Rahşan Hanım’ın gönlündeki aslan Sadettin Tantan’mış

30 Haziran 2008

Demokratik Sol Parti’de ilginç gelişmeler oluyor. Genel Başkan Zeki Sezer’le partiyi dışarıdan kontrol etmeye çalışan Rahşan Ecevit’in arası açıldı. Rahşan Hanım, Sezer’i partiyi büyütememekle suçluyor. Hatta başkanlığı bırakmasını istiyor. Sezer de direniyor.Rahşah Hanım’ın “partiyi büyütememekten” neyi kastettiğini öğrenmeye çalıştım. DSP’ye yakın kişilerle konuştum. Ortaya ilginç bir durum çıktı. Söylenenler doğruysa Rahşan Hanım, “partinin büyütülmesinden” AKP içindeki muhafazakâr ama dinci olmayan kişilerin DSP’ye transfer edilmesini kastediyormuş. Açıkçası Rahşan Hanım partiye özellikle AKP’den transfer yapılmasını istiyormuş.Şimdi gelelim asıl şaşırtıcı konuya. Rahşan Ecevit partinin başına Sadettin Tantan’ın geçmesini arzuluyormuş. Amaç çok açık ve belli. Sadettin Tantan muhafazakâr görüşlü ama laiklikle ve Atatürk ilkeleriyle barışık. Bu konularda AKP’den ayrılıyor.Ancak muhafazakâr tarafı AKP içindeki, kendi gibi olanlar için bir çekim merkezi olabilir. Eğer Tantan DSP’ye geçerse, kapatılması halinde AKP’den hatırı sayılır bir milletvekili transferi yapılabilir.Rahşan Hanım bu konuda Refah, Fazilet ve AKP’den milletvekilli olmuş Azmi Ateş’i aracı olarak kullanmaya çalışıyormuş. Azmi Ateş en son AKP’den milletvekili olmasına rağmen muhalif tavrı yüzünden son seçimlerde aday gösterilmemişti.Sadettin Tantan’ın DSP’nin başına geçmesi halinde Azmi Ateş’in hemen işe koyulacağı ve AKP’den transferler gerçekleştirebileceği ileri sürülüyor. Eğer Rahşan Hanım’ın planı tutarsa örneğin Ertuğrul Yalçınbayır’ın bile DSP’ye gelmekten çekinmeyeceği söyleniyor.Tabii bu operasyonun hayata geçmesi halinde DSP’nin seçmen tabanı ne olur, onu bilmek mümkün değil. Gerçi DSP son seçimlere CHP ile birlikte katıldı ve oy oranı belli olmadı ama, CHP’deki artışa bakınca bu oranın yüzde 1’lerde olduğunu söylemek yanlış olmaz.O halde Rahşan Hanım’ın “Zaten parti tabanı diye bir şey kalmadı, o halde partinin daha muhafazakâr ellere geçmesinde bir sakınca yok” diye düşünmesi şaşırtıcı değil.AKP’nin kapatılması sürecinde belli ki daha pek çok sürprizle karşılaşacağız.*****Latife Tekin olayıYazar Latife Tekin Karabük Belediyesi’nin düzenlediği bir panelde AKP iktidarını biraz ağır sözlerle eleştirince Başkan’ın hışmına uğradı. Karabük Belediye Başkanı, “Misafir falan dinlemeden” Latife Tekin’i kürsüden indirdi. Üstelik, “Benim verdiğim parayla buradasın, partime karşı laf söyleyemezsin” dedi.Konu medyada enine boyuna tartışılıyor. Ben olayın farklı bir noktasına dikkat çekmek istiyorum.Latife Tekin, yazılarıyla ve konuşmalarıyla bugünkü iktidara karşı olduğu bilinen bir yazar. O halde AKP’li Karabük Belediyesi neden kendisini konuşma yapmak için davet ediyor?Nedeni basit: AKP zihniyeti kamuoyunu kandırmak için sürekli, “hoşgörüden, birlikte yaşamayı öğrenmekten, farklılıkların da kabul edilmesi gerektiğinden” söz ediyor. Ama bütün bunlar kendilerine yönelik olursa geçerli. Kendine hoşgörü istiyor, kendisiyle birlikte yaşanılmasını bekliyor ve farklı derken de kendini kastediyor.Bunun dışındaki farklılıklar ise AKP’nin lügatinde yok. Bu nedenle eleştiriye de tahammül edemiyorlar. Eğer Latife Tekin suya sabuna dokunmadan konuşsaydı ya da eleştiri dozunu düşük tutsaydı o olay yaşanmayacaktı. AKP’li Başkan da “muhalifleri bile ağırlayan, hoşgörülü, demokrat” kimliği ile kahraman olacaktı.Ama Tekin eleştirdi. Oyunu bozdu. AKP’nin tepe zihniyetinin maskesini düşürdü. Olay budur.*****Tuhaf bir milli iradeEşcinsellik dünyada çok tartışılan, özellikle özgür ve demokratik ülkelerde “cinsel özgürlük” adına kabul gören bir olgu. Eşcinselliği çok ayıp gören toplumlar olduğu gibi bunu bir suç olarak kabul edip ağır hapis cezaları veren ülkeler de var. Ama gariptir ki eşcinselliğin suç olduğu ülkelerde de çok sayıda eşcinsel var, bu da ayrı konu.Eşcinselliğin ağır suç olduğu Malezya müthiş bir iddia ile çalkalanıyor. İktidara yürüyen dinci muhalefet lideri Enver İbrahim bir erkeğe tecavüzle suçlanınca Türkiye Büyükelçiliği’ne sığındı. Bu olayda gariplik şurada: Enver İbrahim için bir komplo düzenlenmiş olabilir tabii. Ama bu adamın geçmişi de önemli. Çünkü Enver İbrahim bundan 10 yıl önce yine aynı suçtan tutuklanmış ve mahkûm olmuş. Aftan yararlanıp çıkmış. Yani komplo bile olsa olayın geçmişi var. Bu insanın kafasını karıştırıyor. Ama daha da garip olan, eşcinselliğin suç olduğu bir ülkede, dinci kesim, bu yaşananları adeta yok sayarak bu kişiyi ülkenin başına getirmeye çalışıyor. Yarın Enver İbrahim’in Hak ve Adalet Partisi seçimleri kazansa bunun adı “milli irade” olacak. Düşünsenize bir erkeğe tecavüz eden adam ülkesinin milli iradesini temsil ediyor olacak.Eşcinsellik yasak da olsa “özgürlük” adına hoşgörü ile bakılabilir. Ama tecavüz söz konusu olunca insanın aklı iyice karışıyor. Bir toplum tecavüzcü bir eşcinseli nasıl olur da, üstelik dini özellikleri ağır basan bir önder olarak kabul edebilir?Demek ki dini siyasete alet ettiğinizde, kandırdığınız insanların gözlerini kör, kulaklarını sağır, beyinlerini de işlemez hale getiriyorsunuz.*****Değerli resimUluslararası bir şirketin hukuk müşaviri patronunun yanına gelerek, “Karınızın eline müthiş bir resim geçmiş” demiş, “En az 2 milyon dolar eder.”“Hadi yaa?” demiş patronu, “Matisse veya Renoir falan mı?” “Alakası yok. Daha değerli” demiş müşavir, “Sizin ve sekreterinizin geçen yaz tatil köyünde dudak dudağa fotoğrafı.” (Yıldırım Tuna’dan)*****Liselerarası kısa film yarışmasıBir süre önce İstanbul Erkek Lisesi’ndeki küçük kardeşlerimin arayıp kısa film yarışması düzenlediklerini haber verdiklerini yazmıştım. Bu yıl beşincisi yapılan yarışmanın ödülleri de belli olmuş ve törenle dağıtılmış. Beni yine aradılar. Bunu da yazmamı istediler. Yazıyorum;Yarışmaya 24 ilden 110 yarışmacı katılmış. Ödüller şöyle dağılmış:1’incilik Ödülü: Kan Kokusu- Barış Keskin2’ncilik Ödülü: Tek Jeton- Derya Evirgen ve Zeynep Tandoğan3’üncülük Ödülü: Düş-Ferize Çetin ve Hakan BaşcıYarışmayla ilgili tüm ayrıntıları arzu edenler, www.ielsinema.com internet sitesinde bulabilir.*****Bir ömür boyu bedbaht olmak istiyorsanız, politika ile uğraşınız.Konfüçyus

