Alçak terör yine yüreğimizi çok fena yaktı. Akşam karanlığında geldi bu kez. Üstelik alışık olunmadık biçimde bir mahalle içinde patlattılar bombalarını.Hepimiz şaşkınız açıkçası. En kritik günlerde bir de böyle bir saldırıya uğramak insanın kafasını iyice karıştırıyor.Kimin yaptığı elbette çok önemli ama bu acı içinde insanın gözü bunu bile görmüyor, içinizden sadece lanet etmek geliyor, isyan ediyorsunuz, tabii bir işe yarıyorsa.Güngören’deki alçak saldırıdan sonra medya da eleştiri aldı. Olayın duyulması üzerine normal yayınlarını kesen haber kanalları saldırı görüntülerini yayınlamaya başladı. Mahalle halkı da buna çok tepki gösterdi. Vatandaşlar kanlı görüntülerin yayınlanmamasını istediler.Tabii bu tavır daha sonra yayıldı. Vali Güler gece yarısı yaptığı basın toplantısında medyanın kanlı görüntüleri vermemesi gerektiğini söyledi.Dün yine çeşitli haber kanallarındaki programlara katılan birçok kişinin “Medya bu görüntüleri neden yayınlıyor?” diye sorduklarını duydum. En sonunda da Başbakan Erdoğan olay yerini gezdikten sonra medyaya çattı.Bu görüşlerin temelini “Terör örgütlerinin amacı zaten bu” fikri oluşturuyor. Yani terörün amacı herkesi korkutmak, yıldırmak. Bunun için de yapılan bir eylemin herkes tarafından duyulmasını sağlamak. Özellikle yapılandaki dehşeti herkesin görmesi isteniyor.Medya da heyecana kapılıp kanlı görüntüleri yayınlayınca terör örgütü tam olarak amacına ulaşmış oluyor.Çok yanlış bir görüş değil. Dünkü gazetelerin neredeyse hepsinde birden çok kanlı fotoğrafları görünce irkilmemek mümkün değil. Öyle sanıyorum ki medya kuruluşlarında olayın gece olması, pazara denk gelmesi ve ölü sayısının fazla olması daha sakin bir değerlendirme yapılmasını engelledi.Ancak şunu da söylemek isterim. Teröre prim verilmemesi adına yapılan bu tür taleplerin giderek sansüre dönüşme tehlikesi de yok değil. Teröre destek vermemek adına terör olaylarını duyurmamak gibi taleple karşılaşmak da mümkün.O zaman da fısıltı gazetesi devreye girer, halk arasında olmadık haberler yayılır.Sonuçta Güngören olayıyla ilgili doğru yapılmadığı gerçeğini kabul edelim ama teröre destek vermemek adına terörü gözden kaçırabilecek baskılardan da kaçınalım.*****Paşaya duble namussuzluk Namussuzluk, namussuzluktur tabii ki. Ama inanın namussuzların bile kendi mantıklarına göre bir namusları vardır.Gazetelerde okudunuz, bu yılın başında istifa ederek emekliliğini isteyen Korgeneral Metin Yavuz Yalçın meğer bir genç kadınla ilişkisi olduğu yönünde şantajla karşılaşmış. Belli ki paşa bu şantaja boyun eğip istifa etmiş. Ama şantajı yapan kişi, aradan 6 ay geçince elindeki görüntüleri internete vermiş.Yani şantajı yapan namussuz, namussuzluğa bile ihanet ederek sözünü tutmamış. Duble namussuzluk yapmış.Bu arada Metin Yavuz Yalçın emekli olduğunda Kocaeli’ndeki Destek Eğitim Komutanlığı’nda görevliydi. Bu göreve Çorlu’dan gelmişti. 2006 yılındaki 23 Nisan törenlerinde ilkokul öğrencilerinin çarşafa sokulmasına sert tepki göstermişti.Genelkurmay da Yalçın Paşa’yı bu nedenle orgeneralliğe yükseltmemiş ve görev süresi uzatmıştı.*****Sen neymişsin be abi? MFÖ’nün ünlü “Sen neymişsin be abi” şarkısını Kanada’daki haham yardımcısı Tuncay Güney için yazsalardı bu kadar olurdu yani. Türkiye’yi sarsan Ergenekon olayının başlangıç adamı Güney’in meğer yapmadığı yokmuş.Son olarak Güney’in Apo’nun yakalanmasında görüşmeci olduğunu da öğrendik. Apo teslim olmak istemiş, Veli Küçük de Güney’i Apo’nun avukatlarına göndermiş. Çünkü Veli Küçük aslında PKK’nın terör eylemlerini kontrol ediyormuş. Veli Küçük, PKK üzerindeki kontrolünü kaybetmekten korkuyormuş. Doğrudur yanlıştır bilemem, ama bir iddianame bu iddialara dayanarak hazırlanmışsa işimiz var demektir.Bu arada Tuncay Güney’le isteyen herkes gidip konuşuyor, binlerce dolar masrafa girip canlı bağlantılar da kuruyor. Tuncay Güney’le konuşmak istemeyen tek makam Ergenekon savcıları. Adamdan ne ifade aldılar ne mahkemeye tanık olarak gösterdiler. Savcılara 7 yıl önce hangi koşullarda ve hangi nedenle olduğu anlaşılamayan bir sorguda söyleneler yetiyor demek ki. Adamı karşılarına bile almadan söylediği her şeyi doğru kabul edip AKP’nin kapatma davasını bile buna bağlıyorlar. Bakalım, daha neler yaşayacağız.*****Saros da elden gitmesin Geçen hafta perşembe ve cuma günlerini Saros Körfezi’nde geçirdim. Deniztemiz Derneği Genel Sekreteri Levent Ballar “Saros’tan ilginç sinyaller alıyoruz, birlikte bir keşif gezisine gidelim” deyince hiç tereddüt etmedim. Saros’ta küçük bir yazlık evi olan ve tehlikenin geldiğini bir süredir dile getiren Hürriyet Gazetesi yazarı Cüneyt Ülsever ve yine aynı gazeteden çevre ile ilgili konulardaki hassasiyetini bildiğim Yalçın Bayer’le Saros’un yolunu tuttuk.İlk durağımız Keşan’dı. Keşan Belediye Başkanı Mehmet Özcan ilçe sınırları içinde Saros Körfezi’nin uzun bir kıyı şeridi olduğunu belirterek “yanlış ve kötü yapılaşmanın” ne yazık ki bölgede de kendini gösterdiğini, bunun önlenmesi ve bir doğa harikası olan Saros Körfezi’nin elden gitmeden kurtarılması için mutlaka harekete geçilmesi gerektiğini söyledi.Ertesi günkü durağımız ise Saros’ta kıyısı olan ilçelerden Gelibolu’ydu. Belediye Başkanı Cihat Bingöl kendi bölgelerinin büyük bölümünün koruma altında olmasının bir şans olduğunu belirterek “Ancak Saros yine de alarm veriyor, bunun için körfeze kıyısı olan tüm ilçelerle iş birliği halinde hareket etmemiz gerek” dedi.Peki Saros’taki tehlike ne? Çevrede sanayi tesisi olmadığı için körfeze kimyasal atık gelmiyor, bu bir şans. Ancak bilinçsiz tarım ve ilaçlama sonucu körfez suyunda ciddi bir kirlenme olduğu görülüyor.Ancak asıl facia, vahşi balıkçılığın denizin dibini ve balık türlerini yok etmesiyle yaşanıyor. Hiçbir kural tanımayan balıkçılar yıllardır gırgır ve trollerle Saros Körfezi’nin adeta ciğerini sökmüş. 20’nin üzerinde balık türüyle bir akvaryum gibi olan Saros Körfezi’nde ticari değeri olan 3-4 balık türü kalmış.Deniztemiz Derneği çareyi bölgenin Özel Çevre Koruma Kurulu’na devredilmesinde görüyor. Bölgedeki belediyeler bu öneriye sıcak bakmakla birlikte bazı tedirginlikler de yaşıyor. Saros’un Özel Çevre Koruma Kurulu’na devredilirse ne olacak, bunu da yarın yazayım.*****İnsan ne olduğunu anlamadan insan oldu Gianbattista Vico
