilikte verilen kokteylde emekli diplomat, davetlilerden yere kadar kırmızı giysili birine yaklaşıp, “Güzel kırmızılı bayan, bu valsi bana lütfeder misiniz?” diye sormuş.“Kesinlikle hayır!” diye sertçe gelmiş cevap, “Birincisi sarhoşsunuz! İkincisi bu çalan vals değil Venezuella Milli Marşı! Ve üçüncüsü ben kırmızılı bayan değilim, Vatikan Papalık temsilcisiyim!*****Bu kitabı hâlâ okumadınız mı?Çıkalı iki aya yakın oluyor herhalde. Pek çok gazetede de üzerine yazılar yazıldı. Ama ben hemen okuyamamıştım. Bu nedenle de bir fikrim yoktu. Ama görüşlerine çok güvendiğim bir arkadaşım kitabı masamın üzerinde görünce, “Okudun değil mi?” diye sordu. Henüz okuyamadığımı söyledim. Bana, “Hemen oku, zaten öyle bir kitap ki başladığında bırakamayacaksın bile” dedi.O gün başladım ve inanın, bitirmeden de kenara koyamadım.Fazla meraklandırmayayım. Soner Yalçın’ın “Siz Kimi Kandırıyorsunuz” isimli kitabından söz ediyorum. Türkiye’nin bugün yaşadığı pek çok sorunun, uzak-yakın tarihsel gelişimini dayanak yaparak, çok akıcı bir dille anlatan bir kitap. Türbanın gelişiminden, Hrant Dink cinayetine, anayasal düzenin kurulmasından Kurtuluş Savaşı’nın derin felsefesine “doğru sandığımız” ama yanlış ya da yanlı bakılan pek çok olay insanı adeta sarsıyor.Örneğin son günlerde ağzı olanın konuştuğu darbeler ve darbecilikle ilgili tüm kitaba yayılmış bilgi ve belgeler de çok önemli. Diyorum ki, kitabı mutlaka okuyun, çünkü içinde bulunduğumuz yeni süreci anlamakta çok yararı olacaktır.Bu arada, yeri gelmişken, beni de ilgilendiren bir noktayı yazmak istiyorum. Soner Yalçın’la neredeyse hiç tanışıklığımız yok gibi. Benim kısa süreli ayrıldığım sırada Sabah Gazetesi’ne gelmişti, dönmemden sonra da ayrılmıştı. Pek konuşmamıştım ama hal ve tavırlarından bana karşı hiçbir sempatisi olmadığını tahmin ediyordum. Çıktığında “Siz Kimi Kandırıyorsunuz” kitabını aldıktan hemen sonra bir tane de Soner Yalçın’dan geldi. Kitabın ilk sayfasına yazdığı yazı, hiçbir şeyin göründüğü gibi olmayabileceğinin bir kanıtı gibiydi. Yalçın’ın yazdığı cümleden çok duygulandığım gibi yanlış tahminim yüzünden de çok üzüldüm.*****Öfkeyle kalkan zararla otururAKP Millevekili Ahmet İyimaya Anayasa Mahkemesi’nin kararlarının askıya alınmasına olanak tanıyan bir öneri getirdi. AKP medyasının silahşorları rejimle barışın bittiğini bunun bir savaş ilanı olduğunu söylüyor. AKP yandaşları Erdoğan’ı şanlı direnişe çağırıyor.Ortalıkta savaş ve intikam çığlıkları var. Nedeni basit; 6 yıldır dikensiz gül bahçesinde gibi ülkeyi padişah gibi yöneten zihniyet demokrasi ve hukukun varlığını hissetti. Bu da iktidar olmayı zorlaştırdığı gibi kimi çıkarları da şiddetle zedeliyor.“Madem hukuk yolunu aşamıyoruz, o zaman ortalığı toz dumana çeviririz” zihniyeti bana Türkçemizdeki “Öfkeyle kalkan zararla oturur” deyişini hatırlatıyor. Cumhuriyet değerlerini ve bu ülkenin kuruluş ruhunu çocuk oyuncağı zannedenler, başarısızlığın bedelinin ne olacağını da düşünmek zorunda.*****Hayatta yapılacak o kadar çok hata var ki, aynı hatayı yapmakta ısrar etmenin anlamı yok. Sartre
Sevgili okurlar; 5 Haziran 2000 itibarıyla Türkiye artık eski Türkiye değil. Çok farklı bir yola girdik ve bu yolun sonunu net olarak görmek kolay değil. Olmadık yerde gerginlik yaratan iktidar, zeytinyağı gibi suyun üstüne çıkarak bundan bir de mağduriyet edebiyatı yaratıyor.Anayasa Mahkemesi’nin aslında hiç de şaşırtıcı olmayan kararından sonra çok puslu bir hava yaratıldı. AKP ve medyası hukukun katledildiğini ileri sürüyor. Cümle doğru elbette. Hukuk katlediliyor. Ama demokrasiyi “sayısal çoğunluktan” ibaret görenler tarafından.Demokrasinin temel niteliklerinden, anayasanın ruhundan, milli iradenin ne anlama geldiğinden haberi olmayan ya da işine gelmeyen tarafını reddeden bu çevreler ortalığı yangın yerine çevirmeye çalışıyor.Sevgili okurlar; birkaç gündür AKP medyasıyla diğer medyada AKP’ye gönül verenlerin “dehşet” yorumlarını okuyoruz, ekranlardan dinliyoruz. İnanılmaz bir kin ve öfke ile perçinlenmiş bir saldırı kampanyası başladı,Kimi “bunun bir savaş olduğunu” yazıp söylüyor, kimi “AKP’nin