Devamını Oku

Türk halkı okumayı yeni harflerle öğrendi

30 Haziran 2008

Sayın Dengir Mir Mehmet Fırat; Amerikalı gazeteciye söylediklerinizi ilk okuduğumda çok şaşırdım. Sözlerin içeriğine değil, söylediğiniz zamana. Elbette her devrim toplumun bazı kesimlerinde travma yaratabilir ama söyleyiş ve sonradan da arkasında duruş biçiminiz, aslında Cumhuriyet ve devrimlerle ilgili yüreğinizde bir intikam hissi olduğunu gösteriyor.Ancak Sayın Vekil; toplumun travma geçirdiği yolundaki tespitinizde hata değil ama eksiklikler var. Şunu unutmamalıyız ki, yeni alfabeye geçtiğimiz sırada toplumun yüzde 90’ı okuma yazma bilmiyordu. Bir başka deyişle Türk halkı okuma yazmayı yeni harflerin kabulünden sonra öğrenmeye başladı. Bugün okuma yazma oranı yüzde 95’in üzerinde.Ayrıca Türkler olarak ilk kez alfabe değiştirmedik. Türk tarihi boyunca kullandığımız benim bildiğim 4 alfabe var. Yazı, ifade biçimi olarak bir ülkenin dış ilişkileri ve nüfusla da yakından ilgilidir. Yarın Latin alfabesinden daha basit ve kullanışlı bir alfabe olursa, ona da geçebiliriz.Sayın Vekil; kıyafet konusunda travma geçirdiğimiz tespiti de yanlış değil ama eksik. Kıyafet devrimi ile kadınların başlarını açmaları emredilmedi. Zorunlu olarak giydirilen çarşaf kaldırıldı. Erkeklerin de fes, sarık takmaları, cüppe giymeleri yasaklandı. Bunun dışında bir yasak getirilmedi.Sadece, daha önceki benzer devrimlerde olduğu gibi resmi kurumlarda çalışma koşulları düzenlenirken kıyafet yönetmelikleri yayımlandı. Kadınların da bu kurumlarda başlarının açık olması öngörüldü.Alfabede olduğu gibi kıyafet konusunda da ilk değişiklik Cumhuriyet’le birlikte olmadı. Türk tarihine baktığımızda kıyafetlerin pek çok kere değiştirildiğini görürüz. Nitekim 1826’da II. Mahmut’un Islahat hareketinde de örneğin fes giyilmesi kabul edilmişti ve o da resmi kurumları kapsıyordu, halkın bütününü değil. Sayın Vekil; bir günde dini yaşam biçimimiz de değiştirilmedi. Tekke ve zaviyeler kapatıldı. Eğitimde birlik kabul edildi. Dini inançların yerine getirilmesinde hiçbir engel konulmadı. Bu nedenle travma geçirenler varsa dinsel nedenlerle değil çıkarları bozulduğu için olabilir.Son olarak Sayın Vekil; “Devrim kanunlarını okudularsa anırırım” gibi bir ifade kullandınız ki, bu size hiç mi hiç yakışmadı. Bu yazıyı bir tespit olarak yazdım. *** Maçın sonucu ne olursa olsun Bu yazıyı Türkiye Almanya maçından önce kaleme aldım. Sonuç ne olursa olsun yazıyı değiştirmeme kararındayım. Siz bu satırları okurken Türkiye, umuyorum finale yükselmiştir. Tabii tersi de olabilir. Önemli değil.Ama sonuç ne olursa olsun Milli Takım futbolcularına başarıları için teşekkür etmek istiyorum. Türk Milli Takımı’nı buraya getirmek bile hepimize sonsuz bir moral ve güven verdi. Ve tabii Fatih Terim. Günlerdir Terim hakkında yazılanları okuyor, söylenenleri dinliyorum. Bir başarının böylesine gölgelenmek istenmesine herhalde hiç tanık olmadık.Elbette Fatih Terim’in gazetecileri çok kızdıracak sözleri ve tavırları oldu. Bir çoğuna benim de canımın sıkıldığını itiraf etmeliyim. Ancak her şeye rağmen ortaya konan başarıyı şansla, balla açıklamaya kalkmak da haksızlık. Fatih Terim’in aşırı güveni, kendini beğenmiş tavırları sinir bozucu olabilir. Ama şunu unutmayalım ki, futbolcular üzerindeki etkisi, disiplini ve motivasyon gücü çok yüksek. Bakın, dünyanın hiçbir ülkesinde milli takıma ilk kez giren ve henüz 20 yaşında olan bir futbolcu, bir kader maçında ilk penaltıyı atmaya talip olmaz. Penaltı atmaya gidenler, önce antrenörüne koşup “Hakkını helal et” demez.Dünyanın hiçbir milli takımında futbolcular bitime bir dakika kala gol yedikten sonra birbirlerini yerden kaldırıp, son 60 saniyede gol atmak için çaba harcamaz.Fatih Terim hiçbir şey öğretmedi, hiçbir taktik vermediyse bile futbolcularına bu ruhu aşılamış.Fatih Terim megaloman olabilir, basına ağır sözlerle sataşabilir, bunların hiçbiri mazur gösterilemez. Ama bunları öne sürüp bir başarıyı gölgelemek ve küçümsemek de hiç kimseye yakışmaz.Fatih Terim’e ve oyuncularına binlerce teşekkürler. *** Derviş faktörü nasıl etkiler? Pazartesi günü haftalık değerlendirme yazısında Kemal Derviş’ten “kalite” olarak söz edince hayli eleştiri mesajı aldım. AKP’yi Türkiye’nin başına Derviş’in getirdiğini, tarımın Derviş yüzünden öldüğünü, çalışan kesimin ezildiğini, işçinin perişan edildiğini savunanlar “Böyle bir adama nasıl kaliteli dersin” diye tepki gösterdi.Bence aşırı tepki bu. Sorun kalitenin tanımındadır belki de. Bana göre bilgi birikimi, deneyimi ve uygulamaları ile Derviş, Türkiye standartlarının üzerinde bir isim.Ancak yeniden gündeme getirilmesinin arkasında bir şey var mı sorusu ister istemez benim de kafamı çok kurcalıyor. Öyle ya da böyle, Derviş’in çok etkili olduğu dönemin sonunda iktidara AKP geldi. Tayyip Erdoğan ismi parlayıp yıldızlaştı.Erdoğan’ın yıldızı şimdi sönüyor. Yerine kimin parlayacağı ise merak konusu. Gözlediğim kadarıyla bazı çevreler, Erdoğan yerine Gül’ü parlatmayı düşünüyorlar. Derviş de bu operasyonun bir parçası olsun istiyorlar.Mantık şu: AKP gerçeğini göz ardı edemeyiz. Ama bu işin Erdoğan ve katı ekibiyle sürdürülmesi de zor. Buna karşın Fethullah Gülen tarikatına yakın Gül, Erdoğan’ın yerine geçerse toplumdaki gerginlik azaltılabilir, laiklik konusundaki endişeler de giderilebilir.Tutar mı? Sanmıyorum. Ama çok konuşuluyor bu nedenle yazıyorum. Hatta bu operasyonda Çiller’in yer almasının bile sürpriz olmayacağı söyleniyor. Bu yorumların Fethullah Gülen’in beraatinin kesinleşmesinden sonra çıkması da manidar. Üstelik Fethullah Gülen artık Amerika’da sürekli yaşama olanağını da kaybetti. Amerika kendisine Green Card vermedi. Yani Gülen dönebilir.Dedikodular da tam bu sırada alevlendi. İlginç değil mi? *** Bugün Ülke TV’deyim Son zamanlarda ekranlara pek çıkar oldum galiba. Yine önceden haber verdikleri için size de iletmek istiyorum.Bu akşam saat 21.00’de Ülke TV’de Ersoy Dede’nin sunduğu “Bıçak Sırtı” programına katılıyorum. Programda benden başka yeni kurulan ve billboard’ları afişlerle donatan “Ortak Akıl” adlı bir kuruluşun temsilcisi ile “70 milyon” oluşumundan bir temsilci olacakmış.Her iki grup da “darbe karşıtı” söylemleriyle öne çıkıyor. Benim için de yararlı olacağını sanıyorum, çünkü belki “darbe olacak, karşı çıkalım” diye sloganlar atanlardan darbenin nasıl olacağını öğrenirim.Merak edenler için tekrarlıyorum, program saat 21.00’de başlıyor. Eski adı Kanal 7 Haber olan Ülke TV’de. *** Yanlışlık fare deliğinden geçer, doğruluk kapılardan sığmaz Bernard Shaw