Sevgili okurlar haftalardır konuştuğumuz Ergenekon olayının iddianamesi nihayet kamuoyuna da açıklandı. Bundan sonra artık en azından elimizde somut veriler olacak ve yorumlarımızı buna göre yapabileceğiz.2500 sayfalık iddianameyi baştan sona gözden geçirdim, nitekim cumartesi günü de “her şeyi iyice görmeden” yazmamak için konuya girmedim. İlk baktığınız anda gerçekten karşınızda bir dehşet tablosu olduğunu görüyorsunuz. Suikastlardan, bombalamalara, darbe hazırlıklarından, cunta planlarına kadar her şey var.Cumhuriyet’le hesaplaşmaSevgili okurlar, iddianame cuma günü açıklandı, cumartesi günü iddianame üzerine en anlamlı başlığı Taraf Gazetesi atmıştı: “1923’te kuruldu 2008’de arınıyor.” Çok açık biçimde görülüyor ki, bu iddianame aslında karşı devrimci güçlerle cumhuriyet ilke ve devrimlerinin hesaplaşması olarak görülüyor AKP ve yandaşları tarafından. Cumhuriyet’ten, daha kurulduğu yıldan beri bir rahatsızlık olduğu daha güzel anlatılamazdı. Karşı devrimci çevreler belli ki artık Cumhuriyet’in sonunu getirdiklerine inanıyorlar.Bu kadar basit mi?Oysa sevgili okurlar, içine katılmış birkaç suikast iddiası, birkaç sabotaj ama bolca dedikodu ve sözde beyan ile oluşturulan bir iddianame ile Atatürk ilke ve devrimlerinin, cumhuriyetin temel ilkelerinin yıkılabileceğine inanıyor musunuz? Açıkçası ben hiç inanmıyorum. Bu ülkenin ezici çoğunluğu, karşı devrimcilerin yaygarasına rağmen aklı selimi, soğukkanlığını ve vatan sevgisini henüz yitirmedi. Bunu önümüzdeki günlerde daha da hissedeceksiniz mutlaka.İddialar çok vahimAçıkçası, dediğim gibi ilk okunduğunda iddialar çok vahim. Ama o oranda da hızla çürütülmeye açık. Çünkü suikast iddiaları da dahil, görünen o ki elde çok fazla somut belge ve bilgi yok. Bunun yerine kimi kişilerin beyanları ile kimi söylentiler, telefon dinleme kayıtları çok daha ağırlıklı iddianamede. Buna bir de savcıların zaten önceden karar verdiklerini gösteren yorumları eklenince ortaya garip bir şey çıkmış. Buradaki iddiaların yüzde 80’i, eğer vakit bulunursa daha ilk duruşmada yerle bir edilebilir.Çorbaya çevrilmişSevgili okurlar beni uzun yıllardır okuyorsanız, devlet içinde yuvalanmış çetelerle nasıl mücadele ettiğimi, bu uğurda onlarca yazı yazdığımı, bunların hiçbirinin de yalanlanmadığını hatırlıyor olmalısınız. Bu iddianamede geçen olayların çoğu gerçektir aslında. Evet, Türkiye’de bunlar yaşandı. Çoğundan da hesap sorulamadı. Ancak gördüğüm kadarıyla savcılar hepimizin bildiği bu olayların tamamını bir araya getirip, olası faillerini de alt alta yazıp, hepsi sanki aynı merkezden emir alıyor gibi sunmaya çalışmışlar ki iddianamenin en sakat yanı bana göre bu. Tam çorba olmuş bir iddialar dizisi.20 bağımsız hücreTürkiye’nin son 20 yılında yaşanan her şeyi tek merkezin çatısı altına toplamak elbette çok zor. Ayrıca acaba bu kadar karmaşık olayların tamamını sevk ve idare edebilecek bir yetişmiş ekip olabilir mi, o da ayrı soru. Belli ki savcılar da aynı soruyu kendilerine sormuş ve işin içinden çıkamayınca “Burada 20 ayrı hücre var, birbirlerini de tanımıyorlar” kolaycılığına kaçmışlar. Böylelikle bir iki lider ismi ortaya atıp “diğerleri de farkında olmadan bu merkezden emir alıyor” demeyi mantıklı bulmuşlar. Bakalım göreceğiz.Gizli tanıklar garabetiSevgili okurlar, karşı devrimcilerin cumhuriyetle hesaplaşma niyetleri belli ki aylar öncesinden başlamış. Suç örgütlerini çökertmek bahanesiyle bu yılın başında tanık koruma programı Meclis’ten geçirilmişti. O zaman çok dikkat çekmemişti. Üstelik pek çok kişi de bunun özellikle Amerika’da çok uygulandığını bildiklerinden kararı olumlu bile bulmuşlardı. Ancak Ergenekon olayı ile bu düzenlemenin neden yapıldığı da ortaya çıktı. Meğer iddianame hazırlayabilmek için gizli tanıkların da bulunması gerekiyormuş. Şimdi bakalım bu gizli tanıklar kimler hakkında ne bilgi ve belgeler sunacak. Ama bana sanki belge ve bilgiden çok beyanlar öne çıkacak gibi geliyor.Kanada’daki tuhaf adamTabii sevgili okurlar, iddianamenin flaş ismi Fethullah Gülen’in çok yakınında olup da sonra “gerçek dinim” dediği Yahudiliğini açıklayan ve Kanada’ya kaçarak bir sinagogda çalışmaya başlayan Tuncay Güney. Bu kişi kimdir, neyin nesidir kimse mantıklı bir açıklama yapamadı bugüne kadar ama, Ergenekon savcıları neredeyse her iddiaya bu kişinin verdiği ifadelerle başlıyor. Tuncay Güney bütün açıklamalarını 2001 yılında yapmış. Ama 2003 yılında planlandığı öne sürülen darbe girişimi bile buna bağlanmış. Bu beyanlar hukuken ne kadar değerli acaba?Kapatma davasıSevgili okurlar, Ergenekon olayını daha çok konuşacağız. Herhalde 20 Ekim’deki ilk duruşmaya kadar daha neler olacak. Oysa bundan önce, bugün çok daha önemli bir dava var. Anayasa Mahkemesi AKP hakkındaki kapatma davasının kararını vermek üzere bugün toplanıyor. Mahkeme üyelerinin ne kadar sürede karar vereceğini elbette bilemeyiz. Ama bana çok uzun sürmeyecek gibi geliyor. Hatta karar bugün bile çıkarsa şaşırmayın.AKP kapatılsa daha iyiSevgili okurlar aylardır beni izliyorsunuz, AKP’nin kapatma davası konusunda bugüne kadar pek çok yazı yazdım. Ama açıkça belirtmediğim bir şey vardı. Onu da bugün söyleyeyim: Evet, Anayasa Mahkemesi AKP’yi kapatsa daha iyi olur. Çünkü AKP göstermelik söyleminin aksine Türkiye’nin rejimini dini kurallara dayalı hale getirmek için elinden geleni yaptı ve yapmaya devam ediyor. AKP’nin temel amacının Türkiye’deki laik demokratik Cumhuriyet rejiminin yerine bir İslam cumhuriyeti kurmak olduğunu kimse inkâr edemez. Demokrasiye aykırı değilSevgili okurlar kimileri AKP’nin kapatılması halinde demokrasinin darbe alacağını söylüyor. Bunun için “Bu devirde parti kapatma olmaz” diyorlar. Bu kesinlikle doğru değil. AKP son seçimlerden sonra hazırlattığı yeni Anayasa’da parti kapatma maddesini aynen korumuştur. Kendi anayasasında bile parti kapatmayı koruyan bir parti “Parti