Geçen hafta sırf matraklık olsun diye “Kennedy’yi de Ergenekon vurmuş, Lady Diana’yı öldüren de Ergenekon’du” diye yazmıştım. Bir pazar gününün rahatlığı içinde hepimiz gülmüştük.Ancak pazartesiden itibaren iş değişti. Aklı başında sandığımız koca koca makam sahipleri Ergenekon olayını iyice sulandırıp, 600 yıllık geçmişe dayandırmaya çalıştılar.Demek uçukluk bir başladı mı durdurmak mümkün olmuyor. Bu durumda benim sırf espri olsun diye yazdığım “Kennedy’yi de Ergenekon vurmuş” haberi bizim resmi kişilere göre ciddiye alınabilir. Ve gerçekten sakın şaşırmayın, iddianame açıklanıp mahkeme başladığında deliller arasında bu büyük suikast de olabilir. Bu kez espri değil. Bu kafa onu da yapar. Nasıl olsa Ergenekon olayı bir mizah haline getirildi. Bu niye yapılmasın ki?*****Einstein geri zekâlı sanılmıştı Geçtiğimiz günlerde elime geçen bir başka kitap da Suat Yavuz’un yazdığı “Şaşırtıcı Bilgiler Ansiklopedisi” oldu. Enteresan bilgileri kitabında toplayarak çocukların dikkatini çekmeyi amaçlayan Yavuz, bence her yaştan okuyucunun içinde bir şeyler bulabileceği bir kitap hazırlamış. Geniş araştırmalar sonucu toparlanan bilgilerden işte bazıları: * Daktilo, tükenmez kalemden daha önce keşfedilmiştir.* Dünya üzerinde her gün 35 milyar e-mail gönderildiği tahmin edilmektedir.* Eifel Kulesi kış aylarında 15 cm kısalmaktadır.* Japonya parası taklit edilmesi en zor paradır.* Amerika’da 200’den fazla karpuz çeşidi yetişir.* Limonda çilektekinden daha fazla şeker vardır.* Bir kadının nabzı, bir erkeğin nabzından daha hızlıdır.* Dünya’da insandan çok denizaslanı bulunmaktadır.* Her gün öğrendiklerimizin yüzde 80’ini unuturuz. * Televizyonlardaki şiddetin yüzde 46’sı çizgi filmlerde yer almaktadır.* Dünyadaki çiçek türlerinin yüzde 80’i Asya kıtasından gelmektedir.* Bozulmayan tek gıda baldır.* Bir salatalığın yüzde 96’sı sudur.* Soğan soyarken, ciklet çiğnemek sizi ağlamaktan korur.* Yeni Zelanda, 1890’da, kadına oy veren ilk ülkedir.* Bir anneden en fazla çocuk doğurma dünya rekoru 69 çocuktur.* Ahtapotların gözbebeği dikdörtgendir.* Dünyada, 150’den fazla at çeşidi vardır.* Fillerin ölümleri sonrası ayakta kaldıkları bilinmektedir.* Jaguarlar köpekten korkar.* Dünyadaki en büyük işveren, bir milyonun üstünde insan çalıştıran Hint demiryolları ağıdır.* Dünyada telefon hizmeti olmayan tek ülke, Bhutan’dır.n İzlanda’da restoranda bahşiş vermek hakaret olarak kabul edilir.* Birinci Dünya Savaşı’nda, sigaralar, askerlere yemekleriyle birlikte dağıtılıyordu.* Einstein 9 yaşındayken akıcı konuşamıyordu. Ailesi onun geri zekâlı olduğunu düşünüyordu.* Las Vegas’taki otellerdan bazıları havuzda yüzen kumarhane masalarına sahiptir.*****Fıkra nasıl anlatılır? Geçen pazar sizlerle paylaştığım Eyüp Karadayı’nın “Ayıptır söylemesi” adlı kitabında bir de fıkra anlatmaya hevesli olanlara uyarılar var. Bakın neler:* Sakın durup dururken “durun size bir fıkra anlatayım” diye ortaya atılmayın. Yeri gelince, en uygun zamanda, sohbetin içeriği içinde konuya espri getirecek fıkrayı seçin.* Fıkranın orada bulunanları incitmemesine özen gösterin.* Şayet unutkansanız hiç fıkra anlatmaya girişmeyin.* Taklit yapmayı beceremiyorsanız, taklitli fıkra anlatmaktan kaçının.* Fıkrada yabancı isimler varsa, “adamın biri”, “o yazıda” veya “bir yerde” gibi geniş kapsamlı sözler kullanın.* Fıkrayı anlatmaya başlayınca veya anlatırken sakın önce siz gülmeye başlamayın.* Fıkrayı daha önce kendi kendinize anlatıp, esprinin vurgulanacağı yeri iyi belirleyin.* Fazla ayrıntılara girmeden, mümkün olduğunca kısa birkaç cümle içinde anlatmayı tercih edin.* Aynı fıkrayı aynı kişilere ikinci kez anlatmamaya özellikle çok dikkat edin.* Size de ikinci kez anlatılırsa, sanki ilk defa duyuyormuş gibi dinleyin.* Nükteyi kavrayamayan bir kişi sonra “Eee, sonra ne olmuş?!..” diye sorsa bile sakın moralinizi bozmayın.*****Ekranda şirinlikler Televizyonlarda her akşam “hararetli” tartışmalar oluyor. Programcılar genellikle birbirine çok zıt fikirli isimleri karşı karşıya getirmeye çalışıyorlar. Böylelikle yüksek volümlü tartışmalar oluyor ve bu da haliyle reyting getiriyor.Ama bazen de birbirine karşı olanlar arasında öyle şirin diyaloglar yaşanıyor ki, hava birden yumuşuyor, izleyiciyi gülümsetiyor.Bunlardan son zamanlarda en hoşuma gideni Nuray Mert ile Mehmet Metiner arasında olanıydı. Bir kanalda “karşıt görüş” olarak karşı karşıya gelen ikili sürekli tartıştılar.Aslına bakarsanız bir süre öncesine kadar bu ikili pek karşıt değildi. Ekranda birbirlerine hitap tarzlarından hayli yakın dostlukları olduğu da anlaşılıyordu. Ama o gece karşıt pozisyondaydılar.Hararetli tartışma sırasında Nuray Mert bir ara Mehmet Metiner’e “Şekerim” diye hitap etti. Çok hoşuma gitti bu ama dil sürçmesi sandım. Meğer değilmiş çünkü ilerleyen dakikalarda Nuray Mert defalarca “Şekerim” dedi.Bu sırada Mehmet Metiner “Eskiden Taliban gibi olduğunu, çok radikal davrandığını ama değiştiğini” anlatıyor.Mehmet Metiner’i destekleyen ve aynı görüşte olan kişiler bu “şekerim” hitabına nasıl tepki verdi acaba? Tabii aradaki dostluğu bilmeyince tuhaf karşılamışlardır herhalde.*****Şaşırtıcı yasaklar * Arabasının altında birinin bulunduğunu gören sürücünün otomobilini çalıştırması yasaktır. (Danimarka)* Demiryolunda öpüşmek yasaktır. (Fransa)* Domuzlara “Napolyon” isminin verilmesi yasaktır. (Fransa)* Yağmur yağarken çimler sulanamaz. (Kanada)* Ağaca tırmanmak yasaktır. (Kanada-Oshawa)* Bank Street’te pazar günleri dondurma yemek yasaktır. (Kanada-Ottawa)* Kadınların toplu taşıma araçlarında çikolata yemesi yasaktır. (İngiltere)* İnek sahiplerinin sarhoş olması yasaktır. (İskoçya)* Patikada sağ elinin üzerinde amuda kalkarak yürümek yasaktır. (Avustralya)* Araba kullandığınız zaman gömlek giymek zorundasınız. (Tayland)* İç çamaşırsız gezmek yasaktır. (Tayland)* Tren raylarına tuz dökmek ölüm cezasıyla cezalandırılabilir. (ABD-Alabama)*****Babanın fakir olması senin suçun değil ama kayınpederinin fakir olması senin suçun!