Devamını Oku

Yüzde 47’nin yüzde 80’i

29 Haziran 2008

Sevgili okurlar; bir haftayı daha geride bırakırken, yılın da tam ortasına geldik. İlk 6 ayı bitirip 7’nciye başladık, demek ki bir yıl daha geçip gidiyor, bizim de ömrümüz. Geçen hafta siyasi açıdan diğerlerinden biraz daha farklı bir haftaydı. Nicedir AKP için açılan kapatma davası, Anayasa Mahkemesi kararları ile uğraşıyorduk, bu hafta ise gündeme Dengir Mir Mehmet Fırat’ın “travma” açıklaması, Fethullah Gülen’in beraati ve Green Card alamayışı CHP’nin hesaplarında ortaya çıkarılan usulsüzlükler giriverdi. Böylelikle birbirine benzeyen ama yeni tartışma konuları açan gelişmeler yaşadık.AKP’lilere samimi sorularSevgili okurlar; geçen hafta bu köşenin en tartışılan yazılarından biri AKP’ye oy verenlere sorduğum bazı sorulardı. Tam tahmin ettiğim gibi, bir grup fanatik, olayı tersten alarak güya sorulara cevap vermek adına, her zaman olduğu gibi küfür ve hakaret içeren mesajlar gönderdi.Oysa konu çok basitti; son zamanlarda Türkiye’de bir gerginlikten, bölünmeden, kutuplaşmadan hatta kan davasından söz edenler türedi. Bunlara göre millet uzun yıllardır baskı altında tutulmuştu ve şimdi başını kaldırıyordu, buna karşın da statükocu ve darbeci güçler demokrasi dışı yöntemlere başvurmaya hazırlanıyordu.Yüzde 47 AKP’li mi?Oysa bu bana göre kesinlikle yanlış. Türkiye’de gerginlik, kutuplaşma varsa bu tamamen suni. İktidarı ele geçiren ve Türkiye’yi bir din devletine götürmek isteyen zihniyet bunu yaymaya çalışıyor.Ben de bunu kanıtlamak için özellikle AKP’ye oy verenlere yıllardır bir baskı altında olup olmadıklarını sormak istedim. Çünkü inanıyorum ki AKP’ye oy veren yüzde 47’nin yüzde 80’i Cumhuriyet’le, Atatürk ilke ve devrimleriyle barışık. Ama AKP bu büyük kitleyi sanki “siyasal İslamcı, laiklik karşıtı, Atatürk düşmanı” gibi göstermek istiyor.Nitekim AKP’ye oy veren pek çok kişiden de, “Bu sorulara vicdani cevaplar verince durum biraz daha netleşiyor” ana fikirli mesajlar aldım.Gülen’in dönüşüSevgili okurlar; geçen hafta gündeme bir gün arayla düşen iki haber çok tartışıldı ve sanıyorum önümüzdeki günlerde de çok tartışılacak. Fethullah Gülen’in beraat kararının Yargıtay tarafından onanması ve ABD’nin Gülen’e Green Card vermemesi.Yargıtay’ın beraat kararını onaması, aynı zamanda “Bu mahkemeler asker kontrolünde, olaylara ideolojik bakıyorlar ve taraflı karar veriyorlar” diye propaganda yapanlara en güzel cevap oldu.Fethullah Gülen’in Green Card alabilmek için CIA ve kilise ile işbirliği yaparak referans mektupları toplaması ve Türkiye’ye dönmemek için her çareye başvurması da şaşırtıcı oldu.Akıllılara yazıyorumTV ekranlarında, “Memleketimin her yerinden gelen toprağı kokluyorum” diye ağlayan Gülen’in Amerika’da tek bir Müslüman’dan bile referans almaması da herhalde yeteri kadar şaşırtıcıdır.Bu arada yazdığım yazıyı güya eleştirmek adına “Listede üç Türk var, onları Müslüman saymıyor musun?” diye soranlar da oldu. Açık söyleyeyimo yazıda kastedilenlerin Amerikalı olduğunu anlamayacak kadar düşük IQ’su olanlara söyleyecek sözüm yok.AKP’yi kurtarma yürüyüşleriSevgili okurlar; geçen haftadan itibaren kendilerine “sivil toplum kuruluşu” adı veren bazı dernekler AKP’nin kapatılmasını önlemek amacıyla Türkiye çapında yürüyüşlere başlayacaklarını açıkladılar. Tabii temel slogan bu değil. Bu gruplar “Daha fazla demokrasi ve yeni anayasa” adı ile yola çıkıyorlar. Ama bütün yollar bakıyorsunuz, “Aman AKP kapatılmasın” noktasına çıkıyor.Bu grupların temsilcileri ile geçen hafta Ülke TV ekranlarında karşı karşıya geldim. Açıkçası biraz yüreğim buruldu. Çünkü anayasa değişikliği için çabalamalarına rağmen, nasıl bir değişiklik istediklerini bile anlatamadılar. Sadece klişe sözlerle “Demokrasi” dediler. Tabii asker alerjisi, Atatürk ilke ve devrimlerine yönelik karşı çıkış ve her nedense Türk olmaktan imtina etmeye çalışmak şaşırtıcı olduğu kadar ibret de vericiydi.CHP’deki usulsüzlükGeçen haftanın en flaş olaylarından biri de sevgili okurlar CHP’de ortaya çıkarılan usulsüzlüktü. Kanaltürk’e verilen maddi destek nedeniyle başlayan tartışma, bu olayın soruşturulmasına bile gerek duyulmadığı sonucuna vardı ama yapılan inceleme sırasında CHP’nin hayli uzun bir süredir hesaplarında usulsüzlükler yolduğunu ortaya çıkardı.CHP yönetimi Anayasa Mahkemesi’nin bu kararına saygılı olacağını açıkladı hemen. Partiden itiraz yükselmedi. Ancak şurası bir gerçek ki mahkeme kararına AKP’nin göstermediği saygıyı göstermek CHP’nin sorumluluğunu azaltmayacak.Üstelik olası bir erken seçim öncesinde CHP’nin çok ağır bir yara aldığını söyleyebilirim. Kim bilir belki “bir musibet bin nasihatten evladır” sözünde olduğu gibi Genel Başkan Baykal bu kez yönetimde değişiklik yapmaya yanaşır. Eski dostlarına vefa göstereceğim derken partiyi güçsüzleştiren Baykal belki de bu krizden partiyi güçlendirerek çıkar. Ama yapamazsa CHP’nin halinin çok kötü olacağını söylemek de yanlış gelmiyor bana.İki önemli hataSevgili okurlar; geçen hafta bu köşede iki önemli hata vardı. Birincisi Önder Sav’la ilgili yazıda “CHP’de adalet var” cümlesini okumuştunuz. Oysa “adalet” değil “atalet” olacaktı. Nitekim ben “atalet” yazmıştım. Ama yazıyı okuyan editörlerden biri sanıyorum bir anlık yanlış anlama ile “atalet” kelimesini “adalet” olarak değiştirmiş. Tabii iki kelime arasında dağlar kadar fark olduğu için sizler de şaşırmışsınızdır.İkinci önemli hata ise Dengir Mir Mehmet Fırat’ın internet sitesindeki yazımda “bakan” olarak anılmasıydı. Oysa Fırat bakan değil AKP Genel Başkan Yardımcısı. Gazetede doğrusu çıktı ama internet sayfasında düzeltilmesi unutulmuş. Her iki hata için de özür dilerim.Hepinize iyi haftalar.. *** AB’den gelen iki farklı karar çok şaşırttı Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi geçen hafta bir karar aldı. Buna göre deniyor ki “Eğer AKP kapatılırsa Türkiye’deki demokratik gelişmeleri tekrar izlemeye alırız.” İşin tercümesi şu: “AKP kapatılırsa AB hayalini unutmaya da hazır olun.” Tabii bu açıklama AKP ve yandaşlarında büyük sevinç yarattı. Gazetelerinin manşetlerini bu haber süslerken televizyonları da bunu birinci haber olarak ballandıra ballandıra yayınladı. Eller ovuşturuldu; tavır, “Haydi kapatın da görelim” tavrıydı. Derken bir gün sonra aynı konsey bir karar daha aldı. Buna göre de Bozcaada’dan göçen Rumlara varlıklarının geri verilmesi veya tazminat ödenmesi isteniyor.Bir gün önce neredeyse bayram yapanlar böyle bir talep karşısında şaşkına döndüler ister istemez. Aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık. Şu Avrupa iyi mi kötü mü, kafaları öyle bir karışıyor ki, demeyin gitsin... *** Bazı kişiler henüz benliklerini bulamadıklarını söylerler ama benlik insanın bulduğu değil yarattığı şeydir. Thomas Szasz