kapatmak demokrasiye aykırıdır” diyemez herhalde.Ortalık da karışmazAKP ve yandaşlarının halkı korkutmak için söyledikleri diğer şey de “kapatma halinde ekonominin çökeceği, siyasetin karışacağı ve Türkiye’nin kaosa gideceği” iddiası. Sevgili okurlar, bunların hiçbiri olmaz. Hatta açık söyleyeyim eğer aksi olursa kaos ve karışıklık çıkar. Çünkü şunu kimse unutmasın ki, dini siyasete alet ederek Türkiye Cumhuriyeti ile hesaplaşmak isteyenler, bu yolda zafer kazanırlarsa artık onları tutacak hiçbir güç kalmaz. Önce Anayasa Mahkemesi baştan aşağı yenilenir, ordu tamamen devre dışı bırakılır ve tüm değerlerimiz ortadan kaldırılır.Sert bir karar çıkabilirSevgili okurlar, son 15 gündür AKP ve yandaşlarının yaymaya çalıştığı bir hava var. AKP ile maddi ilişkileri olduğu bilinen bir eski Amerikalı bürokratın sözleriyle birlikte “AKP kapatılmayabilir, belki partiye para cezası gelir” söylentisi yayılmaya başlandı. Bana hiç öyle gelmiyor. Anayasa Mahkemesi’nin beklenenin aksine ilk oturumu temmuz ayına çekmesi bile bence manidar. Bu nedenle Anayasa Mahkemesi’nin beklenenden de sert bir karar açıklaması kimseyi şaşırtmasın. Anayasa Mahkemesi bugün ya da yarın gerekçeli kararını açıklayıp partiye kapatma, sorumlulara 5 yıl siyaset yasağı getirebileceği gibi, bu yasakları da tanımlayarak Türkiye’yi İslam devleti haline getirmek isteyenleri siyaseten tarihe gönderebilir.Deniztemiz DerneğiSevgili okurlar, bunca yüklü gündem arasında perşembe ve cuma günlerini Deniztemiz Derneği üyeleri ile birlikte Saros Körfezi’nde geçirdim. Siyaset tabii ki çok önemli ama geleceğimiz herhalde daha önemli. Bu ülkenin doğal değerlerini korumak ve ülkeyi daha yaşanılır hale getirmek için çabalayan sivil toplum kuruluşlarından Deniztemiz Derneği, Saros’un imdat sinyali verdiğini ve hemen önlem alınması gerektiğini hatırlatıyor. Bu konudaki izlenimlerini önümüzdeki günlerde yazacağım.Sarıgül’le Erzurum turuSevgili okurlar, pazar gününü ise Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül’le birlikte Erzurum’da geçirdim. Günü birliğine gidip geldik. Çok ilginç gözlemlerim ve izlenimlerim oldu. Mustafa Sarıgül’e dikkat etmek gerek diyorum şimdilik. Tabii bu bir günlük gezi ile ilgili izlenimlerimi de önümüzdeki günlerde okuyacaksınız.Hepinize iyi haftalar dilerim*****Bırakın adalet yerini bulsun, isterse kıyamet kopsun. Freud
Bu haftanın fıkralarını yine Eyüp Karadayı’dan seçtim. Geçen hafta da Karadayı fıkraları vardı ama onlar ikinci kitaptandı. Bu hafta “Ayıptır söylemesi” adlı fıkra derleme kitabının birincisini de buldum. Karadenizlilerin engin mizah duygusuna ve hoşgörüsüne sığınarak sadece Karadeniz fıkralarından bir demet hazırladım. Haydi hepbirlikte gülelim:Uzun poylu kızlarTemel, ilk kez baleye gitmiş. Parmaklarının ucunda dans eden kızları görünce şaşırarak mırıldanmış: - Taha uzun poylu kizlaru seçselerdu ya!AkvaryumCemal, “Palukler neten konuşmayi?” diye sorunca, Temel, şu yanıtı vermiş: “Paşini akvaryuma sokarsan anlarsin!” Temel beklentiTemel’e “Hani sen güzel bir dulla evlenecektin, ne oldu?” diye sormuşlar. “Evet” demiş:- Fadime’nin kocasinin olmesinu pekleyrumDers olsun!İdama giden Temel, son sözü sorulunca şöyle demiş:- Bu baa ders olsun!..Sağolun haçim pey!Hâkim, sarhoş hâlde kaza yapan Temel’e şöyle demiş:- Anlaşıldı, suçun sebebi alkoldür!- Sağolun haçim pey, herkes kazanın penum yüzümden oldiğunu sanacaktı!İş var!Köyün zenginlerinden Temel ,camiye girmiş dua ediyormuş:- Allahum, ev yapturacağım yardım et bağa...Bu sırada köyün en fakiri Cemal gelir, yanına oturmuş ve duaya başlamış:- Allahum bi kaç kuruş ver de karnumi doyurayum. Allahum..Temel hemen elini cebine atıp bir milyon çıkarmış ve Cemal’e vermiş:- Al şu parayu da defol çit, bu sırada küçük şeyler içun meşgul etme oni...KışKüçük Temel göl kenarında karların üzerinde kayak yaparken kayıp suya düşmüş. O sırada oradan geçen yaşlıca bir bayan Temel’in yardımına koşmuş.- Vah vah suya mı düştün yavrum?- Hayır. Ben yüzerken aniden kış bastırdı.Penguen İdris ile Temel, bir penguenle İstiklal Caddesi’nde dolaşıyorlarmış.. Durumu gören biri öfkeyle yanaşmış yanlarına:- Bu ne bu?..- Pencuendur da!..- Yazık yahu! Bunu hemen hayvanat bahçesine götürün!..“Olur” demiş İdris ile Temel..İki saat sonra, adamla yine karşılaşmışlar, Beyoğlu’nda. Adam yine pengueni göstererek, “hani” demiş: “Hayvanat bahçesine götüreceksiniz?..” İdris hemen atılmış: “Cötürdük, cötürdük.. Çok eğlendi garibim. Şimdi de sinemaya cötürüyoruz oni!”Misur uni mi ceturdun?Temel’in bindiği gemi batmış. Ama Temel kurtulmuş. Issız adada 5 yıl kaldıktan sonra civarda batan başka bir geminin yolcularından bir bayanı kurtarmış. Bayan, ona kaç yıldır adada bulunduğunu sormuş. Temel, “Beş yıldır” diye cevap vermiş. Kadın kırıtarak, “O halde 5 yıldır çok ihtiyacınız olan bir şeyle karşı karşıyasınız” demiş. Temel heyecanla, “Neee? Yoksa misur uni mi ceturdun?” diye haykırmış.*****Dünyanın ‘en’leri Bazılarını ben de yeni öğrendim. Kimilerini bilsek bile yine de çok ilginç, okuyun göreceksiniz: * Dünyanın en yüksek şelalesi: Angel Şelalesi, Venezuela, bin metre* Dünyanın en yüksek dağı: Everest, Asya* Dünyanın en büyük çölü: Büyük Sahra Çölü, Orta-Kuzey Afrika* Dünyanın en büyük gölü: Hazar Denizi, Orta Asya* Dünyanın en büyük adası: Grönland, Kuzey Atlantik*Dünyanın en sıcak yeri: Al’Aziziyah, Libya, 57,7 derece* Dünyanın en soğuk yeri: Vladivostock, -89,2 derece* Dünyanın en kalabalık şehri: Tokyo, Japonya, 26 milyon 500 bin kişi* Dünyanın en uzun binası: Suyong Bay Tower, Pusan (Güney Kore): 88 kat-462 m.* Dünyanın en uzun demiryolu tüneli: Seikan, Japonya, 53,9 km.* Dünyanın en uzun karayolu tüneli: St.Gotthard, İsviçre, 16.4 km.*t Dünyanın en uzun köprüsü: Akashi, Japonya, bin 990 m.* Dünyada en çok konuşulan dil: Çince (mandarin), 885 milyon kişi* Dünyanın en çok ülke ile sınırı olan ülke: Çin (15 ülke ile sınırı var)* En çok dil konuşulan ülke: Papua Yeni Gine, 869 dil*****Başarılı adam karısının harcayabileceğinden fazla para kazanandır. Başarılı kadın ise böyle bir adamı bulan.
