Ergenekon üzerinden Anayasa Mahkemesi korkutulmak isteniyor

Haberin Devamı

Son zamanlarda Silahlı Kuvvetler’e yönelik saldırıların dozu iyice arttı. Açık söylemek gerekirse halk deyimiyle Silahlı Kuvvetler’in “karizması” fena halde “çizilmiş” durumda.

Tarih boyunca “en güvenilir kurum” olma niteliğini kimselere kaptırmayan Silahlı Kuvvetler hakkında kuşku duyanların sayısında önemli artış olduğunu gözlüyorum.

Silahlı Kuvvetler’in bu kadar yıpratılması herhâlde kimsenin yararına olmaz. Bu ülkenin tek ordusu var, yedeği yok, bu kadar yıpratmak, çökertmeye çalışmak pek akıllıca değil.

Ancak ne gariptir, Başbakan Erdoğan bile bu yıpratma kampanyasına adeta kendince katkıda bulunuyor. Örneğin son saldırılar üzerine verdiği “Türk Silahlı Kuvvetler’ine yapılan saldırılara sıcak bakamayız” demeci bile garip.

Normal bir Başbakan, eğer asılsız saldırılarsa, ülkenin yöneticisi olarak bunun üzerine gider, sorumluları ortaya çıkarır. Ama Erdoğan sadece “sıcak bakmadığını” söylüyor. Yani soğuk bakıyor. O kadar.

Silahlı Kuvvetler’e yönelik bu sistemli saldırıların temel amacının Anayasa Mahkemesi’ni etkilemek olduğunu da düşünebiliriz. Zaten orduya yönelik bu kampanya AKP’nin kapatılması davasında sona doğru yaklaşıldıkça artıyor. Dikkat ve şüphe çekici olan bu.

Öyle sanıyorum ki, AKP zihniyeti, Anayasa Mahkemesi’nin Silahlı Kuvvetler’le ortak çalıştığına inanıyor. Yani bir anlamda Anayasa Mahkemesi kapatma kararı alacaksa bunun için orduya güveniyor.

O halde ordunun yıpratılması, aşağılanması ve iktidar karşısında hareketsiz hale getirilmesi Anayasa Mahkemesi üyelerini etkileyebilir. Oylarını nasıl kullanmaları gerektiğini “Silahlı Kuvvetler’e bunu yapanlar bize ne yapmaz ki” endişesi içinde düşünebilirler.

Nitekim son birkaç gündür müthiş bir propaganda kampanyası sürdürülüyor. AKP’ye çok yakın oldukları söylenen kimi Amerikalı diplomat ve politikacılar “AKP’nin kapatılmaması ihtimalinin daha fazla olduğunu” açıklamaya başladılar. Bu kişilere göre kapatma ihtimali bir ay önce daha fazlaydı, ama şimdi değişti.

Tabii bu haberleri manşetlere taşıyanlar, Amerikalıların Anayasa Mahkemesi üyelerinin fikrini nasıl öğrendiğini hiç sorgulamıyor.

O halde “ordu yıpratılarak Anayasa Mahkemesi etki altına alınmak isteniyor” görüşü daha bir anlam kazanıyor. Amerikalılar da Anayasa Mahkemesi’ne ordu desteği olduğu varsayımından yola çıkarak “kapatma ihtimali azaldı” diyebiliyorlar.

*****

Boğaz’da sürat kime yasak?

İstanbul Boğazı’nın güvenliği için uygulanan bir sürat yasağı var. Buna göre hangi boyda olursa olsun hiçbir teknenin 10 deniz milinden daha hızlı seyretmesine izin verilmiyor. İlk bakışta son derece çağdaş ve mantıklı bir uygulama gibi geliyor insana.

Oysa gözlediğim kadarıyla uygulama böyle değil. Çünkü yasak sadece özel teknesi olanlara uygulanıyor. Örneğin deniz otobüsleri 10 millik sürat limitine asla uymuyor. Geçenlerde denizci bir arkadaşım önümüzden geçen deniz otobüsünü göstererek “Şu andaki sürati en az 20 mil, yani limitin iki katı” dedi.

Sonra geçen gemileri izlemeye başladık. Boş bir tankerin süratini de “23 mil hatta biraz daha fazla” diye tanımladı arkadaşım.

Ama Deniz Polisi ve Sahil Muhafaza bu gemilere nedense bir şey demiyor. Buna karşın limitin biraz üzerinde seyreden özel tekneleri durdurup ağır cezalar yazıyor.