silip süpüreceğini” anlatıyor. Ama ortak yan “şiddet.” Oysa sevgili okurlar şiddet şiddeti getirir. Bugün Anayasa Mahkemesi’nin kararına öfke duyarak “dehşet ve şiddet” çağrıları yapanların sözlerini şöyle tercüme edebiliriz: “Bugün kazanmış gibi görünebilirsiniz. Ama bilin ki eğer durum tersine dönerse yedi ceddinizi ortadan kaldıracağız.” Tavrını böyle ortaya koyarsanız, tamamen kaybetmeniz halinde aynı şeyin başınıza geleceğini de hesaplamış olmalısınız. Böyle bir akılsızlık ve mantıksızlık olabilir mi?Siyaset bir mücadeleyse bunun inişleri ve çıkışları vardır. Demek ki sayısal çoğunluk desteği ile adeta dikensiz gül bahçesine alışmış bir zihniyet bunu anlamakta güçlük çekiyor. Bugüne kadar demokrasi ve hukuku hiç dikkate almayan, ülkeyi padişah zihniyeti ile yöneten ve uygulamanın demokratik faşizm olduğunu kabul etmeyen bir iktidarın ve yandaşlarının Türkiye’ye çok daha büyük zarar vermesi ihtimali insanı çok ürkütüyor.Mizah yoksunluğuSevgili okurlar, Türkiye’nin en usta mizah yazarlarından Cihan Demirci AKP döneminde mizahın adeta öldüğünü, mizahın şahı olan politik mizahın en düşük düzeye düştüğünden yakınır hep. Çünkü mizah ve mizahçılar üzerinde öyle bir baskı var ki, adeta Unakıtan’ın dediği gibi “sıkıysa yapsınlar” zihniyeti çok egemen.Bunun yanı sıra AKP ve zihniyetinin mizah duygusundan da yoksun olduğu anlaşılıyor.Biliyorsunuz, geçen hafta yoruma açık bir politik fıkra yazmıştım ampul üzerine. Mizah duygusu olanlar gülüp geçti, ama AKP zihniyetinin kaba temsilcileri fıkraya pek kızdı.Ancak sevgili okurlar, elbette mizah da olsa insanı kızdırabilir, buna karşın gelen eleştirilerin tamamının “cinsel içerikli” ve hatta “sapıkça” olması beni şaşırtmaktan da öte çok düşündürdü.Ahlâk ve maneviyatı sözde önde tutan bu kesimlerin özdeki görüşleri meğer böyleymiş. Çok yazık.İnternet televizyonlarıSevgili okurlar, geçen hafta sürpriz bir davetle aynı gün iki kez SKY Türk’te canlı yayınlara çıktım. Bunun dışında internet üzerinden TV yayını yapan Ontvhaber.com’da Gülgün Feyman’ın konuğu oldum. Bir buçuk saate yakın sohbet ettik. Ardından yine internet üzerinden yayın yapan imedya.tv’de de son gelişmeler üzerine görüşlerimi açıkladım.Her iki yayın da adı geçen internet sitelerinde duruyor. Arzu edenler buradan izleyebilir.Hepinize iyi haftalar dilerim. ***** Şekil ve teklin Anayasa Mahkemesi’nin yetkisini aştığı ve kendisini Meclis’in yerine koyduğu eleştirileri yapılıyor. Bundaki dayanak da şu: Anayasa diyor ki, Anayasa Mahkemesi anayasa ile ilgili değişiklikleri şekil açısından inceleyebilir. Şekil denilen de şu: Teklifin imza sayısı, toplantı ve karar nisapları, görüşme usulleri kurallara uygun mu?AKP ve yandaşlarına göre mahkeme sadece bunları incelemeye yetkilidir. Başka bir şey yapamaz, değişiklik maddesinin esasına giremez.Anayasa Mahkemesi üyelerinin toplantıda bazı sorular sorduğu biliniyor. Örneğin “Bir parti seçimlerin 20 yılda bir yapılmasına karar verirse, o zaman ne olacak?” Bir örnek daha verelim isterseniz; Anayasa’ya göre “laiklik” ilkesinin değiştirilmesi “teklif dahi edilemez.” Peki diyelim ki sayısal gücü olan bir parti böyle bir “teklif” verdi. Üstelik Meclis de bunu kabul etti. Bunun yaptırımı nedir? Çok basit; teklif de bir şekil şartı olacağına göre, Anayasa Mahkemesi “şekil şartı” yerine gelmediği için bunu reddeder. Öyle sanıyorum ki Anayasa Mahkemesi türban konusunda da bunu yaptı. Gerekçeli kararda daha iyi göreceğiz. ***** “Hayata en önemli şey kazançlarınızı kullanmak değildir. Bunu herkes yapar. Asıl önemli olan kayıplarımızdan kazanç sağlamamızdır. Bu zekâ gerektirir; akıllı insanlarla aptal insanlar arasındaki fark budur.” WILLIAM BOLITH ***** Sayılarla Oynamak AKP ve yandaşları ateş püskürürken, çağdaş ülkelerin 200 yıl önce bıraktığı bir tartışmayı başlamak istiyor. Söylenen şu: “Türkiye Büyük Millet Meclisi 411 oyla özgürlükleri genişleten bir anayasa değişikliği maddesini kabul etti. 9 kişi reddetti. Böyle adalet mi olur?” Olur tabii, AKP’nin güya çok girmek istediği Avrupa Birliği’nin, kararları tartışılamayan İnsan Hakları Mahkemesi acaba kaç kişiden oluşuyor. Avrupa’da da yüzlerce parlamenterin kabul ettiği bir karar bu mahkeme tarafından bozulabiliyor.Amerika’daki yüksek mahkeme ise sadece 7 kişiden oluşuyor. Temsilciler Meclisi, Senato ve Başkan’ın onayından geçen bir kanun, eğer bu 7 kişinin incelemesinden geçemezse hiçbir işe yaramıyor.Demokrasi ve hukuk sistemini sadece bilmek gerekmiyor, biraz da hazmetmek lazım.