Eski Deniz Kuvvetleri Komutanı İlhami Erdil “yolsuzluk” suçlamasıyla mahkemeye verildi, yargılama sonunda hapse mahkûm edildi. Rütbeleri söküldü, Silahlı Kuvvetler’le ilişkisi kesildi. Mahkûmiyeti bitti ve şimdi özgür. Bu nedenle artık bazı duyumlarımı yazabilirim.Erdil, basit bir yolsuzluk suçlamasıyla yargılandı. Silah alımlarında komisyon istemek, ihalelerden pay almak gibi konular değildi suçlama. Fındık fıstık parası, maydanoz alımı, bazı parçaları eksilen porselen takımlardan yargılandı eski komutan.Örneğin, Deniz Kuvvetleri 4 milyar dolarlık denizaltı alacak. Vatan’da bu denizaltıların pek işe yaramadığı anlatılıyordu çarşamba günü. Benim aklıma ise “Türkiye’nin gerçekten denizaltıya ihtiyacı var mı?” sorusu takılmıştı. İlhami Erdil örneğin böyle saçma bir alımdan komisyon kapmakla yargılansa bugünkü yazıyı yazmayı düşünmezdim bile.Şimdi gerilere gidelim... Ecevit, Başbakan. Yüksek Askeri Şûra toplanmış. Erdil Paşa da “Donanma Komutanı” sıfatıyla şûrada oturuyor. Askerler her yıl yaptıkları gibi Silahlı Kuvvetler prensipleri ile bağdaşmayan personelin ihracı konusunu ortaya koyuyorlar. İhracı istenenlerin çoğu dini faaliyetlerde bulunanlarla ilgili.Ecevit bu kez ihraçlara karşı çıkıyor, iddiaların doğru olmadığına inandığını söylüyor. Bunun üzerine komutanlar aralarında toplanıp Ecevit’e ayrıntılı bilgi vermeyi kararlaştırıyorlar. Anlatma görevi de İlhami Erdil’e veriliyor.Erdil ertesi günkü toplantıda ordudaki irticai faaliyetleri ayrıntılarıyla anlatmaya başlıyor. Bu faaliyetlerde asıl itici güç Fethullah Gülen tarikatı. Erdil Paşa, Fethullah Gülen tarikatının faaliyetlerini bütün ayrıntılarıyla ve belgeleriyle anlatıyor.Ecevit’in yüzü asılıyor. İlhami Erdil’in Fethullah Gülen’le yakınlığını ima etmesi üzerine sinirlenen Ecevit, “Siz benim laikliğimi mi sorguluyorsunuz, benim laikliğime inanmıyor musunuz?” diye soruyor.Erdil ne yapacağını şaşırıyor. Bunun cevabını o anda söylemek elbette çok zor. Ama sözü birden Hüseyin Kıvrıkoğlu alıyor ve Ecevit’e çok sert bir ifadeyle “Evet sayın Başbakan, sizin artık laikliğe önem verdiğinize inanmıyoruz” diyor.Hava buz gibi oluyor. Şûra sona eriyor, ihraçlar imzalanıyor. Fethullah Gülen tarikatına çok yakın olduğu bilinen bir kişi ise gerekli notunu alıyor.Not alan kişi en etkili göreve geldiği andan itibaren İlhami Erdil’i takibe aldırıyor. Yaptığı her işin rapor edilmesini istiyor. Punduna getiriliyor, Erdil hakkında yolsuzluk iddiasıyla dava açılıyor. Sonucu biliyorsunuz.*****Bebek “imdat” diyor İstanbul’un en güzel yeri Boğaz. Boğaz’ın en güzel yerlerinden biri de Bebek. Ancak art arda açılan lokanta ve eğlence yerlerinin yarattığı kalabalık ve aşırı gürültü nedeniyle Bebek artık “imdat” sinyali veriyor.Geçenlerde Bebek’e gittim. Birkaç noktada hayli uzun oturduk. Trafik bir facia. Ama bütün trafiği tıkayan tek nokta var. Küçük Bebek’teki küçük meydan. Dönüşler, lokantaların parkçıları nedeniyle sürekli yol tıkanıyor. Gece yarısından sonra bile hem Hisar hem Arnavutköy yönünde uzun kuyruklar oluşuyor. İnsan “kazıklı yol” bir çare olur mu diye düşünmeden edemiyor. O zaman belki Bebek trafiğe tamamen kapatılır ve İstanbul’un en keyifli yerlerinden biri haline gelir.Gerçi yılların Bebeklileri son yıllardaki hareketlilikten mutlu olsalar da aşırı gürültüden çok rahatsızlar. Çare var mı bilemiyorum. Gürültüyü kesince hareketlilik de ölecek. Zor bir durum yani.Bu arada Bebek parkı Sabancı ailesinin katkısıyla yeniden düzenleniyor. Her şey alt üst olmuş. Hazır kazma girmişken acaba parkın altına bir otopark yapılamaz mıydı? Kadir Topbaş ve Beşiktaş Belediyesi bu konuda iş birliği yapabilir. Hâlâ zaman var gibi geliyor bana.*****Küçük bir gazetecilik anısı Üzerinden çok geçti ama yine de yazmak istiyorum. İki ay önceydi, Deniz Temiz Derneği ile gittiğim Van’da gece yemekte Can Pulak’la oturuyorduk. Laf döndü dolaştı gazetecilerin çeşitli yemek davetlerine katılmalarına, bunun ne kadar ahlaki olduğuna geldi.Pulak, çok eski ve deneyimli bir gazeteci. “Çıkar ilişkisi olmadıkça, bazı davetlere katılmanın sakıncası yok” dedi. Sonuçta biz de Van’da Deniz Temiz Derneği’nin davetlisiydik. Sonuçta kamuya yararlı bir hizmet veriliyor, biz de yerinde görüyoruz. Üstelik öyle şatafatlı, bol hediyeli bir davet de değil. Bir ara bu işin de suyu çıkmıştı. Gazeteciler son derece lüks davetlerde ağırlanır, pahalı hediyeler verilirdi. Kısa sürdü bu. Şimdi işler rayında, makul seviyede yürüyor.Can Pulak konu açılınca gazeteciliğinin ilk yıllarına ait bir anısını anlattı: “1961 yılıydı. İşe yeni başlamışım. Yaşar Aysev yazı müdürümüz. Bana Ankara Ticaret Odası Başkanı ile röportaj yapmamı söyledi. Tam gitmek üzereydim ki yazıişleri sekreteri ‘Muhasebeden çağırıyorlar’ dedi. Çok korktum. Çünkü muhasebeden çağrılmak demek işten çıkarılmak demekti. Titreyerek gittim. Muhasebe müdürü bir zarf verdi. İçinde 3 tane onluk vardı. Ne olduğunu sordum, bilmediğini söyleyip ‘Yaşar Bey’e sor’ dedi.Tekrar yukarı çıktım. Yaşar Bey’in yanına girdim, şaşkındım. Parayı gösterip ‘Bu ne için?’ diye sordum. Yaşar Aysev bana tarihi dersini verdi: ‘Oğlum’ dedi, ‘Şimdi saat kaç? 11.30 olmuş. Senin randevun 12.00’de. Konuşacaksın, tam öğle yemeği vakti gelecek, adam acıkacak, yemek ısmarlayacaksınız, parasını ona mı ödeteceksin.’Can Pulak, “İşte o dönemlerde anlayış buydu. Kesin doğru diyemem ama hiç olmazsa hiçbir dedikodu çıkmıyordu” diye tamamladı anısını.*****Araba tanıdı Kapıları uzaktan kumanda ile açılan arabalar yeni yeni ortaya çıkmaya başlamıştı. Bir gün bir otoparka bıraktığım aracımı almak için döndüğümde, bıraktığım yeri unuttum. Otopark görevlisi gençten bir çocuktu. Benimle birlikte arabayı ararken “Ben de nöbeti yeni aldım, siz geldiğinizde burada olsam dünyada unutmazdım arabanızı” diyordu bir yandan. Birkaç dakika sonra arabamı iki sıra ötede gördüm, uzaktan kumandaya bastım. O tarihteki arabam uzaktan kumanda ile açılınca flaşörleri yanıp sönüyor ve kornası da bir kere çalıyordu. Ben “Tamam araba orada işte” deyince, park görevlisi, belki de uzaktan kumandalı anahtarı ilk kez gördüğünden olacak “Abi bak sen arabayı arıyordun ama araba seni tanıdı seslendi” dedi. Hatırladıkça çok gülerim. (T.M)*****Akıllı olmak bir şey değil, mühim olan o aklı yerinde kullanmaktır. Descartes