Başbakan, iş adamlarına karşı konuşurken çok öfkeliydi geçen hafta. Ekonominin krize doğru gittiğini söyleyenlere ateş püskürüyordu. Ama konuşmasının en çarpıcı bölümü “Kriz mıriz yok yaaa” dediği andı. Erdoğan kriz mıriz olmadığını kanıtlamak için bir yılda 169 bin otomobil satıldığını söylüyordu burada.Tabii ekonomi uzmanları ister istemez gülümseyerek izliyor bu sözleri. Çünkü otomobil satışındaki artış kriz olmadığının göstergesi olamaz. Hatta kimilerine göre tam tersine otomobil satışında ulaşılan bu rakam bir krizin de ciddi habercisi.Tayyip Erdoğan kriz olmadığına otomobil satışını kanıt gösterirken herhalde otomobilin pahalı olduğu mantığından yola çıkıyor. Yani “bu kadar pahalı bir mal bile bu kadar çok satılıyorsa, krizden kim söz edebilir?” demeye getiriyor.Doğrudur, en pahalı tüketim mallarından biri olan otomobil çok satılıyorsa bu düşünce mantıklı gibi geliyor. Aynı konuşmaların kahvelerde yapıldığını da söyleyebiliriz. En azından ben kim bilir kaç kere duydum şu sözleri: “Bir de para yok diyorlar, peki bu arabalar nasıl peynir ekmek gibi satılıyor.” Mutlaka siz de duymuşsunuzdur.Ancak Başbakan Erdoğan’ın unuttuğu, otomobil satışlarında uygulanan 5 yıl vade sistemi ile aylık taksitlerin bakkal faturasından bile az tuttuğu. Tabii kahvede konuşanlar da bunu hesaplamıyor. Başbakan’ın iyi dediği ekonomiye göre ucuz dövizle ve uzun yıllara yayılan taksit imkânı dar gelirlileri bile lüks tüketime itiyor. Dar gelirli aileler bu uğurda birçok temel ihtiyaç malzemesinden vazgeçip, uzun yıllar sürecek taksitleri ödemeyi tercih ediyorlar. Hepsi bu.Başbakan da milletin şimdilik “kurnazca” görünen planına bakarak ekonominin krizde olmadığını söylemekten çekinmiyor. İyi bir şey değil bu. Bütün dünyada kriz konuşulurken, hiçbir önlem almadığı görünen Türkiye’de bir de üstelik ekonomik mucizeden söz etmek herkese aptal muamelesi yapmakla eş değerdir.*****İş takibi meselesiEmekli Oramiral Özden Örnek’e atfedilen günlüklerde benden de söz edildiğini öğrendim. Meğer Örnek’e ait denilen günlüklerde 2004 yılı yazında makamında yaptığım ziyaret de bulunuyormuş. Örnek, benim kendisini ziyaret ettiğimi, güncel olayları konuştuğumuzu, bunun yanı sıra Cem Uzan’ın askerlik konusunun da sohbet sırasında geçtiğini yazmış.AKP medyasının bazı kalemşorları bunu bahane ederek “Yüksek maaşımdan olmamak için patronumun işini takip ettiğim” yolunda yazılar yazmışlar. Merak edenin bilgisine sunmak isterim. Cem Uzan’la patron-çalışan ilişkim 14 Şubat 2004 tarihinde TMSF’nin tüm Uzan şirketlerine el koyması ile fiilen sona erdi. O tarihten bu güne Uzan grubundan hiçbir isim altında herhangi bir para almadım.Örnek’i de bir gazeteci sıfatıyla ziyaret ettim. Ziyaret tarihinde çalışamadığım gibi Uzan’dan da maaş almıyordum. Patronunun işini takip etmek tanımlamasının yanlış olduğunu belirtmek isterim.*****Sadece sınavı kazanmakla bitmiyorÜniversite sınav sonuçlarının açıklanmasıyla eğitim cephesi oldukça hareketlendi. Gençlerin çoğu bu zorlu maratonda sona yaklaştıklarını düşünseler de durum pek de bekledikleri gibi değil. Geçtiğimiz haftalarda İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi bünyesindeki Akademedya (Akademik Medya ve Kamuoyu Araştırmaları Grubu) tarafından yayınlanan “Yurt Yaşamı Araştırması” geçti elime. Sınavlar, tercihler derken özellikle pek çok veli başka kentlerde okumaya gönderdiği çocuklarının hangi koşullarda barınacağını pek bilmiyor. İşte bu araştırma yüksek öğretim hayatları sırasında üniversite öğrencileri için büyük öneme sahip yurtların sosyal ve fiziksel imkânlarının yetersiz olduğunu ortaya çıkarmış. Örneğin, yurtta kalan öğrencilerin yüzde 67,4’ünün düzenli beslenemedikleri araştırmada dikkat çekiyor. Tabii bunda önemli etken yurtta kalan öğrencilerin aylık harcama limitlerinin 150 ila 350 YTL arasında olması.Araştırmada, yurtlardaki fiziksel imkânsızlıkların başında sağlık hizmetleri geliyor. Gençlerin yüzde 82,4’ü acil durumlarda müdahale edecek sağlık görevlisi bulunmadığını belirtiyor, revirleri yetersiz buluyor. Ayrıca, bir öğrencinin temel gereksinimi olan etüd odalarının, kütüphanelerin, bilgisayar, internet ve TV odalarının yetersiz olduğu da araştırmaya katılan gençler tarafından belirtiliyor.Bu araştırmayı inceledikten sonra, eğitimin bir ülkenin geleceği hazırlarken üzerinde durulması gereken en önemli konu olduğunu tekrar söylemem gerektiğini düşündüm. Üniversite sayısının artırılması, kontenjanların çoğaltılması, baraj puanlarının düşürülmesi çok güzel de altyapıları sağlam olmayınca neye yarar?*****Sinan Bey’in Atatürk sevgisi Sevgili Can Ataklı sizinle çok dikkatimi çeken ve arkadaşlarımın da katıldığı bir noktayı paylaşmak istiyorum. Ankara Ticaret Odası Başkanı Sinan Aygün gözaltına alınırken doğal olarak basına bir şey söyleyememişti. Ama Sinan Bey’den aklımızda kalan tek şey “Suçum Atatürk’ü sevmek” cümlesiydi. Aygün 15 gün kadar tutuklu kaldıktan sonra serbest bırakıldı. Ama nedense serbest bırakıldığı andan beri kendisinden Atatürk sevgisi ile ilgili tek cümle bile duymadık. Varsa yoksa devletten, devletin kendisine ne kadar iyi davrandığından ve devletin yemeğini hiçbir şey yapmadan yemesinden söz ediyor.Demek ki iktidar amacına ulaşmış. Atatürk sevgisiyle içeri soktukları, Atatürk’ü unutup devlete saygı duymayı öğrenerek dışarı çıkıyor. (M. Yılmaz- Ankara)*****Baykal’da kıpırdanmaErgenekon konusunda çok net bir tavır alan CHP lideri Baykal’ın kamuoyunda puan kazanmaya başladığını görüyorum. Son birkaç gündür birbirinden çok farklı kesimlerden aldığım izlenim böyle.CHP’nin başında Baykal olduğu sürece bu partiye asla oy vermeyeceğini söyleyen bir tanıdığım geçen gün, “Baykal’ın son günlerde söylediği her şey doğru” diyordu. Yine Baykal muhalifi olduğunu bildiğim bir başka tanıdığım da “Eğer Baykal bu doğru tutumunu sürdürürse fikrimi değiştirebilirim” dedi.Taksiler de biliyorsunuz, genel izlenimlerin en iyi alındığı yerlerdir. Birkaç kez taksiye bindim son bir haftadır. Sohbetlerde Baykal’a yönelik eskisi gibi bir tepki olmadığını hissettim. İlginç.