Geçen haftalarda “Ege şivesiyle” yazılmış bir mektup yayınlamıştım. Bu hafta ise “Karadeniz şivesiyle” yazılan bir mektubu sizlerle paylaşmak istiyorum. Konu Trabzonlu Temel Ağa’nın sevgili torunu Eda’ya verilen ödevidir. Torun çözülmesi istenen problemde sıkıntı çekince iş Temel Ağa’ya kalır. O da olanları Eskişehir’e taşınan arkadaşına yazdığı mektupta anlatır;Niyazicuğum. Hani benim küçük torun var ya. Geçen akşam, geturdi ödevini önüme koydi. Bi yandan da ağlay. Zaten dertlerini hep bağa açar. Dedi ki; “Ha bunlari anliyamadum. O yüzden da yapamadum. Yarin öğretmen beni dövecek.” Dedum ki; “Ağlama uşağum, bunun içun öğretmen adam dövmez. Şimdi oni çözeruk.” Ne mümkün Niyazi kardaşum: Bi tirenlan, bi otobos ayni istasyondan kalkmişlar. Tiren otobostan üçte bir daha hizli gidiy. Otobos iki yerde onbeşer dakka istirahat vermiş. Tiren da bi yerde durmiş, 20 dakka su almiş. Otobos saatte 60 kilometro gidiymiş. Tiren 5 saat sonra gidecegi yere varmiş. Otobos ise ne vakit sonra oraya varacakmiş. Uğraştum yapamadum. Uşak ağlay. Derken bubasi geldi. O da çözemedi. Diyrum oğa ki, “Damat, senun taniduğun tahsilli bi otobos şofori var ise oğa soralim, belki o bilebilur. Yahutta sabah olsun ben uşaği şoforler cemiyetine götüreyum. Onlar arasinda belki tirenle yariş etmis bi şofor vardur da bize nasihat verur.” Ha, biz bi yandan da uşağa tireni tarif ediyruk. Tiren görmemiş ki... Ne anasi görmiş, ne bubasi. Ben da bi tek askerlukte Erzurum’dan Sivas’a gittiydum. Neysa kardaşum, o gece çok kizdum. Diyeceksun ki niye? Uşak daha incir ağacindan duti ayiramay; mezgiti gösteriyrum, hamsi diyi efendum, yumurtanun fabrikada yapilduğuni sanay. Biz gelduk araba yariştiriyruk. Yani efendi, otobos saatinda varsa ne olur, geç varsa ne olur? Gurbetten yolci mi bekliysun? Eğer varacagi saat önemliysa, edersun yazihaneye bi telefon, derler sağa otobosun inecegi zamani. Bu kadarluk mesele içun sabiyi subyani niye telef edersun? Uşakcuklarda şarki yok, türki yok, oyun yok; dayamiş matamatiğu. Ayuptur da.*****Gülümseten olaylara teşekkürler * Misafir odasında baca deliği olmadığı halde “Anne sobayı bu sene misafir odasına kuralım mı?” diyen abime, “Olur, boruyu da k.çına sokarız, kafanı camdan çıkarırsın, sorun olmaz” diyen anneye,* Kaza mahalinde elinde cep telefonuyla koşturup “112’nin numarası neydi?” diye bağıran sarışına,* Birbirlerine ana avrat küfür eden iki kişinin arasına girip ikisine de birer tokat atan ve “Analar kutsaldır, analara küfür etmeyin, o.. çocukları!!’ diyen Karadenizli ağır abiye,* Annesine kızıp, buharlı ütünün içine işemeyi akıl eden, annesini buram buram çiş kokularıyla işyerine yollayan, annesi; ancak arkadaşları “acayip kokuyorsun” dediginde işi çözen anneye ve çocuğuna,* Banyonun lambası yanmayınca elektrikler kesik zannedip yarım saat gelmesini bekleyen, beklerken de canım sıkılmasın diye televizyon seyreden kişiye,* Ailecek televizyon izlerken üst komşu küçük oğlunu göndermiş. Çocuk anneme“Teyze, annem dedi ki, bari haberleri açsınlar da, biz de dinleyelim” deyince biz de kırmadık, açtık. Ailece çok iyi niyetli olduğumuzdan, televizyonlarını bozuk sandık. Oysa yüksek sesten dolayı bize laf soktuklarını anlamamız çocuğun ikinci gelişinden sonra oldu. Bu olayı yaşayan aileye,* AIDS’in açılımını (A)llaha (İ)syaneden (D)eyyusların (S)onu olarak yapan lisedeki Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi ögretmenimize kocaman bir alkış istiyorum!