Sizlere dün son 40 yılda yaşadığımız askeri darbelerin mantığını anlatmaya çalışmıştım. Bugün de askerin siyasete ne oranda karıştığı konusuna açıklık getirmek istiyorum.Öncelikle şunu söylemeliyim ki Türk Silahlı Kuvvetleri üzerinden siyaset yapmaya çalışan AKP’ci çevreler, ısrarla “demokrat askerden” söz ediyor. Hatta bunun için Fethullah Gülen tarikatı ile yakın ilgisi olduğu ileri sürülen eski Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’ü “demokrat komutan” olarak lanse etmeye çalışıyorlar.Oysa Silahlı Kuvvetler’de aslolan demokrasi değil emir komuta zinciridir. Kendi iç işlerini yine kendi kurallarıyla düzenleyen Silahlı Kuvvetler siyasi otoritenin emri altındadır. Bu nedenle Silahlı Kuvvetler’de demokrasi aramaya kalkmak abestir.Ancak hepimiz biliyoruz ki bu ülkede iki darbe, bir muhtıralı müdahale ve bir de 28 Şubat yaşandı. Yani asker siyasi otoritenin emrinde ama siyasete müdahale edebiliyor.Burada en büyük sorumluluk ve hata bizzat siyasilerde. Çünkü siyasetçiler kimi beceriksizliklerini örtmek amacıyla Silahlı Kuvvetler’le oynamayı, onları sürekli müdahale eden ve işleri tıkayan bir organ olarak göstermeyi başardı bugüne kadar.Siyaset üretemeyen siyasetçiler sıkıştıkları anda askeri öne sürerek, “Onlar istemiyor” söylemine sarıldı. Güneydoğu’da yeni bir strateji mi oluşturuluyor, eğer birilerinin çıkarı bozuluyor ve iş yürümüyorsa bahane hazır: “Asker karşı.” Kıbrıs’ta çözüm için atılan adımlar tıkandı, yeni proje mi üretilemiyor, bahane hazır: “Asker çok öfkelendi.” Örnekler o kadar çok ki. Belki bir çoğundan askerin bile haberi olmuyordu.Türkiye’de pek çok sorun, siyasetçilerin “asker korkusu” arkasına sığınmaları nedeniyle çözülemedi. Oysa “asker karşı” denilen pek çok konuda askerlerin aslında çok anlayışlı olduğu ve hatta bu projeleri desteklediği de biliniyor. Çünkü Türk ordusu tarihsel yapısı itibarıyla ilerici ordudur. Osmanlı döneminde her türlü yenilik ordunun öncülüğünde gerçekleşmiştir. Cumhuriyet’i kuran, devrimleri yapan ve koruyan da yine ordudur.Darbe diye aşağıladığımız 27 Mayıs ve 12 Eylül bile Türkiye’yi çağa ayak uydurmasını sağlayacak pek çok yenilikle tanıştırmıştır.Türkiye’nin bir gerçeği var: Siyasetçiler, Silahlı Kuvvetler’in emir komuta zinciri ile diledikleri gibi oynayamaz. Örneğin, hükümet tüm komutanları İspanya’daki gibi birden emekli edemez, bunun özel kuralları var. Ama aynı şekilde Silahlı Kuvvetler de hükümete istediğini yaptıramaz. Bunu ilk fark eden Tayyip Erdoğan oldu. Bu nedenle askerle arasında bir dehşet dengesi kurdu. Ne askere karşı gereğini yapıyor ne de askerin sözünü dinliyor. Bunun yerine yandaşlarının askeri yıpratmasına seyirci kalıyor.*****Herkesi rahatlatacak kararAnayasa Mahkemesi’nin karar günü yaklaştıkça “etkileyici yorumlar” da artmaya başladı. Önceki gün köşe komşum Ankara Temsilcimiz Bilal Çetin başkentteki dedikoduları yazıyordu. AKP’liler kapatma ihtimalinin azaldığını, ama partiye bir ceza kesilebileceği düşüncesindeymiş.Bunu da tıpkı Köksal Toptan’ın dediği gibi “herkese oh dedirtecek, rahatlatacak bir karar” olarak görüyorlarmış. Hatta parti kapatılmaz ama örneğin bir para cezası alırsa, bunun parti için çok ağır bir karar olacağını, laik kesimin de “AKP kapanmadı ama laikliğe aykırılığın odağı oldukları kayda geçti” diye bundan sevinç duyacaklarını bile söylüyorlarmış.Açıkçası bunların hepsi bana ham hayal gibi geliyor. Çok kesin bir gerçek var ki, hiçbir karar herkesi rahatlatacak, oh dedirtecek biçimde algılanamaz. Karar artık Anayasa Mahkemesi’nindir. Elindeki delillere ve hukuki verilere bakarak karar alacaktır.Bu arada kapatma kararı çıkması halinde ülkenin karışacağını, ekonominin alt üst olacağını, hatta halkın sokağa döküleceğini söyleyenler de var. Bir şey diyeyim mi, hiçbir şey olmaz. Herkes anında uyum sağlar, geçer gider.*****Hile, oyunu kazandırsa da kaderi değiştirmez La Edri*****Bir spekülasyon bittiAnayasa Mahkemesi’nin AKP’nin kapatılması davasını ele alacağı günü pazartesi olarak açıklaması birçok çevre için galiba sürpriz oldu. En azından son birkaç gündür kamuoyuna pompalanmaya çalışılan havanın boş olduğu ortaya çıktı.Çünkü kapatma davası konusunda pek konuşamayanlar, eski ABD Büyükelçisi Mark Parris’in “kehanetinden” sonra rahatlamıştı. AKP ve yandaşları kapatma davasının ağustos ayının ilk haftasında ele alınacağına ve kararın da ağustosun ortalarında çıkacağına inanıyor ve bu yönde adeta propaganda yapıyordu.Bunun bir tek anlamı olabilir: AKP ve yandaşları dava ile ilgili kararın Yüksek Askeri Şûra’dan sonra açıklanmasını tercih ediyor. Böylelikle Yüksek Askeri Şûra Erdoğan’la toplanacak, Başbakan “imza kozunu” sonuna kadar elinde tutacak. Düşünce buydu. Hatta bu yönde Erdoğan’ı tahrik ederek, “Kararları sakın imzalama, Büyükanıt’la birlikte İlker Başbuğ da otomatikman emekli olsun” diyenler bile var.Anayasa Mahkemesi görüşme günü belirleyerek bu spekülasyonların da önünü kesti. Büyük ihtimalle karar Yüksek Askeri Şûra’dan önce alınmış olacak. Kapatma kararı çıkmazsa Erdoğan Şûra’ya damgasını vurur. Kapatma olursa da atamalar ve emeklilikler yeni kurulacak hükümete kalır.*****Cüneyt Koryürek’e saygı sergisiOlmadık bir kaza sonucu aramızdan ayrılan sevgili Cüneyt Koryürek’i anılarda yaşatmak için ‘Atletizme Adanmış Bir Yaşam: Cüneyt E. Koryürek, Türkiye’nin Olimpiyad Serüveni’ adlı sergi düzenleniyor. Koç Üniversitesi sponsorluğunda Yapı Kredi Kâzım Taşkent Sanat Galerisi’nde yarın açılacak sergi 16 Ağustos’a kadar sürecek.Sergide Türk atletizmine çok büyük emekler veren Koryürek’in çeşitli dünya ve olimpiyat oyunlarında çektiği fotoğraflar sergilenecek. Koryürek’in fotoğraflarının yanı sıra tuttuğu notlar, topladığı hatıra eşyalar, madalyaları da bu sergide yer alacak.Bu arada belki dikkatinizi çekmiştir, “Olimpiyat” değil “olimpiyad” kelimesi kullanılıyor. Peki neden? Koryürek, Olimpiyadlar adlı kitabında bunu şöyle açıklıyordu: “Kelimenin aslı her dile ‘d’ ile biter, bizde ise yanlış şekilde ‘Olimpiyat’ olarak kullanılmaktadır. Bunu düzeltiyorum.”