Başbakan Erdoğan’ın “Velev ki siyasal simge” sözleriyle başlayan türban tartışması Anayasa Mahkemesi’nin iptal kararı ile son buldu. Şu sıralar gözler AKP hakkında açılan kapatma davası ile Ergenekon soruşturmasına çevrilmiş durumda.Ancak A&G Araştırma Şirketi’nin türban konusunda yaptığı son araştırma gösteriyor ki Türkiye’nin türbana bakışında bu arada ciddi değişikler var.Araştırmada en dikkat çekici nokta, Türk toplumunun giderek türbanı laiklik karşıtı bir simge olarak görmesi. 2007 yılında yapılan araştırma ile bugünkü kıyaslandığında “türban laiklik karşıtı bir simgedir” diyenlerin oranında artış söz konusu. Bu da defalarca bu köşeden belirttiğim üzere, AKP’nin türban konusunda büyük yanlışların altına imza attığını bir kez daha kanıtlıyor. Kamuda türban kullanımı ile ilgili bölümü de araştırmanın bir diğer ilginç maddesi. Eylül 2007’de yapılan araştırmaya katılanların yüzde 37,4’ü “kamuda türban yasak olmalı” derken, bu oran bugün yüzde 50,3’e yükselmiş. Peki, geçen 9 ayda ne oldu da fikirler değişti? AKP seçmeninin büyük bölümünü Cumhuriyet kazanımlarını benimsemiş, Atatürk ilke ve devrimleriyle problemi olmayan kişiler oluşturuyor. Bu çoğunluk istikrarı bozmamak, zaten ip üzerinde cambazlık yaparak devam ettirdikleri hayatlarında yeni bir maceraya atılmamak için ve bir de AKP’nin ilk 5 yılda ortaya koyduğu merkeziyetçi yönetim şekline aldanarak yeniden AKP’ye oy verdi. Ancak seçimlerin üzerinden çok geçmeden Türkiye’nin yaşadığı siyasi ve toplumsal gerilimler bu kitleyi AKP’den uzaklaştırdı. Ki yine aynı araştırmada yer aldığı üzere ankete katılanların yüzde 45,9’u türban konusunda hükümeti sorumlu görüyor.Son olarak araştırmada dikkatimi çeken, kadınlarda örtünme oranının eğitim seviyesi arttıkça azalması oldu. Diplomasız kadınların yüzde 89,7’si örtünürken bu oran lise mezunlarında yüzde 23,4’e, üniversite mezunlarında ise yüzde 10,2’ye düşmekte. Eğitim seviyesi yükseldikçe inanç azalmayacağına göre demek ki çağdaşlık ve mantık ağır basıyor. *****İlk generaller değil Ergenekon soruşturmasında gözaltına alınan iki orgeneralin tutuklanması AKP yandaşlarını çok sevindirdi biliyorsunuz. Ama bu kesim sevincini AKP adına değil de “darbe önlendi, pislikler ortaya çıkıyor” diyerek belirtti. Bir de üstüne “İlk kez generaller de tutuklandı” başlıklarıyla verdiler.Bu çok da doğru değil. Türkiye ilk orgeneralini Menderes döneminde tutukladı. 33 kişinin ölümünden sorumlu tutulan Orgeneral Mustafa Muğlalı tutuklanmış ve hapse mahkûm edilmişti. Orgeneral Muğlalı hapishanede ölmüştü.12 Mart döneminde de generaller tutuklanmıştı. 9 Mart’ta darbe yapacağı ileri sürülen Tümgeneral Celil Gürkan tutuklanmış, üstelik Özel Harp Dairesi’nin işkence tezgâhından bile geçmişti. Yine Korgeneral Cemal Madanoğlu da bu dönemde tutuklanmıştı. Şimdi televizyonlardan hiç inmeyen Mahir Kaynak da bu isimlerin muhbiriydi. Türkiye “ajan provokatör” deyimini Mahir Kaynak’la öğrenmişti. Şimdi belli ki ajan provokatörün adı “gizli tanık” olmuş. Çok merak ediyorum Ergenekon’un “Mahir Kaynak”ları kimler çıkacak. Çok şaşıracağımızı söyleyebilirim. Yine aynı dönemde bir de “bomba davası” vardı. Tıpkı bugünkü Ergenekon iddianamesine benzer bir iddianame ile pek çok kişi tutuklanmıştı. Aralarında askerler, polisler, mafya üyeleri vardı. Sanıklar arasında 27 Mayıs ihtilalini yapmış, genç ama generallerden bile güçlü subaylardan Numan Esin de bulunuyordu.Bırakın general tutuklamayı, Türkiye bir kuvvet komutanı orgenerali bile tutuklayıp hapisle ve rütbe tenziliyle cezalandırdı daha çok yakında. Yani bir tabu falan yıkılmış değil, dönemlerin koşullarına göre yaşanıyor her şey. Abartmayın o kadar.*****Tüfeğin sahibi kim? Fıkra Eyüp Karadayı’dan: 80 yaşındaki adam doktora gider. Doktor adama sorar:“Sağlığınız nasıl?” “Harika doktor bey, 18 yaşında bir karım var ve benden hamile...” Doktor birkaç dakika düşündükten sonra adama döner ve “sana bir hikâye anlatacağım” der... Avlanmaktan çok hoşlanan bir adam varmış. Her gün tüfeğini alarak ava gidermiş. Fakat bir gün dalgınlıkla yanına tüfek yerine şemsiyesini almış. Ormana gitmiş. Ağaçların arasında yürürken karşıda bir geyik görmüş. Hemen şemsiyeyi çıkarmış, nişan almış ve “Pat.. pat..” Geyik yere yığılmış...Hikâyeyi dinleyen 80’lik adam, şaşırmış.. Doktora dönerek, “Olamaz..” demiş.. “Geyiği bir başkası vurmuş olmalı..” Doktor cevap vermiş: “Kesinlikle öyle!..”*****“Her şeyi biliyorum” böbürlenmesinin tehlikesi Star Gazetesi yazarı Şamil Tayyar, iddianamede yer alan gizli tanıklardan üçünü bildiğini ama isimlerini açıklamayacağını yazdı. Gizli tanığı deşifre etmenin cezası ne kadardır bilmiyorum. Ancak bu tür yazı ve beyanlar çok tehlikeli olabilir. Hem yazan açısından hem de tanıklar açısından.Şimdi diyelim ki tanıkları susturmak isteyen güçler var. Bunlar Şamil Tayyar’ı kaçırdılar ve zor kullanarak bu isimleri öğrendiler. Sonra da gidip bu tanıkları ortadan kaldırmaya kalktılar. Ne olacak o zaman?Bir gazeteci böyle bir sorumluluğu üstlenebilecek kadar cesur davranabilir mi? Ya da bu “cesaret” mantık çerçevesine oturtulabilir mi?Tanık ortadan kaldırma gibi heyacanlı sahneleri filmlerde görüyoruz. Evet öyle. Ama “Tanıkları biliyorum” gevezeliği filmlerde bile olmuyor.*****Sinan Aygün olayında kafama takılan Ankara Ticaret Odası Başkanı Sinan Aygün neden tutuklandı, neden 15 gün sonra serbest bırakıldı? Delillerde değişen neydi?Tahminim: Bana sanki Sinan Aygün’e “kısa süreli” bir ceza verildi gibi geliyor. Sanki, Sinan Aygün’ün “burnunu sürttürmek” istedi birileri.Çünkü Sinan Aygün hem karakteri hem de konumu gereği hemen herkesle ilişki içinde. Aygün’ü sabah Genelkurmay Başkanlığı’nda, öğle hükümetten bir bakanla, akşamüzeri ise iş dünyasında önde gelen biriyle, akşam yemeğinde gazetecilerle, gece de Ankara Belediye Başkanı’yla birlikte görebilirsiniz. Bu hiç şaşırtıcı değil.Bu kadar geniş ilişkiler içinde olan birinin çok konuşması da son derece doğal. Öyle sanıyorum ki, Aygün’ün safiyane konuşmaları birilerinin canını sıktı. “Şunu biraz korkutalım” dediler gibi.Merak ediyorum, acaba bu işin içinde Ankaralı gazetecilerin “meçhul bakan” adını taktıkları kişi olmasın? (Sinan Aygün’e geçmiş olsun dileklerimle.)***** Bu gece 32. Gün’deyim, saat 23.00 sıralarında yayınlanacak.