*****İçinden hayvan geçen fıkralar Bu hafta hayvanlarla ilgili ya da kahramanı hayvan olan birkaç fıkrayı paylaşmak istiyorum bizden. Hepsini bir demet yapıp Yıldırım Tuna göndermiş;İstiridye aşkıGenç Bayan İstiridye hayatında ilk defa bir cumartesi gecesi Bay İstakozla çıkmış, eve döndüğünde yaşadıklarını heyecanla İstiridye kız arkadaşına anlatıyormuş: “Tek kelimeyle müthiş biri” demiş, “Önce derin derin gözlerime baktı, kollarını önce etrafıma doladı, sonra elini içime soktu.” Birden yüzünü korku ve endişe kaplamış, elini göğsüne atmış ve bağırmış: “Aman Tanrım... İncim!” SendikasızÖğretmen ilkokulda fen bilgisi dersinde karıncaları anlatıyormuş: “Çalışırlarken kendi ağırlıklarından 5 misli fazla yiyecek taşırlar” demiş, “Bundan nasıl bir ders çıkartıyorsunuz?” “Bence”, demiş öğrencilerden biri, “Anlaşılan bunlarda sendika mendika falan yok!” Filin kuyruğuSirk, gösteri için bir kasabadan diğerine giderken yolda fillerden biri kafesinden kaçıp köylünün tarlasına girmiş. Köylü hemen jandarmayı arayıp hayatında hiç görmediği dev gibi canavarı telefonda komutana tarif etmeye başlamış: “Büyük.. Ç..Çok, çok büyük.. Her iki ucunda K.. Kuyrukları var..” “Şu anda ne yapıyor?” diye sormuş komutan. “Kuyruğu ile lahanalarımı kopartıyor efendim” demiş köylü, “Daha sonra onları ne yaptığını size anlatsam t..Tövbe inanmazsınız..”Biyoloji dersiKurbağanın biri gelecekte nelerle karşılaşacağını öğrenmek için telefonla falcısını aramış: “Senin hakkında her şeyi bilmek isteyecek nefis bir kızla tanışacaksın!” demiş falcısı. “Harika” demiş kurbağa, “Nerede ve nasıl tanışacağım? Diskoda mı, gece kulübünde mi?” “Hayır!” demiş falcı, “Önümüzdeki sömestr onun biyoloji dersinde!”*****Gölün sahibi Bir akşam üzeri çiftlik sahibi kuzeydeki küçük göleti kontrole gitmiş. Gölete yaklaşırken yüksek sesle atılan kahkahalar, şakalaşma sesleri, su şıkırtıları duymuş, tam yanına da gelince gölette çırılçıplak yüzen onlarca genç kızı görmüş. Adamı fark eden kızlar boyunlarının hizasına kadar suya sinmişler. Aralarından biri “Gidin buradan” diye bağırmış, “Siz gitmeden gölden çıkmayacağız.” Adam: “Sizi gölette yüzerken, oynaşırken görmeğe, çırılçıplak dışarı çıkışınızı izlemeğe gelmedim genç bayanlar” demiş ve eklemiş “Ben, sadece göldeki timsahı beslemek için buradayım!”*****Sardalya- Bence hayatta gördüğüm en aptal hayvan “Sardalya” - Neden öyle düşünüyorsun?- Yahu başka kim kendini daracık bir teneke kutuya kilitleyip anahtarını da dışarıda bırakır?*****Beni kaybetmeyi seçeni ben kazanmaya uğraşmam
Bunları hep yazdık. Hele bu köşede kim bilir kaçıncı keredir yazılıyor. Demokrasilerde her şey sayısal çoğunluk değildir. Devletin temel felsefesi ile ilgili kararlarda, öyle bir an gelir ki, yüzde 90 oy alsanız bile istediğinizi yapamazsınız. Kuvvetler ayrılığı, milli iradenin uygulanması için görevlendirilmiş bir kurumlar bütünlüğünü ifade eder..Ama AKP önde gelenleri ve özellikle AKP destekçileri bunların hiçbirini dinlemedi. Onlar için varsa yoksa aldıkları oy vardı çünkü. “Madem ki yüzde 47 oy aldık, o halde millet arkamızda, ne istiyorsak onu yapabiliriz” mantığı ile önlerine çıkan her şeyi yıkmak istediler. Olmayacağı belliydi, olmadı da.Gelinen noktadan ders alınmadığı hatta tam tersine gerginliğin artması için elden gelenin yapıldığı da görünüyor. Örneğin AKP medyası, “411 kişinin kararını 9 kişi bozdu” söylemiyle yine bir sayısal oranlamaya giderek, zihin karıştırmaya çalışıyor.İşte bir türlü anlamak istemedikleri bu. Hukuk ve demokraside yargı denetimi en önemli unsurdur. Oysa AKP zihniyeti demokrasi ve hukuku sadece kendi çıkarı söz konusu olduğunda hatırladı bugüne kadar. Hatta daha da ileri giderek kendi çıkarının demokrasi ve hukuk olduğunu, buna karşı çıkan veya eleştirenlerin de demokrasi ve hukuk dışı yollarda olduğunu söylemeye kalktı.