Bugün son 40 yılda yaşadığımız askeri darbelerin mantığı üzerinde durmak istiyorum. Çünkü bu konu ciddi biçimde ortaya konmalı. Bugünkü genç nesil, darbelere neden olan dönemleri de yaşamadı, o günkü hukuk ve demokrasi anlayışını da bilmiyor. Böyle olunca günümüz anlayışından geri bakılarak yapılan yorumlar yanlış olmasa bile hatalı adımlar attırabiliyor.“Darbeler ülkesi Türkiye” cümlesiyle işi aşağılama ve alay boyutuna indirmeden, darbelerin yapıldığı dönemlerde dünyanın durumuna mutlaka bakmamız gerekir. Bu dönemler dünyanın iki kutuplu olduğu yılları kapsıyor. Biz o sırada NATO şemsiyesi altında ve Amerika’nın güçlü bir biçimde başını çektiği siyaseten “özgür” ekonomik olarak “kapitalist” dünyanın içindeyiz. Ve bizim gibi ülkeler için o tarihlerdeki en büyük tehlike (!) “komünizm.” NATO ittifakıNATO ittifakının esenliği açısından Sovyetler Birliği’nin adeta kucağına doğru girmiş coğrafi konumdaki Türkiye’nin çok sağlam durması gerekiyor. Bunun yanı sıra nüfusu hızla artan ve o yıllarda da Avrupa’nın en büyük nüfuslu ülkesi olan Türkiye sistemin mutlaka içinde tutulmalı.Yani darbelerin mutlaka ve mutlaka dış nedenleri ve destekleri var.Şimdi gelelim başka önemli bir gerçeğe: Türk Silahlı Kuvvetleri 60’ta da, 71’de de, 80’de de “Bu ülkeyi artık ben yöneteyim” iddia ve hırsıyla yönetime el koymadı. Zaten sonuçlarına bakalım: 60’da darbe, 63’te seçim ve sivil yönetim. 73’te müdahale, Meclis açık, seçim zamanında ve sivil yönetim. 80’de darbe, 83’te seçim ve sivil yönetim.Darbelerin süresiBu, askeri müdahale mantığı ile hiç uyuşmaz. Komşumuz Yunanistan’da 1967’de darbe oldu, 74’te hâlâ devam ediyordu. Türk askeri Kıbrıs’a çıkmasa belki daha da devam edecekti. Askeri diktatörlük İspanya’da 40, Portekiz’de 45 yıl hüküm sürdü.Fransa De Gaulle rejimini, İtalya ve Almanya faşizmin etkisini ancak üzerlerinden atıyor. Diğer pek çok ülkede ise demokrasiye rağmen hanedanlar da söz sahibi.Böyle bir ortamda Türkiye’de kimse diktatörlük düşünmediği gibi başta asker olmak üzere herkes demokrasiyi yaşatmaya çalışıyor.Tabii çelişki gibi görünen şu: Asker hem darbe yapıyor hem de demokrasiyi kurmaya çalışıyor. Aynen öyle, ama başta da değim gibi asker hiçbir zaman “ben yöneteyim” hırsı içinde olmadı. Üç dönemde de siyasetçiler, hatta ülke yönetiminde olanlar bile, işin içinden çıkamadıkları için askeri davet ettiler.Her üç darbede de halkın desteği de vardı. İş dünyası bu darbeleri davul zurna ile karşıladı.Darbe ve hemen seçimÇünkü asıl yapılan yönetimin askerlere geçmesi değil, dış baskılarla Türkiye’ye biçilen elbisenin giydirilmesi için kısa bir süreliğine demokrasiye ara verilmesiydi. Örneğin Demirel çok cesurca aldığı 24 Ocak kararlarını o günkü demokratik yapıyla işletemeyeceğini biliyordu. Asker çağrıldı, 24 Ocak kararları eksiksiz ve sorunsuz uygulandı.1960’ta Türkiye’nin filizlenmeye başlayan globalleşecek kapitalist sistemin tam içinde olması isteniyordu. O günkü iktidar bir tür iktidar zehirlenmesi ile bu yeteneği kaybetmişti. Normal koşullarda Türkiye’nin tekrar rayına oturtulması çok zaman alacaktı. Asker davet edildi, sistem rayına oturtuldu ve o günün koşullarına uygun anayasa ile de durum pekiştirildi.YARIN sizlere askerin siyaset üzerindeki gücünden ve AKP’nin fark ettiği bir gerçekten söz edeceğim.*****Altına imzamı atarım AKP’ci kimi yazarlar kapama davası açıldığından bu yana “demokrasi ve hukuk” kavramlarını ağızlarından düşürmüyorlar. Hele Ergenekon adı verilen olayla birlikte Türkiye’nin bir darbeler ülkesi olmaktan kurtarılması, demokrasi, hukuk ve insan haklarının sonuna kadar uygulanması için gerçekten göz yaşartıcı bir çaba harcıyorlar.Tabii bu demokrasi, hukuk, insan hakları kavramlarını da Ergenekon’un çözülmesi ve AKP’nin kapatılmamasına bağlıyorlar. AKP’den kurtulmanın “darbe ile olamayacağı anlaşıldığı” için de bunun bir “hukuk darbesi” ile yapılmak istendiğini ileri sürüyorlar.Bu yazarların Türkiye’nin daha demokratik, hukuk ilkelerine bağlı, kişi hak ve özgürlüklerini sonuna kadar savunan ülke olması yolundaki tüm taleplerin altına imzamı atarım.Ama fark şurada: tüm bunları isterken AKP’nin Türkiye’yi bir İslam devleti haline getirmek istemediğini, demokrasiye ve hukuka gerçekten inandığını da kanıtlamaları gerek.Demokrasiyi ve hukuku savunurken, demokrasi ve hukukla hiç ilgisi olmayan bir partiyi kurtarmaya çalışmak bana hiç samimi gelmiyor.*****Teröre boyun eğme dönemi mi?Aynı gün iki mutlu haberi paylaştık. Birincisi Ağrı Dağı’nda kaçırılan üç Alman’ın, diğeri de Afganistan’da kaçırılan iki Türk mühendisin özgürlüklerine kavuşmalarıydı. Ancak iki olayda da kafalarda soru işareti kaldı. Acaba özgürlüklerin bedeli mi ödenmişti? Söylentilere göre Alman hükümeti PKK’ya fidye ödedi. Yine aynı şekilde Afganistan’da kaçırılan Türk mühendisler için de aileler para verdi.Eğer iki iddia da gerçekse, terörde yeni bir aşamaya gelmiş oluyoruz. Elbette kaçırılanların yakınları için ister fidye ödensin ister operasyon yapılsın, ister kendileri kaçmayı başarsınlar, önemli olan canlarının kurtulmasıdır.Ama olaya devletler açısından baktığımızda durum farklılaşıyor. Devletler teröre böyle boyun eğmeye başlarsa bu işin önünü almak mümkün olmaz.Bunun dışında Ağrı Dağı Türkiye sınırları içinde. Kaçırılan Almanların Ermenistan’a geçirildiği ileri sürülmüştü. Ancak sonuçta 3 Alman, Ağrı Dağı’nda serbest bırakıldı. Demek ki PKK teröristleri hep dağda kalmış.Peki nasıl oldu da daha önce yerleri saptanamadı? Haydi Almanlar’ın güvenliği için sadece çevre sarıldı diyelim, rehineler kurtulduktan sonra teröristler nereye uçup gitti?Kimse “Doğa şartları” diyemez. Herkesi canının istediği an izleyen ve dinleyen devlet, sarıldığında çıkışı olmayan bir dağdaki teröristi yakalamaktan aciz mi yani?*****Kısa kısa tebessümYıldırım Tuna’nın gönderdiği kısa fıkralardan üçü: Karım evde beni seksi bir gecelikle karşıladı, elindeki iki kısa ipi bana uzattı, “Al..” dedi, “Beni yatağa bağla ve ne istersen onu yap.” İnanamadım. Onu güzelce yatağa bağladım ve balığa gittim.***Adamın biri eczaneye girip “Afedersiniz” demiş, “Sizde Asetilsalisilik asit var mi?” Eczacı “Aspirin mi demek istiyorsunuz?” deyince adam cevaplamış: “Ah, evet.. O kelimeyi bir türlü aklımda tutamıyorum!” ***Diplomat beğenmediği yemek davetini anlatıyor: “Eğer sunulan çorba şarap kadar sıcak şarap, önüme konan tavuk kadar yıllanmış tavuk, servis yapan güzel hizmetçi kadar taze olsaydı inan çok daha harika olurdu..”*****İnsanların çoğunda adalet sevgisi, adaletsizlik korkusu yüzünden vardır. La Rochefoucauld