Sizlere dün derin devlet ile çetenin farkını anlatırken “Yarın size iki derin devlet olayı anlatacağım” demiştim.Bunlardan biri, kamuoyunda da büyük tepki yaratan “çuval” olayı. Kuzey Irak’taki Amerikan askerleri Süleymaniye’de Türk askerinin konuşlandığı bir binayı basmış ve biri binbaşı 11 subayımızı başlarına çuval geçirerek götürmüşlerdi. Askerlerimiz 60 saat sonra serbest bırakılmıştı.Peki, bu olayın derin devletle ilişkisi ne?Süleymaniye baskınının biraz öncesine gidelim. Amerika Kuzey Irak’a kod adı “Nile” olan çok özel ve vurucu bir birlik sokmak istiyor. Bunun için de Türkiye’den iş birliği istiyor. Amaç, vurucu timin güvenlik içinde Kuzey Irak’a geçişini ve çalışmalarını yapmasını sağlamak.Türkiye, Amerikan vurucu timine Türk askerinin eskortluk yapması koşulu ile iş birliği teklifini kabul ediyor. Amerikalı askerler bu sayede Kuzey Irak’a geçiyorlar. Ancak Barzani ve Talabani Türk askerinin eskortluğuna karşı çıkıyor. Amerika da o günün koşullarında Türk askerini yalnız bırakarak operasyonlarına kendi devam ediyor.Bu askerlerimiz Süleymaniye’de konuşlanıyor. Ve 4 Temmuz 2003 tarihinde ciddi bir Amerikan gücü yanında Peşmergeler olduğu halde Türk askerinin konuşlandığı binayı basıyor.Şimdi derin devlet konusuna gelelim. Amerikalılar elbette bu baskına bir kılıf buluyorlar. Deniyor ki, “Buradaki Türk subaylar bölgede kimi suikast ve bombalama eylemleri gerçekleştiriyor.” Bu doğru mu, kesin açıklama yok elbette. Ama eğer doğruysa bu aynı zamanda yasa dışı bir eylem. Bu eylemin emri ise Türkiye tarafından veriliyor. Emrin verilmesi de bir kişinin insiyatifinde değil. Pek çok kişi bu eylemleri biliyor elbette, hatta belki Başbakan bile. Ama eylem kural dışı olduğu için de sorulduğunda asla kabul edilmiyor.Amerika kendine göre çaresiz kalınca da baskını gerçekleştiriyor. Rivayet odur ki çuval olayından bir süre sonra yine “misilleme yapın” talimatı ile bir grup Amerikalı asker yanlarında peşmergeler olduğu halde mayınlı bir araziye çekiliyor. Mayının ortasında hareketsiz kalan Amerikalı askerlerin başına don giydiriliyor. Bir süre sonra da serbest bırakılıyorlar.Amerikan derin devletinin eylemlerinden biri de 1 Ekim 1992’de yaşanan Muavenet olayıdır. Hatırlatayım, o tarihte Ege’de NATO ortak tatbikatı yapılıyordu. Amerikan uçak gemisi Saratoga’dan bir gece iki füze fırlatıldı ve Türk savaş gemisi Muavenet’in kaptan köşkünde patladı. Biri gemi komutanı üç şehit verdik, 27 askerimiz de yaralandı.Olayın iç yüzü asla açığa çıkmadı ama dedikodular ABD’nin Türkiye’yi uyarmak adına kaza süsü verilmiş bir saldırı gerçekleştirdiği yolundaydı. Amerikan derin devleti asla üstlenmeyeceği bir olaya imza atmıştı aslında.*****Biz bu filmi bir yıldır izliyordukABD Başkonsolosluğu’na yapılan silahlı baskını bile Ergenekon’a bağlamak isteyenler olunca “Bu, Kurtlar Vadisi dizisinde aynen vardı” diye yazmıştım. Kurtlar Vadisi dizisinin son bölümlerinde Ergenekonvari örgütün lideri durumundaki İskender Büyük, emrindeki Hizbullah militanlarını eyleme sürüyordu. Amaç, bazı olayları dinci teröristler yaptı gibi göstermekti.Ancak iddianamenin ana hatları ortaya çıkınca buradaki pek çok olayın Kurtlar Vadisi dizisi senaryosu ile bire bir çakıştığını görüyoruz.Savcılık, Ergenekon örgütünün temelini 600 yıl öncesine dayandırmış. Yani Ergenekon denilen varlık aslında 600 yıldır hüküm süren gizli bir örgütmüş. Zaman içinde lider ve oyuncuları değişiyor ama yöntem hep aynı.Kurtlar Vadisi dizisinde de bu var. Tam bir yıldır milyonlarca izleyici “ihtiyarlar” denilen ve çok gizli tutulan bir örgütü izliyor ekranlardan.Bu “ihtiyarlar” kendilerinin devletin asıl sahibi olduğunu söylüyorlar. 600 yıldır bu gücün hep egemen olduğu, tüm kararları onların verdiği ileri sürülüyor.Dizide ihtiyarlar ilk ortaya çıktıklarında Atatürk’ü Samsun’a gönderenin de bu örgüt olduğu ileri sürülmüştü. Dizinin baş kahramanı Polat Alemdar sonunda bu çok gizli örgüte katılıyordu.Sonra birden ne olduysa oldu. İhtiyarlar yani 600 yıldır hüküm süren gizli örgüt birden taraf değiştirdi. Polat Alemdar’ı sattı ve İskender Büyük’ü koruma altına aldı.Kurtlar Vadisi devlet için çalışan ve çalışmayan mafyaların savaşını anlatıyordu 4 yıldır. Ergenekon olayının başlamasıyla birlikte senaryo birden farklı hale geldi. Biri birinden çalıyor ama hangisi?*****İster misiniz Özkök de tutuklansın?Eski Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök hangi amaçla ortaya çıktı, bir anlam vermek zor. Ama en kritik anda kendi döneminde bir darbe planlandığı izlenimi verecek açıklamalar yapması garipti. Biliyorsunuz bunu “paşanın intikamı” olarak nitelemiştim, çünkü gerçekten akla başka bir şey gelmiyordu.Ama her adımı, bir sonraki adımı da düşünerek atmak gerekir. Hilmi Paşa ortalığı karıştırdı, güleç yüzüyle her gün gazete sayfalarını süsledi.Şimdi soruşturmaya Askeri Savcılık da karıştı. Ergenekon savcısından askerlerle ilgili belgeleri istedi. Bu belgeleri inceleyip Hilmi Özkök hakkında soruşturma başlatabilir mi? Hatta bir bakmışsınız Hilmi Paşa’yı da askerler tutuklayıvermiş. Olmaz olmaz demeyin...*****Bugün Kanaltürk’teyimBugün saat 13.00’te Kanaltürk’te Zeliha Saraç’ın sunduğu ekonomi ağırlıklı öğle haberlerine konuk oluyorum. Programda Anayasa Mahkemesi’nde süren kapatma davası ile Ergenekon konusundaki son gelişmeler hakkında sohbet edeceğiz.*****Yapan kadıİstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Ergenekon iddianamesinin ana hatlarını okuduktan sonra bir de “üzüntüsünü” dile getirdi biliyorsunuz. “Üzüntünün kaynağı” iddianame ile ilgili medyaya sızan haberlerdi.Tabii “üzüntü” dile getirmek yerine bu konuda ne yapıldığını söylemek çok daha doğru olacaktı. Bilgi sızdığı kesin. Tamam da bunları kim sızdırıyor? Savcılığın önemli görevlerinden biri, bunu bulmak ve yasaya rağmen bu sızdırılan bilgileri yayınlayanlar hakkında işlem yapmak. Bunun yerine “üzüntü” dile getirmek neye yarar bilmem. Ama bu olay, çok bilinen eski bir hikâyeyi akla getiriyor:Adamın biri kaldırıma oturmuş kara kara düşünüyormuş. Yakın arkadaşı durumu görünce sormuş, “Hayrola ne oldu?” diye. Adam cevaplamış: “Anama tecavüz ettiler.” Arkadaşı şaşırmış, “Kim biliyor musun?” diye sormuş. Adam ağlamaklı cevaplamış: “Evet biliyorum tabii.” Diğeri bunun üzerine “Eeee, ne duruyorsun, koşsana kadıya” diye akıl vermiş. Adam, “Koşacağım koşmasına da, anama tecavüz eden kadı” demiş.*****Sessiz sular, derinden akar. İngiliz atasözü