Denizci arkadaşım “İstanbul’un trafik sorununa önemli bir çözüm olacak deniz ulaşımı bu yüzden pek tercih edilmiyor. Oysa İstanbul Boğazı’nın ortasındaki bir bölüm daha hızlı seyredecek küçük tekneler için kullanılabilir. Boğaz yakasında oturan pek çok kişi bu yolu kullanır” dedi. İlgili mercilerin kulak vermesi gerek diye düşünüyorum.

Bu arada Boğaz’da sürat yasak ama gürültü serbest. Gece yemekli geziler düzenleyen teknelerin avaz avaz bağıran hoparlörlerinden çıkan çirkin müzikler sadece kıyıdakileri değil, tüm Boğaz sırtlarında oturanları rahatsız ediyor. Sahildeki müzikli tesislere her türlü baskı yapılırken, bunu gezerek yapanlara nedense kimse karışmıyor.

*****


Birkaç gün önce 6. dalga Ergenekon tutuklamalarında gözaltına alınan Türkiye Gençlik Birliği Kurucu Başkanı Adnan Türkkan gazeteyi ziyarete geldi. Serbest bırakıldıktan sonra gazetelere gidip başından geçenleri özetliyordu. Bana da uğradı.

Anladığım kadarıyla gözaltına alınması o günkü telefon konuşmalarından olmuş. Çünkü herkes sabahın köründe evi basılarak götürülürken, Türkkan, gündüz 11.00’de gözaltına alınmış. Gözaltıları öğrenince cep telefondan arkadaşlarını arayıp toplu protesto yapılmasını istemiş. Polis de bunu öğrenince onu gözaltına almış. Mahkemeye sevk edilmeden serbest kaldı zaten.

Adnan Türkkan’la sohbet ederken yaşını sordum. 24 olduğunu söyledi. Bunun üzerine “başına gelenin çok da önemli olmadığını, üç gün kaldıktan sonra bir fiske bile yemeden serbest kaldığını” söyleyerek “Aynı durum geçmişte olsaydı yanmıştın” dedim. 12 Mart ve 12 Eylül dönemlerini özetledim, o günlerin acılarını anlatmaya çalıştım. Son olarak da şunu söyledim:

“Aralarında orgenerallerin de bulunduğu bazı emekli subayların bu muameleye tabi tutulmalarına aslında üzüldüm. Ama bunda sevindiğim bir taraf da yok değil. Çünkü bu orgeneraller de bir şekilde zamanında başka insanlara çektirdiklerinin ne olduğunu görmeliler. Birey olarak bu kişiler yapmıştır demiyorum, ama ne yazık ki yakın tarihimizde Silahlı Kuvvetler üniforması altında birileri, pek çok kişiye çok kötü şeyler yaptı. Bugün üç gün emniyette oturtulup sonra da tutuklanmak, eskiyle kıyaslandığında lüks otelde misafir edilmek gibi.

Bu emekli generallerin üniformalı olduğu dönemlerde 17 yaşındaki çocuklar asıldı, 20 yaşındaki gençler sorgusuz sualsiz doksan gün hücrelerde tutuldu, dövüldüler, askılara asıldılar, copla tecavüz edildi, cinsel organlarına elektrik verildi, eşleri sevgililerinin önünde çırılçıplak soyuldular, hâkim karşısına çıkabilmek için iki yıl bekleyen oldu.

Şimdi tutuklu olan generaller umarım iftiraya uğradıklarını kanıtlayıp tez elden çıkarlar. Ama içerde kaldıkları sürece zamanında yapılanları da bir düşünsünler ne olur.”

Genç Adnan Türkkan çok şaşırdı bu sözlerime, sarsıldığını hissettim.

*****

Notalardan şifre

Ergenekon ile ilgili saçmalıkları okurken gelen bir fıkra ilgimi çekti. Şöyle:

Stalin dönemi Rusya’sında bir orkestra şefi, trenle konser verilecek kente giderken, çalacağı eserlerin notalarını önüne açmış çalışıyordu. Onunla aynı kompartımanda yolculuk eden 2 KGB ajanı, şefin önündeki notaların gizli bir şifre olduğunu düşünerek adamı “casus” diye tutukladı...

Ne olduğunu anlamayan şef, götürüldüğü karakolda suçlamaları öğrenince güldü: “Bunlar Çaykovski’nin keman konçertosunun notaları” dedi.

Savunması hiçbir işe yaramadı. Ertesi gün yargıç karşısına çıkarıldı. Yargıç, karşısındakinin suçlu olduğundan emin bir ifade ile konuştu: “Bize her şeyi itiraf etmen iyi olur çünkü suç ortağın Çaykovski’yi tutukladık, ötmeye başladı bile...” (Çaykovski 1893’te öldü)

*****


Nehirlerde ve devlet yönetiminde hafif olan şeyler üstte yüzer. Benjamin Franklin

DİĞER YENİ YAZILAR