Son zamanlarda Silahlı Kuvvetler’e yönelik saldırıların dozu iyice arttı. Açık söylemek gerekirse halk deyimiyle Silahlı Kuvvetler’in “karizması” fena halde “çizilmiş” durumda.Tarih boyunca “en güvenilir kurum” olma niteliğini kimselere kaptırmayan Silahlı Kuvvetler hakkında kuşku duyanların sayısında önemli artış olduğunu gözlüyorum.Silahlı Kuvvetler’in bu kadar yıpratılması herhâlde kimsenin yararına olmaz. Bu ülkenin tek ordusu var, yedeği yok, bu kadar yıpratmak, çökertmeye çalışmak pek akıllıca değil.Ancak ne gariptir, Başbakan Erdoğan bile bu yıpratma kampanyasına adeta kendince katkıda bulunuyor. Örneğin son saldırılar üzerine verdiği “Türk Silahlı Kuvvetler’ine yapılan saldırılara sıcak bakamayız” demeci bile garip.Normal bir Başbakan, eğer asılsız saldırılarsa, ülkenin yöneticisi olarak bunun üzerine gider, sorumluları ortaya çıkarır. Ama Erdoğan sadece “sıcak bakmadığını” söylüyor. Yani soğuk bakıyor. O kadar.Silahlı Kuvvetler’e yönelik bu sistemli saldırıların temel amacının Anayasa Mahkemesi’ni etkilemek olduğunu da düşünebiliriz. Zaten orduya yönelik bu kampanya AKP’nin kapatılması davasında sona doğru yaklaşıldıkça artıyor. Dikkat ve şüphe çekici olan bu.Öyle sanıyorum ki, AKP zihniyeti, Anayasa Mahkemesi’nin Silahlı Kuvvetler’le ortak çalıştığına inanıyor. Yani bir anlamda Anayasa Mahkemesi kapatma kararı alacaksa bunun için orduya güveniyor.O halde ordunun yıpratılması, aşağılanması ve iktidar karşısında hareketsiz hale getirilmesi Anayasa Mahkemesi üyelerini etkileyebilir. Oylarını nasıl kullanmaları gerektiğini “Silahlı Kuvvetler’e bunu yapanlar bize ne yapmaz ki” endişesi içinde düşünebilirler.Nitekim son birkaç gündür müthiş bir propaganda kampanyası sürdürülüyor. AKP’ye çok yakın oldukları söylenen kimi Amerikalı diplomat ve politikacılar “AKP’nin kapatılmaması ihtimalinin daha fazla olduğunu” açıklamaya başladılar. Bu kişilere göre kapatma ihtimali bir ay önce daha fazlaydı, ama şimdi değişti.Tabii bu haberleri manşetlere taşıyanlar, Amerikalıların Anayasa Mahkemesi üyelerinin fikrini nasıl öğrendiğini hiç sorgulamıyor.O halde “ordu yıpratılarak Anayasa Mahkemesi etki altına alınmak isteniyor” görüşü daha bir anlam kazanıyor. Amerikalılar da Anayasa Mahkemesi’ne ordu desteği olduğu varsayımından yola çıkarak “kapatma ihtimali azaldı” diyebiliyorlar.*****Boğaz’da sürat kime yasak? İstanbul Boğazı’nın güvenliği için uygulanan bir sürat yasağı var. Buna göre hangi boyda olursa olsun hiçbir teknenin 10 deniz milinden daha hızlı seyretmesine izin verilmiyor. İlk bakışta son derece çağdaş ve mantıklı bir uygulama gibi geliyor insana.Oysa gözlediğim kadarıyla uygulama böyle değil. Çünkü yasak sadece özel teknesi olanlara uygulanıyor. Örneğin deniz otobüsleri 10 millik sürat limitine asla uymuyor. Geçenlerde denizci bir arkadaşım önümüzden geçen deniz otobüsünü göstererek “Şu andaki sürati en az 20 mil, yani limitin iki katı” dedi.Sonra geçen gemileri izlemeye başladık. Boş bir tankerin süratini de “23 mil hatta biraz daha fazla” diye tanımladı arkadaşım.Ama Deniz Polisi ve Sahil Muhafaza bu gemilere nedense bir şey demiyor. Buna karşın limitin biraz üzerinde seyreden özel tekneleri durdurup ağır cezalar yazıyor.Denizci arkadaşım “İstanbul’un trafik sorununa önemli bir çözüm olacak deniz ulaşımı bu yüzden pek tercih edilmiyor. Oysa İstanbul Boğazı’nın ortasındaki bir bölüm daha hızlı seyredecek küçük tekneler için kullanılabilir. Boğaz yakasında oturan pek çok kişi bu yolu kullanır” dedi. İlgili mercilerin kulak vermesi gerek diye düşünüyorum.Bu arada Boğaz’da sürat yasak ama gürültü serbest. Gece yemekli geziler düzenleyen teknelerin avaz avaz bağıran hoparlörlerinden çıkan çirkin müzikler sadece kıyıdakileri değil, tüm Boğaz sırtlarında oturanları rahatsız ediyor. Sahildeki müzikli tesislere her türlü baskı yapılırken, bunu gezerek yapanlara nedense kimse karışmıyor.***** Birkaç gün önce 6. dalga Ergenekon tutuklamalarında gözaltına alınan Türkiye Gençlik Birliği Kurucu Başkanı Adnan Türkkan gazeteyi ziyarete geldi. Serbest bırakıldıktan sonra gazetelere gidip başından geçenleri özetliyordu. Bana da uğradı.Anladığım kadarıyla gözaltına alınması o günkü telefon konuşmalarından olmuş. Çünkü herkes sabahın köründe evi basılarak götürülürken, Türkkan, gündüz 11.00’de gözaltına alınmış. Gözaltıları öğrenince cep telefondan arkadaşlarını arayıp toplu protesto yapılmasını istemiş. Polis de bunu öğrenince onu gözaltına almış. Mahkemeye sevk edilmeden serbest kaldı zaten.Adnan Türkkan’la sohbet ederken yaşını sordum. 24 olduğunu söyledi. Bunun üzerine “başına gelenin çok da önemli olmadığını, üç gün kaldıktan sonra bir fiske bile yemeden serbest kaldığını” söyleyerek “Aynı durum geçmişte olsaydı yanmıştın” dedim. 12 Mart ve 12 Eylül dönemlerini özetledim, o günlerin acılarını anlatmaya çalıştım. Son olarak da şunu söyledim:“Aralarında orgenerallerin de bulunduğu bazı emekli subayların bu muameleye tabi tutulmalarına aslında üzüldüm. Ama bunda sevindiğim bir taraf da yok değil. Çünkü bu orgeneraller de bir şekilde zamanında başka insanlara çektirdiklerinin ne olduğunu görmeliler. Birey olarak bu kişiler yapmıştır demiyorum, ama ne yazık ki yakın tarihimizde Silahlı Kuvvetler üniforması altında birileri, pek çok kişiye çok kötü şeyler yaptı. Bugün üç gün emniyette oturtulup sonra da tutuklanmak, eskiyle kıyaslandığında lüks otelde misafir edilmek gibi.Bu emekli generallerin üniformalı olduğu dönemlerde 17 yaşındaki çocuklar asıldı, 20 yaşındaki gençler sorgusuz sualsiz doksan gün hücrelerde tutuldu, dövüldüler, askılara asıldılar, copla tecavüz edildi, cinsel organlarına elektrik verildi, eşleri sevgililerinin önünde çırılçıplak soyuldular, hâkim karşısına çıkabilmek için iki yıl bekleyen oldu.Şimdi tutuklu olan generaller umarım iftiraya uğradıklarını kanıtlayıp tez elden çıkarlar. Ama içerde kaldıkları sürece zamanında yapılanları da bir düşünsünler ne olur.” Genç Adnan Türkkan çok şaşırdı bu sözlerime, sarsıldığını hissettim.*****Notalardan şifre Ergenekon ile ilgili saçmalıkları okurken gelen bir fıkra ilgimi çekti. Şöyle:Stalin dönemi Rusya’sında bir orkestra şefi, trenle konser verilecek kente giderken, çalacağı eserlerin notalarını önüne açmış çalışıyordu. Onunla aynı kompartımanda yolculuk eden 2 KGB ajanı, şefin önündeki notaların gizli bir şifre olduğunu düşünerek adamı “casus” diye tutukladı...Ne olduğunu anlamayan şef, götürüldüğü karakolda suçlamaları öğrenince güldü: “Bunlar Çaykovski’nin keman konçertosunun notaları” dedi.Savunması hiçbir işe yaramadı. Ertesi gün yargıç karşısına çıkarıldı. Yargıç, karşısındakinin suçlu olduğundan emin bir ifade ile konuştu: “Bize her şeyi itiraf etmen iyi olur çünkü suç ortağın Çaykovski’yi tutukladık, ötmeye başladı bile...” (Çaykovski 1893’te öldü)***** Nehirlerde ve devlet yönetiminde hafif olan şeyler üstte yüzer. Benjamin Franklin