Devamını Oku

Çatlatan diyaloglar

28 Haziran 2008

İki hafta önceydi galiba. İkinci sayfada Dilek Önder’in köşesinde ilginç bir diyalog okumuştum. Dilek Önder bu diyaloğu “Çatlatan diyaloglar” adlı bir kitaptan aldığını belirtiyordu. Geçen hafta bir baktım benim masamda da duruyor kitaptan bir tane. Yazarı da Mehtap Erel. Kitap hemen her gün, her köşe başında karşılaşacağımız diyaloglardan oluşuyor. Aile içi tartışmalardan, iş yerindeki arkadaşlara, tamirciden satıcıya kadar insanların aralarındaki konuşmalar toplanmış. Hepsi hayatın içinde, belki hayal gücüyle yazılmış ama hepsi sahici. Üstelik komik. Çünkü günlük hayatımızda öyle diyaloglara giriyoruruz ki, belki yaşarken sıkılıyoruz, kızıyoruz, hiddetleniyoruz. Oysa sonra düşününce bir de bakıyoruz ki aslında her şey çok komik.Bu hafta size kitaptan bir bölüm akarmak istiyorum. Sarışın bir kadının servise bıraktığı otomobilini almaya gittiğinde tamirci ile yaptığı konuşma:Ben: Neymiş arabanın sorunu?Usta: Arabada sorun yok.Ben: Küstüğü için mi çalışmamış?Usta: Araba sağlam!Ben: Sağlam araba neden çekici ile geldi servise peki?Usta: Kaç gün kullanmadınız arabayı?Ben: Niye?Usta: Arabanızı kullanmayacağınız zaman kutup başlarını sökün.Ben: O ne demek ya?Usta: Kullanmayacağınız zaman kutup başlarını çıkarmanız lazım.Ben: Ha anladım, sen bana şifreli konuşuyorsun!Usta: ????Ben: Diyorsun ki: “Valla biz sizin arabanın sorununu anlamadık, aküyü şarj ettik, veriyoruz”. Usta: ...Ben: “Ama size bunu böyle söyleyemeyiz, nasılsa kadın şoförsünüz, zaten sarışınsın, kafadan salaksındır sen, biz sana nasihat edelim, yollayalım dedik”. Ben bunu anladım.Usta: Abla olur mu?Ben: Hiç “ablalama” beni, yemezler!Usta: Mehtap Hanım’dı di mi? Ben diyorum ki...Ben: Sen diyorsun ki: “2007 model araban var, kapalı otoparka da koymuşsun, iyi ama olsun, üç gün kullanmayacaksan kutup başlarını sökeceksin.” Usta: ...Ben: Özetle “salaksın” diyorsun yani!Usta: ...Ben: Anadol mu bu? Nerde duyulmuş senin dediğin, kaldı mı bu devirde böyle şeyler?Usta: İyi de...Ben: Cevap verme bi de! Bundan sonra avukatlarımız konuşsun, anahtar nerde?Sonra evde telefondaBen: Baba, ben bu servisi dava edicem.Babam: Kızım, her gün birilerine dava açıyorsun.Ben: Yok baba, burayı da dava edelim bu son, söz bak!Babam: Kızım, avukat olduğum güne lanet ettirdin yahu. Çocuk oyuncağı mı bu?Ben: Baba, arabayı park edince kutup başları sökülür mü? Hangi devirdeyiz, nerde duyulmuş? Hakaret olarak alıyorum bunu ben, insanı hıyar yerine koyuyorlar resmen. Bana kutup başı diyemezler, yok öyle!Annem: (Arka plandan) Yazsın yazsın.Babam: Bak annen ne diyo?Ben: Duydum, yazıcam ve mahkemeye vericem, ikisi birlikte.Babam: Kızım, evladım, sürekli dava açamazsın sağa sola. Valla bak hakim seni içeri yollar gereksiz yere mahkemeyi meşgul etmekten.Ben: Hadi canım sırf beni caydırmak için söylüyorsun.Babam: Ya Mehtap!Ben: Baba seni de mahkemeye vericem!Babam: ???Ben: Adaleti geciktirmekten ve dava açmaya üşenmekten. Hem seni hem de servisi toplu dava edicem, hadi bakalım.Babam: Aferin sana!Ben: Ben kendime bir avukat bulayım da gör.Babam: Yavrum evladım, sen önce bir psikiyatr bul kendine de sakinle biraz.Ben: Hah! Bir de hakaret davası kazandınız şimdi Tekin Bey! Bana deli dediniz. Şimdi size bir de hakaret davası açacam. Öz güvenim kırıldı. Maddi manevi tazminat...Babam: Hadi ordan sıpa! Hah oldu bak şimdi de aç davayı. Hatta eşşek sıpası, bak bu daha güzel oldu şimdi.Ben: Aşkolsun baba.*****Türk Usulü Başarının Formülü İşe başlamadan önce: İNŞALLAHİşe başlarken: BİSMİLLAHŞaşırırsak: ALLAH ALLAHKendimize güvenirsek: EVELALLAHAzmedersek: ALİMALLAHİşten vazgeçersek: EYVALLAHSonuna kadar gitmek istersek: YA ALLAHTaahhüt edersek: VALLAH BİLLÂHCanımızı sıkarlarsa: FESÜPHANALLAHDaha da sıkarlarsa: HASBİNALLAHPes edersek: İLLALLAHİşe coşku ve heyecanla sarılınca: ALLAH, ALLAHİşi başarıyla bitirince: AŞALLAHEğer işi başaramazsak: HAY ALLAH*****Burası özgür bir ülke, bulutlar bile istediği yere gidebilir!*****Konser Büyük şirketlerden birisinin genel müdürü, gerçek bir klasik müzik aşığıymış. Günlerden bir gün, şehre ünlü bir orkestra gelmiş. Vereceği konserin en önemli parçası da Schubert’ın ünlü Bitmeyen Senfoni’siymiş.Genel müdür bu eseri dinlemek için çok hevesli olmasına rağmen, işi nedeniyle, konsere gidemeyeceğinden, gelen davetiyeyi şirketin verimlilik uzmanına vermiş ve: “Lütfen bu konsere git ve bana izlenimlerini aktar” demiş. Genel müdürden aldığı talimatla, konsere giden verimlilik uzmanından, ertesi gün bir değerlendirme raporu gelmiş:Sayın Genel Müdürüm;1- Dört obuacı konserin önemli bir süresinde boş oturdular. Bunların sayısı azaltılırsa konsere daha çok katkıda bulunurlar.2- Orkestrada 12 kemancı var. Bunların hepsi aynı anda hareket ediyorlar ve aynı notaları seslendiriyorlar. Bence ciddi bir yanlışlık. Kesinlikle personel tasarrufu yapılmalıdır. 3- Onaltılık notalara ağırlık verilmiş. Doğrusu büyük ziyan. Seyirciler sekizlik ve onaltılık notalar arasındaki farkı anlamaz. Bu nedenle, onaltılık notalarla eser çalarak yüksek ücret alan elemanlar yerine, sekizlik notaları çaldırıp, düşük ücretle çalışan stajyerler kullanılmalıdır.4- Yaylı sazlarla işlenen pasajlar, nefesli sazlarla aynen tekrarlanıyor. Bu durum gereksiz tekrardan başka bir şey değildir. Dolayısıyla, tekrarlar önlendiğinde, iki saatlik konser yarı yarıya inecektir.Özet olarak Sayın Genel Müdürüm; eğer Schubert bu önlemleri alsaydı ‘Bitmemiş Senfoni’ kesinlikle biterdi.Arz ederim efendim.*****Baba ben nasıl oldum? Çocuk: “Babacım yaa, ben nasıl oldum, çok merak ediyorum” diye ısrar edince, adam, “Nasıl olsa bunu oğlana bir gün anlatmak durumunda kalacağım, iyisi mi şimdi izah edeyim, hazır sormuşken kurtulayım gitsin” diye düşünür. “Bak evladım, çok iyi dinle, zira bir daha anlatmayacağım” der ve başlar anlatmaya: “Annenle baban, bundan yedi sene evvel, bir cyber cafe’de karşılaştı. Bir iki bakıştıktan sonra bu cyber cafe’nin müsait bir yerine geçtiler. Baban memory stick ile, USB’den bir bağlantı kurdu. Anneciğin bu fırsatı iyi değerlendirerek memory stick’den birkaç download yaptı. Bu dangalak baban da, bir iki upload yükledi. Amaa, heyecandan firewall kullanmayı unuttuğumuz aklımıza geldiğinde iş işten geçmişti. Ondan sonra da, ne edebildik, ne de cancel. Sonuç olarak da, dokuz ay sonra ortaya felaket bir virüs çıktı.”