İddianamenin ana hatları dün açıklandı. İlk izlenimimi hemen söyleyeyim: Eğer bu iddianamenin içinde cana ve mala kasteden bir eylem tüm kanıtlarıyla yoksa sanıkların büyük bölümü birkaç celsede beraat eder.Çünkü, medyaya da sızdırılan bölümlerle iddianame, “hayrete düşürme” açısından ilginç olsa bile “hukuki geçerlilik” açısından son derece zayıf. Sanıkların bu iddiaları avukata bile gerek kalmadan çürütmeleri kimseyi şaşırtmasın.Başsavcı Engin’in açıklamasına göre günlerdir adeta beyin yıkar gibi yapılan bazı yayınların da geçerli olmadığı ortaya çıktı. Hrant Dink cinayeti, Malatya katliamı, Rahip Santorino cinayeti belli ki iddianamede yok. Ancak Cumhuriyet Gazetesi’ne atılan bombalar ve Danıştay’a yapılan kanlı baskın iddianamede yer alıyor. Ama burada da “azmettirici” tanımlaması yapılıyor.Dün, Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Müdürü İbrahim Yıldız, Ümraniye’de bulunan bombalarla Cumhuriyet Gazetesi’ne atılanların aynı seri numarası taşımadığını tespit ettirdiklerini ve bunu savcılığa intikal ettiklerini yazdı. Eğer bu bilgi doğruysa, belli ki Cumhuriyet konusu da çürümüş olacak.Bunların dışında kalan iddialar ise izlediğim kadarıyla kişilerin birbiriyle kurdukları ilişkiler üzerine inşa edilmiş. Genel izleme ile kimin kiminle konuştuğu tespit edilmiş, bunlardan bazıları dinlenip kayda alınmış. Telefon konuşmalarındaki sözleri inkâr yoluna gitmek veya reddetmek çok zor değil. Çünkü belli ki bazı ifadeler “bu kastediliyor” kaydıyla iddianameye girmiş.Bunun dışında yine kişilerin bir araya gelmesi, fotoğraf çektirmesi, ülke sorunları üzerine görüşlerini açıklamaları da terör kapsamına nasıl girecek merak ediyorum.Ele geçtiği söylenen yeni bir devlet şemasının suç olmadığını kanıtlamak da çok zor olmasa gerek. Sanıkların yeni kuracakları partinin iktidara gelmesi halinde yapacağı icraatları, halka vaat edeceği planları yazdığını, bunları şemalandırdığını söylemesi karşısında ne söylenebilir ki?Örneğin bazı gazetelerin manşetlerine taşıdığı “İşte Kent Otel buluşmalarının fotoğrafı” herhalde çete belgesi olamaz. Basın dahil herkese açık bir toplantıyı çete toplantısı olarak nitelemek hukuk normlarına uydurulabilir mi bilemiyorum.Sonuç olarak, eğer iddianame içinde “çok vahim” henüz açıklanması mümkün olmayan bilgi ve belgeler yoksa, mahkeme dava bile açmadan iddianameyi geri çevirebilir. Sürpriz olmaz.*****Hiç olmazsa bir tuhaflık bitiyor İddianamenin ana hatlarının açıklanmasıyla hiç olmazsa bir tuhaflık da sona eriyor. Neydi bu, anlatayım:Aralarında emekli orgenerallerin de olduğu bir grup “Anayasayı yıkmaya çalışmak” iddiası ile suçlanıyor. İddianamesi 13 ay yazılmadı, ama insanlar hapishanede tutuldu, hâlâ kim neyle suçlandığını bilmiyor.Yine, bir parti ve yöneticileri hakkında aynı suçlama var. Yani, “Anayasayı yıkmaya çalışmak” suçlaması. Bu suçlamanın iddianamesi çoktan yazıldı. Suçlananlardan biri Cumhurbaşkanı, diğeri Başbakan, bazıları da bakan. Onlar görevinin başında.Kısacası aynı suçlamalarla karşı karşıya olanların bir bölümü iddianameyi hâlâ bilmeden tutuklu bulunurken, iddianameli bölüm devleti yönetiyor. Tuhaf değil mi?*****Derin devlet-çete Askere karşı çıkarak demokrat olduklarını zannedenlerin düştüğü bir hata var. Derin devlet kavramı ile çeteyi birbirine karıştırıyorlar. İkisi çok farklı. Dün biraz anlatmaya çalıştım, bugün de yazayım.Derin devlet içinde hükümetin mutlaka olduğu “hukuk dışı birtakım eylemlerin yapılmasına izin veren” organizasyonlar bütünüdür. Örneğin, her gün bir ülkede bir elçiniz bilinen bir terör örgütünün silahlı saldırısına uğruyorsa, bununla baş etmek için “hukuk ve yasaların dışına çıkarak” bir misilleme kararı alırsınız. Burada kural “asla iz bırakmamak”tır. Eğer biri yakalanırsa her şey inkâr edilir.Derin devlet bu tür “hukuk ve yasa dışı” girişimlerinde genellikle ve tercihen yine devlet görevlilerini kullanır, duruma göre diğer vatandaşların desteğine de ihtiyaç duyar.Çete ise derin devlet kararlarını uygulayan kimi kişilerin daha sonra bunu şahsi çıkarları için de kullanmaya kalkmasıdır. Ki, Susurluk Olayı ile bu çeteleşmelerin en önemlisi ortaya çıkarılmıştı.Sizlere yarın çok bilinen iki derin devlet olayı yazacağım. Bunlardan biri “bizim derin devletimiz” diğeri de Amerikan derin devleti ile ilgili.*****20 dakika erkenİstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Aykut Cengiz Engin cuma günü verilen sözü tam tutmadı. Bu nedenle pek çok kişi belirtilen saatte ekranlarını açtığında açıklamayı dinleyemedi. Bunun yerine yorumlarla yetindi.İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı iddianame ile ilgili açıklamanın pazartesi günü saat 11.00’de yapılacağını duyurmuştu. Oysa Başsavcı kameraların karşısına 10.40’ta geçti. Saatler 11.00’i gösterdiğinde ise açıklama çoktan tamamlanmıştı.*****Günlükler iddianamede yer alamazdı Başsavcı iddianamenin ana hatlarını açıkladığında “darbe günlüklerinin” yer almadığını gördük. Ben bunu bekliyordum, şaşırmadım. Ama bazıları hayal kırıklığına uğradı.Bana göre “darbe günlükleri” iki nedenden iddianamede zaten yer alamazdı:1- Eğer Ergenekon adı verilen yapılanma “darbe günlüklerine” dayandırılsaydı, emekli orgenerallerin sivil mahkemede yargılanması zora girebilirdi. Çünkü bu paşalar görevleri başında bir suç işlemiş olacaklardı ve duruma askeri savcılığın el koyması gündeme gelecekti.2- Darbe günlüklerinin hukuki bir delil olma niteliği tartışmalı. Çünkü, günlüğü yazdığı söylenen kişi bunu rahatlıkla inkâr edebilir. Bunun yanı sıra iddialar bir komutanın sadece kendini bağlayan ifadeleri içeriyor. Komutan bir başkası için “darbe yapmak istiyor” ifadesini kullanıyor. O kişi de bunu inkâr edebilir. Yani günlük hukuken hiçbir şey ifade etmez.Daha da ötesi, darbe ile ilgili olduğu söylenen konuşmaların içinde Genelkurmay Başkanı ile birlikte 4 Kuvvet Komutanı da var. Hiçbir şekilde eyleme geçmeyen, hatta bir daha konuşulmayan olayı çete kanıtı olarak göstermek akıl dışı olur. Yine o zaman tüm komutanların kapsama alınması da gerekir ki bu yapılmadı zaten. Günlükler belki yakın tarih üzerinde çalışan, araştırma yapan kişilere “ışık tutan” bir tür “kanıtlanamayan ama inanılan bilgi” sıfatını taşıyabilir. Bununla birini suçlamak ise mümkün olamaz.*****Adaletin gecikmesi, adaletsizliktir. Landor