Şimdi AKP için çok sıkıntılı bir dönem başladı. Anayasa Mahkemesi’nin türban kararıyla AKP’nin kapatılmasını isteyen Başsavcı’nın iddianamesindeki en önemli kanıtlardan birini kesinleştirmiş oldu. Bu açıdan bakınca AKP’nin kapatılmasının düne göre daha kolay hale geldiği söylenebilir.Tabii kapatma davasına damgasını vuracak en önemli unsurlardan biri, Anayasa Mahkemesi’nin “siyasi yasak” kavramını yorumlayıp yorumlamayacağıdır. AKP ve yandaşları Anayasa’da partilerinin kapatılmasına neden olan kişilerin 5 yıl boyunca parti kuramayacaklarının ve bir partide görev alamayacaklarının yazılı olduğunu belirterek, siyasi yasak kavramını sulandırmaya çalışıyor.Anayasa Mahkemesi son türban kararı ile bu mahkemenin karar verme yeteneğinin sınırlarını da genişletmiş oldu. O halde demek ki olası bir kapatma ve yasak getirme halinde Anayasa Mahkemesi’nin bu tanımları da yorumlayarak hükme bağlayacağını söylemek yanlış olmaz. Doğrusu da budur zaten. *** Müzeler 16.30’da kapanmamalı İstanbul Erkek Lisesi’nden arkadaşım, turizmci Tarık Haskan dün aradı, “İstanbul turizmde bu yıl patlama yaptı” dedi. Kültür, eğlence, gemi ve kongre turizmi nedeniyle İstanbul’a gelenlerin sayısında müthiş artış olduğunu anlatan Haskan, “Ancak basit gibi görünen, buna karşın İstanbul turizmini sıkıntıya sokan iki konu çok önemli” diyerek anlattı;“Ayasofya, Topkapı, Kariye gibi çok ilgi gören müzeler eskiden yaz aylarında 19.00’da kış aylarında ise 16.30’da kapanırdı. Yeni Turizm Bakanı bu yaz bir genelge yayınlamadığı için bu müzeler saat 16.30’da kapanmaya devam ediyor. Düşünebiliyor musun? İstanbul’da hava 21.00’de kararıyor, ama müzeler 16.30’da kapanıyor. Bu en çok gemi turizmi ile gelenleri etkiliyor. Acil çözüm bekliyoruz.” Tarık Haskan’a göre ikinci önemli konu, tarihi yarımadada trafik ve park düzeninin hâlâ elverişli olmaması. Eminönü, Cağaloğlu, Sultanahmet arasındaki ringin yoğun trafik nedeniyle günün her saati tıkalı olduğunu anlatan Tarık Haskan, “Burası için hazırladığımız projeler var ama bir türlü uygulanamıyor, bu yüzden çok turist kaçırıyoruz” dedi.Haskan son olarak Ramazan aylarında Sultanahmet Meydanı’na kurulan çadırların da turist gezdirme açısından çok sıkıntı yarattığını anlattı. Sayın Bakan’a duyurulur. *** İnatlaşma mı yoksa itiraf mı? Milli Eğitim Bakanlığı gazetelere yarım safya ilan vermiş. Halk Bankası’nın finansal desteği ile Türkiye’nin en büyük okuma yazma kampanyasının başlatıldığı belirtiliyor ilanda.İşin içinde hediye de var. Çevresinde okuma yazma bilmeyenler olanlara kampanyaya katılma çağrısı yapılıyor.Buraya kadar her şey güzel. Ama yarısı yazı olan ilanın diğer yarısında 25 yaşın üzerinde olduğu anlaşılan bir kadının türbanlı fotoğrafı var. Eğitimle ilgili bir ilanda türbanlı kadın fotoğrafı ne anlama gelir, çözmek hayli zor. Ama insanın aklına iki olasılık geliyor.Birincisi, Milli Eğitim Bakanı her koşulda dinci zihniyetini ortaya koymaktan çekinmiyor ve bir inatlaşma ile meydan okuyor.İkincisi ise, dini inanç baskısı adı altında zorla kapatılan kadınların okuma yazma bilmediği kabul ediliyor. Bir tür itiraf yani.Herhalde Milli Eğitim Bakanlığı bu ilanın mantığını açıklamalıdır. *** Doğru söz tatlı olmaz. Sinan Paşa *** Başbakan’ı kandırmışlar Anayasa Mahkemesi’nin türbanla ilgili kararının açıklanmasından sonra Başbakan Erdoğan’ın tüm programlarını iptal etmesi karar konusunda yanlış bilgiler ve yorumlar aldığı hissini uyardırdı bende.Anayasa Mahkemesi’nin bu kararı alacağını ben tahmin ediyordum. Ama AKP çevrelerinde böyle bir inanç yoktu. Onlar, “Mahkeme işe şekilden bakacağı için CHP’nin başvurusunu reddeder. Ama bir ihtimal bunu yaparken yorum getirerek (Bu madde ile türbanı serbest bırakmayın) der” diyorlardı. AKP’liler bunu moral olsun diye elbette konuşabilir. Ama hukukçularının durumu Erdoğan’a açıklaması gerekiyordu. Demek ki ya çekindiklerinden ya da bu işi bilmediklerinden Tayyip Erdoğan’ın hazırlıksız yakalanmasına neden oldular.Tayyip Bey hukuku hiç dikkate almıyor. Yanındakiler de öyle olunca işleri çok zor demektir. *** Bebelere emzik Adam, Kayserili arkadaşının lateks-kauçuk ürünler yapan fabrikasını geziyormuş. Bir ara bir otomatik makinenin başına gelmiş ve makineden ilginç seslerin geldiğini duymuş: “Pıssst.. PAT! Pıssst.. PAT! Pıssst.. PAT!” Merak edip sormuş bu makinenin ne yaptığını ve neden bu seslerin geldiğini. Arkadaşı cevaplamış: “Bu makine biberon emziği yapıyor. ‘Pıssst’ sesi kalıba gelen lâteksin şişirilip emzik formu aldığını, ‘PAT’ sesi de ucuna açılan deliğin sesini belirtir.” Geziye devam edip başka bir makinenin başına gelmişler. Bu makineden de benzeri sesler geliyormuş ama sıralamaları farklıymış: “Pısssst.. Pısssst.. Pısssst.. Pısssst.. PAT..!” Adam yine meraklanıp sormuş: “Peki, bu ne makinesi?” Arkadaşı cevaplamış: “Bu prezervatif makinesi.” Adam şaşkınlıkla “Ama neden 4 Pısst’tan sonra 1 PAT sesi geliyor?” diye sorunca arkadaşı açıklamış: “Her 4 prezervatiften sonra 1 tanesinin ucunu deliyoruz ondan.” Adam biraz da kızarak “Ama neden! Bu yaptığınız hiç hoş değil” demiş. Kayserili cevap vermiş: “Öyle mi? Emzikleri kime satacağız peki?”