Devamını Oku

Tek Müslüman da mı yoktu?

27 Haziran 2008

Fethullah Gülen uzun süredir Amerika’da. Hakkında “Şeriat devleti kurmak için çete oluşturmak” suçundan dava açılan Gülen 2000’den önce Amerika’ya gitmişti. Gülen bu uzun yıllarını “sağlık” nedeniyle Amerika’da geçirdi. Oysa işin gerçeğinin Türkiye’de “hapse girme” korkusu olduğu söyleniyor. Sonuçta Gülen hakkında beraat kararı verildi, böylelikle artık “sağlık” sorunu bahanesine de gerek kalmadı. Ancak bu mahkeme ve geri dönüş haberleriyle birlikte kamuoyu bir gerçeği daha öğrendi. Meğer Fethullah Gülen Amerika’da sürekli oturmak ve çalışabilmek için Amerikan devletinden “Green Card” istemiş. Green Card sahipleri Amerikan vatandaşlarının tüm haklarından yararlanıyor ama seçme ve seçilme hakkını elde edemiyor.Bir kişinin Green Card alabilmesi için yerine getirmesi gereken koşullardan biri de Amerikan devletinin de itibar edeceği kişilerden referans mektubu getirmesi. Gülen bunu da başarmış. Çok sayıda kişiden “Amerika’da kalması ve çalışması çok iyi olur” diyen mektuplar almış. Ancak burada dikkat çekici nokta, onca Müslüman olmasına rağmen bu referansları verenlerden birinin bile Müslüman olmaması.Gülen’e referans verenlerin isimlerini aşağıda bulacaksınız. Birkaç Türk dışında hepsi Amerikalı ve çoğu da Hırıstiyan din adamı. Ayrıca CIA şefleri de referans verenler arasında.Bu size garip gelmiyor mu? Türkiye’deki bir tarikat lideri nedense Amerikalı din adamlarının pek rağbet ettiği bir isim. Fethullah Gülen herhalde bu referans listesine mantıklı bir cevap verecektir.Tabii işin en komik yanı ise şu: Herbiri Amerika için önemli olan bu isimlerin referans vermesine rağmen Amerika Gülen’e Green Card vermedi. Sanki Amerika Gülen’in Türkiye’ye dönmesi için elinden geleni yapıyor. Neden acaba?İşte Gülen’e referans verenlerGeorge Fidas: CIA’in Analiz Bölümü Direktörlüğü görevini yürüttü. Graham Fuller: Eski Ulusal İstihbarat Konseyi Başkan Yardımcısı ve eski CIA Türkiye Masası şeflerinden olan Fuller, aynı zamanda RAND Corporation’ın danışmanı. Morton Abramowitz: ABD’nin eski Ankara BüyükelçisiAleksander Karlutsos: ABD Rum Ortodoks Kilisesi Başpiskoposu’nun yardımcısı.Emin Başer: Turgut Özal’ın danışmanı, Kayseri Erciyes Üniversitesi’nde öğretim görevlisi. John Obert Voll: Georgetown Üniversitesi İslam-Hıristiyan Anlayış Bölümü Başkanı Ralph ve Richard Lazarus, Dale Eickelman: Darthmouth Üniversitesi Antropoloji Bölümü öğretim üyeleri.Yıldırım Akbulut: Eski BaşbakanMehmet Sağlam: YÖK eski BaşkanıBernadette Andrea: Teksas Üniversitesi İngilizce ve Felsefe Bölümü öğretim üyesi.Paul Barker: Elmhurts College, Teoloji ve Din Bölümü öğretim üyesi.Rahip Floyd Schoenhals: Evanjelist Kilisesi Arkansas-Oklahoma sinodu.Murat Saraylı: Eski TÜGİAD Başkanı.Rahip Thomas Michael: Katolik Kilisesi Cizvit Tarikatı mensubu. Rahip Donald Senior: Katolik Teoloji Birliği Başkanı.James Kenneth Echols: Chicago Lutheran Teoloji Okulu Başkanı.Jill Carroll: Rice Üniversitesi, Boniuk Dini Hoşgörü Merkezi Başkanı.Lynn Mitchell: Houston Üniversitesi Dini Çalışmalar Bölümü Direktörü. Sheryl E. Santos: Teksas Teknik Üniversitesi Eğitim Fakültesi Başkanı.David Capes: Houston Baptist Üniversitesi, Hıristiyanlık Çalışmaları ve Felsefe Bölümü Başkanı.Rahip Terry Mathis: California Üniversitesi Riverside Kampusu rahibi.James E. Bowley: Millsaps College Dini Çalışmalar Bölümü Başkanı.Rahip Loye Ashton: Tougaloo College Dini Çalışmalar Bölümü Başkanı.Lawrence T. Geraty: La Sierra Üniversitesi Onursal Başkanı.H. Ali Yurtsever: Washington Rumi Forum Başkanı.Kemal Öksüz: Niagara Foundation (Niagara Vakfı) Başkanı.John Esposito: Georgetown Üniversitesi öğretim üyesi. *** Keskin zeka Adam, avlanmanın kesinlikle yasak olduğu, yakalanınca çok yüklü para cezalarının kesin uygulandığı milli parkta, göl kenarında, kucağında kocaman bir balık ile parkın polis müdürüne yakalanmış..“Avlanma izniniz var mı?” diye sormuş polis müdürü. “Yok” demiş adam, “Gerek de yok çünkü bu balığı evimde besliyorum. Her gün buraya gelip gölde bir müddet yüzdürüyorum, ıslık çalıyorum dönüp geliyor, alıp eve götürüyorum” diye sürdürmüş.“Tamamen palavra” demiş polis müdürü. Adam ısrar etmiş “İsterseniz göstereyim” demiş. Müdür “Tamam” karşılığını verince adam balığı gölün derin sularına bırakmış. Aradan birkaç dakika geçmiş, polis müdürü adama dönüp “Evet?” demişAdam “Evet ne?” diye şaşırmış. Müdür tekrar sormuş “Balığı ne zaman geri çağıracaksın?” Adam gayet kasin cevaplamış “Anlamadım, ne balığı?” *** Atılgan Bayar da gitti Sky Türk televizyonunun ve hatta tüm televizyonların tek “yorum yazarı” Atılgan Bayar’ın bu kanalla yollarını ayırdığını öğrendim. Bayar dünyada da örneği görülmeyen bir yorum yazarıydı. Bayar’ın yazıları ekrana veriliyor ve bir sunucu bunu okuyordu. Televizyon anlayışına pek uymasa da bu yorumlar çok beğeniliyordu.Bayar’ın ayrılmasında yazdığı sert yazılara öfkelenen iktidarın etkisi olup olmadığını şu anda bilemiyorum. Ama daha önce Serdar Akinan’ın Akşam’daki yazılarına ara verilmişti. Ekranda çok sert eleştirileriyle tanınan Nihat Genç’in programı da yayından kaldırılmıştı. İnsanın aklına ister istemez “Bugüne kadar pekçok gazeteciyi işten eden AKP iktidarının son icraatı da bu mu” sorusu geliyor. *** Çok küçük bir ayrıntı AKP’liler Milli Takım’ın Euro 2008’deki başarısını kendilerine mal edip “Sonuna kadar sabredin, o zaman ne olacağını görürsünüz” türünden mesajlar saçıyorlar ortalığa.Kastedilen Milli Takım’ın “Her şey bitti” sanılan bir anda şahlanıp rakibini altetmesi. AKP’liler bu zaferleri kapatma davası bağlayıp “Şimdi herşey bitti sanılıyor. Oysa sonuç çok farklı olacaktır” diyorlar.Tabii ki bu moral verici bir düşünce. Ancak unutmamak gerek. Milli Takım üç maçını “Her şey bitti” denilen bir anda kazanmayı başardı. Yarı finalde ise diğer üç maçın aksine son dakika golü yiyerek kupaya veda etti.Mamafih, Milli Takım hiç olmazsa şanıyla, şerefiyle çıktı kupadan. Bence bunu hayal etmek daha faydalı. *** Kötü bir şey yapmadınsa şeytanların kapını çalmasından korkma. Çin Atasözü