Sevgili okurlar bugün çok önemli bir dava ile ilgili iddianame, eğer yine bir son dakika değişikliği olmazsa kamuoyuna açıklanacak. Hatta belki siz bu satırları okurken iddianameyi de öğrenmiş olacaksınız. Artık en azından doğruluğu bilinmeyen yönlendirici sızıntılar bitecek ve hiç olmazsa somut konular üzerinde tartışma olanağı bulacağız.Bilgi kirliliğiSevgili okurlar Ergenekon adı verilen yapılanma, bir grup emekli generalle işbirliği yapan kimi yazar, akademisyen ve gazetecinin askeri darbeyle iktidarı ele geçirme savaşı olarak lanse ediliyor.AKP ve yandaşları devletin gücünü de kullanıp olayı sonuna kadar sömürerek bir taraftan bilgi kirliliği yaratırken öte yandan da kamuoyunda ciddi bir kamplaşmaya neden oluyorlar.Sapla saman birbirine karıştırılırken, Türkiye’nin önündeki gerçek tehlike göz ardı edilerek olay “demokratlar ile darbeciler arasındaki çatışma” gibi sunulmak isteniyor. Açıkçası bu propaganda bombardımanının etkili olduğunu söylemeliyim.AKP’li olmak-olmamakDeğerli okurlar mesleğe başladığım 30 yıl öncesinden bu yana hep Atatürk ilkelerinden, cumhuriyetin temel ilkelerinden, demokrasiden ve hukukun üstünlüğünden yana oldum. Demokratik bir ülkede elinde silah tutan bir gücün asla etkili ve belirleyici olmaması gerektiğini ısrarla savundum.Bugün kurnaz AKP ve yandaşlarının akıl almaz propagandaları nedeniyle, “AKP’yi eleştirmek, darbecilikle birlikte anılır olmaya” başladı. Kısacası eğer AKP’li iseniz demokratsınız, karşıtıysanız darbeci. Bu arada tabii AKP’nin Türkiye’yi bir İslam devletine götürme çabası da unutulup gidiyor.Ergenekon’a bakışımİşte sevgili okurlar, rahatsızlık burada ortaya çıkıyor. Dünyaya ve Türkiye’ye bakış açısını esas aldığımızda bugün Ergenekon denilen yapılanmada adı geçenlerin neredeyse tamamıyla ters düşüyorum. Belki Atatürk ilkeleri ve cumhuriyete bağlılık konusu ortak payda olabilir ama bunun dışındaki görüşlerimin Ergenekon’da adı geçenlerinkiyle uyuşması çok zor. Hele bu yapılanma içinde öyle isimler var ki yan yana gelmekten bile imtina ederim.Darbe olur mu?Sevgili okurlar Ergenekon yapılanmasında olduğu söylenen bazı isimler darbe ile yönetime el koyma rüyası görmüş olabilir, bunun için planlar da yapmışlardır belki. Ancak aklı fikri biraz yerinde olan herkes bu devirde bir askeri darbe olmasının mümkün olmadığını da bilmektedir.Darbe özlemi içinde olmak farklı, darbe yapabilmek çok farklıdır. İşte bu nedenle Ergenekoncu denilenlerin “darbe özlemine” bir fantezi olarak bakıyorum.Asıl amaç ne?Sevgili okurlar böyle bir kadronun darbe yapamayacağı açıkça ortadayken koparılan bu fırtınanın anlamı ne? İşte kilit nokta burası. İktidar kapatma davası ile siyaseten tarihe gömülebileceği tehlikesini seziyor. Başta Erdoğan olmak üzere AKP’nin çekirdeğini oluşturan kadro bundan sonra siyaset sahnesine hiç çıkamayabilir.Hal böyle olunca iktidar “gitsem bile öyle bir hasar veririm ki, kırk yıl işin içinden çıkamazsınız” mantığı ile tüm değerleri altüst etmekten çekinmiyor. Karşı propaganda sistemi ile Türkiye’nin en saygın kurumları, anayasal organları ve pek çok değerli ismi baştan aşağı karalanmak isteniyor.Günlük geçim sıkıntısı içinde olan kamuoyu bunu bir film izler gibi izliyor ve kafası karışıyor.Benim rahatsızlığımİşte sevgili okurlar, en büyük sıkıntı burada. Kendi kendime “Bu oyunu görüyorum, biliyorum ve bu konuda yazılar yazıyorum ama bu bir anlamda Ergenekon’a destek vermek de olmuyor mu?” diye düşünüyorum.Ama hayır sevgili okurlar, bu yazılar Ergenekon’u desteklemek anlamına gelmiyor. Ergenekon üzerinden oynanmak istenen oyunu ortaya çıkarmaktır bu.Bugün açıklanacak iddianamede herkesi rahatsız edecek bazı bilgi ve belgeler olabilir. Bunları yapanların en ağır biçimde cezalandırılması için bütün gücümle haykıracağımdan emin olun.Ama bu fırsatla Türkiye’nin makas değiştirmesine olanak sağlamasına ise hayır.Öte yandan, Ergenekon’da adı geçenlerden bazıları bir yıl önce hayatımı altüst eden bir tezgah kurmuşlardı. Bütün bunları da ağustos ayı bitince yazacağım.Derin devlet tartışmasıSevgili okurlar, kendilerine demokrat, özgürlükçe süsü verenler, AKP yalakalığını “Ergenekon’la devletin bağırsakları temizlenecek” propagandasıyla gizlemeye çalışıyor. Ergenekon’la birlikte “derin devletin de ortadan kaldırılacağını ve her şeyin çok güzel olacağını” söylüyorlar.Bu kesinlikle doğru değil. Çünkü Ergenekon’la ortaya çıkarılan şey derin devlet değil...Derin devlet sevgili okurlar, devlet kurumlarının tamamının ortak olduğu bir kavram. İçinde hükümetin olmadığı derin devlet olmaz. Çünkü derin devlet, devletin yasal olarak halledemediği sorunların, yine devlet bilgisinde çözülmesidir.Herkes bilmez Derin devlet, başı sonu olmayan bir kavramdır. Amaç devletin bekasıdır ve herkesin bilgi sahibi olmasına da gerek duyulmaz. Aktörleri de sürekli değişir. İşin içine kimi zaman belki bir iş adamı da girer, asker de...Türkiye’deki ve belki bazı başka ülkelerdeki sorun, zaman zaman derin devletin emir ve talimatlarını yerine getirenlerin daha sonra buradan aldıkları gücü kendi çıkarları için kullanma hevesine kapılmalarıdır. İşte o çeteleşmedir.Çetelerin çözülmesiBugün devlet gücünden yararlanarak çeteleşmeye gidenlerden hesap sorulamadığı söyleniyor. Onun da aslı öyle değil, Türkiye pekâlâ hesap da sordu. Hesap sormak ille de hapse atmak değildir. İktidarı kaybetmek, itibarını yitirmek, hareketsiz hale gelmek de hesap sormanın sonuçlarıdır. Susurluk olayının ortaya çıkmasından sonra, adı geçenlerin şu anda nerede olduklarına bakarsanız göreceksiniz bunu.Ergenekon da çözülmeliBu açıdan bakınca sevgili okurlar, Ergenekon olayı derin devlet değil bir çeteleşmedir. Ancak AKP’nin kapanma telaşı ile başlattığı propaganda öyle bir hale getirilip sulandırıldı ki, belki de bundan çete bile çıkmayacak. Çete çıkarsa elbet herkes cezasını çekmeli. Ancak iddialar kanıtlanamazsa da buna neden olan siyasetçisi, polisi, savcısı, gazetecisi bedelini ödemeli.Darbeyi kim yapar?Sevgili okurlar Türkiye son 50 yılda üç askeri darbe gerçeği yaşadı. Bu darbelerin yapıldığı tarihlere ve o sıradaki dünyanın durumuna da dikkat etmek zorundayız. Her darbede dünyanın da nasıl bir değişim içinde olduğunu bilmeden bu darbelerin mantığını anlamak zor olabilir.Üç darbenin, asker dışındaki destekçilerine de bakmakta fayda var. Acaba darbeler askerin “Biz yönetelim” şehvetiyle mi oldu, yoksa iç ve dış başka destekler var mıydı? Bunları lütfen hep birlikte düşünelim.Bugün Sky Türk’teyimSevgili okurlar iddianame bugün saat 11.00’de açıklanacak inşallah. O saatte ben de Sky Türk stüdyolarında olacağım. Serdar Akinan, Sky Türk’ün diğer yorumcuları ve belki başka konuklarla iddianameyi değerlendireceğiz. Bunu da haber vereyim istedim. *** Yüzünü güneşe çeviren insan, gölge görmez. Helen Keller