Parti kapatma, türban yasası, ara seçim, yerel seçim, erken seçim tartışmaları arasında hiç gündeme gelmeyen, ama maazallah gelmesi halinde çok büyük sorunlar yaşayacağımız bir gerçek var.Diyelim ki Abdullah Gül bir şekilde makamını terk etti.Ne olacak?Yeni Cumhurbaşkanı nasıl seçilecek? Yeni Cumhurbaşkanı’nı kim seçecek?Kim ve nasıl aday olacak?Bu soruların cevapları henüz bilinmiyor. Bilinmediği gibi herhangi bir hazırlık da yapılmıyor, çünkü Cumhurbaşkanlığı seçiminin henüz kanunu yok. Belli ki yumurta kapıya geldiğinde bu da aklımıza gelecek ama büyük bir kaos yaşayacağız.AKP bir yıl önce yaşadığı “367 şokunu” üzerinden atmak için alel acele bir anayasa değişikliğine gitti. “Cumhurbaşkanını artık halk seçsin” popülizmi ile yapılan değişiklik bir de üstüne referanduma götürüldü ve halk bunu kabul etti.Şu anki Cumhurbaşkanını Meclis seçti. Ama yeni Anayasa’ya göre Abdullah Gül’ün görev süresi 5 yıl mı 7 yıl mı henüz bir netlik yok. Kimine göre Gül eski usule göre seçildiği için 7 yıl bu görevde. Kimine göre ise 5 yıl sonra halkın seçeceği bir Cumhurbaşkanı seçimi yapılmak zorunda. Bunun yanı sıra ister 7 yıl ister 5 yıl sonra seçim olsun, örneğin Gül tekrar aday olabilecek mi, o da meçhul.Ama işin en ilginç yanı, Cumhurbaşkanlığı seçimi için kimin nasıl aday olabileceği konusunda bir netlik yok. Değişiklik yapılan 101’inci maddede şöyle deniyor: “Cumhurbaşkanlığı’na Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri içinden veya Meclis dışından aday gösterilebilmesi 20 milletvekilinin yazılı teklifi ile mümkündür. Ayrıca, en son yapılan milletvekili genel seçimlerinde geçerli oylar toplamı birlikte hesaplandığında yüzde 10’u geçen siyasi partiler ortak aday gösterebilir.” Bu durumda Cumhurbaşkanı adayları partiler tarafından gösterilebiliyor. O zaman tarafsızlık ilkesi yine çiğnenmiş olacak.Ancak, görebildiğim kadarıyla tarafsızlık bu sorunun en son maddelerinden biri. Örneğin henüz yasa olmadığı için Cumhurbaşkanlığı seçiminin maddi kaynakları nasıl tanzim edilecek bu meçhul. Adaylar nasıl propaganda yapacak bu da meçhul. Ama en önemlisi Cumhurbaşkanı adayı propaganda döneminde hangi kaynaktan para bulacak ve hangi esaslara göre harcayabilecek.Bunlar şu anda gereksiz tartışma gibi görünebilir. Ama zaman çok hızlı akıyor. Kendimizi bir anda yeni bir Cumhurbaşkanlığı seçimi ile karşı karşıya bulabiliriz. O zaman yaşanacak sıkıntıyı şimdiden gidermek gerekmiyor mu? *** Bush ve ŞoförüGeçenlerde “domuzlu” bir fıkra yazmıştım. Bazıları polise Amarika’da bile olsa “domuz” denmesinden rahatsız olmuş. Hemen söyleyeyim Amerika’da “domuz” çok kullanılan bir küfürdür. Amerikalılar kızdıkları herkese böyle söyler. İşte size yine “domuzlu” bir fıkra;George W. Bush şoförüyle bir kır gezisine çıkmış. Arabayla giderken bir tavuğu ezmişler. Meseleyi tavuğun sahibi olan çiftçiye kim anlatacak diye düşünürken Bush cömert bir tavırla şoförüne şöyle demiş: “Bana bırak. Ben dünyanın en güçlü adamıyım. Çiftçi bana muhakkak anlayış gösterecektir.” Ardından Bush çiftçinin evine girmiş ve bir dakika sonra da nefes nefese koşarak geri dönmüş. Göz morarmış, surat dağılmış haldeymiş. Şoförüne, “Çabuk toz olalım burdan!” demiş. Aksilik bu ya, arabayla daha 20 metre gitmeden bu defa da orada gezen bir domuzu ezmişler. Bush korkulu gözlerle şoförüne bakmış ve “Şimdi adama gidip söyleme sırası sende!” demiş. Şoför çiftliğe gitmiş. Bush da arabada bekliyormuş. 