Devamını Oku

AKP’ye oy verenlere çok samimi sorular!

24 Haziran 2008

AKP ve yandaşları, maddi olarak beslenen kimi Batılı gazetecilerin makalelerinin de desteği ile Türkiye’de “keskin bir kamplaşma” olduğu görüşünü yaymaya çalışıyor. Hatta bunu “kan davasına” bile benzetiyor.Türkiye’nin elbette çelişkileri vardı, anlaşmazlıkları hatta kıyasıya kavgaları da vardı. Ama Türkiye, Cumhuriyet tarihinin hiçbir döneminde “kan davası” olarak nitelenecek bir kamplaşmaya girmedi.Ne zaman ki AKP iktidar oldu, dış destekli bir “ılımlı İslam” dayatmasıyla Türkiye’de derin uçurumlar olduğu; kamplaşmanın ve gerginliğin sürekli arttığı konuşulmaya başlandı.Cumhuriyet ve Atatürk devrimleri ile hesaplaşmak ve intikam alarak Türkiye’yi bir “İslam devletine” dönüştürmek isteyen zihniyet bu “kamplaşma” söylemiyle beslenmeye ve gücünü artırmaya çalışıyor.Bir bakan kalkıp “Atatürk bir günde dini yaşamımızı değiştirdi” diyebilecek kadar ileri gidebiliyor.Oysa, Türkiye’de çok küçük bir radikal İslamcı kesim dışında herkes Cumhuriyet’le ve Atatürk devrimleriyle barışık yaşıyor 85 yıldır. Bu ülke insanı laik yaşam biçimi ile de dini inançlarının gereklerini yerine getirme konusunda da ciddi sorunlar yaşamadı.AKP’nin tepe yönetimi bana göre çok ciddi bir yanılma içinde. Sanıyorlar ki AKP’ye oy veren yüzde 47, tıpkı kendileri gibi düşünüyor, Türkiye’yi böyle şekillendirmek istiyor. Bu böyle değil. Elimde elbette bir araştırma yok ama çevremde AKP’e oy verenleri biliyorum ve diyebiliyorum ki “Yüzde 47, AKP’nin aslında Türkiye’nin yüzde beşini temsil eden, ama ülke yönetiminin yüzde 90’ına egemen olan tepe yönetimi gibi düşünmüyor.” Ve yine diyorum ki AKP’nin ve Türkiye’nin başında olan bu yüzde 5 olmadığında, geri kalan AKP Türkiye gerçeğidir. Bunu kimse inkâr edemez. Bu görüşümü son seçimlerde oyunu AKP’ye verenlerle paylaşmak için bazı sorular sormak istiyorum.Dilerim AKP’ye oy verenler bu sorulara kendi içlerinde vicdanlarının sesini dinleyerek ve kendilerini kandırmadan cevaplar versin. Bu sorulara verecekleri vicdani cevaplar, AKP’ye oy verenlerin aslında AKP’nin tepe zihniyetinin Türkiye’yi götürmek istedikleri noktaya varmak isteyip istemediklerini de ortaya koyacaktır.İŞTE SORULAR* Atatürk’ü seviyor musunuz?* Atatürk’ün Türk milletine travma yaşattığına inanıyor musunuz?* İngiltere ya da bir başka ülkenin himayesinde olmamızı benimser misiniz?* Humeyni sizin için daha mı önemli?* Camiye gitmenize karşı çıkan oldu mu?* Namaz kılmanızı engelleyen oldu mu?* Oruç tutmanız tepki gördü mü?* Zekat verirken tedirgin oldunuz mu?* Hacca gidebiliyor musunuz?* Medeni Kanun hayatınızı kolaylaştırdı mı?* Eski Türkçe yazıyı tercih eder misiniz?* Pazar günü tatilinden rahatsız mısınız?* Dini bayramları kutlarken zorluk çekiyor musunuz?* Kuran’ı Kerim’i istediğiniz zaman okuyabiliryor musunuz?* Kuran’ı Kerim’i istediğiniz an bulabiliyor musunuz?* Erkek ve kadın kıyafetlerinin Cumhuriyet öncesindeki gibi olmasını ister misiniz?* Cenazelerinizi dini vecibeleri yerine getirerek kaldırabiliyor musunuz?* Erkek çocuğunuzun sünnet olmasına engel olan var mı?* Mevlit okutabiliyor musunuz?* Başkentin Ankara’dan başka bir kente taşınmasını istiyor musunuz?* Laik, demokratik sosyal devlet kavramının kaldırılmasından yana mısınız?* Hukuk sisteminin hakkınızı yediğine inanıyor musunuz?* Mahkeme yerine kadıların karar vermesinden yana mısınız?* Erkekler 4 kadınla evlenebilmeli mi?* Yolsuzluk iddialarını sorguluyor musunuz?* Bugünkü ekonomik durumdan memnun musunuz?* Bugünkü koşullarda çocuğunuzun geleceğinin güven altında olduğuna inanabiliyor musunuz?* Bugünkü ekonomik politikalarla yakın gelecekte daha çok kazanacağınızı düşünüyor musunuz?* Amerika’nın her istediğinin yapılmasından rahatsızlık duyar mısınız?* Avrupa Birliği’nin dayatma niteliğindeki isteklerinden rahatsızlık duyuyor musunuz?* Bu iktidarın dış dünya karşısında dik durduğunu söyleyebilir misiniz?* 85 yılda yaratılan tüm ekonomik değerlerin yabancılara satılmasını doğru buluyor musunuz?* Çok çocuk dünyaya getirmenin iyi olduğunu düşünüyor musunuz?*****CHP’deki Sav faktörü CHP’nin en çok eleştirilen ismi kuşkusuz Genel Sekreter Önder Sav. İki büyük hatadan sonra partili partisiz herkes Sav’ın istifa etmesi gerektiğini düşünüyordu. Ama o yanaşmadı bile. Konuyla ilgili geçen hafta yazdığım yazıdan sonra (adı bende saklı) bir CHP milletvekili aradı. Dedi ki “Can Bey, Önder Sav giderse parti teşkilatı çöker.” İnsan şaşırıyor tabii. Koca parti bir kişiyle mi ayakta durur. CHP’li milletvekili “Örgüt zaten çok kötü durumda. Önder Bey olmasa o da kalmayacak. Çünkü örgütü ondan başkası bilmiyor” deyince sordum, “iyi de neden?” Açıkladı: “Çünkü” dedi, “Partide bir adalet var. Herkes her şeyi Önder Sav’ın sırtına yüklemiş kendi rahatına bakıyor. Sabahın köründe arayın Önder Bey partide, gece yarısı arayın, yine partide. Böyle bir adam varken kimse çalışmıyor.” CHP milletvekili telefonu kapatırken, “Bunu Önder Bey’i savunmak için anlatmadım, tam tersine koca partinin sıkıntısını dile getirmek istedim” dedi.*****Vecdi Gönül aradı Cumartesi günü yazdığım “Asıl Cumhurbaşkanı adayı Vecdi Gönül’dü” başlıklı yazıdan sonra pazartesi günü Vecdi Gönül telefonla aradı.Yazı yayınlandığında Roma’daki bir çalıştayda konuşmacı olduğunu söyleyen Milli Savunma Bakanı “Yazınızı geç okudum. Elbette bu yazı sizin sorumluluğunuzda ama bir hususu düzeltmek istiyorum” dedi.Gönül, Cumhurbaşkanılığı seçiminden önce Genelkurmay Başkanı’nı ve kuvvet komutanlarını ziyaret etmediğini ve onlarla yemek yemediğini söyledi.Milli Savunma Bakanı “Sadece bunu söylemek istemiştim” dedikten sonra konuşmamız bitti. Yemek konusunu bilemem ama asıl Cumhurbaşkanı adayının kendisi olduğu yönünde bir açıklamada bulunmaması yazının temel fikrini bir anlamda doğrulamış oluyor. Bu konuda kendisini telefonda zorlamak istemedim.*****Bir tanısanız Yıldırım Tuna’dan yine... Doktor hastasındaki yüksek tansiyonu fark edince, “Ailemden geliyor doktor” demiş adam. “Anne tarafından mı, yoksa baba tarafından mı?” diye sormuş doktor. “Karımın ailesinden” demiş adam. Doktor “Saçmalamayın. Olmaz öyle şey” diye hiddetlenince “Ahh, ahh” diye iç geçirmiş adam, “Doktor onları bir tanısanız...”*****Herkes dünyanın nizama girmesini ister, fakat gayreti başkasından bekler. Tardieu