Ergenekon iddianamesi yarın açıklanacak. Nihayet bir suçlama üzerine konuşup yazma şansı bulacağız. Bugüne kadar doğruluğu kesin olmayan bilgi ve belgeler üzerinde debelenip durduk.Bunun yarattığı bazı rahatsızlıklarım var. Bir tarafta iktidarın kapanma telaşı içinde Türkiye’yi bir yangın yerine çevirme niyeti varken diğer taraftan da sanki bir suç çetesine destek veriyor konumuna düşmek son derece kötü bir duygu yaratıyor.Bu nedenle yarın, henüz iddianame açıklanmadan Ergenekon olayı ile ilgili kişisel düşüncelerimi sizlerle paylaşmak istiyorum. Bunun yanı sıra son günlerde AKP medyasında çığlık çığlığa seslendirilen “derin devlet”, “devletin bağırsaklarının temizlenmesi”, “darbe” kavramlarına yönelik kendi düşüncelerimi yazmak istiyorum.“Derin devlet nedir? Kimler derin devletin içindedir? Derin devlet darbe yapar mı?” sorularına meslek yaşamımdaki deneyimlerime ve gözlemlerime dayanarak cevaplar bulmaya çalışacağım.*****Eyüp Karadayı’dan “Ayıptır Söylemesi” Eyüp Karadayı’yı kaç yıldır tanıyorum? Mesleğe girdiğimden beri vardı. Zaten 50 yılını doldurdu. Bir yandan iş adamlığı ama ağırlıklı olarak spor yazarlığı ve yöneticiliği. Ama açıkçası hiç bilmiyordum Eyüp Karadayı’nın fıkralar derlediğini. Kitabını gönderince gördüm, üstelik de ilk değil ikinci kitapmış bu. İçinde sayısız fıkra var. Kimini biliyorum çoğunu bilmiyorum. Ama hepsi güzel, hepsi komik.Elbette tüm fıkraların yazarı kendisi değil. Zaten kitabın başında Halit Kıvanç Usta da “fıkraların sahibi” olmadığını belirterek “Fıkra anlatandan çok dinleyenin olur” diyor.Bugün size kitaptan birkaç fıkra seçtim:DevekuşuBir gün bir tavşan ormanda neşeyle yürüyormuş. Derken karşısına tanımadığı bir mahlukat çıkmış.- Nesin sen, diye sormuş.- Ben katırım. Annem eşek, babam ise bir attır, demiş.Tavşan, “Hmm. Hayli enteresan” diyerek yoluna devam etmiş. Derken yine tanımadığı bir hayvana rastlamış.- Peki sen nesin?- Ben bir kurt köpeğiyim. Annem köpek, babam ise kurttur.Tavşan yine “Enteresan” diyerek ilerlemiş. Ancak bu sefer ne idüğü belirsiz bir hayvan daha çıkmış.- Sen de kimsin?- Ben bir devekuşuyum.- Aman Allahım!..İş yemeğiKadın yataktan uzanıp telefona baktı ve yanındaki erkek sordu:- Hayatım, telefondaki kimdi?Kadın:-Kocam... Seninle iş yemeğindeymiş!İdrar tahliliTemel ilk defa hastaneye gitmektedir. Girişte birinin ağladığını görür. Yaklaşır ve sorar: “Hayrola hemşerim! Neden ağlıyorsun?” Adam: “Kan tahlili yaptırmaya geldim. Parmağımı kestiler” der. Temel daha şiddetli bir şekilde ağlamaya başlar. Bu sefer susan Temel’e sorar:“Hayırdır hemşerim. Sen niye ağlıyorsun?” Temel: “Ben...” der, “İdrar tahlili yaptırmaya geldim!...” Ne istiyor?Temel İngiltere’de lüks bir otele yerleşmiş. Oda servisine telefon açıp, “Tu Ti, Tu Tu Tu” demiş.Oteldekiler telaşa kapılmış bu mesajı çözmek için. Oraya buraya haber salmışlar... Sonunda konsolosluktan bir çevirmen bulmuşlar ve Temel’in ne dediği anlaşılmış: “2 çay, 222’ye!” SoytarıCanı çok sıkılan kral bir gün soytarısını çağırmış ve demiş ki: “Soytarı, bana öyle bir hata yap ki, özrün kabahatinden büyük olsun.” Aradan birkaç gün geçmiş. Bir gün kral sarayda merdivenlerden çıkarken kalçalarını okşamaya başlamış. Kral hiddetlenip arkasına dönmüş ve “Ne yapıyorsun soytarı” demiş. Soytarıdan şöyle bir cevap gelmiş:- Pardon kralım, sizi kraliçe zannettim!..Estetik ameliyatlarKadın çok kötü bir trafik kazası geçirir. Yüzünün iki yanı fena halde tahrip olur. Hemen hastaneye götürülür. Doktorlar kocasına merak etmemesini bir seri estetik ameliyattan sonra eskisi gibi olacağını, ancak yüze uygun derinin bulunması gerektiğini söylerler. Yapılan incelemeler sonunda anlaşılır ki, kocasının kıç derisi en uygunudur. Gerçekten birkaç ay içinde adamın kıçından alınan derilerle yapılan ameliyat fevkalade başarılı olur. Kadın eskisinden daha güzel hale gelir. Her gün en az on yaş gençleştiğini söyler.Bir gün kadın kocasına “Sana o kadar borçluyum ki, lütfen sen de benden bir şey iste” der. Kocası ona “Hiç gereği yok hayatım, annen her sabah iki yanağından öpüyor ya, bu kadarı bana yeter” der.*****Kennedy suikastı ve Lady Di’nin ölümündekisır kalkıyorUluslararası haber ajansları tüm dünyayı derinden etkileyen Kennedy suikastı ile Prenses Diana’nın bir trafik kazasındaki ölümünün üzerindeki esrar perdesinin aralandığını ve yakında tüm gerçeklerin bütün çıplaklığı ile ortaya çıkacağını duyurdu.Ajansların “üst düzey” bir FBI yetkilisine dayandırdığı haberinde “Türkiye’de ortaya çıkarılan bir darbe çetesi ile ilgili yapılan soruşturmada Kennedy suikastı ile ilgili önemli ipuçları ele geçti” deniliyor.Üst düzey FBI yetkilisinin verdiği bilgiye göre Türkiye’de Ergenekon olarak bilinen darbeci çetenin Kennedy suikastında parmağının olduğu saptandı. FBI yetkilisi şu açıklamayı yaptı: “Türkiye’de yürütülen darbe çetesi olayını uydularımız aracılığı ile izliyorduk. Türkiye’de F tipi olarak tanımlanan yetkilerle donanmış savcı sorguladığı bir emekli generale ‘Peki Kennedy’i neden vurdunuz’ diye sordu. Emekli generalin ‘Benim ilgim yok, ama galiba arkadaşlar kuruluş aşamasında ses getiren bir eylem düşünmüşlerdi’ dediğini kaydettik.” FBI’ın üst düzey yetkilisi uydudan izleme ile Lady Diana’nın Paris’te geçirdiği kaza ile ilgili çok önemli bilgileri de elde ettiklerini söyledi. Buna göre bir emekli general F tipi yetkili savcının bir sorusuna cevap verirken “Ergenekon’un medya bölümünü kurarken bir sınav düzenlenmiş. Önemli bir kişiyi kaza süsü vererek öldürülmesi için plan yapılmış. Sanıyorum sınava giren gazetecilerden biri yüksek not almak için Paris’te kendine paparazzi süsü vererek Diana Hanım’ı takip etmiş. Olay bizi de çok üzmüştü” dedi. FBI yetkilisi durumun İngiltere Kraliçesi’ne bildirildiğini kaydederek “Lady Diana bizim sorunumuz değil. Herhalde kraliçe Türk Cumhurbaşkanı’nı arayarak gerekenleri yapacaktır” dedi.Tüm dünya televizyonları bu haberi dün “flaş-flaş-flaş” anonsu ile duyurdu.