10 dakika, 20 dakika 30 dakika derken... Şoför bir saat sonra şarkı söyleyerek, gülerek, cepleri para dolu ve kolunda irice bir meyve sepeti ile geri gelmiş. Bush şaşkın bir halde sormuş: “Çiftçiye ne dedin ki bu kadar ikrama boğdu seni?” Şoför, “Valla ben de anlamadım” demiş ve devam etmiş: “Ben ona sadece şöyle dedim: İyi günler. Ben George Bush’un şoförüyüm. Domuz öldü!” *** Resim çektirmekÜnlü sanatçıların rol aldığı filmin Anadolu illerinden birinde galası yapılıyor. Vatandaş sevdiği sanatçılarla fotoğraf çektiriyor. Filmin yapımcısı ise gösterilen ilgiden memnun gülümseyerek bir kenarda durmuş önündeki hareketliliği izliyor. Derken yanında biri beliriyor. “Beraber bir fotoğraf çektirebilir miyiz” diye soruyor. Yapımcı “Hay hay tabii de ben meşhur biri değilim ki, benimle fotoğrafı ne yapacaksınız?” diye soruyor. Fotoğraf çektirmek isteyen lafı yapıştırıyor “Belli mi olur abi, belki yarın öbür gün meşhur olursun, ilk fotoğrafın da benimle olur.” *** Akıllı insan, düşündüğü her şeyi söylemez, fakat söyleyeceği her şeyi düşünerek söyler. ARISTOTELES *** Rakamlarla boğmak Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım Meclis’teki telekulakla ilgili görüşmelerde çok ilginç sözler söyledi. Örneğin, “Dinlenmemek için en iyisi konuşmamak” dedi. Tabii bunda ince bir mizah unsuru da var, bunu inkâr etmemeliyiz, ama yine bir bakanın bu sözleri söylemesi hoş değil.Buna karşın benim aklıma takılan Yıldırım’ın verdiği rakamlar oldu. Türkiye’de günde bilmem kaç milyar konuşma olduğunu, bunları dinlemek için yüz bilmem kaç kişinin çalışması gerektiğini, bunun da mantıksız olduğunu anlattı.Rakamlara boğulunca pek çok kişinin de kafası karışıyor ister istemez. Ancak sayın bakanın şunu kabul etmesi gerek: Mahkemelerin verdiği genel izleme kararı ile elbette her telefon, her bilgisayar izlenip dinlenmiyor. Bu teknik olarak da olanaksıza yakın.Oysa buradaki asıl sorun genel izin alarak, “tek tek izin alamayacağınız kişilerin” yeni bir izne gerek kalmadan izlemeye alınabilmesi. Örneğin polis iktidarı eleştiren bir gazeteciyi dinlemeye almak için gerekli kanıtları ortaya koyup mahkemeden izin çıkaramaz. Ancak zaten verilmiş genel bir izin sayesinde istediği kişiyi dinlemeye başlayabilir.Şu anda sorun budur. İktidarlara bağlı istihbarat birimlerine bu tür yetkiler tanınması hiçbir demokratik hukuk ülkesinde kabul edilemez. *** Posta sıkıntısıYaklaşan OKS ve üniversite sınavlarının giriş belgeleri öğrencilere adi posta ile gönderiliyor. Bu sabah apartmanımın girişinde 4 tane böyle zarf buldum. Hiçbiri de bizim apartamana ait değildi. Belli ki zarflar karışmış. Bu çocukların gelecek umudu bu belgelere bağlı. Bu önemli belgeler adi posta ile gönderilince çok sorun çıkıyor. Örneğin iki kızımdan birinin belgesi geldi diğerininki hâlâ yok. Çocuklar mahallede postacı avına çıktı. Ama bu yüzden mağdur olanlar çıkarsa hesabını kim verecek? (T.M)
Kastelli’nin intihar etmesi gerçekten çok üzücü. Ne olursa olsun, Allah kimseye böyle bir son yazmasın.Abidin Cevher Özden ortaya durup dururken çıkmamıştı. O sistemin bir ürünüydü. 12 Eylül darbesinden sonra daha sistemli biçimde uygulanmaya başlayan 24 Ocak kararlarının yarattığı bir isimdi Kastelli.Fazla üretemeyen bir ülkede paradan para kazandıran bir yöntemin en uç noktasıydı. Birileri paradan para kazanırken, ortaya çıkacak artı değerle yatırım yapılması amaçlanmıştı. Yastık altındaki paralar ortaya çıkacak, evlerde saklanan dövizler bozdurulacak, hatta kollardaki, parmaklardaki altınlar satılarak ekonomiye kazandırılacaktı.Başarısız da olmadı aslında. Askeri yönetimin otoriter yönetimiyle 3 yıl boyunca enflasyon tarihin en düşük noktasında tutulurken bir sermaye birikimi de yaratıldı bu arada.Ama bu sermaye birikiminin ortaya çıkmasını sağlayan saadet zincirinin de fazla uzun sürmeyeceği biliniyordu. Bilmeyen ise halktı. Zannetti ki bu tatlı para hiç bitmeyecek. Bitti tabii.Abidin Cevher Özden’i zirveye çıkıp, batıp, kaçıp sonra tekrar döndükten yıllar sonra tanıdım. Hiperaktif bir yapısı vardı. Nerede olduğuna hiç bakmadan olağanüstü yüksek bir sesle konuşur, söylediklerinin herkes tarafından duyulmasından adeta zevk alırdı.Hangi dönemde olursa olsun iktidarlara yönelik eleştirilerini, kelimelerine hiç sansür koymadan açıklamayı severdi.Hemen her karşılaşmamızda mutlaka