Devamını Oku

Futbol anlayışımız farklı

23 Haziran 2008

Viyana’daki zafer gecesinden sonra bir Avrupa ülkesinin gazetesinde çalışıyor olsaydım Türkiye Milli Takımı için “Allah’ın belası takım” manşetini atardım. Ki batı basınında bunu andıran başlıklar da çıktı.Çünkü bu öyle bir takım ki, sonuna kadar pes etmiyor, canı çıkıyor belki ama ne yapıyor ne ediyor sahadan galip ve tur atlamış olarak çıkıyor.Bunda Fatih Terim’in çok etkili olduğunu hemen baştan söyleyeyim. Hoca’nın medyaya kızması, ağır hakaretlerde bulunması elbette hiç hoş değildi. Ama hakkını teslim edelim. Fatih Terim bir mucizeyi başardı. Ayrıca yazacağım bunu.Şimdi, futboldan çok fazla anlamayan biri, ama iyi bir seyirci olarak yeni futbol akımını ve Milli Takım’ın taktiğini anlatmaya çalışayım.Bana göre futbol ülkelere göre çok değişik tarzlarda oynanıyor.ALMANYA: Son derece disiplinli, her hareket önceden saptanmış ve defalarca uygulanmış. Pes etmeyen, 90 dakika makine gibi oynayan bir anlayış.İNGİLTERE: Futbola sertlik ve hırsla güzellik katan, mücadeleci ve disiplinli, rakipleri yıldıran bir oyun zihniyeti.İTALYA: Heyecanlı, kavgacı. Oyunda artistik hareketlere de yer vermeyi tercih eden, ille çok gol atmayı amaçlayan bir anlayış.BREZİLYA: Futbolu bir dans gösterisi gibi sunmak isteyen, sadece kazanmak için değil beğenilmek için de oynayan bir anlayış. Çok gol atabildikleri gibi olmadık takımlara yenilmeyi de hazmediyorlar.HOLLANDA: Müthiş bir sürate dayanan, komple yıldız harekâtı anlayışı. Bu nedenle süper favori olarak girdikleri turnuvadan eleniverdiler.Şimdi gelelim bize ve Fatih Hoca’nın taktiğine. Maçı televizyondan değil de tribünden izleyince farklı oluyor. Son Hırvatistan maçında gördüğüm şu: Fatih Hoca için bizim iyi oynamamızdan önce karşı tarafın iyi oynatılmaması öncelik taşıyor. Hırslı, kondisyonu yüksek, akıllı futbolculardan kurulu Hırvatistan Türkiye karşısında daha önceki maçlarda gösterdiği performansın yarısını bile gösteremedi. Adeta kilitlendi. Çünkü Milli Takımı oyunu ağırlaştırdı, sanki galipmiş gibi zaman geçirdi, rakibini bezdirdi.Bu futbol anlayışı belki görsel olarak hoş değil, ama sonuca götürüyor. Bu nedenle Türkiye’nin Almanya’yı elemesi ve finali Rusya ile oynaması bana göre hiç de sürpriz değil.*****İrlanda halkı bir şeyden anlamıyor İrlanda’da ilginç bir referandum yapıldı. Avrupa Birliği Anayasası’nın üye ülkeler arasında sorun yaratmasından sonra uygulamaya konulmak istenen Lizbon Anlaşması’nı İrlanda halkı kabul etmedi. Bu olay kimi çevrelerde “AB bitiyor mu?” sorusunun sorulmasına yol açtı.Ancak benim dikkatimi çeken bazı Avrupa ülkelerinin “Bu iş halkoyuyla olmuyor, en iyisi oylamalar parlamentolarda yapılsın” önerisinde bulunmaları. Demek ki Avrupalılar da her konunun halk oyuna sunulmasının aslında gerçek demokrasi olmadığını düşünebiliyormuş.Bunun yanısıra Türkiye’deki bazı AKP yanlısı Avrupa Birliği savunucularının tavrı da ilginçti. Televizyonlarda konu ile ilgili yapılan haberlere konuk olan bazı AKP yanlısı AB’ciler şu şaşırtıcı sözleri söylediler: “İrlanda halkı neyi oyladığını bilmiyor aslında. Bu konular halka bırakılırsa Avrupa Birliği yürümez.”Ne güzel değil mi? Türkiye’de yüzde 47’nin arkasına saklanıp, “Milli iradeye karşı çıkamazsın, halk ne yapıyorsa güzel yapar” edebiyatı ile kafaları karıştıracaksınız, sıra Avnupa’ya geldiğinde, “Halk bu konuları anlamaz ki, niye referandum yapıp da işi zora sokuyorsunuz” diyeceksiniz. Benim “sözde” aydınım ahlaklı değil ki....*****414 dakikadaki 9 dakika Euro- 2008’in istatistiklerini tutan uzmanlar şu sonuca varmışlar: “Türkiye şu ana kadar 414 dakika oynadı. Bunun sadece 9 dakikasında galipti.” Çok güzel istitatistik de, sonuca bakın siz. Toplam 9 dakika galip durumda olabilir. Ama 414 dakikanın galibi de Türkiye ya, ona bakın.Anladığım kadarıyla Avrupa basını bizimle biraz dalga geçmeye çalışıyor. Geçsin, boşverin, siz de gülün. “Her takıma beş çeker” denilen Hollanda’nın hali daha komik değil mi?*****İyi yontulmuş taşlar harca lüzum kalmadan kendiliklerinden birleşir. Çiçero*****Yabancıdan medet umarken tökezlemekNew York Times muhabiri Tavernise adı bu köşenin okurları için yabancı değil. Bundan aylar önce bu kadın muhabirin AKP tarafından finanse edildiğini, AKP’liler tarafından hiçbir Türk gazetecisinin sokulmadığı evlere götürüldüğünü, Güneydoğu’da kendisine sınırsız olanaklar sağlandığını yazmıştım. Bu gazeteci de AKP’ye borcunu yazdığı yazılarla ödüyordu. Şimdi Tavernise yine manşetlere çıktı. Ancak bu kez AKP yönetimini, büyük ihtimalle farkında olmadan, iyilik yapıyor zannederek, sıkıntıya soktu. Türkiye’de laiklerle AKP taraftarları arasında kan davası olduğu yalanını ileri süren Tavernise, bu iddiasına kanıt olarak Dengir Mir Mehmet Fırat’tan duyduğu sözlere yer verdi.Şöyle diyor Fırat: “Türk toplumu bir travma yaşamıştır. Bir gece içinde kıyafetlerini ve dillerini değiştirmeleri istenmiştir. Dini yaşama biçimi ortadan kaldırılmıştır. Bu travmayı yaşamayan toplumlar, insanların nasıl giyindiklerine ilişkin tartışmaları anlayamazlar.” Belli ki Tavernise, Dengir Fırat’la bir röportaj yapmamış, çünkü yazısında tek cümlelik bir alıntı var. O halde bu sözler bakan tarafından Tavernise’a daha önce söylenmiş. O da not almış ve bu yazısında kullanmış. Fırat’ın sözleri AKP’de bile tepki gördü. Bu cümleye katılmadıkları için değil elbette, kapatma davası öncesi koz verildiği için.Fırat ise dün bir basın toplantısı yaparak bu sözleri yalanlamadı, buna karşın “Benimle yapılmış uzun bir röportajdan alınmış bölüm” dedi. Ama bu, gerçeği değiştirmez. Siz kendi çıkarınız için hiçbir kural tanımaz ve sürekli yabancılardan medet umarsanız, Türkiye gerçeklerinden habersiz yabancılar, güya size destek olmak isterken ağır hasar görmenize neden olurlar.