Birkaç gündür kamuoyu eski Genelkurmay Başkanı emekli Orgeneral Hilmi Özkök’ün Ankara turunu ve sözlerini tartışıyor. Emekli general beklenmedik bir anda ortaya çıkıp “âkil adam arayışını” dile getirdi, Ergenekon konusunda “kafa karıştırıcı” beyanlarda bulundu ve sanki şu andaki Genelkurmay Başkanıymış gibi Çankaya Köşkü’nde ağırlandı.Paşanın en önemli sözü ise “Darbe vardır ya da yoktur diyemem” cümlesi oldu. Doğal olarak herkes bunu “Paşa aslında darbe girişimi olduğunu doğruluyor” şeklinde algıladı. Zaten başka türlü algılanması da mümkün değil.Ancak bu cümle bana göre aslında Özkök’ün içinde bulunduğu açmazdan dolayı sarf edildi. Çünkü eğer Özkök “Evet darbe girişimi vardı” dese sorumlu olacaktır. Eğer iddia edildiği gibi böyle bir niyet varsa ve Özkök de bunu biliyorsa, dönemin Genelkurmay Başkanı sıfatıyla soruşturma açması ve sorumluları askeri mahkemeye göndermesi gerekecekti. Yani bir darbe girişimi olduysa Özkök görevi ihmal etmiş duruma düşer. Daha da kısası Özkök bu durumda suçlu olacaktı.Buna karşın Özkök, “Böyle bir girişim olmadı” deseydi bu kez tutuklanan emekli orgeneraller hakkındaki iddiaların büyük bölümü çürümüş olacaktı. Özkök bunu yapmak istemedi. İşte mesele de bu zaten.Gözlediğim kadarıyla Özkök bir taraftan kafa karıştırırken diğer taraftan da zamanında kendisine diş bilediklerini düşündüğü eski silah arkadaşlarından intikamını alıyor.Şener Eruygur ve Hurşit Tolon ile diğer pek çok generalin Özkök’ün Genelkurmay Başkanı olduğu dönemdeki yönetiminden fevkalade rahatsızdı. Bunu çeşitli vesilelerle dile de getirmişlerdi. Hatta bazı komutanların aralarında konuşurken Özkök’ü “İsmail Dümbüllü”ye benzettikleri de söylenir.Özkök’ün Fethullah Gülen tarikatına çok yakın olduğu hatta Gülen’in “Özkök Paşa gelince rahatlarız” dediği kamuoyunda da yankı yaratmıştı. Erdoğan’ın da Özkök’e “Hocam” diye hitap etmesi ise zaten işin tuzu biberiydi.Şimdi şartlar Özkök’ten yana. Üzerine hiçbir sorumluluk almadan dilediği gibi konuşuyor ve AKP yandaşlarına malzeme veriyor. Belki de “Benim cumhurbaşkanlığıma karşı çıktınız, şimdi bedelini ödeyin” demek istiyordur.*****İddianamenin gecikmesi Ergenekon iddianamesi dün açıklanacaktı, yine ertelendi ve pazartesiye kaldı. Şimdi bazıları “İddianame fos çıkacak, bir türlü yazamıyorlar” yorumunu yapacak.Bana hiç öyle gelmiyor. Bu bir psikolojik savaştır. İddianame yazılmayarak tartışmanın ve spekülasyonların sürmesi sağlanıyor sanki.Öyle sanıyorum ki iddianame çok çarpıcı olacak. İçindekilerin belki hukuken geçerliliği olmayacak ama kamuoyunun zihninde bir dehşet tablosu yaratılacak. Kafa karıştırıcı ayrıntılarla ve telefon kayıtlarıyla insanlar zora sokulacak.Nitekim AKP’li medya bile “iddianame zayıf olabilir, ama ne fark eder, önemli olan kamuoyunun zihninde oluşan imajdır, halk bu isimlerin darbeci olduğuna zaten inanmaktadır!” diye yayın yapıyor.Yani iddianame artık o kadar önemli değil, önemli olan bunun kamuoyuna yansıtılma biçimi.***** Kurtlar Vadisi’nde bunlar anlatılmıştı Amerikan Konsolosluğu’na yapılan saldırıdan hemen sonra “Bu olayı da Ergenekon’a bağlamak isteyeceklerdir. Ama Amerikan Büyükelçisi’nin ‘Bunun Ergenekon’la ilgisi yok’ açıklaması bu iddiayı baştan çürüttü” demiştim. Yine de içimdeki bir his, daha doğrusu bir ay kadar önce dönem tatiline giren Kurtlar Vadisi adlı diziden aldığım izlenim, “Eninde sonunda bu işi Ergenekon’a bağlamak isteyeceklerdir” diye düşündürüyor.Çünkü Kurtlar Vadisi dizisinin son bölümleri şu anda yaşadığımız herşeyi adeta bire bir anlatıyordu. Dizide İskender Büyük adıyla anılan, Veli Küçük ya da Şener Eruygur yerine koyabileceğiniz kişi aynı zamanda Güneydoğu’daki Hizbullah’ı da kontrol eden kişi olarak gösteriliyor. Ve bu kişi bazı olaylarda Hizbullah’ın tetikçilerini kullanarak suçu sanki dinciler işlemiş gibi göstermeye çalışıyor.ABD Başkonsolosluğu’nun saldıranlar öldürüldü. Yakalanan kişiler “Biz emri Ergenekon’dan aldık” diyebilir pekâlâ. AKP’li medyayı izleyince bu görüşün gerçekleşebileceğini hissediyorsunuz. Çünkü aynen bunu yapmaya başladılar bile.***** Tavşanın kaçışıGünümüze uyar mı bilemem, yorumu siz yapın: Tavşan, nefes nefese ormandan kaçarken aslan durdurmuş ve “Hayırdır tavşan kardeş, bu ne telaş, nereye koşuyorsun” diye sormuş. Tavşan bir an soluklanıp tekrar koşmaya hazırlanırken “Duymadın mı ormandaki tüm filleri hadım ediyorlar,onun için kaçıyorum” cevabını vermiş. Aslan şaşırarak “Madem filleri hadım ediyorlar sen neden korkup kaçıyorsun?” diye sormuş. Tavşan cevaplamış: “O karışıklıkta fil olmadığımı kime nasıl anlatabilirim ki?”*****Sorulması gereken asıl soru Eski Deniz Kuvvetleri Komutanı emekli Oramiral Özden Örnek sanıyorum zor günler yaşıyordur. Kamuoyuna “darbe günlükleri” olarak sunulan bilgisayar kayıtları konusunda, herhalde askerliğin verdiği bir ketumlukla zamanında gerekli açıklamaları yapmadığı için şimdi pişmandır.Bunun üstüne bir de iki oğlunun Erdoğan’a çok yakın olduğu bilinen Çalık Grubu ile ilişkilerinin ortaya çıkması işin tuzu biberi oldu.Ancak eşinin bir belediye ile olan sorununun Başbakan Erdoğan tarafından çözülmesi konusunda haksızlık yapıldığına inanıyorum. Çünkü anlatıldığı kadarıyla olay şöyle gelişiyor:Özden’in eşinin bir binası var. Bu belediye tarafından alınıyor ancak değeri üzerinden ödeme yapılmıyor. Başbakan, Özden’in Donanma Komutanı olduğu dönemde Gölcük’e geliyor. Verilen resepsiyonda Erdoğan, Özden’in eşinin yanına gidiyor ve “Bir bina ile ilgili sorununuz varmış” diye soruyor. Özden’in eşi de doğal olarak durumu anlatıyor. Bir hafta sonra da sorun çözülüyor, gereken ödeme yapılıyor.Burada sorun şudur: Bir belediye başkanı, bir asker eşiyle olan para konusunu neden Başbakan’a iletir? Bu sorunun cevaplanması gerekir. Eğer sorun çözülecek gibiyse neden Başbakan’ın talimatı beklenir?Anlaşılıyor ki AKP teşkilatı, Başbakan’a her konuda bilgi veriyor. Başbakan bunları not alıyor ve fırsatını bulduğunda bunu muhatabına karşı kullanıyor. Sonra da tam zamanı olduğuna inandığı bir sırada bu bilgiyi sızdırıp “potansiyel olarak tehlikeli gördüğü” kişiyi köşeye sıkıştırıyor.*****Az bildiğimiz bir şeyden kuşkulanmayız. Ama bilgiyle birlikte kuşku da artar. Goethe