söylediği bir söz vardı: “Ben kimseyi dolandırmadım. Benden alacağı olduğunu söyleyen bir kişi çıksın, kendimi vururum. O an intihar ederim.” Gerçekten de Kastelli’den kazanan çok kişiyi gördüm, ama belki de bana denk gelmedi, kimsenin “Kastelli’de param kaldı” dediğini de duymadım. Bu elbette her şeyin düzgün olduğu anlamına gelmez, ancak en azından Özden’i rahatlatırdı böyle içini dökmek herhalde.Son zamanlarda çok sıkıntıda olduğunu duyuyordum. Örneğin bir zamanların ünlü bankacısına verdiği yüklüce bir parayı geri alamadığı konuşuluyordu. Verdiği de kendi parası değildi elbette, yatırım için ona koşanların parasıydı. Kimbilir belki de “Benden alacağı olan bir kişi çıksa kendimi vururum” sözünü tuttu Kastelli.Ekonomi dünyasında bir fırtına gibi esti geçti Kastelli.*****Hiç yakışıyor mu? Hayrünnisa Gül bir açıklama yaparak, “Biz Emine Erdoğan’la küs değiliz, bunun böyle olduğunu yazanlara karşı dava açıyorum” demiş. AKP ile başlayan, “aklına gelen her şeye dava açma modasının” son örneği bu olsa gerek.Hayrünnisa Gül ile Emine Erdoğan, 10 gün kadar önce verdikleri “zoraki poz” dışında 22 Temmuz seçimlerinin akşamı birlikte el ele görünmüşlerdi. Ondan sonra ikili pek bir araya gelmedi. Hele Abdullah Gül’ün Çankaya’ya çıkmasından sonra Hayrünnisa Gül-Emine Erdoğan ikilisini kimse birlikte göremedi.“Bu yollarda beraber yürüyen” Erdoğan-Gül ikilisinin eşleri eğer en kritik günlerde bile bir araya gelmiyorsa bu elbette medyanın ilgisini ve dikkatini çekecektir. Ve elbette birtakım dedikodular da çıkacaktır. Ama bu dedikoduların çıkmasının sorumlusu medya değil ki, bizzat bu iki hanımefendi.Aylarca bir araya gelmeyip sonra da “Bizim için küs diyen medyaya dava açıyorum” demek Türkiye’nin 1 numaralı kadınına hiç yakışıyor mu?*****Ege Üniversitesi’nde bir gün Biraz geciktim ama yazmadan da edemeyeceğim. Birkaç hafta önce gittiğim Ege Üniversitesi’nden moralim çok yüksek döndüm. Üniversite kampüsüne ilk kez girdim. Çok beğendim. Her yer pırıl pırıl, yeşillik, insanın içini açıyor.Bir grup öğrenci Uluslararası İlişkiler Topluluğu adı altında bir oluşuma gitmiş. Bir de öğrenci konseyi kurmuşlar. Bu oluşum 4 yıldır nisan ayında bir kongre topluyormuş. Kongrenin en önemli özelliği hepsi çeşitli üniversitelerin uluslararası ilişkiler bölümlerinde okuyan örencilerin dış politika ile ilgili bildiri hazırlayıp sunmaları. Bunun dışında konularında uzman konuklar da davet ediliyor ve konferanslar veriliyor.*****Basın, milletin müşterek sesidir. M. Kemal ATATÜRK*****Komşunun köpeğiFıkra Yıldırım Tuna’dan: Perişan görünen adam doktorun muayenehanesine gitmiş, “Komşunun köpeği beni mahvediyor doktor” demiş, “Sabaha kadar havlıyor, bırakın uyumayı gözümü bile kırpamıyorum!” Doktor, çekmecesine uzanmış, numune ilaçlardan birinin kutusunu adama uzatmış, “Şu uyku hapını bir deneyin” demiş, “Çözüm bu... Sorununuz ortadan kalkacak.” Ertesi gün adam daha bitkin, daha perişan gelmiş muayenehaneye, “Doktor hay senin çözümünün içine edeyim” diye, “O it oğlu it ilacı katiyen içmiyor, üstelik elimi de ısırdı!”*****“Suçun yoksa dinlenmekten korkma” Dinleme, izleme skandallarını bir kenara bırakalım, benim aklıma AKP’nin “nevi şahsına münhasır” ismi Dengir Mir Mehmet Fırat’ın sözleri fena takıldı. Fırat diyor ki: “Korktuğun bir şey yoksa dinlenmekten niye bu kadar rahatsız oluyorsun?” Böyle bir mantık olabilir mi? Dinlenmekten, izlenmekten rahatsız olan mutlaka bir suç mu işlemiştir? Hiçbir açığımız yoksa, bir suça karışmamışsak isteyen bizi izleyip dinleyebilir mi?Bu, kişi haklarına, insan onuruna, özel hayatın gizliliğine hiç önem vermeyen bir anlayışın ürünüdür. Dengir Mir Mehmet Fırat “devlet benim” zihniyetini temsil ediyor adeta.Şöyle bir öneriyi kabul eder mi acaba? Teknoloji çok gelişti, evine bir kamera koysa, her tarafa da değil, sadece salona. Ve bu kameradan internet üzerinden yayın yapsa. Nasıl olsa Dengir Mir Mehmet Fırat’ın bir açığı yok, suçu da yok, o halde korkacak bir şeyi de yok. İnsanlar da “hiçbir korkusu olmayan” bu siyasetçiyi sürekli izlese, dinlese.Şakası bile insanı ürkütüyor değil mi Sayın Fırat?