Devamını Oku

Kanıtlanamayan gerçekler aslında belirleyici olandır!

23 Haziran 2008

Sevgili okurlar; geçen haftanın kuşkusuz en önemli olayı Viyana’da kazandığımız “inanılmaz” zaferdi. Bu zaferi statta izleme şansı bulanlardan biriydim. İsviçre’nin vize işkencesini protesto etmek için bu ülkeye gitmemiştim biliyorsunuz. Euro 2008’in sponsoru Coca Cola “Maç İsviçre’de değil, buna gelin artık” deyince bir günlüğüne kalkıp gittim. İyi ki de gittim, çünkü böyle bir olayı insan hayatında kaç kere yaşar bilemiyorum. Maç ve Viyana izlenimlerimden bazılarını bu hafta içinde sizlerle paylaşmak istiyorum.Baykal’la sohbetSevgili okurlar, geçen hafta yazdığım iki Baykal yazısı da çok ses getirdi. Özellikle Tuncay Özkan’ın CHP’ye genel sekreter olmak istemesiyle ilgili yazı adeta yorum rekoru da kırdı. Açıkçası o yazının bu kadar ilgi çekeceğini ve tepki alacağını hiç düşünmemiştim. Benim için de şaşırtıcı oldu.Siyaseti karıştıran yazılarSevgili okurlar; geçen hafta yazdığım Ankara izlenimleri hayli ses getirdi. Özellikle iktidar kanadından farklı sesler yükseldi. Anlattığım bir “meçhul bakanı” kendisine yakıştıran Cemil Çiçek’in ifadelerini zaten yazmıştım. Başkomutan Abdullah Gül’ün emanetçisi bakan ile asıl Cumhurbaşkanı adayının Vecdi Gönül olduğunu anlatan yazılar da çok ilgi çekti.Bu arada özellikle bazı iktidar mensupları “dedikodularla parti yıpratılıyor” iddiasında bulundu. Ama hemen söyleyeyim; bu yazdıklarım dedikodu değil. Sadece “kanıtlanamayan ve kanıtlanması o an için mümkün olmayan” bilgi ve gerçeklerdir.Bize özel değil Ve en önemlisi siyasette belirleyici olanlar da bu kanıtlanamayan gerçeklerdir. Bu gerçekleri ilgili olan herkes bilir, konuşur ve anlatır. Ama iş resmiyete döküldüğünde kimse üstüne alınmak istemez. Son derece de doğaldır bu. Ayrıca bu sadece ülkemize özgü de değildir, demokratik siyasetin her ülkede geçerlidir bu.Peki kanıt nedir? Çok basit, kanıt olayın sonucudur. İlgili tüm taraflar da inkar etse, sonuç nasıl olsa ortaya çıkacaktır. O zaman zaten kimsenin kanıta da ihtiyacı kalmaz, herkes yeni duruma ayak uydurmaya çalışır.Elbette “bilinen ama söylenmeyen ve kanıtlanamayan” bu gerçeklerin hepsinin sonuca ulaşması da mümkün olmayabilir. Örneğin “meçhul bakanla emanetçi bakan” gerçeklerinin ikisinin birden sonuca ulaşması mümkün olamaz. Biri gerçekleşince diğerinin varlığı da kesinleşir. Ama üzerinde durulmaz artık.İki küçük örnek Sadece şu örnekleri vereyim. 1989’da Özal’ın Cumhurbaşkanı olacağı sözleri yayılmıştı. Özal ilk başta reddetmişti bu açıklamaları. Sonra Cumhurbaşkanı oldu. Yine Demirel’in de Özal’ın vefat etmesinden sonra “Cumhurbaşkanlığını düşünmediğini” söylediğini hatırlayın. O da cumhurbaşkanı oldu.Demem şu ki, bu tür beyanları yalan olarak kabul etmeyin. Sadece o günün koşullarına göre uygulanan stratejilerdir. Bugünküler de böyle işte.İç dinsel çatışmaSevgili okurlar, fazla ayrıntıya girmeden AKP’de yaşananların siyaset dışında dinsel açıdan da önemli olduğunu söylemek istiyorum. Dışarıya çok yansımıyor olsa da parti içinde ciddi bir siyasal İslam çatışması var. Örneğin Erdoğan ve yakın çevresi Menzil Tarikatı’nın çok etkisi altında. Bu etki Erdoğan ve çevresini Suudi Arabistan’ın Vahabilerine çok yakınlaştırıyor.Buna karşın Gül ve çevresi ise Fethullah Gülen tarikatının etkisi altında. Bu tarikat çevrelerinde konuşulduğuna göre Fethullah Gülen, Erdoğan’dan desteğini çekmiş görünüyor. Kemal Derviş’in gelişiGeçen haftanın çok konuşulan konularından biri de Kemal Derviş’in tekrar ortaya çıkmasıydı. Gerçi planlı bir toplantı için Türkiye’ye geldi Derviş, ama zamanlama açısından hayli ilgi çekti.Peki Kemal Derviş siyasette yeni bir isim olabilir mi? Bana göre evet. Hatta keşke Derviş kalitesinde bir ekip kurulabilse ve Türkiye hızla ileri doğru yürümeye başlasa. Kemal Derviş’in adı etrafında dönen fırtınalar ve kendi izlenimlerimle ilgili yazıları hafta içinde sizlerle paylaşacağım.Kene olayıSevgili okurlar, siyaset ve ekonomi dünyası toz duman içindeyken, halkın önemli sorunlarından biri de “kene ısırmaları.” Gerçekten özellikle büyük kentlerde cumartesi-pazar günlerinin korkulu rüyası oldu keneler. Çünkü insanlar parklarda bahçelerde keneden korkuyorlar. Bu da tatil günlerinin sosyal yaşamını hayli sıkıntıya sokmuş gözüküyor.Geçen hafta yazdığım bir okur mektubundan sonra işin uzmanlarından da bilgiler geldi. Örneğin okurun yazdığı türden kene aşısı olmadığını, bu aşının keneler tarafından taşınarak bulaşan TBE hastalığına karşı bir önlem için kullanıldığını öğrendim.Hepinize iyi haftalar dilerim.*****Bu gece TRT 1’deyimHayli uzun bir aradan sonra bu gece ilk kez TRT’ye konuk oluyorum. Dr. İbrahim Kalın’ın yönettiği “Enine Boyuna” adlı programda kapatma davası süreci ile başlayan siyasi gelişmeler tartışılacak.Eğer son anda bir değişiklik olmazsa programa Hüseyin Hatemi, Gülay Göktürk, Fatih Çekirge ve Emre Aköz’ün katılacağı bildirildi.Saat 23.00’te başlayacak olan program yaklaşık 2 saat sürüyor. İzlemek isteyenlere duyurmak istedim.*****Küçük şeylere gereğinden fazla önem verenler, elinden büyük iş gelmeyenlerdirEflatun

Devamını Oku