Sevgili okurlar geçen hafta gündem konularının sıcaklığı ile birlikte medya ahlakı ve üslubu konusunda da en azından benim adıma can sıkıcı geçti. Bu nedenle bu hafta biraz bu konulara girmek, duygu ve düşüncelerimi sizlerle paylaşmak istiyorum.Dinci gazetenin sayfasıSevgili okurlar cumartesi günü gazetedeki masamda radikal dinci bir gazeteden kesilmiş bir sayfa buldum. “Darbeci generalin yeğeni, hortumcu patronun askerlik işini halletmek için komutanlara yalvarmış, Darbe Günlüğü’ndeki Can Ataklı” başlığını görünce “Nedir bu” diye okumaya devam ettim. Meğer bir gün önce Star Gazetesi’nde Şamil Tayyar bir yazı yazmış. O yazıyı alıntılamışlar ama başına da bir yorum koymuşlar.Üslup farklılığıYorum aynen şöyle: “Şamil Tayyar, adeta Ergenekon’un sözcülerinden biri olarak yazı döktüren Can Ataklı hakkında, Oramiral Özden Örnek’in günlüklerine kaydettiği ilginç notları köşesine taşıdı. 27 Mayıs darbesinin ünlülerinden general Mucip Ataklı’nın yeğeni olan Can 2003’te, çalıştığı Star’ın patronu olan ve halen İmarbank hortumlamasından dolayı yargılanan Cem Uzan’ın sahte belge ile kısa süre askerlik yaptığı ortaya çıkınca, askerlik işini halletmek için kuvvet komutanlarının peşinde koşturmuş ve belgelerin gerçek olduğunu iddia etmiş. Bunların ulusalcılıkları da sahte, vatan sevdaları da sahte.” Allah aşkına üsluba bakar mısınız?Akşam’ın densizliğiSevgili okurlar haydi Star Gazetesi, AKP’nin, diğeri de zaten radikal dinci. Ama karalama kervanına bir de Akşam Gazetesi katılmasın mı? Gazetenin cumartesi günkü sayısında kocaman bir başlık: “İstihbaratçı gazeteciler!” Altında en başta benim fotoğrafım. Sonra Mehmet Ali Birand, Mehmet Faraç, Rıdvan Akar, Şamil Tayyar ve Fikri Ayyıldız’ınkiler. Yazıyı okuyorsunuz, fotoğrafı olanlarla ilgili tek satır yok. Böyle bir sorumsuzluk, böyle bir ayıp olabilir mi? 32. Gün anısınaBelli ki perşembe gecesi yayınlanan 32.Gün’e katılanlarla ilgili bir haber düşünmüşler, bizim fotoğraflarımızı koymuşlar sonra haberin içeriği değişmiş, ama fotoğraflar kalmış. Kasıt arayabileceğiniz bir dikkatsizliğin bedelini ise, bizler bugün değil beş yıl sonra Google’da arama yapan birinin “vay canına bunlar meğer istihbarat elemanlarıymış” diye düşünmesiyle öderiz. O sayfayı hazırlayan arkadaşların ruhu bile duymaz bunu.Özden Örnek günlükleriSevgili okurlar, Özden Örnek’e ait olduğu ileri sürülen günlüklerde adımın geçmesi üzerine cumartesi günü durumu açıklayan küçük bir yazı koymuştum sayfaya. Ama belli ki AKP yandaşları kendi mantıkları açısından beni yıpratacak bir mal bulduklarını sanıyorlar. Bu nedenle konuya biraz daha açıklık getirmek istiyorum. Belki aklına geleni yazanlar hiç olmazsa gerçeği bilirler.Uzan Grubu’na tedbirTMSF, Uzan Grubu’na ait şirketlerin tamamına el koyduğunda medya grubunun başındaydım. Star Gazetesi ve televizyonunun Genel Yayın Müdürlüğünü aynı anda yürütüyordum. TSMF, el koymadan önce grubu sıkıştırmak için tüm varlıklara tedbir ve haciz uygulamıştı. Telsim’le birlikte binada çalışan 4 bin kişiye maaşları da ödenmiyordu. Bu nedenle herkes büyük sıkıntı içindeydi. Hiç olmazsa çalışanın maaşlarının ödenmesi için büyük çaba harcıyor ve konuyla ilgili herkesle görüşüyordum.TMSF ile görüşmelerMaaşların ve haber için gerekli cari harcamaların ödenebilmesi için Maliye Bakanı, BDDK Başkanı ve TMSF Başkanı ile kim bilir kaç kere görüştüm. Bu iş takibi değil, çalışanın hakkının aranmasıdır. Devletin o zamanki ilgili kurumlarının yöneticileri, maaşların ödenmesini sürekli geciktiriyor, özellikle düşük maaşlı çalışanların sıkıntı çekmesini adeta teşvik ediyordu. Sanıyorum buradaki politika çalışanı Uzan’a düşman etmekti.Şirketlere el konduSonunda TMSF tüm Uzan şirketlerine el koydu. Böylelikle benim bu gruptaki görevim de TMSF kararı ile sona erdi. İşte Özden Örnek’e ait olduğu söylenen günlüklerde adımın geçmesi bundan sonra oldu. İlk andan itibaren hep şunu söyledim: Uzan Grubu şu ya da bu nedenle soruşturma geçirebilir, eğer bir suç varsa bunun cezası da mutlaka verilir ve verilmelidir. Ancak mallara el koymak, üstelik bir medya grubuna hakim olmak hiçbir demokratik ülkede kabul edilemez. Hükümet medyasıO tarihlerde başta Başbakan Erdoğan olmak üzere pek çok bakana, bürokrata, kimi üst düzey komutanlara, Yargıtay, Danıştay üyelerine, Cumhurbaşkanlığı’na, iş dünyasının önemli isimlerine bizzat gittim.Bir medya grubunun mali yapısına el konulabileceğini, ama TMSF’nin yayını da kendisinin kontrol ettiğini, bunun basın ilkelerine aykırı olduğunu, büyük bir basın grubunun bu yolla hükümetin emrine girdiğini anlattım. Herkes buna hak veriyordu. Ama o günün koşullarında kimse ağzını açamadı bile. İktidar borazanıStar medya grubuna el konulması, iş başına hükümet yanlısı kişilerin getirilmesi yeterli tepki görmeyince TMSF çok rahatladı. Star grubunu fütursuzca yönetmeye başladı. Koca medya grubu iktidarın borazanı ve yandaş isimlere para dağıtılan bir çiftlik haline getirildi. Gerçi ara sıra işin dozu fazlaca kaçtığı için 4 kez yönetici değiştirildi ama yöntem hep aynı kaldı.Gelinen noktaTMSF medyanın tadını alınca biliyorsunuz başka el koymalar da gündeme geldi. AKP iktidarının yarattığı korku ortamı, bu medyalardan rant sağlayanların desteği hükümete bağlı medya düzeninin adeta legal hale gelmesini sağladı.İktidar uzunca bir süre bu medya şirketlerini direkt kontrol etti. Sonra da biliyorsunuz Star Televizyonu hariç el koyduğu diğer tüm medya şirketlerini, seçilmiş kişilerin katıldığı sözde ihalelerle kendi yandaşlarına verdi. Geldiğimiz nokta budur. Ve bu medya şimdi karşı olduğuna inandığı her dürüst kişiye saldırıyor.Askerlik konusuİşte sevgili okurlar, Star Grubuna el konulmasından sonra yaptıklarımın özeti bu. Hiçbiri için ne pişmanlık duyarım ne de üzülürüm. Ben dürüst bir medya yöneticisinin yapması gerekeni yaptım. Cem Uzan’ın askerlik işine gelince. Bununla ilgili zaten mahkeme sürüyordu. Benim konuşmamın hiçbir etkisi de olamazdı. Özden Örnek’in yazdığı iddia edilen günlüklerde de zaten bu konu bir cümle ile geçiyor. Eğer günlükler doğruysa asıl konunun medyanın durumu olduğu görülüyor.Neyse sevgili okurlar askeri mahkeme Cem Uzan’la ilgili bir şey bulamadı, ama bu davayı neden açtığını herhalde kendileri de bilmiyorlardı ki, sonuçta mahkemeyi yarıda bıraktılar, Cem Uzan’a “çürük” belgesi verip işi kapattılar. AKP’yi kurtarma lobisiGeçen hafta Anayasa Mahkemesi’ne baskı niteliğinde bir dizi dış müdahale ile karşılaştık. Amerika’nın eski Ankara Büyükelçisi Mark Parris “Bir ay öncesine oranla kapatma kararı alınacağını daha az düşünüyorum” dedi örneğin. Yine bazı Amerikan gazeteleri de kapatma kararının iyi olmayacağı yolunda yazılar yayınladı. Hepsinin de AKP iktidarı ile bağlantılı olduğu biliniyor bunların. Ergenekon ile başlayan sürecin ne anlama geldiğini ve Anayasa Mahkemesi’ne ne söylenmek istendiğini daha ayrıntılı biçimde yarın yazacağım.Otomobil olayıSevgili okurlar geçen hafta yazdığım bir yazıyı tersten okuyan çok olmuş maalesef. Başbakan’ın “Ne krizi yaaa, bu ay 169 bin araba satıldı” sözlerini eleştirirken “Bu kadar araba satılması zaten ekonominin kötü olduğunu gösteriyor” demiştim. Kimileri “Az satılsa da ekonomi kötü diyeceksin” dediler. Burada anlatılan o değil. Birincisi çok uzun vadeli krediler lüks tüketimi körüklüyor, ikincisi ekonomide kriter bir malın çok satılması olmaz. Başbakan kahvede konuşur gibi konuşuyor. Anlatılan buydu. Yoksa ekonomik tahlil değildi.Hepinize iyi haftalar dilerim.*****Hiçbir miras dürüstlük kadar zengin değildir Shakespeare